loading
close
Dolar: 4,09 TL
Euro: 5,00 TL
Sterlin: 5,72 TL
SON DAKİKALAR

Toplumsallaşma insanın doğasına aykırı mı?

Prof. Dr. Ahmet Özer
Tarih: 06.04.2018
Kaynak: Prof. Dr. Ahmet Özer

Ahmet Özer: Geçen yazıda insanın aslında çok da bildiğimiz gibi bir varlık olmadığını, bir çok yanın karanlık olduğu gibi bir çok özelliğinin de hala aydınlatılamadığını yazmış ve bu noktada kendimizle yüzleşmeye davet etmiştim okuyucularımı. Bu yazıda yüzeleşmeye devam ediyorum. Takdir sizin.

Altıncı yüzleşme: İnsanın toplumsal bir varlık olduğu söylene geliyor. Ben şimdi buna aykırı bir şey atıyım ortaya. Tezim şu: Toplumsallaşma insanın doğasına aykırıdır. Aslında doğal insan sözkonusu olduğunda bu büyük bir sorundur. Çünkü çok sonradan toplum denen şeyi yaratıp, ahlak, hukuk, erdem gibi şeyleri bulup uydurdumuştur insanoğlu. Bunları uydurdukrtan sonra onlara mugayir olanları sorun olarak kodlayarak sınırlandırıp zaptu rapta almıştır. Yönetmek için, düzen için, kolay bira arada yaşamak için.. Hatta güç denen devlet aygıtı için, iktidar denen zehirli sarhoşluk için bütün bunlar sonradan uydurulmuş şeylerdir. Ve ha bire inasanın gerçek doğası unutularak bunlar yapılmış ve tarihteki bütün rezilliklerin üstü örtülerek kendi kendini ha bire pohpohlanmıştır insan türü..

          Nitekim ünlü Fransız sosyolog ve düşünür, Jean Jacques Rosusseau da sosyolojisini kurarken, toplumsallık içindeki insanı anlamak için ilginç bir yönteme başvurur: Doğal insandan başlar, ya da insanın doğa(l) durumundan başlar sosyolojisini oluşturmaya.  Asıl insan bu doğa(l) durumunda olan insandır ona göre; sonraki hali bozulmuş bir haldır. Bu bozulma, siz buna değişim de diyebirlirsiniz, iyiye doğru da olabilir kötüye doğru da. Tabi bu iyi ya da kötü de göreli birşey. İyi ve kötü doğada yok onları biz sonradan uydurmuşuz kendimize göre.

          Hal böyle olunca da bize öğretilmiş beklentilerimize ters giden bir şey vuku bulduğunda (numaradan!) şaşkınlıktan küçük dilimizi yutuyoruz. Gerçeği görmek yerine gerçek bu değilmiş gibi şaşkınlık geçiriyoruz. Yapılan bütün vahşiliklerin ve rezaletlerin kökeninde gerçeği görüp üstüne gitmek yerine takiye yapıp yenisine davetiye çıkarmak yatıyor. Bir de tabi, yukarıda değindiğim üzre,  çok önemsediğimiz öğrenme ve öğretme işi var işin içinde..           Bir düşünün doğal haliyle yaşayan ve bizim bugünden bakıp vahşi dediğimiz ama bir günde yapsa yapsa ancak birini öldürecek hayvan türü mü daha vahşi yoksa eğitilmiş ve öğretilmiş olduğu halde bir günde binlerce insanı öldüren  kişi mi daha vahşi? Üstelik o bir adamı ihtiyacı için öldüren ya da çoğu zaman öldürmek zorunda kalan bununla övünmezken binlerce insanı katledenler katilliklerini gizlemek adına bunu büyük başarı olarak heppimize yuttururlar. Biz de ya korkudan ya da akılsızlığımızdan onların bu vahşetini iyi bir şeymiş gibi  alkışlarız. Şimdi soruyorum size, zorunlu olmadıkça kimseyi öldürmeyen ilk çağ insani mi daha vahşi yoksa bizi bir günde binlerce insanı öldürmenin gerekliğilğine inandırıp onları öldüren çağımızın  insani mi daha vahşi?

          Yüzleşme yedi: Vahşet tarihte birilerinin çıkarına hizmet etmeiştir hep. Bu öğrenme ve öğretme ile naklolunca insanın asıl doğası unutulmuştur.  Meseleyi gerçekten çözmek için asıl doğaya dönmesi gerekirken, işin kolayına kaçıp hep en üst(teki) tabaka ile uğraşmıştır. Böylece alta yatan gerçeği ya görmemiş ya da görmek istememiştir. Bu da uydurduğu binlerce yalandan, kandırmacadan biri olarak yerleşerek adeta onun bir kareketeri haline dönüşmüştür yıllar içinde. Çünkü bizim bildiğimiz anlamda karekter yok aslıda; karekter,  Aristotelesin dediği gibi alışkanlıktır. Yapıla yapıla yerleşen davranış ve düşünüş kalıplarıdır. Bütün bunlara baktığımızda insan doğasını değiştirmek ve terbiye etmek için bulunan en etkili yolllardan biri bu güne kadar eğitim kurumu olarak önümüze çıkıyor. Ve üstelik de ne gariptırki en büyük vahşeti en eğitimliler yapıyor.

          Yüzleşme sekiz: Eğitim insanı insanlıktan çıkarabileceği gibi daha “inasanlaştırbilir” de.. Burdaki cümlede geçen ikinci insanlaşma kelimesi “iyi insan” olarak da okunabilir. Bunu eğitim yapıyor; o nedenle eğitimin fonksiyonu önemlidir. Neden, çünkü insanı gerçek doğasından kopartıp başka bir doğaya savuruyor. Bu başka doğayı en başta devlet(ler) ister kamü düzeni için. Toplum ister kendi huzuru güveni için. Aile ister, kendi mutluluğu başarsı için. Birey ister kendi başarısı için. Bu böyle devem edip gider..

          Evet burada asıl mesele kültür ve eğitimdir. Önce kütüğr dedim, çünkü her eğitim de belli bir kültürün ürünüdür. Yani çocukluktan itibaren ruhsal ve bedensel açlık eğitim vasıtasıyl erdemler denilen çerçeve ile sınırlandırırlır terbiye edilir. Terbiye edilerek sınırlandırılmış olan bu yaşam paratikleri ve davranışlar toplumun gözetimi içinde süreklileştirlir. Hatta toplumun yetmediği yerde devletin korkutucu gücü ve zaptu raptı devreye girer, onları dizginler. Bunlar yapıla yapıla, alışkanlık haline geitrildiğinde ise karaketere dönüşür.

          Bütün bu çabalar insanlığın iyi denilen hedeflere doğru geliştirilmesi içindir! Her doğan insanda bu süreç yeniden, yeniden başlar ve işler. Önceden biriktirilen deneyimler ise toplumun yeni üyesini daha hızlı ve etkili dönüştürme açısnıdan daha etkili olanaklar sunar.

          SONUÇ: İnsan Nedir?

          Şimdi sadede gelelim. Bütün bunlardan sonra ve bu yüzden sormak lazım: İnsan nedir? Bu soruyu iyi tahlil etmek ve dürüstçe cevaplamak gerekir. Bu aynı zamnda insana ayna tutmaktır. Tabi insanoğlunun tüm bu kötülükleri bastırıp iyi yanlarını ortaya çıkarması için adaletli ve sömürüsüz bir toplum arayışı elbette devam edecektir. Bu noktada denebilir ki insanlık gelişiyor ama çok sancılı bir şekilde.

          Toplumda sürekli bir hayret etme durumu var yapılan yanlış işler karşısında. Oysa insan böyle bir varlık ve o bu evrende var oldukça sözkonusu yanlışlar, ya da bizim yanlış dediğimiz şeyler olacaktır. Çünkü doğası böyle. İnsan varoldukça dünyada kötülük  ve vahşilik denilen şey de olacaktır.  Çünkü vahşet ve kötülük insana mahsus bir şey. İnsanın olduğu yerde bunlar da olacak. Belki bazen azalarak belki bazen artarak.

          Üç aylık bir bebeğe tecavüz eden bir mahlük için “pis sapık, bunları hadım edelim, idam edelim, öldürelim” diyerek kurtulamayız ve bu vasatı böyle kurutamayız. Bir avcıyı  düşünün, hayvanları avlıyor. O halde, bin kişinin ölümünü alkışlayanların birinin ölümüne timsahın gözyaşlarını dökmesi riyakarlığına ne demeli? Efendim biri çocuk diğeri yetişkin kahabahatlı vs? Hani insandı. Hani insan değerliydi. Üstelik de binbir güçlükle binbir emekle yetiştirilmişti. Artık öyle bir hale geldik ki dünya bir cehenneme dönüştü. Vicadan yitirilmiş. İnsanı asıl insan yapan şey yok. Yazar Ahmet Ümit’ın son kitabında dediği gibi, “vicdanını yitirmiş bir dünyadan başka nedir ki cehennem?”

          Sorulması gereken soru şu: Niye bunu yaptı, nasıl bu hale geldi bu kişi(ler)? Bunda ailenin, toplumun, devletin rolu ne? Seri katili, tacizciyi insan olarak görmememe yaklaşımı var toplumda, yanlış, külliyen yanlış. Halbüki tam bir insan. Çünkü insanın doğasında bunlar var, mevcut. Ve bu toplum, çevre, olaylar, yetişme biçimi, eğitim vs onu öyle ortaya çıkarıyor. Üstünden baskı kalktığı için öyle davranmış, bilinç altında gizli o doğasına dönmüştür. Sorun şu, bunların sayısnı minimize edebiliyor muyuz, edemiyor muyuz? Sormamız gereken soru Rakel Dink’in sorduğu gibi; bir bebekten nasıl bir katil çıkardığımızdır. Bir çocuktan nasıl bir tecavuzcü yarattığımızdır.

          Bu analizlerle bu nevi olayları olumladığımız anlamı çıkarılmasın zinhar.  Burada, sadece insana ve onun doğasına sosyo antropolojik ve sosyolojik açıdan ayna tutmaya çalışıyoruz. Bu yüzleşmeyi yapmazsak gerçeğe gözümüzü kapatmış oluruz. Gerçeğe gözünü kapatan ise dünayayı sadece kendine karanlık ve gece yaparlar.

         

 

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları