loading
close
Dolar: 4,83 TL
Euro: 5,61 TL
Sterlin: 6,30 TL
SON DAKİKALAR

Ahmet Özer; İnançları uğruna ölüme gidenler

Ahmet Özer; İnançları uğruna ölüme gidenler
Tarih: 27.12.2017 - 00:00
Kategori:

Ahmet Özer; Tarih, korku anlarına milyonlarca kez tanıklık etmiştir, fakat buna karşın cesaret ve kahramanlık dolu anlar ve zamanlar da vardır ve daha destansıdır.

(Yeni bir kitap yazıyorum. Adı “İnançları Uğruna Öldürülenler”, ya da BEDREDDİNİN YOLU olacak. Korku ve cesaret, zülüm ve hakkaniyet, eşitsizlik ve adaleti anlatacak. Bu çalışma ile ilgili yazdığım kısa girişi paylaşmak istedim. Bu konuda notu, eleştirisi, önerisi olanlar varsa onlardan bunu bekliyorum.)

Tarih, korku anlarına milyonlarca kez tanıklık etmiştir, fakat buna karşın cesaret ve kahramanlık dolu anlar ve zamanlar da vardır ve daha destansıdır. Ne ki korku anlarının çokluğuna karşın cesaret anları bir o kadar azdır. Çünkü ölümün yüzü soğuktur ve korkutucudur. İnsanoğlunun en temel duygusu koku duygusudur, en çok da ölüm korkusu ürkütmüş ve sindirmiştir onu. Ama, korkunun ecele faydası yok, deyip ortaya çıkanlar korkunun tahtını sarsmış ama yok edememiştir. Korku bulaşıcı olduğu kadar cesaret de bulaşıcıdır. Gariptir ki cesaret korkudan beslenir. Cesaret korkuyu kemirip semirir iken koku ufalarak küçülür, gider bir karanlık köşeye sinip kalır, gününü bekler...

Peki bu korku neden ve nasıl salınıyor insanoğlunun yüreğine. İnsanlık tarihinin her döneminde, egemenler yönetimlerini daim etmek için korkuyu bir araç olarak kullanılmıştır. Ama her tez antitezini beraberinde getirir. Korkuya ve zulme boyun eğmeyenler her zaman ve her dönemde ortaya çıkmış, cesaretin şanlı direnişini büyütmüştür. Cesaret büyüdükçe korku küçülmüştür, ama bedeli ağır olmuştur.. Öyle cesur insanlar vardır ki tarihte, karanlığı aydınlatmak için hiç bir şey bulamadıkları zaman kendilerini yakmıştır. Yanan bedenlerinden çıkan alevler sadece o günü aydınlatmakla kalmamış geleceğe de ışık tutmuştur. 
 
Bilimin namusunu her şeyin üstünde tutarak ateşe yürüyen Bruno bunlardan biridir. Bu nedenle cesur insanlar, her zaman tiranların, diktatörlerin, zalimlerin, yani korkuyla yönetenlerin korkulu rüyası olmuştur. Bedreddin Osmanlı Sarayını ürküttüğü için çırılçıplak bir ağaca asılmıştır. Celladının yüzüne tükürür gibi dara yürümüş ölümden korkmamıştır. Egemenin tiranlığının sürekliliği için insani bir duygu olan korkuyu sömürmüşlerdir zalimler tarihin her döneminde. Onların uyguladığı yıldırma, sindirme korkusuna karşı korkunun üstüne gidenler büyük bedeller ödeyerek insanın insanlık onuruna sahip çıkmışlardır. Zalimin güçlü zulmüne karşı çeşitli taktikler üretmiş, bu temelde geniş manevra alanı ve kabiliyeti yaratma yoluna gitmişlerdir.

Zalimler, zulmedenler, korkuyu bir sindirme, yıldırma, insanı korkuya esir düşürme, korkuya kul etmek için kullanırken, zulme başkaldıranlar ona karşı koyma, çeşitli taktikler üretme, manevra alanını genişletmek için ölümü göze alan bir çaba içinde olmuşlardır. Söz gelimi Sokrates susmayınca Atina’nın Tiranları önü ölümle korkutarak vazgeçireceklerini sanmışlar. Ama o, istese bundan kurtulacağı halde, güttüğü davadan vazgeçmemiş, baldıran zehiri içerek yaşamına son vermiş, gelecek adına tiranlara unutamayacakları bilgece bir ders vermiştir. İnsanlık düşmanlarının, insanoğluna karşı kullandıkları en önemli silahı olan korkuyu paçavraya dönüştürüp kenara fırlatanlar gene insanlık galeri-yasının içinden fırlayıp çıkmışlardır. Hallac’ın Bağdat meydanında “öldürün beni” diye haykırması bundandır. İşkence edilmiş, ardından derisi yüzülmüş, boynu vurulmuş ve nihayetinde yakılmış olan Hallac insanın insana yaptığı zulümlerin en büyüğüne boyun eğmeyerek insanoğlunun onurunu yüceltmiştir. 
 
İsa haçını Golgotha Tepesi’ne kendi boynunda taşımıştır. Çarmıha çivilenirken kan revan içinde bunu yapanlara kızmak yerine “Baba beni neden terk ettin?” diyerek Tanrı’sına sitem etmiştir. Onu öldürerek diğerlerini korkutanlar çok değil birkaç asır sonra bu kez onun yolunda yürümeyenleri öldürerek korkutmaya çalışmışlardır. Egemenlerin kullandığı korku silahı çoğu zaman işlerine yaradı. Bu silah zaman ve döneme göre insan kitlelerinde çok sayıda korkak yarattı. Ödleklerin yüreklerinde taşıdıkları korkular insanlık aleminde yayılmaya imkân oluşturduğu gibi, Bedreddin, Pir Sultan, Nesimi, Hallacı Mansur, Bruno, Sokrates gibi onlarca yiğit savaşçı, direngen önder kişilikler de yarattı. 

Derisi yüzülürken düşmana biati reddeden Nesimi, her türden işkenceye rağmen “Enel Hak” diyen Hallacı Mansur, her kılığa girerek “Zalim Kadı”dan hesap soran Battal Gazi “şu kanlı zalimin ettiği işler” diyerek ölümsüzleşen Pir Sultan, “demi davran” yapan Yunus, Yezit tarafından Kerbela’da susuz bırakılarak yürekleri çatlatılan, kafaları kesilen, yine de zülme boyun eğmeyen, teslim olmayan “Hüseyni Direniş” zalimin zülmüne başkaldırının da şanlı geçmişidir… Bu çalışmada bu şanlı direnişin yukarıda adını andığımız kimi simgelerine bakacağız. Adını andığımız Bedreddin, Sokrat, Hallaç, İsa, Bruno bunlardan sadece bazıları. Bölüm başlıklarını da her birinin mücadelesine uygun seçmeye çalıştık. Daha doğrusu isimlerini andığımda bende uyandırdıkları ilk duygu ve düşünceleri kavramlaştırmaya çalıştım. Simavne Kadısı oğlu Şehy Mahmud Bedreddin’i anlatırken “Bedreddinin Yolu” demeyi uygun buldum. Çünkü onu Simavdan çıkaran ve tekrar yurduna geri getiren acılarla dolu meşakatli yolun kendisi bence hedeften daha büyüktü. Hedefe o gün ulaşılmamış olabilir, ama Bedreddin’in açtığı yolun ucu hala açık ve yol egemenin zulmüne rağmen devam ediyor. Sokrates bir bilge adam olarak ha bire sorguluyordu. Sokratın Sorgusu diyecektim ona, ama kendisiyle tutarlı dik duruşu bana daha anlamlı geldi. O nedenle Sokratın Duruşu dedim. Bu tutarlı davranışı bana ölümden kaçan Romalı komutan Pautus’u hatırlattı. Hani var ya, imparatora karşı isyan eden Romalı soylu Pautus, başarısız olunca Roma yasaları gereğince ölüm odasına bir hançerle birlikte konulan. Bilindiği üzere Roma o zaman soyluları öldürtmüyor, kendileri ölüm odasının içine bırakılan hançerle bir çeşit harakari yapıp şereflerini kurtarsınlar diye. İsyan girişimi başarısız olan Pautus yakalanıp ölüm odasına konuldu. O sırada ölüm odasını dışında törensi bir edayla yakınları otururdu. Pautusun ölüm odasının kapsında akrabayı taaluka içinde karısı da oturmaktaydı. Bir an önce yaşamına son verip şereflerini kurtarmayı bekliyorlardı Pautus’tan. Ama içeride bir o yana bir bu yana gidip gelen Pautus’un ayak sesleri bir türlü dinmiyordu. Konukların içindeki karsı bir anda protokolü bozup ayağa fırladı, ölüm odasının kapısının açıp içeri daldı, sonra masanın üstünde duran hançeri alıp kendi karnına sapladı, hançeri karnından çekip çıkardıktan sonra korkulu gözlerle ona bakan Pautsa uzattı, “Bak Pautos hiç acımıyor” diyerek. “Sağken başkalarını ardından ölüme sürüklüyorsan, ölüm sırası sana geldiğinde ondan kaçmayacaksın” der gibiydi korkak Pautus’un yiğit karısı. Sokrat da kendisine ölüm sırası geldiğinde onu kaçırmaya çalışan öğrencilerine “kaçmayacağım” diyerek direnir. Karısı “ama senin bir suçun yok ki” deyince Sokrates “İyi ya, suçum olsaydı daha mı iyi olurdu” diyerek geleceğe kapı açar.

Ve Hallac. Bağdat’taki vahşice ölüme Hallacın Hal(l)i dedim. Onun ölüme giderken söylediğinden imtina etmeyen gür sesi sanki hala kulaklar(ım)da çınlar. Ya yiğit Bruno’ya ne demeli? Bilimin onuru için ateşe atılırken bile başı dik ,gerçeği savunarak bütün insanlığa ders vermiştir. Çağdaşı Galileo gibi iki sözcükle yakılmaktan kurtulabilirdi, ama o buna tenazul etmedi. Diyeceksiniz iyi mi etti? Bence iyi etti. Bir düşünün onu o gün yakan alevler hala bilimin yolunu aydınlatmaya devam etmiyor mu? Onun gibi bilimin namusunu koruyanlara, zalime karşı mazlumun yanında duranlara ve insanlık onurunu yüceltenlere bin selam olsun.

Prof. Dr. Ahmet Özer
ahmet.ozer@toros.edu.tr

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları