loading
Yükleniyor
close
SON DAKİKALAR

Ekrem İmamoğlu'nun, 4 gün sürecek savunmasının birinci günü tamamlandı (savunmanın tümü haberde)

Ekrem İmamoğlu'nun, 4 gün sürecek savunmasının birinci günü tamamlandı (savunmanın tümü haberde)
Tarih: 14.10.2026 - 11:36
Kategori: Yerel

Ekrem İmamoğlu'nun, İBB davası ikinci celsesi 34. gününde savunması tamamlandı: Devlet önce bir partinin devleti yapıldı. Şimdi ise bir ailenin olması için çalışılmaktadır!

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında olduğu 53’ü tutuklu 414 sanıklı İBB Davası’nda tutuksuz sanıkların beyanlarının alınmasında sona gelindi.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında olduğu 53’ü tutuklu 414 sanıklı İBB Davası’nın yargılamasına devam ediliyor. İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi’ne inşa edilen yeni duruşma salonunda davanın ikinci celsenin 34. günü Ekrem İmamoğlu savunma yaptı.

Yaklaşık 19 aydır cezaevinde bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, İBB davası kapsamında savunma yapmaya başladı.

Ekrem İmamoğlu savunmasının 1 günü beyanlarına başu cümleler ile başladı;

"Öncelikle bugün burada, Silivri'de, hiç de arzu etmediğimiz bir ortamda, ülkemizin de asla ve asla hak etmediği bir pozisyonda ve insanlarımızın yüzde 75'inin, 80'inin şiddetle reddettiği bir yargılamanın içerisinde ve yine bir yargılamanın adil bir ortamda olması gerekirken, Silivri'de bir kampüste, “Avrupa’nın en büyük salonu” diye lanse edilen duruşma salonunda, gerçekten mimarisiyle ve buradaki tasarımıyla… Ben bu arada kendimi ekranda, Sayın Başkan, bu şekilde olmasını çok doğru buluyorum. Eğer uygun görürseniz, kameradan da orada ifade ederken, bunda sonuçta 100 metreden bakıyor insanlar, uygun görürseniz o şekilde yansıtılması...

Hakim: Yansıtın. Yansıtma imkanınız varsa yansıtın.

Ekrem İmamoğlu: Yok, oluyor çünkü ara sıra, sonra düşüyor yani, o biraz…

Hakim: Biz o tarafı göremediğimiz için...

Ekrem İmamoğlu: Gerçekten mimarisiyle, bir mahkeme salonu değil, yani bir hukukun, mahkemenin bu şekilde tasarlanması, hepimizin sırtını yaslayacağı yargının, yargıcın bu şekilde bir kürsü nizamında olmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Böyle bir ortamda bulunmak gerçekten üzücü, Türk yargısı adına da üzücü. Bu duygularla buradayım. Tabii ki her zamanki gibi Silivri'de cezaevinden buraya geldim, nakledildim ve halkımıza, insanlarımıza sesleneceğim, kıymetli halkıma, başta İstanbul hemşehrilerim olmak üzere bütün ülkemize, hatta dünyada demokrasiyi, adaleti takip eden ve dünyada demokrasinin, adaletin yaşaması için mücadele edenlere, ona o duyguları, o evrensel değerleri kendini bağlı hissedenlere sesleneceğim. Bu yönüyle hem 87 milyon yurttaşımızı hem de dünyayı bu şekilde düşünen bütün insanlığı sevgiyle, saygıyla demokrasi adına, adalet adına selamlıyorum.

Sözlerime başlarken, benimle birlikte bu salonda haksız yere tutsak edilmiş kıymetli yol arkadaşlarım var. Dostlarım var, birlikte kaderdaşlık yaptığım insanlar var. Her birinin aylardır gözünün içine bakarak, bir kader birliği yapıyoruz ve o insanlarla, gerçekten tarifsiz bir tarihi dönemin içerisindeyiz. Burada bulunan ve çok yakın zamanda aramızdan ayrılan arkadaşlarımız oldu. Her birisinin yaşamı bir kitaptır. Her birisinin yaşamı gerçekten bir zulmün, zalimliğin, aileleri başta olmak üzere insanlara yaşatılanların tarifsiz duygularla kaleme alınması gereken ve geleceğe aktarılması gereken hikayeler barındırmaktadır.

Bu manada her birisiyle gurur duyduğumu… Her bir arkadaşın buradaki büyük bir kısmıyla da burada tanıştım. Elbet aralarında çok özel yoldaşlık yaptığım, İstanbul'a, Beylikdüzü'ne hizmet ettiğim yol arkadaşlarım da var. Onları da diğerlerini de kucaklıyorum. Her birine birer kahraman gibi baktığımı altını çiziyorum tekrar. Ve onlarla da gurur duyuyorum açıkçası. Ben değil sadece, bence milletimiz de milletimizin büyük çoğunluğu da onlarla gurur duyuyor, aileleri de, dostları da, komşuları da onlarla gurur duyuyor.

Burada her gün kapıda hasretle, umutla bekleyen insanlar var. Ve bu insanlar kilometreler yaptılar, belki her birinin Silivri'ye geliş gidişleri dünyanın etrafında bir turu yakalamış olabilir. Çünkü sadece duruşma dönemlerinde değil, duruşmanın dışında da buradaki insanlar aileleri, ziyaretlere geldiler. Onlarla acılarını ve hasretlerini giderdiler. Bazıları görüşe gelemese de kapıda gelip beklediler. O insanları hangi duyguyla tarifleyebilirim, inan zorlanıyorum. Kucaklıyorum her birini.

Tarihi bir mücadele hattı kurdular, Aile Dayanışma Ağı. ADA diye tariflediler. Orada o umutla bekleyen güzel aileler, eşler, çocuklar, anneler, babalar var. Bazen fotoğraflarını gördüm, bazen izleyebildiğim televizyonlarda görüntülerini gördüm, minicik çocuklar niçin bu durumda olduğunu bilmediği annelerini, babalarını ziyaret ettiler. Anlam veremediler, anlamlandıramadılar. O minicik çocukların gençlerin, evlatların, o minicik ellerinden, gençlerin yanaklarından öpüyorum, onları sım sıkı kucaklıyorum. Eşlerini hürmetle, saygıyla selamlıyorum. Büyük bir fedakarlıkla ailelerine sahip çıktılar. Çünkü burada yaşanan şey bir normal yargılama süreci olmadı, olmuyor.

İnsanların sıfır noktasında gelirleri var ve Türk yargı tarihinde akla hayale gelmeyecek zalimliklerle, işkencelerle muhatap oldular. Sürüldüler. 500-600 kilometre Türkiye'nin farklı noktalarına gönderildiler, baskı altında kaldılar. Çünkü onlardan bu süreci tasarlayanların istekleri vardı, hukuksuz istekleri vardı, o hukuksuz isteklerine cevap alamayınca onlara zalimlikler yaşattılar. Bu manada bu büyük ızdırabı onlar yaşarken, en az onlar kadar dışarıda harap olan ailelerini kucaklıyorum.

Allah bana ömür verdikçe, özgür günlerimde hangi yetkiye, hangi imkana sahip olursam elimdeki ekmeğimle, aşım ile o ailelerin yanında olacağımı, ekmeğimi paylaşmaya kadar o insanların kaderdaşı olacağımı, sadece onların değil, bu ülkede 500 bine yakın insanı hapse koyup, bunun rakamını vermekle gurur duyanların karşısında ve hapislerdeki kader mahkumlarının da yanında olup, onların yaşadıkları sıkıntıları hayat boyu gözeteceğimi ve bu ülkeyi adaletli bir ülke olma noktasında bir nefer gibi çalışacağımı, hukukçu değilim ama en az hukukçular kadar kendimi sorumlu hissederek mücadele edeceğimi buradan belirtmek istiyorum.

Gerçekten ADA’ya ve onlara özenli bir yoldaşlık yapan kıymetli eşime ve onun yol arkadaşlarım çok çok teşekkür ediyorum. Dilek’çiğim, seninle gurur duyuyorum. Bir tanesin sen. İyi ki varsın ve bu ailenin yanındasın.

Biz, bu duruşmalarda, cezaevinde çok zorlandık. Zorlanıyoruz ailece. Ama en büyük zorluğumuzun, baş başa kaldığımızdaki en büyük sıkıntımızın, en büyük dertleştiğimiz konunun, buradaki o zalimliğe muhatap olan insanlar ve onların aileleri olduğunun da altını çizmek isterim. Allah hepimize güzel yürek versin. Bu memleketin insanlarına vicdan nasip etsin. Bu memleketin insanlarına vicdanlı yöneticiler nasip etsin. Bu memleketin insanlarına erdemli, ahlaklı, adaleti önünden ayırmayan, en güçlü anında bile adalete karşı boyun eğen yöneticiler nasip etsin.

Tabii bugün 1,5 yılı aşkın süredir hukuk mücadelesinde büyük bir savunma hattı ve savunma hakkını koruyan hukukçular var. Elbette benimle birlikte bu mücadeleyi veren kendi avukatlarım var. Ama bu mücadelenin içerisinde olan hiçbir hukukçuyu elbette ayırmıyorum ve bütün hukukçulara da bu büyük mücadelenin bir paydaşı oldukları için teşekkürlerimi ve minnet duygularımı iletiyorum. Allah bana ömür verir, vermez. Ama biliyorum ki hesap verecekler. O manada bütün savunma makamını, avukatları da hukukçuları da sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Tabii ileride bahsedeceğim ama avukatlarımdan biri benim tutuklu. Avukatımın avukatı gözaltına alındı, tutuklandı, tutuklanmak üzere sevk edildi vesaire. Bunlar yaşatıldı bana. Dolayısıyla burada başka tutukluların yaşadığı sıkıntılara da gireceğim, hukukçularıma da bu yönüyle yapılan sıkıntıları da anlatacağım ama hatırlatmalıyım ki gerçekten derin bir hukuksuzluğu yaşadık. Yani sadece ailelerimiz, aile yakınlarımız, çocuklarımız, gençlerimiz, babalarımız, dedelerimiz, annelerimiz değil, hukukçularımız da burada bir ıstırabın ve bir baskının muhatabı oldular.

Ve ben hayatımın en ilginç bilgilerini dinledim. Yüzlerce ziyaretçimin bana gelip muhatap oldukları konuşmaları dinledim, yargı mensuplarıyla yaptıkları konuşmaları dinledim. Yargı mensuplarının onlara karşı tutum ve tehditlerini dinledim. Parmak sallamalarını dinledim. Açtım, baktım Türk Ceza Kanunu'na, böyle bir madde yok. Yani bir savcı ya da bir iddia makamını temsil eden kişi, bırakın avukatı vesaire, bir vatandaşa bile parmak sallayamaz, tehdit edemez. Bunları okudum ama bunların tam tersini yaşadım. Yaşayanlardan dinledim.

Bu manada yine buradaki aileler, gerçekten çok acı günler yaşadı dediğim gibi. Ama en acısı neydi biliyor musunuz? Haysiyet cellatlığı. Lekelenmeme hakkının ihlali, masumiyet karnesinin yerle bir edilmesi, soruşturmanın gizliliğinin tamamen tutuklu insanların ya da gözaltına alınan insanların aleyhine işletilmesi, tutuklu yargılamanın bir cezalandırma yöntemine dönüştürülmesi.

Bir sözü okuyacağım size. “Türkiye'de şahsım dahi hiç kimse eleştirilemez değildir. Şamar oğlanı istikrarsız mantığıyla tamamen nefret siyasetiyle kadrolarımıza, kabine üyelerimize karşı haysiyet cellatlığı yapılmasına müsaade etmeyeceğiz. İfade özgürlüğü, önüne gelene iftira atma serbestisi değildir. Kamu adını hesap sorduğunu iddia eden herkes görevini sorumluluk bilinciyle yapmalıdır.” Tebrik ediyorum. Çok güzel söylemiş. Bu söz Sayın Cumhurbaşkanı’na ait. Ben de buradan söylüyorum. Kim ki ya yargılaması bitmeden ya yargılaması sonuca ermeden birisi hakkında iftira atıyor. Kim ki birisi hakkında haysiyet cellatlığı yapıyor, kim ki bir insanın ailesini aşağılıyor, çocuğunu, gencini, evladını, annesini, babasını hırsız ilan ediyor; haysiyetsizdir, namussuzdur, şerefsizdir. Kim yapıyorsa.

Ekim ayındayız ve Ekim ayını aslında çok seviyorum. Sonbaharı da seviyorum. Gerçekten tarihte söylendiği gibi sonbahar bir tablo gibidir, bir sanat eseri gibidir. Yağmuruyla, rüzgarıyla doğada her rengin bir arada olması.

Hukukçu olmanın, avukat olmanın ne kadar önemli bir meslek olduğunu, ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu, hava gibi, su gibi insan yaşamının kaynağı olduğunu burada milim milim, santim santim yaşadım. Ve her birinin gözlerinin içine bakarken, en az onlar kadar kendi mesleklerine saygı duyduğumu hissettim, hissediyorum. Elbette onların kendi mesleklerinin karşılığını bulamadıkları bir ortamda bulunmanın ızdırabını da çektiklerini görüyorum. Dertleşiyoruz, paylaşıyoruz.

Türkiye'deki hukuk sisteminin geldiği noktada mücadelelerini hak ettiği şekilde verememenin ve kurallara uygun bir biçimde süreç ilerletememenin; soruşturmanın gizliliği denen yerde her tarafından delik deşik olmuş bir torbadan su akar gibi sağa sola saçılan bilgiler varken, hiçbir avukatın bırakın bilgiye ulaşmayı, adliyeye dahi giremediği günleri yaşamanın ızdırabını onlarda gördüm, yaşadım, hissettim.

Bunların her biri tarihe geçti. Her günü, her anı tarihe not düşüldü. Bunlar asla unutulmayacak. Her aktörünü, her muhatabını tarih yazdı ve günü geldiğinde elbette ki yüce Türk yargısı huzurunda ilgili olan herkesin hesap vereceğini adım kadar iyi biliyorum.

Ülkemiz için de çok önemlidir ekim ayı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğumda, ekim ayına başka bir heyecanla baktım, ilk olduğumuz anda biz ekim ayında ne yapmalıyız? Çünkü mesela bir duygu bilinmez, bir duygu tarihe çok meraklı bir insan olarak yakın tarihi çok titiz bir şekilde takip eden bir kişi olarak, İstanbul'un işgal altında beş yıl geçirdiğini çoğu insanımız az bilir, çok az bilir. Beş yıl. Kadim İstanbul kenti beş yıl işgal altında tutulmuştur.

16 Mart 1918'de işgal kuvvetlerinin İstanbul'a girişiyle birlikte, ta 6 Ekim 1923'e kadar süren bir ızdırabı yaşamıştır. Belki Dolmabahçe Sarayı'nda padişah vardı, belki Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı düşünülüyordu ama gerçekten işgal altındaydı. İşgal kuvvetleri vardı, İstanbul'dan tam yetkiyle beraber işgal kuvvetlerinin denetimi ve kontrolü altında bir başkent vardı.

6 Ekim aslında önemli bir tarihti çünkü Fatih Sultan Mehmet… Ki ben bir fetih şehrinin çocuğuyum, Trabzon bir fetih şehridir. Doğumundan itibaren Fatih Sultan Mehmet'in ismi bizim yüreğimizde, kalbimizde bambaşka bir yerdedir. Bambaşka bir sevgiyle bakarız Fatih Sultan Mehmet'e. Kanuni'nin doğduğu mahallenin çocuğuyum ben, Trabzon Ortahisar'da Kanuni Sultan Süleyman'ın doğduğu bir mahallenin çocuğuyum, gurur duyarım bununla. Hatta bazen ironi yaparım, Kanuni burada 13 yaşına kadar yaşadı, ben de 17 yaşına kadar yaşadım diye kendimde kendimi ondan bir pay alarak, tabiri caizse gururlanırdım ve hala gururlanıyorum.

Bu yönüyle Fatih Sultan Mehmet'in bir fetih kentinin çocuğu olarak, İstanbul'un fethinin bir çağı kapatıp bir çağı açtığını bilen bir yurttaş olarak, vatansever olarak, bu milletin bir evladı olarak, o emaneti Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün verdiği ulusal bağımsızlık mücadelesinden sonra nasıl tekrar Türk milletine kazandırdığının gününün bu kadar ihmal edilmesini asla kendime yediremedim. Ve gerçekten 6 Ekim İstanbul'un kurtuluş gününü, biz, 2019'dan sonra İstanbul yönetimini eline aldıktan sonra başka bir şevkle, başka bir bakışla kutladık, andık, anlattık, o beş yılın nasıl geçtiğini, nasıl bir zulümle geçtiğini, insanların hatta silahlı kuvvetlerimizin o dönemde nasıl saldırılara uğradığını, nasıl şehitlerin verildiğini, o dönemde sinmiş, sönmüş, donmuş, hiçbir şeyle ilgilenmiyor, duyarsız bir toplum varmışçasına bir İstanbul yaşandığı düşünülürken sokaklarında, evlerinin bodrumlarında binaların en ücra köşelerinde İstanbul'un arka semtlerinde nasıl bir milli mücadele duygusunun filizlendiğini okudukça gurur duydum insanımızla.

Ümit hiç sönmedi, sönmeyecek. Zannedenler ki koca bir imparatorluk bitti. Bitmedi, yeni bir Cumhuriyet doğdu. İşte o filizlenmeyi bildiğim için, bendeki umut çok yüksektir. Kimse söndüremez, kimse sindiremez. O 6 Ekim'i bu milletin özenli bir şekilde anlaması ve dinlemesi, yaşaması, kutlaması için çok özel buluşmalar yaptık. 6 Ekim'i, günü geçti ama İstanbul'un kurtuluşunu kutluyorum. Fatih Sultan Mehmet Han'ı minnetle yad ediyorum. Onun emanetine sahip çıkarak, bize pırlanta gibi bir cumhuriyeti kazandıran Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü minnetle yad ediyorum. Ruhları şad olsun.

Ve ben donmuş, sinmiş bir kentin aslında futbol sahalarında bile Fenerbahçe kulübünün yaptırmış olduğu Zaferin Rengi, filminin galasına gitmiştim ve gözyaşları ile Dilek’le beraber izlemiştik. Aslında futbol sahasında bile zafer mücadelesinin nasıl verilebileceğini o Fenerbahçe'nin maçında hissetmiştim. Yani futbol sahası sadece kirlilikle, futbolun eline her kolu sokarak, onu kirleten aklın yarattığı o cerahatle alınmadığını, aslında futbolun bile yeri geldiğinde bir centilmenlik, bir sportmenlik, sportmenliği ama aynı zamanda bir milli mücadele şekli olduğunu orada da yaşadım ve gördüm. Bu yönüyle 6 Ekim'in, 1918 ile 23 arasındaki işgal kuvvetlerini işgal edildiği bir İstanbul'un varlığını bilmenin her yurttaşın bir sorumluluğu olduğunu hatırlatmak isterim.

Tabii işte o sönmüş, dinmiş, bastırılmış bir toplumun tam aksine filizlenerek, kendi bağrından çıkarak, yoksulluk içerisinde, bir milletin evlerinden çıkıp, birbirinden habersiz kardeşleri sağda solda şehit olduğu, meçhul asker diye kayda düştüğü bir ülkede milli mücadele verilmiştir. Ayağında giyecek çarığı yokken, üstüne giyecek bir giysisi yokken, milli mücadele vererek bu ülkenin kurtuluşu ile birlikte “acaba yeni bir hanedan mı doğacak” dendiği noktada, cumhuriyet aşığı bir liderin ağırlığı bize Türkiye Cumhuriyeti devletini kazandırmıştır 29 Ekim 1923'te. Ne kadar özel bir milletiz. O tarihe dönün. Böyle bir iradeyi, böyle bir bakışı önümüze koyan Mustafa Kemal Atatürk'e minnet duymanın ötesinde, ne kadar sorumlulukla saygı duymak gerektiğini ve gerçekten onun fikirlerini en üst seviyede taşımak gerektiğini her yurttaşın daha büyük bir şekilde hissedeceğini düşünüyorum.

Bu yönüyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğunda 13 milyon nüfusun neredeyse 8 milyonu kadın, 5 milyonu erkek… Çünkü büyük bir kısmı şehit olmuş, neredeyse aileler büyük kısmı aileler yok olmuş bir ülkede cumhuriyet var olmuştur. Benim rahmetli büyük dedem 1924'te terhis olup Trabzon'a dönmeseydi benim ailem olmayacaktı mesela. Çünkü dört kardeşten sadece o dönmüştü. Diğerleri meçhul asker.

Benim ailem gibi yüzbinlerce aile de aynı hikayeler olduğunu biliyorum. Bu yönüyle benim, bu memlekete ve bu millete bağlılığımın tarifi yoktur. Onun için ben 87 milyona en az benim kadar bu milleti ve bu memleketi sever gözüyle bakan bir insanım, onun için. En az benim kadar. Onun için herkese iyi yurttaş gözüyle bakarım. Kimseye bana destek verdi vermedi diye ayrım yapıp terörist gözüyle bakmam, bakmadım da. Yurttaş, yurtsever, vatanını seven, her doğan evladın çığlığının, ağlama sesinin çıktığı her evden yeni bir yurtsever doğuyor diye memleketime ve memleketimin insanına baktım. Hala da öyle bakıyorum.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız şimdiden kutlu olsun. Bütün şehitlerimizi minnetle yad ediyorum. O dönemde gazi olmuş ve sonrasında bu yurdun gelişmesi için sonsuz mücadele vermiş bütün büyüklerimizi, bütün ceddimizi, atamızı minnetle yad ediyorum. Allah hepsinden razı olsun. Önlerinde saygı ile eğiliyorum. Her duamın büyük bir bölümünü onlar için yaptığımın da altını çiziyorum. Her duanın bitiminde bu ülkenin şehitleri, gazileri, kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve onun silah arkadaşları diyerek dua edenlere de ayrı bir teşekkür ediyorum.

Bu büyük mücadele 19 Mart'ta başlamıştı ve bugünlere kadar sürdü. Daha da sürecek. Mücadele öyle kolay bir şey değil. Mücadele deyince ve bu sonsuz mücadele içinde birbirine inancı olan insanların, birbirine bağlılıkla, ama önce vatanı ve milleti için mücadele etmenin bilinciyle hareket ettiği noktada nasıl büyük bir güç doğduğunu da bilen bir insanım. Ama bunu en az benim kadar iyi bilip, tarihi bir mücadeleye liderlik ettiği ve her daim Türkiye için çok büyük bir gayretin, azmin, cesaretin, kararlılığın simgesi olduğu için kıymetli dostum, kardeşim, Genel Başkanım Sayın Özgür Özel'e çok teşekkür ediyorum. Aynı zamanda bütün siyasi yol arkadaşlarıma, partimin çok değerli seçilmişlerine, başta İstanbul İl Başkanımız Sayın Özgür Çelik kardeşim olmak üzere onunla birlikte mücadele eden bütün illere, bütün il başkanlarına, bütün siyasi yol arkadaşlarıma, dostlarıma, yoldaşlarıma teşekkür ediyorum. Milletvekillerimize, yöneticilerimize, belediye başkanlarımıza, belediye meclis üyelerine sevgiyle, saygıyla, dostlukla selamlıyorum. Bıkmadan, yorulmadan, kar demeden, saldırılara, biber gazına rağmen, gözaltılara, tutuklamalara, tehditlere rağmen, haklarında açılan onlarca, yüzlerce soruşturmalara rağmen cesaretle bize muazzam bir destek veriyor olmalarından büyük bir gurur duymaktayım. Türkiye’ye umut oluyorlar.

Elbette yaklaşık 2 yıldır bu yaşananları görüp, bu yaşananlara doğru yerden bakıp, tarihin doğru tarafında durmanın büyük bir sorumluluk olduğunu bilen farklı siyasi partilere, onların genel başkanlarına ve aynı bilinçle mücadeleye katkı sunan bütün muhalif görüşe teşekkürlerimi iletiyorum. Baskılara rağmen; adalet için meydanlarda direnen herkese, büyük ve aziz milletimize teşekkür ediyorum. Onların simgesi olmuş, en ön safta mücadelenin en güçlü sesi olan bu ülkenin pırlanta gibi gençlerine teşekkür ediyorum. Her birine sevgilerimi ve sonsuz minnet duygularımı gönderiyorum. Bu ülkenin her köşesinden benim için dua eden annelere, teyzelere, amcalara, emekli büyüklerimize, en büyük sıkıntılarına rağmen adalet için dua eden herkese ve yanımda olan herkese teşekkür ediyorum. Hepiniz iyi ki varsınız, sağ olun, var olun. Eğer hakkım varsa üzerinizde, hakkınızı helal edin. Hakkınız varsa benim üstümde de ben de size helallik diliyorum. İnşallah benden yana da helal olsun. Hem bu memleketi hem bu şehrin insanlarına hizmet ederken helallik almanın, bu insanlara layık olmanın benim birinci dileğim olduğunu her yerde dile getirmişimdir.

Mesela siyasi görevim başladığı ilk günkü duamı dün gibi biliyorum. Karşılıklı dualarımızda, Allah'ım beni aileme mahcup etme… Ben çünkü aileme mahcup olmamayı çok önemserim. Doğduğum şehrin insanlarına ve bölgenin insanlarına mahcup etme, çünkü orada büyüdüm, o insanlar beni iyi ansın isterim. Memleketimin insanlarına beni mahcup etme, insanlığa beni mahcup etme diye dua ederek işimi yaptım. Mahcup olmamayı çok önemserim. O bakımdan umarım günün sonunda ve bu günleri aştığımızda Yaradan beni bu güzel yurdun insanlarına mahcup etmeyecektir. Kendime çok güveniyorum bu anlamda. 87 milyon yurttaşımızı tam da bu duyguyla, umudunu kaybetmeyen ve adalet bekleyen her yurttaşımızı tam da bu duyguyla selamlıyorum.

Dün akşamüstü itibariyle ben televizyon izleyemedim. Çünkü bulunduğum cezaevinin benim olduğum 5. koridorda yayınlar kesilmişti. Yağmurdan dolayı arıza olduğu söylendi. Sabahleyin kalktım, hazırlıklarımı yaptım. Bugün benim telefon günüm. Ben, haftada 10 dakika telefonla bir kişiyi arayabiliyorum. Haftada 10 dakika.

Herhalde Ferhan Şensoy'undu galiba: “Tesadüfün iğne deliği” gibi bir lafı var. Bu da herhalde tesadüfün iğne deliği. Bugüne Halk TV. Tesadüf! Öyle yorumladım

Bugün İBB soruşturmasına başlanmasının hemen hemen ikinci yıl dönümü. Hemen hemen bu günlerde bugün de hatta bundan bir hafta 10 gün öncesinde görülmemiş bir biçimde kurumumuzun birimlerine baskın yapar casusuna polis evrak almaya başladı. Daha sonra değineceğim. Yine bu ayın 30'unda ilk operasyonu Ahmet Özer Başkanımıza Esenyurt'ta yaptılar. Hem de 29 Ekim'den bir gün sonra.

Evet 2 yıldır süren hukuksuz, vicdansız zulümle devam eden bir süreç demiştim az önce. Esasında İmamoğlu soruşturması ve İBB operasyonlarıyla Türkiye başka bir faza çekildi. 87 milyon yurttaş, 2 yıldır, her sabah bir şafak operasyonuna uyanır oldu. Türkiye Cumhuriyeti, bir operasyon cumhuriyetine döndü. Ve hiçbir şey yokmuş gibi bunu izleyenler var. Başta bu ülkenin yönettiğini zanneden hükümeti ve ortakları: hiçbir şey olmuyormuş gibi. Çıldıracağım, aklımı alıyor yani. Bu nasıl olur? Nasıl bir kişisel menfaat de böyle bir şey düşünülebilir? Her şeyin önündedir memleket yahu. Her şeyin önünde makamın mevkinin ister cumhurbaşkanı ol, ister partinin genel başkanı ol, ister vekil ol, ister bakan ol, ne olursan ol.

87 milyon yurttaşımız, her sabah bir şafak operasyonu. Televizyonu açıyorsunuz son dakika. Bazen son dakikalar peş peşe düşüyor, aklınız karışıyor. Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye Operasyon Cumhuriyetine döndü. İş dünyası, belediyeler, sanatçılar, siyasi partiler, medya daha neler sıralarız yani hedef alınmış.

Fon vurgunu ile zirve yapan ve de sosyal medya yasakları, gazetecilere olan baskı, hani bilgi ulaşmasın bunu nasıl engelleriz bakışı enteresan bir seviyeye çıktı. Neredeyse Kuzey Kore'ye rahmet okuyacağız. Kuzey Kore'ye rahmet okuyacak seviyeye çıktı. Bilim insanları, sanatçılar, ekonomistler, gazeteciler.

O görüşmelerimden bir tanesini ben bugün annemi, babamı arayarak gerçekleştirdim. Hasret giderdik. Cuma günü olamama... çünkü Cuma aile görüşüm var. Sayın mahkeme heyeti 4 günlük bir söz hakkı tanıdıktan sonra, Cuma günü olamama duygumdan ötürü annemi, babamı aradım ve selamladık birbirimizi sıcak sesimizle. Selamladıktan sonra anneciğim, "Şu an Halk TV'yi kapattılar," dedi. "Niye kapattılar?" dedi. Ben de anlamadım önce. Sonra babam dedi ki, "Kayyum atamışlar Ekrem," dedi. Aşağıda anlattım, biraz garipsedik ama, "Ne diyeyim oğlum," dedi, "Yakında da kulağımızı keserler herhalde," dedi. Şimdi bunu niye anlattım? Bu ülkede ve bu memlekette çok enteresan şeyler oluyor.

Son 20-25 günde Lale Özan Arslan tutuklu, Fatih Ergin tutuklu, Tuğba Tekerek tutuklu, Mustafa Balcı, Sözcü Gazetesi'nde bir fotoğraf yayınladı diye tutuklu, Şaban Sevinç tutuklu, Selahattin Günday tutuklu, Ali Tarakçı "Bu hafta bir önemli bakan istifa edebilir" dedi diye tutuklu! Şaşılacak bir durum ya! Tutuklu, tutuklu, tutuklu... Tutukluk nedir ben biliyorum. Bu tutuklama kararını veren hâkim bilmiyor ama ben biliyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin cumhurbaşkanı adayı olarak ben biliyorum. İsmail Saymaz ev hapsinde, Murat Ağırel ev hapsinde. Niye? Millet hiçbir şey duymasın! Millet hiçbir şey okumasın! Akıl alır gibi değil.

Herkes sosyal medya hesaplarını kaybediyor; yasaklar, ben kaç tane geldi hatırlamıyorum artık, 20 mi, 25 mi... Yani tutuklandığımın haftasında benim 9-10 milyon takipçili sayfamı kapattılar. Habire bir şeyler açıyoruz, onlarla da uğraşıyorlar. Shadowban mi diyorlar, öyle bir şey diyorlar; yani engelleyen, gölge bir engelleme sistemine tabi tutuluyoruz yani. Uluslararası da bir iş birliği var. Nasıl beceriyorsa bunu, İletişim Başkanlığı'na sormak lazım.

Flash TV ile başlayan medya operasyonları, TELE1, Merdan Yanardağ özelinde ne yazık ki ilerledi. Merdan Yanardağ konusuna gireceğim biraz sonra. Daha geçen hafta T24'ün sesini kestiler. Ve bu sabah son medya vurgunu... Biz vurgun ülkesi olduk. Zam vurgunu, milli irade vurgunu, asrın soygunu, fon vurgunu... Vurguncuların vurgunlarla yaptığı bir ülkeye dönüştü bu ülke.

Ve son medya vurgunu, Halk TV operasyonu. Güzelim ülkemizi operasyon sahasına çeviren akıl, Halk TV'ye el koyup, yayınlarını kesti. Neymiş? İhaleye fesatmış, aklamaymış, falan filan... Boy boy yalanlar! Boy boy yalanlar, boy boy iftiralar! Akılları sıra milleti kandıracaklar. Operasyon bağımlısı bakan ne yazık ki bu iktidarı da bağımlı hâle getirdi. Operasyon bağımlılığı başladı. Yalancılar girdabına tüm AK Parti'yi sürüklemiştir. Yalancılar girdabın içine sokmuştur. Türbülansa sokmuştur. Herkesi uyarıyorum. AK Parti'yi baştan aşağıya uyarıyorum. Sizi bir operasyon girdabına sokan bir süreçle iç içesiniz.

Allah size akıl fikir versin. Yargı marifetiyle her kayıplarını telafi edeceklerini, kaybettikleri her şeyi… Yani milletin güvenini kaybetmişler, milletin onlara olan inancını kaybetmişler, bütün bunları telafi edeceklerini, her şeye sahip olacaklarını düşünüyorlar operasyonlarla. Zehirli sarmaşık ne yazık ki iktidarı da partilerini de zehirlemiştir. Acil tedavi ihtiyacınız var, kurtarabilir miyiz sizi bilmiyorum ama bizim derdimiz milleti kurtarmak.

Türkiye'nin en çok takip edilen haber kanalını, en çok, en yakınına beş kat fark atıyor, altı kat fark atıyor. En çok takip edilen haber kanalını yok etme çabası da bir akıl tutulmasının, bir zehirlenmenin sonucudur. Bütün dünya bunu okuyacak. Ya biraz aklınız fikriniz yok mu? Hani bu ülkeye sermaye istiyoruz ya, bu ülkeye itibar istiyoruz ya, bu ülkeye para gelsin, yatırım gelsin istiyoruz ya, hiç mi akıl fikir yok sizde ya? Ekrem'in duruşmasının gününe bunu koyuyorsunuz. Millet daha çok takip edecek benim duruşmamı. Dünya daha çok okuyacak benim duruşmamı. Allah bu ülkeyi minik akıllardan korusun. Korusun.

Bir televizyon kanalının yaşayıp yaşamamasına siyasi iktidar değil, izleyiciler, yani millet karar verir. Millet beğenirse izler, beğenmezse izlemez. Yani siz benim anacığıma hangi kanalı izleyeceksin diye baskı mı kuracaksın? 80 yaşındaki anacığımı kandıracaksınız. Hadi oradan! Ya da babamı, ya da başkalarını. Hadi oradan! Millet beğenirse izliyor, beğenmezse izlemiyor. Tıpkı siyasilere gösterdiği tecessüs gibi, millet bir partiyi ya da bir siyasetçiyi beğenirse oy verir, onu iktidara taşır. Beğenmezse yüz vermez, parlamentoya bile sokmaz.

Senin demenle olmaz. Seçimi iptal edersin, 13 bin oydan 806 bine çıkar farkın. Beğenmezse, bir sonraki seçimde 1 milyon 100 bine çıkar, şimdi en az 2 milyon. Milletin aklıyla alay edemezsin. Sen bu güzel insanları, 87 milyon yurttaşı hafife alıyorsun, öyle mi? Ama Allah'ın adaleti var, Yaradan izliyor, bu milletin de tokadı var, göreceğiz o günü. Yani medyanın da siyasetin de kaynağı halktır, halk! Millettir, millet! Seçilmiş siyasilere, millet iradesine saygı duymayıp operasyon çekenlerin, halkın kanalına, milletin izleme teveccühüne saygı duymasını beklemek hayalciliktir, vasatlıktır, çürümüşlüktür, çökmüşlüktür.

Biz demokrasi, basın özgürlüğü ve millet iradesinin savunucularıyız, aramızdaki fark bu. Bu yüzden sırf siyasi saiklerle milletin teveccüh gösterip izlediği Halk TV'ye yapılan bu zulmü, zalimliği şiddetle kınıyorum. En şiddetli şekilde kınıyorum. Başta sahibi Cafer Mahiroğlu olmak üzere, kanalda emeklerinin, alın terinin, sözlerinin, kalemlerinin gücüyle çalışan tüm gazetecilere geçmiş olsun diyorum ve yanlarında olduğumu ilan ediyorum.

Bir sözüm de Halk TV için halkımıza. Bu insanlar en zor günlerde, zaten bir elin parmağı kadar kanalımız, gazetemiz var. En zor günlerde zulümle abad olacağını sananlara teslim olmadı. Evet, Halk TV, onun nezdinde kanallara ve gazetecilere bu gözle, aziz halkımızın, milletimizin bu gözle bakmasını diliyorum. Sizlerin haber alma hakkı için adeta kelle koltukta cesaretle çalıştılar. Onlar sizi nasıl yalnız bırakmadıysa aziz milletim, kıymetli halkım çok önemlidir. Lütfen Halk TV'yi yalnız bırakmayın. Size haber ulaştıran gazetecileri yalnız bırakmayın. Kurum ve kuruluşları yalnız bırakmayın. Özgür karakterinin mesleğini yapan bu insanları yalnız bırakmayın. Haklılığını halktan alan bu kanala her alanda destek olun.

Tekrar ediyorum, millet iradesinin üzerinde hiçbir güç yoktur. Kendisini dev aynasında görenler, çok güçlü hissedenler iyi bilir ki milletin iradesi sizin o kalelerinizi kumdan kaleye çevirir, kumdan kaleye. Püf diye yıkılırsınız. Ayakta kalacak şey, bu ülkenin milleti ve bu ülkenin devleti. Ama milletin devleti, milletin. Bir partinin ya da bir kişinin devletinden bahsetmiyoruz, 87 milyon yurttaşın devletinden bahsediyoruz.

Ülkeyi operasyon cumhuriyetine çeviren ve vurgunlarınızı örtmek için zulümlerinize devam ediyorsunuz ama sizi son kez uyarıyorum: Vazgeçin! Bu milletin önünde duramazsınız. Vazgeçin. Söyledim; milli irade vurgunu, zam vurgunu bitmiyor, durmuyor. Asrın soygunu fon vurgunu, medya vurgunu...

Sevgili dostlarım, evet, işte bu özgür basını savunmak, halkı savunmaktır, milleti savunmaktır, bak bunu unutmayınız. Ben buradan tüm muhalif düşünceye sahip insanlarımıza, tüm muhalefete sesleniyorum. Birbirinizden güç almalısınız. Bu vurgunculara karşı milletçe bir araya gelmelisiniz. Bu vurgun düzenine karşı yüz binlerce insanımız bir araya gelmelidir. Sesini birlikte, milyonlarca insanımız sesini birlikte en gür şekilde çıkartmak zorundadır. Bu tarihi bir mücadeledir. Çünkü bu ülkenin en az yüzde 70-75’i bugünkü bu uygulamaların karşısındadır. Ben insanımı tanıyorum. Ben o yurttaşımın içinde büyüdüm. Ben insanımı tanıyorum.

Bu salonda bugün sıradan bir sorgu yapılmıyor. Bunu baştan söyleyeyim. Bu sorgu aylardır bekleniyor, aylardır. En çok da ben bekledim. Elbette en başta olsun istedim. Sonra en son olacaksa, en son olsun istedim. Sonra tabii arzu ettiğimiz biçimiyle süreç ilerlemedi. Neden beklediğini biraz anlatmak isterim. Gerçekten bu hikâye aslında bu davanın nasıl bir süreçle, nasıl bir ortamda ilerlediğini de gösteriyor. 7 Temmuz sorgu sırası bana geldiğinde, benden önce de arkadaşlarımın sorguları kesilmişti. Avukatların sorguları kesilmişti. Müdafilerin beyanları kısıtlanmıştı. Sonra sıra bana gelince, itirazlarımı dile getirdim, engellenmeye çalışıldım ve gerçeğe aykırı beyanlarla sorgum yaptırılmadı. Nitekim daha sonra ses kayıtlarının dökümü çıkınca gerçek de ortaya çıktı.

Savunma yapmayacağımı söylediğim şeklindeki tutanak tamamen gerçeğe aykırıydı. Bunu buradan milletimize ifade edeyim.

Nitekim bu iftirannameye karşı aziz milletime bütün bilgilerimi, bütün hazırlıklarımı, çalışmalarımı sunmak üzere bir beyan hazırladım. Bu beyan, çok geniş bir beyandı. Bu beyanın süzülmüş, biraz kısaltılmış halini derleyerek bir kitap yayınlamak istedim. Madem yargılandığım davada sesimin çıkması, sözlerimin duyulması istenmiyor, o zaman söyleyeceklerimi yurttaşlarıma yazılı olarak sunmak istedim.

Gerçekten burayı iyi dinleyiniz. Kıymetli halkım, bunları iyi okuyunuz lütfen. Bir yayıneviyle anlaşıldı. Bandrolleri alındı. Bandrolü bile zar zor verdiler. Bandrol alım süreci bile günlerce beklenince sordum dedim ki böyle bir süreç midir? Hayır, böyle değildir dediler. Bandrolü bile zar zor verdiler. Gerçekten enteresan bir süreç yaşıyorum. Yani benim yaşadıklarımın çeşitliliği ve içerikleri her biri tarihe bir nottur. Beni niye bu kadar seviyor bu şahıs ben anlamadım.

Tabii sözlerimin duyulması istenmiyor. Madem böyle bir engel var, söyleyeceklerim yurttaşlara gitsin diye istediğim bu süreç bir şekilde bandroller de alınıp matbaaya ulaştı. Tam baskı makineleri çalışmaya başladığında matbaadan garip bir haber geldi.

Matbaa, matbaayı 16 polis basmış. 16 polis, "Siz durun, bir bekleyin" demiş. Ellerinde karar marar yok. Gerekçe yok. Basımı durduruyorlar ve gidiyorlar. Haber bize geldi, "Allah Allah, ne oluyor acaba?" Yani nedir anlamaya çalışıyoruz, haberi bana getiren hukukçular da anlamıyor. Acaba böyle mi oluyor bu işler, yani artık bu hale mi geldik diye düşündük.

Matbaa, haklı olarak devletle karşı karşıya gelmek istemediği için doğal olarak durdu. Biz de beklemeye başladık, bir hafta da böyle bekledik. Sonra nihayet bir yasaklama kararı tebliğ edildi matbaaya, tam bir hafta sonra. Tam bir hafta sonra. Kitabın yasaklanma hikayesinin ayrıntılarını burada ilk kez anlatıyorum, ilk kez. Ne bir yere yazdım, ne anlattım. Gerçekten ibretlik. Güdümlü yargının kendini ne hale düşürdüğünün, trajik, aynı zamanda utanç verici bir hikayesidir bu. Tarihi mutlaka bu savcı, yargıçların adlarını arşive kaydetmiştir.

Şimdi anlatacaklarım, avukatlarım savcılık dosyasına erişime, dosyasına erişim sağlayınca ortaya çıktı, onu da söyleyeyim. Yani kulaktan kulağa bir şey sizinle paylaşmıyorum. Polis sözde kendi bölgesinde gezerken, polis geziyor, tesadüf o ya tam da benim kitabımın basılmaya başlandığı gün, tam da o matbaaya, "Usulsüz ve bandrolsüz kitap basıldığı" bilgisini alıyor. Ussulsüz ve bandrolsüz... Burayı iyi dinleyin lütfen. Herkesin anlayacağı dilde anlatıyorum.

Matbaa, Türkiye'nin en büyük, en saygın matbaalarından birisi. Yani orası bandrolsüz bir kitap zaten basmaz. 25 Ağustos 2026 günü, saat 17:45’te. Bu sözde istihbarat üzerine polis savcılığı arayıp bilgi veriyor. Tutanak var. Oradan okuduk. Konu bandrolsüz kitap ama aranan savcı çok enteresan, Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu savcısı Oğuzhan Aşar. Neden görevli Fikri ve Sınai Haklar Soruşturma Bürosu aranmıyor belli değil. Çünkü muhatap orası.

Savcı, hemen talimat veriyor. Matbaada gecikmesinde sakınca bulunan hal kapsamında arama yapılmasına. Nereden nereye gelmişiz. Söz konusu kitap ve bandrollerden dört adet numune alınmasına, geri kalan kitapların ve bandrollerin iş yeri yetkilisine yediemin şartıyla teslim edilmesine. Konu o kadar acil ki mahkemeden istenmesine bile lüzum görülmüyor. Doğrudan savcılık veriyor kararı. Doğrudan savcılık arama kararını veriyor. Kararın verildiği 25 Ağustos 2026 saat 17.00. Yani polisin kaynağı belirsiz istihbaratı tutanağa geçirmesinden 5 dakika sonra her kanaat yerli yerine oturtuluyor. Nasıl bir kanaatse. Şaşırmamak mümkün değil. Nasıl bir hız. Konu Ekrem İmamoğlu olduğunda yargıdaki müthiş hıza kimsenin yetişmesi mümkün değil.

Savcılık diyor ki söz konusu kitap. Hangi söz konusu kitap? Polisin öyle bir bildirimi yok ki. Polisin bildirimi yok bu arada. Söz konusu kitap diyor polis öyle bir bilgi vermemiş. Söz konusu kitap, böyle bir şeyle başlıyor. Bandrolsüz, usulsüz kitap basılıyordu. Hayda, bandrolsüz, usulsüz kitap. Tutanakta belirli bir kitaptan söz edilmiyor. Kaç kitap, hangi kitaplar bandrolsüz basılıyor? Araştırılacak konu bu. Ama savcı bey asla bunlarla ilgili değil. Kendisi sadece söz konusu kitabın peşinde. Bandrolsüz kitap falan uçtu, söz konusu kitap! Ellerini yüzlerine, kötülüğü bile ellerine yüzlerine bulaştırmışlar.

Gelen bilgi ne? Bandrolsüz kitap basılıyor. Savcı ne karar veriyor? Söz konusu kitapla birlikte bandrollerden de örnek alınmasına. Bandrolsüz kitap için gidiliyor ama söz konusu kitap ve bandrollerden örnek alınmasına. Hani bandrolsüz basım yapılıyordu? Olmayan bandrollerin toplanmasına mı karar vermiş savcı?

Polis tabii savcının emrini yerine getiriyor. Ben 19 Mart’tan bu yana gerçekten çok ok sevdiğim emniyet güçlerinin, jandarmamızın, polisimizin bu düştüğü duruma o kadar üzülüyorum ki. O canım kurumun adına utanç duyuyorum. Bakın çok net söylüyorum. O canım kurumların, güven duyduğumuz, canımızı emanet ettiğimiz, güvenliğimizi emanet ettiğimiz o kurumların adına utanç duyuyorum. Onları bu duruma düşürenleri de kınıyorum. Polisimiz ve jandarmamızı bu duruma düşürenleri de kınıyorum.

Polis tabii savcının emrini yerine getiriyor ve bu benim sorgu metnimin derlenmesinden olan kitapmış. İnanılmaz bir rastlantı. Koskoca İstanbul'da matbaada bandrolsüz kitap basılıyormuş, o da benim bandrolleri yasaya uygun olarak temin edilmiş, o gün basımda, basılmaya başlanmış kitap! Nereden öğreniyoruz bunu? Polisin savcıya verdiği bilgiden.

Bu arada arama kararına gerekçe olarak gösterilen bandrolsüz kitap yalanı da bir daha dile getirilmiyor. Yani bandrolsüz kitap yalanıyla oraya gidiliyor ama dakikalar içinde bir anda bandrolsüz kitap uçuyor, söz konusu kitap geliyor; o da Ekrem İmamoğlu'nun bandrollerini aldığı kitap!

Polisin savcıya verdiği bilgiden bunların hepsini öğreniyoruz. Arama kararına gerekçe olarak gösterilen bandrolsüz kitap yalanı da bir daha dile getirilmiyor. Zira polis matbaada yasal olarak temin edilmiş, kitaplara yapıştırılmak üzere hazır vaziyette 22 bin adet bandrol bulunuyor; çünkü bandrol resmî olarak alınmış.

Burada da bitmiyor ama. Bu kez savcılık polise diyor ki: "Kitabı inceleyin, bana bilgi verin." Soruşturma konusu birden kitabın içeriğine dönüyor. Nereden nereye geldik! Güya bandrolsüz kitap basılıyordu. Görevi olmadığı halde terör savcısı konuyu alıyor. Görevi değil! "Gidin, arama yapın, delil toplayın" demiş. Bandroller bulununca derhal soruşturma konusu değişti ve gerçek artık gizlenemez oldu. Aslında aranan delil benim kitabımdı ve yok edilmek için aranıyordu ve kitabımdan korktular! Böyle bir şey olabilir mi ya?

Çünkü o kitap düzmece bir davanın iç yüzünü ortaya koyuyordu. Hukuk görünümlü bir siyasi zorbalığı kanıtlıyordu. Savcılık hemen yeni talimat verdi: Kitabın dijital örneğine, ozalit baskısına, kitabın kapağından dört örneğe, basılmış sayfalarından dört örneğe, dört bandrole el konulmasına ve nihayet kitabın el konulan dijital halinin incelenmesinin yapılarak rapor tanzim edilmesine...

Bak bak! Dakikalar içindeki akış... Bunu en iyi hukukçular anlar yani; ben bile tam kavrayamıyorum hâlâ. En iyi siz hukukçular bunu anlarsınız. Farkında mısınız? Bandrolsüz kitaptan, sessizce içeriği suç oluşturan kitaba geçtik.

Gerçi o durumda da Basın Savcılığı görevli ama bizim terör savcımızı kimse durduramıyor! Öyle bir talimat almış ki kimse durduramıyor, paldır küldür gidiyor yani. Fakat savcımız bu arada okumaya da üşeniyor. Belki birisi ki o da hayatında hiç kitap okumamış olabilir. Ve kitap okuma işini de polise veriyor.

Tarih 25 Ağustos 2026, saat 20.00. Polis bu emri alıyor, gerçekten yemiyor içmiyor benim garip gariban polisim, 340 sayfa kitabı sabaha kadar okuyup, 15 sayfalık bir tutanak tutuyor. Artık sabah oldu; 26 Ağustos 2026, saat 05.45. Bunları hep tutanaklardan biliyoruz.

Tutanak dediğim, polisin kitaptan yaptığı alıntılar. Hiçbirinde ne şiddet, ne kin, ne nefret, ne de herhangi bir suç var. Ya benim yüzüme bakın; bende kin, nefret olur mu ya? Bende şiddet olur mu? Bu ülkede "kin, nefret, şiddet" dendiğinde "Kim aklınıza geliyor?" dediğimde ben yüzde 90'ın aklından geçeni ben biliyorum. Ama ben gelmem insanların aklına; kendimi biliyorum. Ama önemli değil, kafaya koymuşlar, kitap yasaklanacak. Savcılık, sulh ceza hakimliğine şu talebi yolluyor.

Bu arada benim bir sunumum var, söylediğimde ona geçiş olabilirse ilk sayfada bunu göstermek istiyorum çünkü orada aslında Cumhuriyet Başsavcılığı'nın evrakları var ama sadece ben gösterip geçeceğim yani orada evrak tutmak adına değil, sıralı şekilde aktarıp gösterirsek sevinirim. İlki ile başlamış olalım.

Evet, kitap bu, kapağı bu. Yandaki de aslında savcılığın tuttuğu tutanakların şeyleri yani yazıların ekleri.

“Ele geçirilen ve yazarı Ekrem İmamoğlu olduğu anlaşılan,” savcılığın yazısını okuyorum, “"Millet Şahidimdir" isimli kitap ile kitaba ilişkin dijital ve basılı materyaller üzerinde yapılan ilk incelemede eserin içeriğinde yer alan bazı ifadelerin Cumhurbaşkanı'na, yargı teşkilatına, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne ve kamu görevlilerine yönelik aşağılayıcı ve küçük düşürücü nitelikte olduğu, bununla birlikte bazı ifadelerin ise toplum içerisinde farklı görüş, inanç veya düşüncelere sahip kesimler arasında ayrışma ve gerilimi artırabilecek, bu suretle kamu düzeni ve kamu barışını bozabilecek ve suç işlenmesine elverişli bir ortamın oluşmasına neden olabilecek mahiyette olduğu değerlendirilmiş olup...”

Bu nedenle ben bunu yapacağım. Bu davanın gerçek yüzünün daha net görülebilmesi için, davayı doğuran iklimi, bu ülkenin bugün nereye getirildiğini anlatacağım. Çünkü bu dosya, gökten zembille inmedi. Bu dosya, bir düzenin ürünüdür. Bir sistemin ürünüdür. Bu düzeni anlatmadan bu iddianameyi anlatamayız.

Normal şartlar altında 4 ay çok uzun süre değildir. İktidarın müdahaleleriyle ülkemiz her gün yeni bir krize uyanmasa, 4 ay derken savunma yapamadığım günden bugüne geçen kısımdan bahsediyorum, 4 ay. Bugün burada sizinle ve milletimizle 4 ay önce yapacağım konuşmayı yapabilirdim. Ama aradan geçen sürede ülkemizi, milletimizi, cumhuriyetimizi korkunç tehlikelere sürükleyen gelişmeleri yaşadık, yaşamaya ne yazık ki devam ediyoruz.

Konuşmama başlamadan önce şunu da hatırlatmak isterim. Ne yaparsanız yapın. Benim sözümü yasaklayamaz kimse. Bu salonda beni hiç konuşturmasalar da yazdıklarımı yasaklasalar da ben sözümü milletime ulaştırırım. Gerçekleri dile getirmeme hiçbir güç engel olamaz, olamayacak. Hiçbir zorbalık beni yolumdan alıkoyamadı, koyamayacak.

Sevgili milletim; önce ülkenin haline bakmak zorundayız. Nereden geldiğimize, nereye getirildiğimize ve bu yolun nerede kimler tarafından kesildiğine bakacağız. Bugünü yalnız bugünün olaylarıyla anlamamız mümkün değildir. Bu ülkenin tarihi, bütün eksiklikleriyle, acılarıyla bir milletin kendi kaderine sahip çıkma mücadelesinin tarihidir. Bu mücadele, dört şey için verilmiştir. Egemenlik millete ait olsun diye. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ilkesiyle yaşayalım diye. Yurttaşlar kanun önünde eşit olsun diye. Her yurttaş kanun önünde eşit olsun diye. Malına, mülküne, kıdemine, makamına bakmaksızın. İnsanlar düşüncesinden, inancından, kimliğinden, etnik kökeninden dolayı korkmadan, çekinmeden eşit ve hür yaşasın diye. Çalışan emeğinin karşılığını alsın, çocuğuna da kendinden daha iyi bir hayat bırakabilsin diye.

Hani İstiklal Savaşı'ndan dönen büyük dedem dedim ya, ben onun dizinde büyüdüm, dizinin dibinde 6 yaşına kadar. 6 yaşında, 1977'nin Temmuz'unda vefat etti. O, üç nesil geriden gelerek, şunu derdi o yaşta beni göstererek dedeme veya babama; bu çocuklar için ne düşünüyorsunuz? Bunlar hepimizden çok daha iyi koşullarda yaşamalıdır. İlk defa bu ülkenin evlatları, kendilerinden çok daha kötü bir gelecekte bir aradadır. Bunu unutmayın.

Tabi bir haftada milyarları fon vurgunundan götürenlerden bahsetmiyorum.

Kapatabiliriz. Bizim yasalarımızda bir kitabın satışına yasak konabilmesi için sınırlı sayıda suç sayılmıştır. Hakaretin hiçbir türü bunlardan biri değildir. Ben de bu detayları hukukçumdan dinledim, onu da söyleyeyim yani. Niye bunu söylüyorum? Yani hassas bir şekilde kitabı yazdım. Bir suça da vesile olmasın diye çok titiz davrandım. Yani Cumhurbaşkanı'na, kamu görevlilerine veya hükümete hakaret etmek kitap yasaklatmanın gerekçesi olamazmış. Bunlar zaten kitapta da yok ama olsa bile yasaklama sebebi değil.

Peki savcı ne yapmış? Güya kitabım halkı kin ve düşmanlığa tahrik içeren mahiyetteymiş ve üstelik bu, kamu düzeni ve kamu barışını bozabilecek, suç işlenmesine elverişli bir ortam oluşturabilecekmiş. Vallahi ben bu kalemi, casusluk iddianamesindeki iddianameden, üzüm iddianameden bu kalemi biliyorum. Diyorum ya bunların hepsi aynı kalemden çıkmış. Aynı kalem. Kalemtıraşları bile aynıdır. Buna göre yasaklama istedi savcı ve tabii savcıların her talebini talimat sayan bir sulh ceza hakimi, bu talebi kabul etti. Kitapta bu anlama gelecek tek bir sözcük bile yok ama bu savcıyı, bu hakimi gerçeğe, hukuka aykırı hareket etmekten alıkoyacak hiçbir şey kalmadı. Böylece sorgu metnim kitap olmaktan da uzaklaştırıldı. Kitabıma bile ceza verdiler. Ona bile yasak getirdiler.

Bu kitabı tamamen hukuk dışı müdahaleler yüzünden ne ben görebildim ne de siz görebildiniz. Yargının yasa dışı işlem ve kararlarıyla da bugüne geldik. Cumhurbaşkanı'nın kitaplarla ilgili fikrini biliyorsunuz. Bombadan tesirli kitaplar olabileceğini, bu nedenle kitabın yasaklanabilen bir şey olduğunu düşündüğünü daha önce dile getirdi. Oysa bomba şiddettir, kitap düşüncedir. Kitap eğer bomba yapmayı tarif etmiyorsa, bir yerleri bombalamayı tasarlamıyorsa, insanları öldürmeyi teşvik etmiyorsa bombayla eşitlenemez. Ve benim kitabımda da bomba tarifi olmadığına aziz ve kıymetli milletim emin olabilir. Öyle bir şey yok yani benim kitabımda.

Buna rağmen kitabımı yasakladılar çünkü bu davanın amacı benim yargılanmam ve gerçeklerin ortaya çıkması değildir. Bu tamamen siyasi bir davadır ve amacı beni siyaseten ortadan kaldırmak, milli iradeyi güdümlü yargı elinde şekillendirmektir.

Sadece yargılama ve kitabın yasaklanması sürecinde kendimi ifade etme hakkımın nasıl engellendiğini size anlatmak istedim. Yapılanlara açıklayacak hiçbir hukuki gerekçe bulamazsınız. Çünkü mesele sadece ve sadece siyasidir. Üstelik söz konusu olan siyasetin en çirkin, en kirli, en zorba halidir. Evet, bu bir siyasi davadır ve ancak siyasi çerçeve içerisine doğru yerleştirilirse anlaşılabilir. Bu dava ancak siyasi mahiyeti görülür ve anlaşılırsa hukuki, adil bir karara bağlanır.

Millet egemenliği, eşit yurttaşlık, özgürlük ve refah; bu uzun yürüyüşün dört büyük hedefidir. Millet egemenliği, eşit yurttaşlık, özgürlük ve refah. Bu yürüyüşte yükü yalnızca milletin yöneticileri, temsilcileri taşımaz. Tarlada çalışanlar —ben tarlada büyüdüm, tütün tarlasında. Anneciğim burada. Tütün tarlasında 9-10 tane ineği vardı, tütün tarlasındaydı, ben de onun yanındaydım. Bağı bahçesi vardı. Ben tarlada çalışanı bilirim. Fabrikada imalatımız vardı, emekçilerin yanında ben de çalıştım, onları da bilirim. Madende alın teri dökenler, esnaflar, esnaf çocuğuyum, onu da bilirim. Memurlar, onları da tanıdım, 12 senedir onların hakkını savunuyorum, sendika hakkını savunuyorum, onları da bilirim. Girişimciler; girişimciyim, iş insanıyım, onları da tanırım, bilirim. Kadınlar, gençler, onlar taşıdı bu ülkeyi. Hakkını arayan, örgütlenen, itiraz eden herkes bu yolculuğun ağır yükünü taşıdı, taşıyacak.

Tarihimize baktığımızda kanunu esasiyle başlayan anayasa arayışı 1908'de yeniden açılan Meclis, 1920'de Ankara'da kurulan Büyük Millet Meclisi, 1923'te Cumhuriyet, 1946'da çok partili hayat, 1950'de iktidarın sandıkla değişmesi ve 61 sonrası sosyal devletin ve emeğin, örgütlenme hakkının ilk kez anayasaya yazılması bunlar birbirinden kopuk dönemler değil, birbirini takip eden silsileler, mücadeleler. Aynı iradenin farklı aşamalarıdır.

Cumhuriyetin kurucu iddiası yalnız siyasi değildi, toplumsaldı. Okuma yazma bilmeyen bir köylü ülkesinde alfabe değişti, okullar açıldı. 1926-27 doğumlu dedem, benim ailemde ilk okuma yazmayı öğrenen kişidir. Cumhuriyet öğretti bize. Kadınlar, seçme ve seçilme hakkını Avrupa'nın birçok ülkesinden önce kazandı. Köy enstitülerinde köy çocukları öğretmen oldu. Hem kitap okumayı hem toprağı işlemeyi öğrendi, öğretti. Hiçbir sanayisi olmayan bir ülkede devlet fabrikaları kuruldu. Nazilli'de basma, Karabük'te demir çelik fabrikası açıldı. O fabrikalar yalnız kumaş ve demir üretmedi, işçi üretti, mühendis üretti. Kasabaya hastane, kreş, kütüphane, sinema getirdi. Kamusal alanın ne demek olduğunu bu ülke o fabrikaların etrafında öğrendi.

Cumhuriyetin söylediği şey şuydu: Bu ülkenin zenginliği bir avuç insanın değil, hepimizindir. Doğduğum köy, ailenin geliri, sosyal kimliğin, kaderin olmayacak, devlet en zayıfın yanında duracak. İşte kırk haneli bir köyden gelip İstanbul'da büyükşehir belediye başkanı olmak, 15,5 milyon yurttaşın oyuyla Türkiye Cumhurbaşkanlığına aday olarak millet tarafından gösterilmek tam da işte bu Cumhuriyetin eseridir.

Bu iddia her zaman tam olarak gerçekleştirilmedi. Eksiklerimiz oldu, haksızlıklar oldu, dışarıda bırakılanlar oldu. Ama Cumhuriyetin yönü buydu. Artık hiçbir yurttaş tebaa değildi, özgürdü, eşitti, yurttaştı.

Bu yol dümdüz ilerlemedi, darbeler gördük, vesayetler gördük, partiler kapatıldı, seçilmiş siyasetçiler yasaklandı, sendikalar susturuldu, insanlar düşüncelerinden, kimliklerinden, inançlarından dolayı ağır bedeller ödedi. Ama bütün kesintilere rağmen millet yürüyüşünü durdurmaya çalışanları eninde sonunda yendi. Bu milletin basireti 200 yıllık demokrasi sandık geleneğinin o ruhuyla başardı. Egemenlik hakkını kimseye devretmedi. Müdahale edenler oldu, gasp etmeye çalışanlar oldu, seçimi iptal ettirenler oldu ama millet hakkını kimseye devretmedi.

Devletin karşısında yalnızca görevleri olan, hakkını talep edemeyen bir teba olmayı asla kabul etmedim, etmem. Hür yaşadım, hür yaşayacağım. Hakkımdan vazgeçmedim.

Cumhuriyet, bu yürüyüşün en büyük sıçramasıdır. Egemenliğin sahibini tayin eder Cumhuriyet. Millet, egemenliğin sahibi millet. Devleti bir kişinin, bir ailenin, bir zümrenin mülkü olmaktan çıkarttı. Yurttaşlığı eşitlik üzerine kurdu. Devletin bir kişinin, bir ailenin, bir zümrenin mülkü olma anlayışını gömdü, bitti o. Kimse oradan bir şey canlandıramaz, çıkaramaz. Demokrasi ise o egemenliği kullanabilmesinin tek yoludur. Çünkü egemenlik milletindir. Ama egemenlik milletindir demek yetmez. Milletin o egemenliği kullanabileceği yollar da açık olmalıdır. Eksiğimiz çok fazla.

Seçim tam da bunun için vardır. Meclis bunun için vardır. Bağımsız mahkeme, özgür basın, sendika bunun için vardır. Siyasi partiler, sivil toplum, muhalefet bunun için vardır. Hiçbiri siyasetçilerin ayrıcalığı değildir. Hepsi vatandaşın hakkını korumak için vardır. Ve şunu altını çiziyorum. Millet egemenliğinin gerçek ölçüsü, iktidarın nasıl seçildiği değildir. İktidarın millet tarafından değiştirilip değiştirilemediğidir. Bakın tekrar ediyorum, millet egemenliğinin gerçek ölçüsü iktidarın nasıl seçildiği değildir. İktidarın millet tarafından hakkı sahibi olan, makamı sahibi olan, devletin sahibi olan millet tarafından değiştirilip, değiştirilemediğidir. Bu millet istediğini seçer. Değiştiremediğiniz bir iktidarı zaten asla denetleyemezsiniz. Size ait değildir. İşte bugün oluşan tablo, vurgun düzeni, tam da bu seviyede bir ülke pozisyonunu bize göstermektedir.

Bugüne gelelim: Bu ülke bugün sayısız adaletsizliğin ağırlığı altında. Seçilmiş belediye başkanlarını tutukluyor. Belediyelere tehditle şantajla çökülüyor. Ana muhalefet partisi ısmarlama davalarla dizayn edilmek isteniyor. Gazeteciler haber yaptığı için tutuklanıyor. Hakkını arayan işçi, toprağını savunan köylü, ben bu düzeni kabul etmiyorum diyen genç gazla, copla, tutuklamayla karşılaşıyor. 500 bin insan hapiste, 500 bin.

Ama ne oluyor? Enflasyon düşmüyor. Kiralar yükseliyor, mutfak küçülüyor. Geçim sıkıntısı büyüyor, yoksulluk artıyor. Açlık artıyor, açlık. Umutsuzluk büyüyor. Gençlerin geleceğe bakışları ne yazık ki negatif bir seviyede, çöküyor. 25 yılın sonunda varılan yerin adı, net olarak vurgun düzenidir.

Bakınız; 6 Mayıs 2019'da Yüksek Seçim Kurulu'na yapılan vurgun, kur korumalı mevduatta 2021'de hazineye ve Merkez Bankası'na yapılan vurgun, 19 Mart 2025'te İBB'ye yapılan operasyonla demokrasiye ve hukuka yapılan vurgun, 21 Mayıs 2026'da butlan kararıyla siyasete yapılan vurgun ve fon krizinde vatandaşın birikimine yapılan vurgun… Ki adını net koyalım asrın soygunudur. Her defasında gerekçe değişti ama sonuç değişmedi. Daha kötüsü faturayı kendi menfaatleri ve çıkarları için, koltuklarını korumak için millete ödettiler ve o koltukta oturmaya devam ediyorlar.

6 Mayıs'ta milli irade vurgununun ekonomik faturasını kısaca hatırlayalım. Ama önce şunu söyleyelim: 31 Mart 2019'da, anamın ak sütü kadar helal bir seçimi milletçe kazandık İstanbul'da. 6 Mayıs 2019'da o karar iptal edildi, bir kararla, ucube bir kararla o seçim iptal edildi. Bir zarfa atılan üç oydan birisi, birisi, ikisi filan değil ama birisi "Seçimde usulsüzlük yapıldı" diye iptal edildi. Sandıkta yenilemeyen irade masa başında ortadan kaldırılmak istendi. Bugün yaşadığımız düzenin ilk provası oydu.

Millet de piyasalar da bunu çok algılayamadığı için Türk Lirası değer kaybetti, ülkenin risk primi yükseldi, Hazine'nin borçlanma maliyeti arttı, Hazine'ye ilave faiz yükü bindi yüz milyonlarca dolar; borsada ilk işlem gününde de 1.7 milyar dolar buharlaştı. 2 milyar 160 milyon dolar bir kararın bedeliydi. Kimden çıktı? Milletten. Ama millet henüz fark edememişti, piyasalar da fark edememişti olanı biteni; bu kadar algılandı. Milletin oyunu yok saymanın bedelini o kararı verenler, dediğim gibi, ödemedi; millete ödettiler. Sonra Kur Korumalı Mevduat diye skandal bir iş uydurdular. Sırf liyakatsiz bir ekonomik düzen üzerinden perişan ettikleri ülke ekonomisini bir vurguna dönüştürdüler, vurguna! Ve milletimize çok büyük bir kayıp verdirdiler.

2021'de enflasyon yükselirken faiz indirdiler. "Ben ekonomistim" diyen zihniyetin ülkeyi düşürdüğü durumdur bu. Lira bir yılda dolar karşısında yaklaşık %44 değer kaybetti. Yanlışta ısrar edildi, sonra da yaratılan krizi örtmek için Kur Korumalı Mevduat çıkardılar. Yanlışı yanlışla kapatmaya çalıştılar. Önce yangın çıkarıldı, sonra yangının faturasını da millete kestiler. Gariban millet, garibim millet; ödesin!

Denetlenemeyen bir devletin, hesap vermeyen bir devletin millete nasıl bedel ödettiğinin fotoğrafıdır. Kur riski, büyük mevduat sahiplerinin bilançosundan alınıp halkın sırtına yüklendi. Hazine'ye ve Merkez Bankası'na maliyeti yaklaşık 60 milyar dolar oldu. Rezerv kaybı ise tam 140 milyar dolar oldu. Basit bir karar!

İşin komik tarafı, bir iş insanıyla sohbet ediyoruz. Dedi ki bana: "Ben" dedi, "nefret ediyorum, ben bu işin bir parçası olmak istemiyorum. Ama devlet öyle bir karar aldı ki şirketimin parasını dövizde tutamıyorum. Devlet diyor ki 'Hayır, illa Kur Korumalı Mevduat'ta tutacaksın. Yani illa devlete kazık atacaksın, millete para ödettireceksin'. Ben" dedi, "mecbur" dedi, "paramı dövizde tutamıyorum, Kur Korumalı Mevduat'a yatırıyorum, çünkü kural böyledir." Şaşırdım! "Öyle mi?" dedim gerçekten. "Evet, öyle" dedi. Ben o tarafını bilmiyorduum.

Şimdi soruyorum: Bu kimin parasıydı? Kirasını ödeyemeyen kiracının parasıydı değerli dostlar, değerli halkım! Maaşı eriyen işçinin, ay sonunu getiremeyen emeklinin, mazot alamayan çiftçinin parasıydı! Kurdan korunacak mevduatı olmayan milyonların parasıydı! Kur Korumalı Mevduat aslında şunu gösterdi: Bu düzende zarar paylaştırılıyor millete, kâr paylaştırılmıyor! Büyük servetin riski kamulaştırılıyor, büyük serveti bir avuç insanın serveti kamulaştırılıyor; kazancı ise ona kalıyor, bir avuç insana.

19 Mart darbe vurgunu milleti de vurdu. Sadece darbe İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ya da ana muhalefet partisine ya da Ekrem İmamoğlu'na olmadı; milleti vurdu! Ve tarihin en büyük tepkisini göstermiştir. Ekonomik finans tepkisini göstermiştir. Sandıkta yenilmeyen rakip yargı eliyle saf dışı bırakılmak istendi, bunun faturası daha ilk saatlerinde çıktı. Borsa aynı gün %8.72 düştü. Merkez Bankası indirmeye başladığı faizi yeniden yükseltmeye kalktı. Hazinenin borçlanma faizi 2 ayda %35'ten 47'ye çıktı. Düşürülemeyen faizin dengesizliği 1 yıla kadar etkisini gösterdi. 2 ayda yaklaşık 4 milyar dolarlık, sadece 2 ayda 4 milyar dolar faiz ödendi, ilave faiz. 7 haftada ise 52 milyar dolar rezerv eridi, 7 haftada, 52 milyar dolar.

Büyük faciada, büyük faciada, yine sebebi 25 yıllık iktidardır. 55 bin insanın öldüğü depremde 55-60 milyar dolarla oradaki insanların konut sorunu çözülürdü neredeyse. Düşünün yani bir siyasetçinin rakibinden korktuğu için millete ödettiği bedel! Sadece 1 maddesi! 19 Mart vurgununun bu ülkeye maliyeti 1 yılda 250 milyar doları bulmuştur. Bugün 1 kişinin koltuğunu koruması için yaptığı hovardalık. Millete parasıyla milletin parasını hoyratça harcamak, hoyratça harcamak. Ben, para kazanmanın alın teri nedir bilirim. Bunun adı, iktidarın milletin cebinden finanse edilmesidir.

21 Mayıs Butlan Vurgunu! Sadece butlan vurgununun dahi 18 milyar dolar bu millete bedeli olmuştur. Niye? Rakip partiyi yok etme girişimi. Muhalefet dizayn edilmek istendi, bedelini yine millet ödedi. Kendisine ait olmayan bir koltuğu korumak için hoyratça harcayan, çarçur eden bu tek kişilik otorite, milletin parasını çöp ediyor, olan millete oluyor.

Gelelim Fon Vurgununa. Eylül 2026'da 7 portföy şirketine ait 131 fon tasfiyeye alındı. Bu fonlarda 455 bini aşkın yurttaşın parası vardı. Yangın yalnız o fonlarda da kalmadı. Borsa 1 ayda %16'nın üzerinde değer kaybetti. Halka açık şirketlerin piyasa değerinden 1 ayda yaklaşık 90 milyar dolar silindi. Fon vurgununun bu ülkeye şimdilik, 15-20 günlük maliyeti, 107 milyar doları aşmıştır. Nihai faturası daha önümüzdeki günlerde, haftalarda, aylarda çok büyük bir bedel olarak milletin cebinden çıkmaya devam edecektir. Şimdi milleti aldatmaya çalışıyorlar. Aldanma ey halkım. Aldanırsak yokuz, aldanmazsak varız.

Düşünün; insanlar çalıştı, tasarruf etti. Çocuğunun okulu için, emekliliği için, bir ev için biriktirdi. Devlete güvendi, denetlenmiş piyasaya güvendi. Denetlenmiş piyasa, İMKB. Bakın İMKB çok önemli kurumdur. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, İstanbul'un bir markasıdır, dünya çapında Türkiye'nin bir markasıdır, çok önemli bir kurumdur. Birazdan İBB ve İMKB ilişkisine değineceğim. Nasıl bir çifte standardın yürütüldüğünü sizinle paylaşacağım.

Sonra denetimsizliğin faturası yine ne yazık ki milletin sırtına konacak. Bir büyük bir mali skandal ortaya çıktığında yapılması gereken bellidir. Önce delil korunur, sonra para korunur, sonra ilişki ağı çözülür. En sonunda da denetlemekle görevli kurumların bunu neden görmediği araştırılır.

Peki bu krizde ne yapıldı? Tasfiyeye alınan şirketler 15 gün boyunca diğer fonlarında işlem yapmaya devam etti. Kendi kayıtlarının başında oturmaya devam ettiler. Bu şirketlere bağlı bankaların yönetim kurulu başkanları Eylül sonuna kadar görevlerini sürdürdü. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Çünkü iç içeydiler. Akrabaydılar. Bir aradaydılar. Birlikte kararlar alındı. Birlikte bu süreç yönetildi. Gözaltına alsak mı almasak mı, alındı bırakıldı. Hesaplara bloke koyuldu bırakıldı, yapıldı geri çekildi. Şaşkın bir biçimde ne yapacaklarını bilemediler. Bu şirketlere bağlı bankaların yönetim kurulu başkanları Eylül sonuna kadar görevlerinde durdular.

Hani delil koruma? Aynı iktidarın başka dosyalardaki hızını hepimiz biliyoruz. Birazdan değineceğim. Bir belediyeye şafak vakti girilir. Bilgisayarlarına aynı gün el konur. Vatandaşın milyarlarca dolarlık birikimi söz konusu olduğunda, o hız gösterilmedi. Ekrem İmamoğlu'nun evine sahurda gelindi. Sahurda, sahurda. Ey halkım, sahurda. Sahur sofrasından dakikalar sonra gelindi. Utanmazlar!

Bu soruşturmada tutuklu siyasetçi sayısı kaç? Sıfır. Kim inanıyor buna? Ey halkım, bu yapılan fon vurgunu, asrın soygunu; siyasi iktidarın, hükümetin yetkilileri içindedir. İçinde olmadan bunu yapmaları mümkün değildir. Denetimsizlik ve kurumlar arasındaki ilişkilerde ayırmacılık, kayırmacılık, nepotizm tavan yapmıştır ve bu süreci, bu süreci sorgulamaktan kaçmaktadırlar. Meclis'te yapılan "Birlikte bu kararı verelim, birlikte bu komisyonu kuralım ve buradan soruşturalım" dediler, kabul etmediler. Çünkü korkuyorlar, kaçıyorlar.

İktidarın eski bir bakanı, 160 milyon liralık bir yatırımla, 2 milyar 200 milyon lira kazandı. Gönüllü iade dendi ya, gönüllü iade! Bir gazetecinin güzel bir... Gönüllü iade. Daha ne kavramlar duyacağız. Daha ne kavramlar duyacağız. Gözaltı yok, tutuklama yok, bu paraya nasıl ulaştın diye soran yok. Bu sorular, kamuoyunun önüne ancak muhalefet getirince geldi. Muhalefet bazı tespitler yapınca geldi. Bir yanda aylarca, yıllarca tutuklu kalan belediye başkanları, öbür yanda gözaltı bile görmeyen bir süreç yönetildi. Yani eski bakana gözaltı bile yapmadılar. Ama 16 milyon İstanbullunun seçtiği belediye başkanını, evinden şafak operasyonuyla aldılar. Çünkü adalet arayışı yok. Bu çok net. Bu ülkede hukukun kime göre işlediği işte bu iki tablonun arasındaki farktır.

Ey halkım, burayı lütfen iyi takip ediniz. Ödenen ağır bedelin, bu kötülüklerin bizlere, muhalefete, İBB'ye yönelik operasyonlarla somut ilişkisini sizlerle paylaşacağım. Bakın, İBB'ye yapılan operasyonlarla fon vurgunu arasındaki somut ilişkiyi ve iç içe geçmiş tarifleri, tanımları sizlerle paylaşacağım. Bir tarafta İBB, bir tarafta İMKB. Aynı tarihlerde başlayan ve atılan adımlarla, bir tarafa hiçbir müdahale yapılmaksızın, İBB'ye nefes aldırmadan, belgesiz, kanıtsız, delilsiz, ispatsız bir süreç yönetimini sizlere aktaracağım. Beni suçladıkları her şey, aslında kendi işledikleri suçlardır.

Şimdi sırayla tek tek anlatayım. Asrın soygunu, fon vurgunu başlangıç günlerinde İstanbul Başsavcılığının takibindeydi. Kendileri ifade ettiler. Dönemin başsavcısı, şimdinin Adalet Bakanı, 26 Şubat 2025'te soruşturma kapsamında İMKB ile ilgili SPK'ya, Sermaye Piyasası Kurulu’na müzekkere yollamış. Sonra ne oldu? Hiçbir şey. Başsavcı iken bir yıl, bakanlık döneminde 6 ay soruşturma yapmadı, tek bir ek talepte bulunmadı, operasyon yapmadı.

Aynı Adalet Bakanı, bakın oraya yazdığı yazıdan sadece iki gün önce, 24 Şubat 2025't,e İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne diplomam için iptal yazısı yazdı. Olmamış bir biçimde, tarihte görülmemiş bir biçimde bir yazıydı. Üniversite yazı yazmayınca, nasıl bir takipse, sadece 16-17 gün sonra, 11 Mart 2025'te tekit yazısıyla skandal bir biçimde tehditvari “acele iptal et bu diplomayı” emrini içeren bir yazı daha yolladı. Takibe bakar mısınız? Anamın ak sütü gibi helal diplomam için çırpınan dönemin başsavcısı, şimdinin Adalet Bakanı, konu asrın soygunu, fon vurgunu olunca süreçte hiç kılını kıpırdatmadı. Kendi, 20 ay boyunca. Bir ay, iki ay değil bakın 20 ay boyunca. Araya Mehmet Şimşek'in açıklamaları girdi, araya başka açıklamalar, başka tespitler, başka yazılar çiziler. Uyaran eski MASAK başkanlarını, uyardığı için aynı Cumhuriyet Başsavcılığı onları gözaltına aldı.

Ancak, 18 Mart'ta diplomamı hayasızca iptal edenler yetinmediler, ardından 19 Mart 2025 darbesini de Türkiye tarihine kara bir leke olarak milletimize yaşattılar. Peki ne oldu? Ne oldu? Burası çok ilginç. 19 Mart 2025 darbesi sonrası borsa, 2008'den bu yana, 2008'den bu yana en sert düşüşü yaşadı. İki günde müdahalelere rağmen yüzde 16.3 değer kaybetti. Tarihi bir değer, müdahalelere rağmen yüzde 16.3. Milletin 31.5 milyar doları bir haftada buharlaştı, bir haftada. Tam piyasa çökerken ne oldu? Tam zıt bir isim. TERA’nın ağırlık verdiği hisselerden oluşan sepet tersine yükseldi, zirve yaptı. Haydaaa! Ne kadar zeki insanlar var değil mi? Gemi batarken götürmek gibi bir şey bu.

Peki aynı 20 ay içinde asrın soygunu fon vurgununu SPK ihbarıyla fark eden ama aylardır kılı kıpırdamayan dönemin başsavcısı, Adalet Bakanı ne yaptı?. Yüz binlerce vatandaşımıza aylardır borsada soygun süreci yaşatılırken, sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ve bana ve buradaki insanlara ve buradaki insanların gibi yüzlerce dışarıdaki insanlara, onların ailelerine, çocuklarına, evlatlarına, eşlerine. İBB’ye 19 Mart darbesini yaptı, yetmedi. 25 Mayıs'ta ikinci dalga, 30 Mayıs'ta üçüncü dalga, 23 Mayıs'ta dördüncü dalga, 31 Mayıs'ta beşinci dalga, 18 Temmuz'da altıncı dalga, 15 Ağustos'ta yedinci dalga, 27 Ekim'de sekizinci dalga, 31 Ekim'de dokuzuncu dalga operasyonu yapıldı. Sadece İBB’ye. Anaaa saldırıyorlar! Orada da millet malı götürüyor. Fon vurguncuları için hiçbir şey yapılmadı aynı gün. Hiçbir şey, yaprak kıpırdamadı. Ama uyaranlar gözaltına alındı! Bakan bile uyardı. Gazeteler yazdı.

Bir yıl sonra aynı film. Mutlak muttan kararı geldi. Bakın, bir yıl sonra 20 Mayıs'a geldi. Mutlak muttan kararı geldi. Borsa yine çöktü ve o çöküş gününde bugün adını herkesin bildiği TERA üzerinde, tek günde 1.870 milyon dolarlık alım. 1 milyar 870 milyon dolar. Yine gemi batarken malı götürenler. Piyasa çökerken kimler topluyordu? Kimin parasıyla? Bunları SPK biliyor. Bunları Merkezi Kayıt Kuruluşu MKK biliyor. Çünkü o paranın kime ait olduğunu artık biliyoruz. Yarım milyon yurttaşa, yarım milyon. 500 bin insan. Aileleri ile 2 milyon insan yapar.

Şimdi devletin kasasından ödeyeceklermiş. Yani millet bir kazık yedi, bir kazık daha yesin!  Bugünkü iktidarın baktığı çerçeve budur. Çünkü onların derdinde emeklinin ikramiyesi yok, öğretmenin birikimi yok, esnafın kenara koyduğu 3 kuruş yok. Fonlar battı, para buharlaştı. 900 milyar lirayı aşan mutlak bir bütçe. Yurt dışında arıyorlar. İsviçre'de, Lüksemburg'da, orada, burada. Ve fonların yönetiminde kim oturuyordu? Cumhurbaşkanlığı danışmanı var, başkaları var, akrabalar var, eşler var, dostlar var.

Bakın, 19 Mart darbesinin devamında beni yargıladıkları iddianameden daha ilk sayfadan okuyorum. “Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde örgüt liderinin aday gösterilmesi için fon oluşturulması amacına matuf…” "Fon" kelimesini çok seviyorlar. Ben hayatımda fonla ilgili bir işim olmadı, borsanın yolunu bilmem. Devletin olarak okulunu okudum ama yolunu bilmem. Daha ilk sayfada, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde örgüt liderinin aday gösterilmesi için fon oluşturulması amacına matuf. Sayfa 730, Ekrem İmamoğlu'nun talimatıyla kurulan yolsuzluk fonu sistem adlı yapıya aktarılmıştır. Ben hayatımda ne fon bilirim ne sistem diye bir şey konuşmadım. Sayfa 3290, sistem adı olarak adlandırılan Cumhurbaşkanlığı adaylığı için kurulan fona. Fon! Ve bir itirafçının başkasından duyduğu sözlerle seçimi kazanmamız için en az 2 milyar dolar paraya, fona ihtiyacımız var.

Büyük bir bağ var bunu yazan ve yazdıranların fonla. Yolsuzluk fonu, seçim fonu, sistem. 4 bin sayfa boyunca bunu yazdılar. Peki fon nerede? Hesaplarında. Ailemin hesaplarını, şirketleri, yakınlarımızı aylardır didik didik ettiler. Zalimliğin tarifi yok. Eşleri, çocukları gözaltına aldılar, tutukladılar, arazileri kazdılar, evlerinin kapılarını kırdılar, kuyulara açtılar, buradaki her insanın çektiği zulmü ben biliyorum. Tek bir kuruş bulamadılar, tek bir kuruş. Çünkü o fon yok, öyle bir şey hiç olmadı. Öyle bir şey yok. Yok. Bu yoldan geçenler, muhtemelen bu işi yapanlar ve yazdıranlar şöyle "Ya biz yapmıştık, o yapmıştır." Ya yok. Ben benzemiyorum, biz sana benzemiyoruz, böyle bir dünyamız ol-ma-dı.

Ama gerçek bir fon varmış. Hepimizin gözünün önünde gördük. Beni yolsuzluk fonu kurmakla suçladılar. Esas yolsuzluk fonunu kurup milletin parasını aynı dönemde çaldılar. Bize o operasyonları yaparken, milleti sabahları son dakikalara uyandırırken, milletin cebinden parayı öyle götürdüler ki millet farkında olamadı.

Bu daha bulduğumuz, onu söyleyeyim. Daha ne fonlar çıkacak. Bu ülke, bu millet bunu görecek. Bu ülke, bu millet bunları görecek. Milleti soyan, yarım milyon milletin birikimini yutan o fonlardı. Onların göz yumduğu, onların adamlarının yönettiği o fonlar. Beni örgüt kurmakla suçladılar. Esas örgütü onlar kurdular.

Bakın 19 Mart darbesini ve devamında seçilmişleri hedef alan bu düzende irili ufaklı kim varsa, hepsi bu yolsuzluk fonu düzeninin bir parçasıdır. İddiayla söylüyorum. O 19 Mart darbesini ve devamında seçilmişleri hedef alan bu düzende, yazanın da yazdıranın da bu işin parçasındadır ve bu işin içindedir. Kendi işledikleri her suçu benim üzerime yıktılar, benim üzerinden tasarlayıp yazmaya çalıştılar. Fonu onların düzeni kurdu, milleti onlar soydu. Beni yolsuzluk fonu kurmakla suçladılar. Milleti soymak için örgüt kurdular. Beni örgüt kurmakla suçladılar. Diplomasız olan da onlardı, beni diplomasızlıkla suçladılar. Aynaya baktılar, gördüklerini benim adıma iddianameye yazdılar.

Bana operasyon yapılırken, İBB’ye operasyon yapılırken, Türkiye'nin ana muhalefetine operasyon yapılırken, tüm endeksler çökerken, Tera veya diğerleri, hayatın olağan akışına aykırı hisse alımları yaparak operasyonların finansal krizine karşılık ceplerini doldururken önemli bir soru soruyorum. Bu asrın soygunu fon vurgununda milli iradeye darbe yapan, 19 Mart ve 21 Mayıs operasyoncularının ve bu süreci yazdıranların ve yazanların siyasi ayaklarının ve içindeki herkesin katkısı var mıdır, yok mudur? Bunun cevabını verin. Asrın soygunu fon vurgununun siyasi ayağı, siyasilerin yakınları, akrabaları, bürokrat ortakları, yakınları, gizli ortakları kimdir? Bunların cevabını bu millete verin. Millet bu sorunun cevabını bekliyor.

90 milyar dolara ulaşan borsa değer kaybıyla birlikte toplam maliyetin hesabını halkımızın günü geldiğinde soracağından kimsenin şüphesi olmasın. Bir  görüntü verebilir misiniz? İkinci görüntüyü kaydırsanız kısaca özeti budur. Sadece 5 kalemde milletin cebinden çıkan 577 milyar 160 milyon dolar. 6 Mayıs seçim iptali, sadece kur korumalı mevduatın bedeli. 19 Mart vurgunu, 21 Mayıs butlan vurgunu ve fon vurgunu… Şimdilik, bakın şimdilik. Sonra emeklimiz niye asabi, işçiniz niye asabi, asgari ücretliniz açlık sınırının altında. Bu milletin insanları, bu evler, bu evlatların geleceğinden şüphe ettiği Türkiye'nin sadece 5 kalemde cebinden alınan çalınan para budur. Neymiş? İBB operasyonu! Hadi oradan!

Bu tablo çok önemlidir, kaldırabilirsiniz. Çünkü buradaki kararların tamamı koltukları kaybetme korkusuyla hareket eden liyakatsiz, kifayetsiz muhterislerin ortaklaşa yürüttüğü siyasi operasyonun somut bedelidir. Bakınız, bu düzenin bir formülü var. Siyaset, sermaye, suç. Sermayenin bir kısmı vurgunu kurguluyor. Siyaset vurguncuyu koruyor. Suçlu ortadan kayboluyor ve kaybeden her seferinde devlet ve millet oluyor. Bir tarafta birkaç ayda servetine servet katanlar, özel jetler, yatlar, sıradan bir insanın ömrü boyunca yaklaşamayacağı paralar, öbür tarafta ise bu ülkenin büyük çoğunluğunun hayatı var.

Kiraya ödedikten sonra ayın kalanını hesaplayanlar, kasabın önünden geçerken fiyata bakmaya çekinenler, pazarın dağılmasını bekleyip kalan sebzeyi ucuza almaya çalışan emekliler, iki vasıta parası vermemek için kilometrelerce yürüyen işçiler, üniversiteyi kazandığı halde barınamadığı için okuyamayan gençler, asgari ücretin bütün bir ailenin geçimine dönüştüğü evler.

İşte Ekrem İmamoğlu ve İstanbul modeli onun için İstanbul'da sosyal destek bütçesini tam 5 katına çıkarmak zorunda kaldı. 5 katına. 2019-2026 arasında. 5 katına. Ki kiralı ödedikten sonra, işte, ev barınma sorunu ve yaşadığı bütün sorunları üst üste koyduğunuzda aslında gerçekten memleketin gerçek sorunlarından milleti kaçırmak, işte bu sabah önümüze Halk TV operasyonunu koymuştur.

Bu ülkenin gençleri; okuyan, çalışan, iki dil bilen, dünyayı tanıyan kuşak, hep bunlar başka ülkelere gidiyor, kaçıyor. Doktorlarımız gidiyor, mühendislerimiz gidiyor. Burada emeklerinin karşılığını alamayacaklarını düşünüyorlar. Ülkenin en büyük serveti, gitmek isteyen gençlerin insan kaynağıdır. Bu ülkenin kadınları, bu ülkenin, bu toplumun bütün kesimleri ve bu ülkenin hafızasından silinmeyen hikâyeler... Çocuklarını ısıtacak yakacak olmadığı için onları saç kurutma makinesiyle ısıtmaya çalışan anne, çocuğuna okulun istediği pantolonu alamadığı için çaresizliğin dibine düşen bir baba, torununa harçlık veremeyen bir dede... Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız hikâyeler değil; hepsi bize aynı soruyu soruyor: Bu ülkenin ürettiği zenginlik kimler arasında nasıl paylaşılıyor? Esas soru ve cevap bulması gereken şey bu.

Bakın, bulundu. Bir hesapla öbür hesaba tak, aradaki fark bulundu! Ne yaptınız? Kayıp! Gözaltı? Yok! İfade bile belli değil! Ama buradaki devletin bürokratı, 35 yılını bu ülkeye vermiş insanlar, belediye başkanları, yüz binlerce, milyonlarca oy almış insanları arka arkaya dizip üç taraftan, dört taraftan fotoğraf çekip haysiyet cellatlığı yapan zavallılar! Onun için ben de diyorum ki: Somut, her şey ortadayken bunu yapmayanlar, buradaki insanlara hakaret edenlere en güzel cevabı yine milletimiz verecektir, haysiyet cellatlarına. Ve lekelenmeme hakkını ihlal edenlere en büyük cevabı, en güzel cevabı milletimiz verecektir.

Yaşadığımız ve anlattığımız bütün bu olaylar doğal olay değil; kuraklık değil, sel değil. Alınan kararların sonucu! Kimin korunacağına, kimi gözden çıkarılacağına dair kararların sonucudur. Bu ülkeye vergi gelirlerinin büyük bir kısmı dolaylı vergilerden toplanıyor. Ekmeğe, süte, mazota, elektriğe eklenen vergilerden... Dolayısıyla vergi yükünün ağırlığı gelirine göre en çok yoksulun omzunda olduğunu hepimiz biliyoruz. Kurulan düzen bizi buraya taşımıştır. Köprüler, otoyollar, hastaneler döviz üzerinden garantiler vererek yine bizim milletimizin cebinden çıkıyor. Yani soygunun büyüğü başka!

İmar afları... Daha yeni Maltepe'deki yıkılan bina... İmar affı üzerinden insanlara, yıkılacak binalarına imar affı vererek, yapı kayıt belgesi vererek, insanlara sanki evi sağlammış gibi muamele ederek, 25 yıllık iktidarı heba ederek, 11 tane ilde 55 bin insanımızın ölmesinin müsebbibi 25 yıldır bu ülkeyi yöneten, ülkeyi yöneten hükümetin zihniyetidir!

Ben, Ekrem İmamoğlu, bakın diyorum ki: 5+5 yılda bu ülkede, bu ülkede tek bir evin dahi yıkılma riskini ortadan kaldırmak o kadar mümkün ve doğal ki! 577 milyardan bahsediyoruz. Hâlâ kalkmış, ülkenin başındaki zihniyet bizi suçlamaya, bize laf yetiştirmeye çalışıyor. Daha iki gün önceki konuşmasında... Ben 12 metrekaredeyim; aklı fikir bende! Yazıklar olsun!

301 madencinin yerin altında kalması; denetimi, iş güvenliğini, sendikal hakların zayıflaması; bütün bunların iş kazası diye kayda geçmesi... İşte bütün bunlar, aileleri yasa boğan bütün bu olaylar bu sistemin, bu düzenin, memleketi ne yazık ki üzüntüye, yoksulluğa, açlığa boğan bir düzenin parçasıdır.

Bütün bunların ortak bir mantığı vardır: Kazanç yukarıda toplanıyor, bedel aşağıya yayılıyor. Bu bir tercihtir! Bu bir tercihtir; biz o gerçeği ve o tercihi değiştireceğiz! Bu ülkenin zenginliğini onu üretenle paylaşacağız. Açık ve yani net söylüyorum: Bu ülkenin zenginliğini 87 milyon insana eşit dağıtmanın peşindeyiz biz!

Biz, İstanbul'da bunu yaptık. 1 milyona yakın anneye ücretsiz kart verirken, "İstanbul'u ücretsiz dolaşabilirsin" diye verirken, o zihniyet bana o seçimde şunu söyledi: "Sen kimin parasını kime veriyorsun?" Kulaklarınız çınlasın! "Sen kimin parasını kime veriyorsun?" Aynı gün meydanda şu cevabı verdim: "Milletin parasını millete veriyorum, cancağızım!"

Onun için hedefimiz bellidir: Gündüzleri işsiz gezilmeyen, geceleri aç yatılmayan bir Türkiye'dir hedefimiz. Yoksulluk yalnız cüzdanın boşalması değildir; çocuğunun istediği okula okutamamak, çocuğunu istediği okulda okutamamaktır. Hasta olduğunda sırada beklemektir. Bir ev sahibi olmaya hayal bile edememektir. Benim ev sahibi olmayı hayal edemeyenlerle çok iş hayatım geçti. Onları mutlu etmenin de bahtiyarlığını yaşadım 90'lı yıllarda, 2000'lerin başında. Bilirim yani o insanların ev sahibi olduğundaki mutluluğu. Yüzlercesini biliyorum iş yaşamında. Ama artık o hayal öldü.

İşini kaybetmekten korktuğu için düşüncesini söyleyememektir. Haksızlığa uğradığında hakkını arayacak bir kapı bulamamaktır. Çünkü o kapı, o kapı yargı kapısıdır. Yargıya inancın, güvenin, yüzde 85'lere yakın güvensizliğin büyüdüğü ülkedeyiz. Devletin karşısında hakkına değil, tanıdığına güvenmek zorunda kalmaktır. Yani yoksulluk aynı zamanda söz hakkının elinden alınmasıdır. İşte bu yüzden demokrasi ile ekmeği birbirinden ayırmıyorum. Adalet ile refahı birbirinden ayırmıyorum. Özgürlük ile güvenceyi birbirinden ayırmıyorum.

Bakın; işleyen bir demokraside büyük kıtlık yaşanmaz. Neden mi? Çünkü seçimle değişebilen, basına hesap veren, muhalefetin baskısını ensesinde hisseden bir iktidar halkını açlığa terk etmeyi göze a-la-maz. Alamaz. Aç kalan millet, o iktidarı ilk sandıkta gönderir. Halkının açlığını umursamayan iktidar ise ancak o halkın onu değiştiremeyeceğinden emin olan iktidardır. Demokrasi yalnız sandığın değil, sofranın da güvencesidir. Bugün milleti tam da değiştirememek kıskacına sokmak isteyen bir iktidarla karşı karşıyayız.

Hakim: Bir araya gidelim.

Ekrem İmamoğlu: Şimdi gidebiliriz.

Sayın Başkan, Sayın Heyet; bu ikinci bölüme girerken, tabii bahsettiğimiz manzaranın ve yaşanan Türkiye gündeminin ve gündem içerisindeki bütün gelişmelerin, bahsettiğimiz siyasi bir davadaki oluşan atmosferde tümüyle ne mesnet oluşturduğunu, zemini oluşturduğunu tekrar hatırlatarak sözlerime başlamak isterim. Bu çerçevede, özellikle son dönemde iktidarın, hükümetin milli irade üzerinde seçimle seçim kazanamayacağını gördükten sonra yargı eliyle yürütülen operasyonların Türkiye gündemini tümüyle işgal ettiği bir ortamda, ne yazık ki adaletsizliğin büyüdüğü yerde, geçimin, işsizliğin, yoksulluğun, hatta açlığın çok yönüyle toplumu yorduğunu ve çok yönüyle toplumu negatif etkilediğini de sebep sonuç ilişkisi açısından ifade etmek isterim.

Tabii bu aslında bir çöküş hikayesidir. Bir iktidarın çöküşüdür ama aynı zamanda Cumhuriyetin, adaletin ve demokrasinin çöküşüdür. Peki bu tablo nasıl oluştu? Bu ülkede neyin çöktüğünün anlaşılması için, bu ülkede neyin çöktüğünü adıyla ifade ettiğimiz şekliyle cumhuriyetle demokrasinin, adaletin çöküşüyle nasıl bir sonuca dönüştüğünü sizlerle, kıymetli halkımızla paylaşmak zorundayım.

Öncelikle Cumhuriyetin çöküşü, kurumların çöküşü demektir ve aynı zamanda işlevi yok demektir. Bir baktığınızda şöyle de tarifleyebiliriz; aslında kurumlar var ama işlevleri yok. Birçok olayda bunu yaşıyoruz, özellikle 2017 referandumuyla birlikte Türkiye'de kabul edilen cumhurbaşkanlığı hüküm sistemi ucube rejiminin getirdiği çerçeve artık Türkiye'de 4 bine yakın makamı atayan bir kişi, Türkiye'deki bütün siyasetin akışını, bürokrasinin akışını tek başına yetkiyle tarifleyen bir mekanizma.

Yani düşünün ki bir ilin bölge müdürünü de atayan cumhurbaşkanlığı imzası, İstanbul'da Sazlıdere Barajı'nın içme suyu statüsünden çıkarılmasına da imza atan bir Cumhurbaşkanı. Bu çok derin bir sorundur. Aslında yaşadıkça Türkiye'nin çok yönlü parametrelerde dünya ölçeğinde geriye gidişinin de sebebidir.

Kurumların çöküşü derken, tabii ki binaların yıkılmasından söz etmiyorum. Meclis açık, mahkemeler karar veriyor, denetim kurumları rapor yazıyor, bakanlıklar çalışıyor, üniversiteler ders veriyor, gazeteler basılıyor. Ama bütün bunlara rağmen, kurumlar millet adına yapmaları gereken asıl işi yapamaz hale gelmiş olabilir ve bu tespit edilmelidir, bu analiz yapılmalıdır, asıl çöküş de budur.

Bir mahkeme vardır ama vatandaş adalet bulamaz. Türkiye'de adaletle ilgili rasyonel verileri ele aldığımızda, bunu görmek çok kolay. Bir Meclis vardır ama yürütmeyi denetleyemez. Hatta yasamayla ilgili süreçleri de sekteye uğramıştır. Zira Saray’ın içerisinde kanun hükmünde yürütülen iş ve işlemler aslında bir yönüyle Meclis’i sadece bir onay mekanizmasına dönüştürmüştür.

Bir denetim kurumu vardır ama iktidara yakın olanı denetleyemez. İlerleyen safhalarda bunun somut örneğini İstanbul'la kıyasladığımızda nasıl rakamların 1'e 15 değiştiğini, değişebileceğini sizlere burada göstereceğim. Bir basın vardır ama vatandaş gerçeği göremez, öğrenemez. İşte bugün basın adına büyük bir trajedi hep beraber sabahleyin yaşadık.

Bürokrasi vardır ama orada liyakat yerine sadakat vardır. Esasen sadakatin yanı sıra bir nepotizm hastalığının tümüyle devletin her bürokratik kanalına girdiğini, yerleştiğini görmek mümkündür. İsmi geçen bir kısım siyasetçilerin aile boyu nasıl makamlara geldiğini ve bu konuda hiçbir etik kuralın işletilmediğini de yaşadık, yaşıyoruz. Çöküş, dediğim gibi tabelaların indirilmesi değildir, çöküş kurumların millet için çalışamaz hale gelmesidir.

Güçlü iktidar ile güçlü devlet de aynı şey değildir. Hatta iktidar güç topladıkça devlet zayıflayabilir. Yetki tek bir merkezde toplanırken denge ve denetleme mekanizmaları etkisini yitiriyorsa, iktidarın gücü artarken devletin millet adına çalışma kapasitesi azalıyor demektir. Son yıllarda yaşanan dönüşüm tam olarak budur.

Türkiye'de şu kavramlar birbirine girmiştir: Hükümet sistemiyle, daha doğrusu Cumhurbaşkanlığı sistemiyle devlet ile iktidar kavramı tümüyle birbirine girmiştir. Ama biraz öncesinde, yani 2017 öncesinde de aslında bunun denemeleri ve sınamaları başlamıştır. Özellikle 2011 genel seçimlerinden sonra. Halbuki devlet başkadır, iktidar başkadır. İktidar geçicidir, devlet kalıcıdır. İktidar seçimle gelir, seçimle gider. Devlet ise kim iktidarda olursa olsun, bütün yurttaşlara eşit davranmak zorundadır. İktidarlar, partiler, bakanlar, milletvekilleri, hatta cumhurbaşkanları elbette ki değişir ama devlet kalır.

Bir parti kendisini devletle özdeşleştirdiğinde Cumhuriyetin temel dengesi bozulur. O partiye yönelen eleştiri devlete saldırı sayılır. O partinin rakibi devletin düşmanı ilan edilir. O partinin çıkarı devletin çıkarı gibi sunulur. Çok tehlikelidir. Kaldı ki bugün ortaya konan sistemde aynı anda hem Cumhurbaşkanı hem bir siyasi partinin genel başkanı kimliği tehlikeyi daha da büyütür.

Ancak Cumhuriyet, devletin sahibini çoktan belirlemiştir. Devletin sahibini çoktan belirlemiştir. Devletin sahibi kesinlikle iktidar değildir. Devletin sahibi net olarak millettir. Kalıcı olanı geçici bir hesap için harcayan, tarihe millet huzurunda en ağır hesabı verir ve verecektir. Dolayısıyla kalıcı olanı korumak, geçici olanı ise göreviyle denetlenebilir şekilde, görev dönemi süresince millet tarafından izlenmesini sağlamak Cumhuriyetin en temel değeridir ve duruşudur.

Bir memurun sadakati bir partiye, bir lidere, kendisine atayana değil, anayasaya, kanuna ve millete olmalıdır. Bir kamu görevlisi, kanun ne diyor sorusundan önce iktidar benden ne bekliyor diye telaşa düşmüşse, düşünmeye başlamışsa, devletin çürümesi başlamış demektir. Yükselmenin ölçüsü sadakat olunca, bedeli yalnız yükselemeyen liyakatli insan ödemez, bedelini millet öder. Çünkü yanlış atanan her yönetici, kötü verilen her karar, yapılmayan her denetim sonunda bir hastane kuyruğuna, bir okul sınıfına, bir fatura tutarına milletin huzuruna, barışına her şeyiyle yansır.

Bakınız ben, siyasete 38 yaşında dahil oldum. Ben siyasi parti içerisinde mücadelemi emeğimle, en yüksek seviyede verdim. Parti içerisinde siyaset yapmanın kurumsallığına saygı duymanın ve o kurum içerisinde katkı sunmanın bir insan için ne kadar yüksek seviyede verilebilirse, onu zorladım. Belki de normalde siyasete harcanan mesainin çok daha üzerine çıkarak, iş hayatından daha fazla çekilerek siyaset yaptım. Daha sonra kamu görevine seçildim, yani belediye başkanı oldum. Önce Beylikdüzü, sonra Büyükşehir, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı.

Ama bütün bu ayrımı, burada az önce okuduğum prensiplerle yaparak hareket etmeye çalıştım. Sonuçta ben siyaset bilinci değilim ya da ona paralel bir okul mezunu da değilim. Ama yetiştiğim ilk andan itibaren, okuduğum okullarda, edindiğim vatandaşlık bilgisinde, Cumhuriyet değerlerine olan bağlılığımda öğrendiğim bu hususları hiçbir zaman yanından ayırmadım.

Örneğin; partiyi kutsallaştırmaya her zaman karşı geldim. Benim için kutsal millettir, devlettir, bu ülkenin tam bağımsızlığı ve bölünmez bütünlüğüdür.  Ama bir partiyi kutsallaştırmak kadar tehlikeli bir şey yoktur. Hele hele partinin başındaki insanı kutsallaştırmak, başka bir yere vardırır insanları. Bu yönüyle bütünüyle bunlardan arınarak siyaset yapmayı ve topluma hizmet etmeyi önüme koydum.

Birçok yerde ifade etmişimdir ki insanın aile terbiyesi kıymetlidir. Bana ilk görevime başladığım dönemdeki babamın kulağıma küpe ifadesi hiç aklımdan çıkmamıştır ve ona riayet etmeyi de hiçbir zaman geride bırakmamışımdır: “Partili olabilirsin, partinin en çalışkanı ol, en iyi hizmet edeni ol, en çok iş üreteni ol ama partizanlık yaparsan benim evladım değilsin” sözünü hiçbir zaman unutmadan belediye başkanlığı görevini yaptım. Ama bugün Türkiye'ye aşılanan bir partizanlık hastalığı var ki toplumsal bütünlüğü, milli birlik ve beraberliği ve her şeyiyle toplumun barışını huzurunu derinden sarsan bir seviyeye erişmiştir.

İşte bahsettiğim büyük tehlike, tam olarak budur. Esasen burada bahsettiğim şey, bir parti devletine doğru giden anlayışın Türkiye'yi bugün getirdiği sonuçtur.

Bir zamanlar devletin başı partisiz, birleştirici bir cumhurbaşkanı kimliğiydi. Yani oraya seçilen insanın eksiği olabilir, fazlası olabilir, yanlışları vardır, doğruları vardır. Ama kuralında, kanununda bahsedilen şekliyle, Cumhurbaşkanı, bu ülkenin bağımsız, hiçbir partiye ait olmayan kimliği, kişiliğiyle beraber o görevi yapması şeklinde kanunda tanımlanmıştır. Bugün bütün bu kavramlar birbirine girmiştir. İşte 2017'de, olağanüstü hal şartlarında mühürsüz oylarla gölgelenmiş bir referandumla, bu bahsettiğim tehlikeli düzene geçilmiştir.

Bu bugün ülke kararnamelerle yönetiyor hem de kimseye hesap vermeyen tek bir imzayla. Bugün bir kesim ve özellikle saray zihniyeti, “devlet gitsin ben kalayım” diyor. Devletin her türlü kolonunu zedelemekten hiç geri durmuyor. 87 milyonluk bir ülkenin kaderi bir sarayın içindeki bir kişi ve etrafındaki bir kişi kaç kişi tarafından belirleniyor. Bu dar çevre, giderek bir aile çevresine dönüşüyor. Devlet, önce bir partinin devleti yapıldı, şimdi ise ülkenin önündeki esas tehlikeli eşik bir ailenin devleti yapılmak istenmesidir.

Bu Cumhuriyetten geri dönüş değil, tam gaz geri dönüş demektir. Cumhuriyet, devleti bir hanedanın mülkü olmaktan çıkarmak için kuruldu. Anayasanın dediği gibi egemenliğin kullanılması hiçbir kişiye, zümreye ve sınıfa bırakılamaz. Rakipsiz iktidarın bedelini milletin ödediği bilinciyle, işte sahip çıkmamız gereken cumhuriyetin bu değeri belki de hayati bir meseledir.

Peki, bir iktidar neden rakiplerinden kurtulmak ister? Neden karşısına çıkacak adayı kendisi seçmek ister? Ki bugün tümüyle siyasi saiklerle nasıl kademe kademe iftiranamenin birinci sayfasından başlayarak bu tarifin, bu iddianamede, bu davaya sebep olan iddianamede tanımlandığını da burada kıymetli halkımızla paylaşacağım.

Evet, karşısına çıkacak adayı kendisi seçmek istiyor. Peki neden rakip partilerin yöneticilerine dahi karar vermek ister? Rakip görmek istemediğini siyaset dışına gitmek ister? Neden meclisi zayıflatmak, yargıyı kontrol etmek, basını susturmak ister?

Cevap basittir, net olarak hesap vermemek için. Hesap verme mekanizmalarının tümünün o önünü kesmek, ortadan kaldırmak için. Siyasi rekabet, yalnız seçim günü yaşanan bir yarış değildir. Efendim seçim oldu bitti, her şey bitti herkes evine çekilsin, 5 yıl bekleyelim. Öyle bir şey değildir. İktidarın her gün ensesinde hissetmesi gereken, millet denetimidir aynı zamanda seçimin.

Karşısında gerçek bir alternatif bulanan iktidar bilir ki her yanlışın bir bedeli vardır. Ekonomiyi kötü yönetirse bedeli vardır. Kamu parasını israf ederse bedeli vardır. Yakınını kayırırsa, hukuku çiğnerse bedeli vardır. Millet, günü geldiğinde hesap sorar ve onu değiştirir.

Rakipsizleşmenin cazibesi de tam buradadır. Rakibinizi ortadan kaldırdığınızda yalnız rakibinizden kurtulmazsınız, hesap verme korkusundan da kurtulursunuz. Ve tehlike işte tam da burada büyür. İktidar rakipsizleştikçe hesap vermez, hesap vermedikçe denetimsizleşir, denetimsizleştikçe keyfileşir, keyfileştikçe kurumları kendine bağlar. Kurumlar kendisine bağlandıkça da vatandaş hakkını arayamaz, sesini duyuramaz, hesap soramaz. Rakipsiz iktidar ceberrutlaşır.

Rakipsiz iktidar aymazlaşır. Kendi doğrusunu ülkenin doğrusu sanır. İtiraz edeni dinlemek yerine susturur. Başarısızlığın sebebini kendi kararlarında değil, sürekli başkalarında arar. Ve bir süre sonra kendi yanlışlarını duyma yeteneğini de kaybeder. Çünkü etrafında yalnız onaylayanlar vardır ve onlar ile baş başa kalır. Sonunda bir avuç dalkavuk ve muhterisle süreç yönetmeye başlar. Yandaşlarına size bir şey olmaz diye güvence verirler. Ancak gemi batmaya başladığında, iş işten geçti demekten başka çareleri kalmaz. Bu ülkenin öyle bir kaderle baş başa kalması, bu ülke için asla kabul edilebilir bir şey olmaz, olamaz. Yazıktır, günahtır.

Oysa muhalefet, milletin nefesidir. Muhalefet, yalnız iktidara gelmek isteyen başka bir siyasi gruptan, siyasetçilerden ibaret değildir. Muhalefet, iktidarın ensesindeki milletin nefesidir. Seçme hakkı seçenek üretme hakkından ayrılamaz. İktidar kendi rakibini seçmeye başladığı anda, milletin önüne konacak seçenekleri de belirlemeye başlamıştır. Böyle bir düzende sandık ortadan kalkmayabilir. Seçim yapılmaya devam eder. İnsanlar da oy kullanır. Ama gerçek seçenekler arasında özgürce karar verme imkanı elden alınmışsa, millet egemenliği, içi boşaltılmış bir kabuğa dönüşür. İşte hatırlatırım ki 6 Mayıs 2019'da iptal edilen seçimi iptal eden o zihniyet ve o akıl tam da böyle bir girişimin sonucu ortaya çıkmış, devreye girmiştir.

Özgür basın, üniversite, sendikalar milletin seçebilme hakkının teminatıdır. Özgür basın, iktidarın düşmanı değildir. Bu ülkede siyasi mücadele, siyasi müzakere ya da siyasi yarış ilk defa değil. Yani 1946'dan bu yana bu ülkede çok partili seçim için, çok partili bir mücadele alanı için büyük mücadeleler ve bedeller ödendi. Dolayısıyla bu mücadelenin içerisinde belki de en önemli fonksiyona özgür basın sahip olmaya gayret etmiştir. Milletin gözü kulağıdır. Basını susturan iktidar, yalnız eleştiriden kurtulmaz, kendi gerçekliğini de kaybeder. Performansını da yitirir. Varsa yetenekleri onları da kaybetmeye başlar.

Üniversite keza iktidarın duymak istediğini söylemek için değil; ilim yeridir, bilim yeridir, doğru bildiğini araştırmak için vardır. Bilim, insanı bir siyasi kararın gerekçesini üretmek için değil, gerçeği aramak için vardır. Bugün bu ülkenin başına bela olacağını net bildiğim Kanal İstanbul gibi ucube bir projenin, tümüyle bir rant projesinin, yağma projesinin nasıl bilimi, tekniği, üniversiteleri bertaraf ederek yapıldığını yaşadım ve gördüm. Siyasetin talimatını yerine getirmek adına bütün okuduğunu, bütün biriktirdiklerini kenara attıkları bir süreci ben birebir yaşadım. Tek bir müzakere masasına katılmadıklarını da gördüm.

Sendikalar, çalışanın patron karşısında yalnız kalmaması için vardır. Sivil toplum, yurttaşların devletin dışında da bir araya gelmesi için vardır. Bugün ülkede toplum içerisinde en fazla konuşulan tespitlerden bir tanesi, bu ülkede sivil toplumun artık kalmadığı gerçeğini konuşuyorlar.

Bu damarlar zayıfladığında toplumun kendi kendini düzeltme yeteneği de zayıflar. Yanlış politikaya itiraz edecek zaman azalır. Haksızlığa uğrayanın sesini duyuracak örgüt azalır. İktidara gerçeği söyleyecek insan azalır. Dikkat edin, her otoriter dönemin ilk hedefi örgütlü toplumlardır. 12 Eylül'de de önce partiler kapatıldı, sendikalar susturuldu, işçi konfederasyonunun yöneticileri yargılandı. Ve o sessizliğin içinde emeğin pazarlık gücünü kıran bir ekonomik program uygulamaya kondu. Fabrikalar susturulmadan, o program uygulanamaz. Bunların hiçbiri tesadüf değil.

İşte 2016'da ne yazık ki ülkemiz kanlı bir darbe girişimi yaşadı. O gece darbeye karşı durmak hepimizin ortak göreviydi. Bütün partiler, bütün millet mecliste ve meydanlarda o göreve sahip çıkmaya gayret etti.

O utanç verici günü bize yaşatanlara karşı mücadele ortaya kondu. Ama ardından gelen olağanüstü hal, darbecilerle hesaplaşmanın çok ötesine geçti. Kararnamelerle, mahkeme kararı olmadan, yüz binden fazla kamu görevlisi işinden atıldı. Kanunla yapılması gerekenler kararnamelerle yapıldı. Bir fırsata dönüştürülme gayretini çok net görüyoruz. Olağanüstü olan sıradan hale getirildi ve olağanüstü hal kalktığında bile o dönemin yetkileri kalıcı hale getirildi.

Bir toplum, olağanüstü hali kanıksadığında, hukukun askıya alınmasını da kanıksar. Bugün yaşadıklarımızın kökü o kanıksamadır. Bugün de aynı mantık işliyor. Parti, belediye, sendika, meslek odası, öğrenci topluluğu hiç fark etmiyor. Örgütlü olan herkes şüpheli sayılıyor. Rakip olan siyasi parti terörist kabul ediliyor.

2019 seçimleri, 2018'i de içine katabiliriz ve sonrasında 2024 seçimleri dâhil, bu ülkede hemen akabinde, sözüm ona barışı ve huzuru konuşmadığımız takvimden altı-yedi ay öncesine kadar, bu ülkede sandıkta iktidara karşı olan herkesin terörist ilan edildiğini ve bu tür propagandaların bizzat hükümet eliyle ortaya saçıldığını bu millet canlı canlı gördü ve yaşadı. Örgütlü olan toplumun, insanların şüpheli sayıldığı bir ortamda, örgütlü toplumun hesap soracağı gerçeğinden hareketle bunun yapıldığını biz anlıyoruz. Ama esas olan dağınık toplumun tehlikesidir. Çünkü dağınık toplum biliriz ki öyle ya da böyle boyun eğer. Biz milletçe boyun eğmemenin bu ülkenin insanının en önemli dirayeti olduğunu bilen kişileriz.

Adaletin; yargı bağımsızlığının, hukuk devletinin, vatandaşın güvencesi olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama eğer yargı da bağımsızlığını yitirmişse, geriye inanın ki vatandaşın hiçbir güvencesi kalmaz. Bugün bu ülkede on milyonlarca insanın hukuka olan inancındaki düşüşü görmeyen ve tabiri caizse yetkili olup, ona tekme vuranları gördükçe, içimizin kanadığı birçok kararı yaşarken, çok büyük tehlikenin ülke üzerinde, devlet mekanizması üzerinde durduğunu hepimiz görüyor ve yaşıyoruz. Zira işte hep söylüyoruz, adalet mülkün temelidir; yani devletin temelidir. Ya da Türk devlet geleneğinde "il gider töre kalır" dendiğinde, işte o esas töre dediğimiz şey adaletin ta kendisidir. İl dediğimiz şey devletin kendisidir. Ama adalet çökerse devlet de çöker ve vatandaşın güvencesi ortadan kalkar.

Yargı bağımsızlığı, hâkimlerin ayrıcalığı değildir, yurttaşın güvencesidir. Bir yurttaş mahkemeye gittiğinde karşısındaki kişinin kim olduğuna değil, sadece delile ve hukuka bakılacağından emin olmak ister. Karşısındaki kişi ne kadar güçlü olursa olsun, hangi makamda oturursa otursun, hangi çevreye yakın olursa olsun, hangi hukuka tabi olacağını bilmek ister. Yargıyı yöneten kurulun oluşumunda, yürütmenin ve meclis çoğunluğunun ağırlığı arttığında, sorun yalnız hukukçuların tartışacağı teknik bir mesele olmaktan çıkar. Yurttaşın en basit sorusunun cevabı belirsizleşir: Haksızlığa uğrarsam beni kim koruyacak? Bu soruya cevap bulamaz. Yasa, zengini de yoksulu da köprü altında yatmaktan, sokakta dilenmekten, ekmek çalmaktan aynı şekilde men eder. Kâğıt üstünde ne güzel bir eşitlik, ama köprü altında yatan hiçbir zaman zengin olmaz. Kâğıt üstündeki eşitlik, hayattaki eşitsizliği böyle gizler.

Oysa bugün Türkiye'de kâğıt üstünde dahi eşitlik kalmadı. Aynı suçla suçlanan birine şafak baskını, öbürüne ise “gönüllü iade” olarak dönüyor. Bir hukuk düzeninin en son güvencesi kendi en yüksek mahkemesinin kararlarıdır. O kararlar uygulanmıyorsa, geriye hukuk değil güç kalır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin, Türkiye'nin taraf olduğu sözleşme gereği bağlayıcı olan kararları uygulanmadı. Bir siyasetçinin, bir iş insanının tutukluluğu hakkında verilen ihlal kararları rafa kaldırıldı.

Kararlara uymadığı için Avrupa Konseyi'nin ihlal sürecine alınan ülkeler arasına girdi. Anayasa Mahkemesi'nin bir milletvekili hakkında verdiği hak ihlali kararı, bir başka yüksek mahkeme tarafından tanınmadı. Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunuldu ve o milletvekilinin vekilliği Anayasa Mahkemesi'nin kararına rağmen, Meclis kürsüsünden düşürüldü.

Kendi Anayasa Mahkemesi'nin kararını tanımayan bir düzende bir yurttaşın hakkını arayacağı son kapıda kapanmış olur. İşte bugün cezaevinde komşu olduğumuz Can Atalay'dan Tayfun Kahraman'a kadar, ne yazık ki acı bir şekilde insanların hak ettiği ve adil yargılanmayla varmak istediği -Kavala'ya kadar- süreçlerin tıkanmasının acı bir sürecini bu insanların yüzlerinde, ailelerinde, hukukçularında yaşıyoruz. Sonra gerçekten bu toplumun aldatılması ile ilgili bedeli keşke o kararı verenler ödese, onlar ödemiyor. Bu ülkenin insanları ödüyor.

Kendi iktidarları döneminde çetelerin yerle bir ettiği adaleti, güvenceyi ve güvenilir ortamını, faili meçhul cinayetleri operasyonları çözerek yeniden tesis edecekleri bir adalet söz konusu olamaz. Tabii ki bu ülkede faili meçhuller ortaya çıkartılsın. Ama görüyoruz ki zaten son 20-25 yılda büyük çoğunluğu oluşan faili meçhul cinayetlerin sorgulanması esasen yanlışın üstüne giden, yanlışı düzeltmeye çalışan gayretle bir algı süreci yöneten adalet mekanizmasının içindeki insanların, gerçek anlamda cevap bekleyen birçok faili meçhul cinayetlere girmediğini de görüyoruz.

Ama mesele o değildir, mesele sistemdir. Yani şöyle bakmamız gerekir; eğer siz bir yargı mensubundan önce siyasetçi üretip, sonra o siyasi görevden bakan yardımcılığından siyasi bir görev için başsavcı üretip, sonra aynı kişiyi adalet bakanı yapıp, hakimler savcılar kurulunun başına getirip tüm bu mekanizmayı onun yetkisi üzerinden bir de bu sistemin içindeki insanları aynı şekilde görevlendirip bir ortam yaratırsanız, buradan adalet çıkması mümkün değildir. Bu hukuk gücüne göre işlemeye başladığında, adalet duygusunun kaybı mahkeme salonlarının çok dışına çıkar.

Ahlak, adaletten söz etmek değildir, güç sahibiyken de adalete razı olmaktır. Ahlak rakibini susturmak değildir. Rakibinin de hukukunu koruyabilmektir. Aksi durumda olanlar ahlaktan bahsedemez. Adaletsizlik devletin tüm kurumlarını sarar, adaletsizlikle iktidarda kalacağını düşünenler açıkçası net söyleyeyim adaleti çöküşe sokarlar, iktidarı çökertirler, devleti çökertirler.

Bu çöküşle en önemli şey de kaybolur; o da güven. İş işte o zaman huzur biter, ticaret biter, yatırımcı önünü göremez, esnaf kuralı mı ilişkiye mi güveneceğini bilmez, yatırımcı önünü göremez. Genç, gelecek kapısının emeğinin mi etkili bir tanıdığının mı açacağını düşünmeye başlar. Yurttaş, hakkını aramak yerine güçlü birini bulmaya çalışır. Hukukun yerini ise çıkar ilişkisi alır. Liyakatin yerini sadakat, halkın yerini, hakkın yeri ise ayrıcalık alır. Devletin çökmesi dediğim şey tam olarak budur.

Denetim de aynı nedenle hayatidir. Sayıştay, devlet denetleme kurulu gibi yapılar iktidarı milletin adına denetlemek için vardır. Denetleyen denetlediği makamdan bağımsız olmalıdır. Yanlışı gördüğünde söyleyebilmelidir. Aksi halde denetim vardır ama denetleme yoktur. Kurum vardır ama kurumsallık yoktur. Kural vardır ama kuralın herkese uygulanacağına güven yoktur.

Bu ülkede yargıya güven, ifade ettiğim gibi, %15'lere kadar düşmüştür. Yargıya güvenmeyen bir toplum, devlete de güvenmez.

Adaleti çökerttiğinizde devletin çökeceğinden az önce bahsettim. Varılan yer, şimdi tabloyu bir araya getirdiğimizde; kurumlar ayaktadır ama işlevsizdir. Meclis var ama denetlenmiyor, denetleyemiyor. Mahkeme var ama bağımsız değil. Basın var ama özgür değil. Hatta kapatılıyor, kayyum atanıyor, gasp ediliyor. Sendika var ama gücü kısıtlanmış, sivil toplum çökmüş. Ekonomi var ama emeğin üretimi değil rant ekonomisi. Ve bütün bunların faturası her seferinde emeğiyle geçinen milyonlara kesiliyor.

İktidarı denetleyecek kurumları zayıflatmak da yetmedi. Geriye son bir denetim kaldı: Milletin sandıkta iktidarı değiştirme gücü. Şimdi o gücün nasıl elden alınmak istendiğini anlatacağım. Varılmak istenen yerin adını koymayı da gerektiriyor. O yerin adı, totalitarizmdir. Kıymetli milletim, anlamı yükü ağır bir kelime, totalitarizm. Bu kelimeyi gelişi güzel kullanmıyorum, öfkeyle de kullanmıyorum. Ne demek istediğimi anlatacağım.

Burada üç kavram çok öne çıkıyor: Otoriterlik, totalitarizm ve faşizm. Otoriter bir rejim iktidarı tek elde topar, muhalefete dahi alan bırakır. Toplumun bir kısmını susturur ama hayatın her alanına girmez. Totaliter bir rejim ise bununla yetinmez, daha ileri gider; toplumun bütününe ele geçirmek ister. Devleti, partiyi, ekonomiyi, basını, okulu, aileyi hatta insanların düşüncesini tek bir iradeye bağlamak ister. Kendisinden bağımsız hiçbir şey bırakmak istemez. Bakınız, totaliter iktidarın ilk işi, insanları yalnızlaştırmaktır. Birbirine güvenmeyen, birbiriyle örgütlenemeyen, birbirinden korkan insanlar ister, kutuplaşan insanlar ister. Onun için "benden olmayan bertaraf olsun" anlayışı tesadüfen bu millete anlatılmamıştır. Çünkü yalnızlaştırılmış insan, kolay yönetilir. Yalnız insan, itiraz edemez.

İkinci işi de gerçek ve yalanı birbirine karıştırmaktır. Totaliter düzenin en ideal yurttaşı doğruyla yanlış arasındaki farkı ayırt edemeyen, bir süre sonra umursamayan insandır. Her gün yeni bir yalan, her gün yeni bir düşman. Düşmansız duramaz, her gün düşman üretir. Bir gün terörist der, bir gün başka bir şey uydurur. Bir süre sonra insan neyin doğru olduğunu sormaktan vazgeçer. Yalnızlık ve yalan, totaliter hayalin iki ayağı budur.

Faşizm ise bu düzenin tarihteki en karanlık biçimidir. Ve faşizm bir gecede gelmez. Ekonomik krizin, korkunun, aşağılanmış duygusunun içinde büyür. Seçkinlerin bir kısmı, onu kendi düzenlerini kurmak için yanına alır. İlk hedefi de her zaman örgütlü toplumdur. Önce sendikalar, sonra muhalefet partileri, sonra basın, sonra bağımsız yargı ve en sonunda düşünen her insan.

Bunun bir de ekonomik kökü var. Toplum bütünüyle piyasanın insafına bırakıldığında, insanlar koruma arar. O koruma demokratik yollarla sağlanmazsa, boşluğu otoriter hareketler doldurur. Yoksullaşan, güvencesizleşen, geleceğini göremeyen bir toplum. Onlara bir düşman gösteren her sese daha kolay kulak verir.

Faşizm, her yerde aynı kılıkta gelmez ama işaretleri aynıdır. Farklı olandan korkmak, muhalefeti ihanet saymak.

Her yerde bir komplo görmek düşmanı hem çok güçlü hem çok aşağılık göstermek. Hakaretin en büyüğünü, işte en girişte bahsettiğim gibi masumiyet karinesini yerle bir etmek. İnsanlara her türlü iftirayı atabilme hakkını kendinde görmek. Yani hayatı zorlaşan, geleceğinden korkan insanların öfkesini sorunlarının asıl sebebinden uzaklaştırıp, bir ötekine yöneltmek. Bu işaretlerin her birini bu ülkede her gün görüyoruz. Bir ekranda bir kürsüde bir iddianamede.

Şimdi bugünkü Türkiye’nin adını koyalım. Bugünkü Türkiye bütünüyle totaliter bir rejim değildir. Seçimler hala yapılıyor, muhalefet hala var millet hala direniyor. Bu tür rejimin bir adı var rekabetçi otoriterlik. Yani seçimin yapıldığı ama yarışın adil olmadığı rejimler. Türkiye, yıllardır bu kategoride anılıyor. Ama mesele bugünkü durak değil. Mesele gittiği yöndür.

Bugün karşımızdaki iktidar, totaliter bir hayalin peşindedir. Rakipsiz bir siyaset. Rekabetçi otoriterlikten rakipsiz bir siyasete geçişin taşları dizilmek isteniyor. Tek sesli bir basın, bağımlı bir yargı, işlevsiz bir meclis, korkutulmuş bir toplum. Ve bütün bunların sonunda hiçbir zaman değiştirilmeyecek bir iktidar. Varılmak istenen sonuç budur. Elbette buna izin vermeyeceğiz. Bu millet buna boyun eğmedi eğmeyecek. Kürsülerde boyun eğen bir avuç kifayetsiz el öpen yalakalık yapan, dalkavukluk peşinde koşanlar moralimizi bozmasın, bozmayacak. İş birlikçiler, hainlik yapanlar canınızı sıkmasın. Onlar bir avuçtur. Biz ise milletiz, 87 milyon yurttaşımız.

Tabii ki tehlikeyi göreceğiz. Tabii ki tedbir alacağız, tabii ki milletçe bir ve birlikte olup hazırlık yapacağız. Bu düzen bugün icat edilmedi. 12 Eylül’den kalmadır aslında ilk adımları, ilk ayağı. 12 Eylül, bu ülkenin siyasetini bir kafese koymak için yapıldı. Partiler kapatıldı, siyasetçiler yasaklandı. Sendikalar susturuldu. Grev hakkı neredeyse kullanılamaz hale getirildi. Üniversiteler tek bir kurulun denetimine bağlandı. Seçim barajı getirildi, milyonların oyu meclisin kapısında bırakıldı. Ve bütün bunlar bir anayasaya yazıldı. O anayasa toplumu özgürleştirmek için değil, devleti toplumdan korumak için yazılmıştı.

O gün bu düzene karşı çıkanlar vardı. Bugün iktidarda olanlar da yıllarca 12 Eylül’ü eleştirdi. Vesayeti bitireceğiz dediler ileri demokrasi dediler. Millet de buna inandı. Ama vesayet bitmedi el değiştirdi. Askerin vesayetinin yerini bir kişinin vesayeti aldı. 12 Eylül’ün kurduğu kafes sökülmedi, sadece kilidi başka bir cebe girmiştir. Seçim barajı siyasi yasaklar siyasi kapatma tehdidi, sendika haklarının daraltılması, üniversitenin denetim altında tutulması. Bunların hiçbirisi bugün kaldırılmış değil. Hatta birçok uygulama 12 Eylül’ün daha da ötesine geçmiştir. Hepsi bugün iktidarın elinde kendi rakiplerine karşı kullanılan araçlardır.

Bu yüzden açık ve net söylüyorum. 19 Mart’ı ve 21 Mayıs’ı yapanlar kendilerini 12 Eylül’ün karşıtı olarak tanıttılar. Ama bugün 12 Eylül’ün en sadık mirasçıları onlardır. Vesayeti büyüttüler, kafesi genişlettiler. Bir fark daha var ama. 12 Eylül’ü yapanlar tankla geldi, bugünküler sandıktan geldi. Ve sandıktan gelenin, sandığı ortadan kaldırmaya çalışması belki de en tehlikeli olanıdır. Çünkü bunu milletin adını kullanarak yapıyor.

Şimdi varılmak istenen sonuca nasıl gidildiğini adım adım göstereceğim.

Bir demokrasiyi öldürmenin üç yolu vardır. Hakemleri ele geçirmek, oyuncuları oyundan atmak, oyunun kurallarını değiştirmek. Biz, bu üçünü de yaşadık. Hakimler, yargı ve seçim kurullarıdır. Oyuncular adaylar, liderler, partiler, belediye başkanlarıdır. Kurallar ise anayasa ve meclistir.

İktidarı denetleyecek kurumlar zayıflatıldıktan sonra geriye tek bir denetim kalır, milletin sandıkta iktidarı değiştirme gücü. Siyasi rekabetin tasfiyesi tam da burada başlar. Bu seçimlerin kaldırılması değildir, çok daha sinsi bir yöntemdir. Seçim yapılır, sandık kurulur, oy kullanılır ama milletin önüne kimin çıkabileceğine, hangi partinin kendi iradesiyle yönetilebileceğine, hangi seçilmişin görevinde kalabileceğine iktidar karar vermeye başlar. O zaman seçme hakkı kâğıt üstünde kalır. Seçenek üretme hakkı ortadan kalkar.

Bunu üç kelimeyle anlatabilirim. Adaysızlaştırma, lidersizleştirme, partisizleştirme. İşte aslında bu üç kelime, içinde bulunduğumuz bu davanın, bu mahkemenin, içinde olduğu iddianamenin, yani iftiranamenin aslında net tarifidir. Bunlar üç ayrı mesele değildir. Aynı sonuca giden üç yoldur.

Seçim sonuçlarına müdahale, demokratik siyasetin temel kurallarının çiğnenmesidir. İktidar kendi rakibini seçemez, rakibi millet üretir. Bu kuralın bu ülkedeki ilk büyük kırılması 2019'da İstanbul'da yaşandı. Az önce anlattım sizlere. Ve nasıl bir millet tepkisi yaşandığını da ifade ettim. İkincisi; milletin kararının tanınmaması artık bu ülkede gerçek bir ihtimaldir. Sonra gelen her şey aslında o günün, o sürecin devamıdır.

Bakın bugün artık devletin bakanlık görevini yapan insanlar, Cumhurbaşkanımıza seçim kazandırmak için seçim düzenleyeceğiz, Cumhurbaşkanlığını kazandırmak için seçim düzenleyeceğiz, yani seçimin ne olduğunun anlamını bile yitirmiş insanların bakanlık yaptığı bir dönemdeyiz.

Şubat 2025'te cumhurbaşkanlığı adaylığım açıklandı. Partim, adayını Türkiye tarihinde ilk kez, üyelerin ve yurttaşların katılacağı bir ön seçimle belirleme kararı aldı. Burada önemli olan yalnız benim aday olmam değildi. Önemli olan bir partinin adayını kendi demokratik iradesiyle belirlemesiydi. İşte tam da burada bir adaysızlaştırma süreci için düğmeye basıldı. Ön seçime günler kala 32 yıllık üniversite diplomam iptal edildi. Cumhurbaşkanlığı adaylığının anayasal şartlarından biri yükseköğretim mezunu olmaktır. Yani bu iptal, bir eğitim kaydı değildi, bir adaylık kararıydı. Sonra bu dosyada da aynı yöntem görüldü. Sahtecilik davasında kritik bir duruşmadan birkaç gün önce hâkim başka bir ile gönderildi.

Hakim: Kayıtta bir problem var, bir saniye.

Ekrem İmamoğlu: Evet, diploma iptalinden bahsettik. Daha sonra bunun bir iptal değil, eğitim kaydının silinmesi değil, adaylığın ortadan kaldırılması demiştim. Tabii sahtecilik davasında, yine kritik bir duruşmadan birkaç gün önce, hakimin bir başka ile gönderildiğinden bahsettim. İdari mahkemesinde heyet, ayrıntılı bilgi ve belge istediği için o da değiştirildi. Daha sonra bu mahkemelerdeki hakim değişikliklerinin nasıl bir silsile şeklinde devam ettiğinden bir kısım bahsedeceğim. İstinaf aşamasında, yine mahkemenin başkanı başka bir ile gönderildi. Birkaç hafta sonra ret kararı geldi. Hangi belgenin sahte olduysa bugün hala gösterilememiştir. Ve iptalin, diploma iptalinin ertesi sabahı, 18 Mart'ta diploma iptal ediliyor, 19 Mart sabahı diplomanın iptali ile birlikte İBB operasyonu yapıldı. Yani aynı planın iki ayağını burada görmekteyiz.

Tabii adaysızlaştırma ile ilgili bir seri davalar silsilesi ortaya kondu. Bir yansıtma alabilir miyiz? Diploma tek başına değildi, İstanbul'u kazandıktan sonra peş peşe ceza davalarıyla muhatap oldum. 15 tane ceza davası tam da o tarihten bugüne muhatap olduğum davalardır. İBB davası, Beylikdüzü dönemi ihale davası, diploma ceza davası, diploma davası, Akın Gürlek davası, bilirkişi davası, casusluk davası, ahmak davası, Tuzla Belediye Başkanına hakaret davası, savcılara hakaret davası, çirkin davası, basit davası, usulsüz harcama davası, Kurultay davası, Beylikdüzü makam aracı davası.

Şimdi burada gördüğünüz bu ceza davaları ile ilgili süreçlerin aslında her birisi çok ironik, çok trajikomik davalardır. Yani bir bakanın bana söylediği "Ahmak sözünü iade ettim" diye bir süreç işletildi, siyasi yasak istendi, vicdanlı bir hakim bu karara yol vermeyince hemen başka bir ile gönderildi, karar ancak hakim değiştirilerek alınabildi. İstinafta da mahkeme başkanı bir başka ile bir üye başka mahkemelere gönderildi, ondan sonra karar onaylandı. Bütün dosyaların aynı bir kişimin önüne düşmesini eleştirdim, hakkımda 7 yıla kadar hapis istendi. Bir konferansta bir başsavcının hukuksuzluklarını anlatırken, onun çocuklarının bu hukuksuzlukları yaşamaması için bu ülkeye adalet getireceğimizi söyledim, buradan tehdit çıkartılmaya çalışıldı. Bir yıl 8 ay ceza verildi, karara karşı oy yazan hakim hemen iş mahkemesine gönderildi. Karşı o veren hakim.

Beylikdüzü dönemine ait bir ihale davasından beraat ettim, beraat ve karar veren hakimi Kahramanmaraş'a gönderdiler. Tuzla Belediye Başkanı ile ilgili davada iki kez beraat ettim, ısmarlama bir heyet geldi daha yakın zamanda, hakimi hemen gönderdiler, 2 yıl 1 ay hapis cezası verildi, istinafa itirazımızı yaptık. En son Beylikdüzü'nde kiralık bir arabayı kullanmamak için kendi aracımı bilabedel kuruma tahsis ettim, ki 12 yıl kendi arabamı kullandım hem Beylikdüzü'nde hem Büyükşehir'de kamuya 30 kuruş milyon liralık belki bir kamu yararı sağladım, 12 yıl içerisinde, amortismanı hariç ama burada bir dönem için yaklaşık 300 bin liralık benzin alınmış, bu benzin faiziyle beraber 2025'in ortalarında firmam tarafından geri ödenmesine rağmen, aylar sonrasında buradan da yine hakkımda bir dava açmayı başaran savcıyla ve bir mahkemeyle karşı karşıyayız.

Bütün bu davaların her biri hukuken ayrı bir dosyadır ama siyaseten tek bir sonuca bağlıdır. Milletin yarışta görmek istediği bir siyasetçinin özgürlüğünü, faaliyetini, adaylığını engellemek. Bu yüzden bütün bu dosyalar, aslında tek bir dosyadır. Adı da bellidir: Adaysızlaştırma dosyası. Derece, adaysızlaştırma yalnız bir kişinin adaylığının engellenmesi değildir, milletin önüne çıkabilecek gerçek bir seçeneğin engellenmesidir. Yani milletin engellenmesidir. Tarihin en büyük yargı saldırılarına karşı hep birlikte gerçekten tarihe geçecek büyük bir mücadele veriyoruz. Ve inançla söylüyorum ki milletin azim ve kararlılığıyla, demokrasiye ve Cumhuriyete bağlı olan aziz milletimizin büyük çoğunluğuyla bu saldırıları tuş edeceğimizden hiç endişe duymuyor.

Siyasi rekabet yalnız adaylarla da yürümez, partilerin, hareketlerin, toplumsal taleplerin kendi liderini çıkarma kapasitesi vardır.

Demokratik siyasetle lideri devlet tayin etmez, iktidar seçmez. Lider, toplumun içinden çıkar. Bir sendikanın içinden, bir mahallenin içinden, bir belediyenin içinden, bir kurultayın içinden çıkar. Bir siyasi hareketin öne çıkan isimleri sürekli dava, gözaltı, tutuklamalarla, saldırılarla karşı karşıya bırakılıyorsa, mesele yalnızca o kişilerin uğradığı haksızlık değildir. O hareketin kendisini yenileme, yeni insanlar çıkarma, alternatif olma gücü kırılmak isteniyordur demektir. Bu bugün bu bir partiden çıkar, yarın bir başka gelenekten, başka bir toplumsal talepten çıkar.

Demokratik devletin görevi kimin lider olacağına karar vermek değildir, bütün meşru seçeneklerin özgürce yarışabileceği zemini kurmaktır. İşte bugün ana muhalefet partisinin başına gelenler ve orada yaratılan saldırılar, operasyonlar ve özellikle Genel Başkanımıza ve siyasi olarak bütün yol arkadaşlarımıza yürütülen birçok itibarsızlaştırma gayretleri, saldırılar tümüyle bu amaç özelinde yürütülmektedir. Ama milletimiz insan kaynağı bakımından, cesur yürekler bakımından zengindir. Lider toplumun içinden çıkmıştır, Türk milleti ihtiyaç duyduğunda yine çıkaracaktır, lidersiz kalmayacaktır.

Çok partili hayat, devletin izin verdiği sayıda parti tabelasının asıl olması da değil, o partilerin kendi üyeleriyle, kendi kurallarıyla, kendi kurultaylarıyla yönetilebilmesidir. Şimdi soruyorum: Bir partinin genel başkanını kim belirler? Yönetimini kim seçer? Adaylarını kim çıkarır? Bu soruların demokraside tek bir meşru cevabı vardır; o partinin üyeleri.

21 Mayıs'ta, ana muhalefet partisinin kurultayına dair bir mahkeme kararı verildi. Delegelerin, üyelerin, seçmenlerin iradesi yok sayılmak istendi. Bir siyasi partinin yönetimi mahkeme kararıyla değiştirilmeye çalışıldı. Yüksek Seçim Kurulu ise tarihi bir hatayla, tarihi ve trajik bir hatayla sustu. Buna göz yumdu. Bu bugün sesini çıkarmayan bir seçim kurulunun yarın milyonların oyunu nasıl koruyacağı sorusu cevapsız kalmıştır.

İktidar güdümündeki yargıyı kullanarak, ana muhalefet partisine çökmüştür. Bu görevi de butlan kararıyla koltuğa oturtulan bir şahsa vermiştir. O şahıs ,21 Mayıs darbesinin iş birlikçisidir. İstanbul İl Başkanlığına ve Ankara'daki genel merkeze yapılan saldırılar, hukuksuz girişimler, hukuksuz müdahaleler tarihe bir yüz karası olarak geçmiştir, utanç vericidir.

19 Mart ve 21 Mayıs, aynı darbenin iki aşamasıdır. Biri adayı, öbürü partiyi ve liderini hedef almıştır. Burada ilkemiz, kişiye ve partiye göre değişemez. Bugün kendi partimize yapılana karşı çıkıp, yarın rakibimize yapılana alkışlarsak, demokrasiyi savunmuş olamayız. Demokratik ilke, benimsemediğimiz partilerin de kendi yönetimini kendi üyelerine seçme hakkını savunmaktır.

Siyasi partiler, devletin şubeleri değildir, milletin örgütlenme biçimleridir. Örgütlü toplumun ve örgütlü toplum ruhunun en büyük mücadelesi, mutlak butlan ihaneti sonrasında operasyonlara karşı yeni bir partinin kurulması sürecinde asaletli bir şekilde verilmiştir. Ve gerçekten 2,5-3 aylık bir zaman diliminde tarihe not düşecek biçimde çok özenli, çok güçlü bir örgütlenme süreci yaşatılmıştır. Bu da göstermiştir ki her koşulda çare milletten doğar ve milletin azim ve kararlılığıyla şekil alır.

Büyük bir iftira ile toplumun en güzel uzlaşı ile olgunlaştırdığı bir demokratik yönetimi kriminalize eden bir hükümete karşı mücadelenin bir başka örneğine geçelim. Milletin, ki bu da bir davaya dönüşmüştür. Milletin seçenek üretme hakkı yalnız aday çıkartmaktan ibaret değildir.

Yurttaşlar ve siyasi hareketler, dönem dönem yan yana gelebilirler. Uzlaşabilirler. Daha önce hiçbir birbirine oy vermemiş toplumsal kesimler, yeni bir çoğunluk kurabilirler. Demokratik siyasetin doğası budur.

19 Mart sabahı, önüme 2 dosya konuldu. Birisi yolsuzluk dosyasıydı, İBB dosyasıydı, öbürü kent uzlaşısı dosyası. Tarihin en hukuksuz sürecini yürütenler, beni bir yandan bir avuç menfaatçi muhterisle tasarlanmış yargı eliyle hem itibarsızlaştırıp hem de İBB'ye kayyum atayacakları bir yöntem oluşturmak adına, kent uzlaşısı dosyasını uydurmuşlardı.

O dosya saçma sapan bir kurguydu ve iftira doluydu. Ayrıca o dosyaya baktığımda önce hukuki bir sorun görmedim. Bu memleketin çok eski bir sorusunu ve sorununu gördüm. Biz yan yana gelince neden bu kadar korkuyoruz birbirimizden ve kötü niyetli insanlar, buradan nasıl böylesi bir davayı bile çıkartabilecek seviyeye bu ülkenin insanlarını düşürebiliyordu? Türk’üyle, Kürt’üyle, Alevi’siyle, Sünni’siyle, muhafazakarıyla, sosyal demokratlarıyla, milliyetçisiyle insanların kimliğinden vazgeçmeden aynı yönetimde yer alması, nasıl bir suç şüphesine dönüşür? Burada suç olan nedir Allah aşkına?

Batıda yaşayan Kürtleri meclise sokmak! İddianamede bu söylediğimden daha nezaketsiz, daha kaba ve daha hakaret içeren bir üslupla yazılmış bir cümle ve zeminini oraya bağlayan bir iddianame. Biz halbuki buna İstanbul'da İstanbul İttifakı dedik. DEM Partili arkadaşlar kent uzlaşısı dedi. İsimler başka ama çıktığı yer aynı. Bu memlekette birbirine benzeyen ya da hiç benzemeyen milyonlarca insan zaten birlikte yaşıyor. Benzemek zorunda da değil ama bu ülkenin yurttaşıdır, eşit yurttaşıdır, vatanseverdir ve bu ülke insanıdır, yurdum insanıdır.

31 Mart 2024'te ben İstanbul İttifakının adayı olarak kazandım. Hem de 1 milyonu aşan farkla. İstanbul, bir seçim haritasından ibaret değildir. Haritaya bakarsanız şu ilçe bizim, şu ilçe onların dersiniz. Ama bir sokağa çıkarsanız, bütün o renkler birbirine karışmıştır. İstanbul, bana hem büyük bir sofra gibi gelmiştir. Karadenizlisi var, Kürt’ü var, Alevi’si var, Sünni’si var, muhafazakarı var, seküleri var, Ermeni’si, Rum’u, Musevi’si, Arap’ı, Roman’ı var. İnananı da var inanmayanı da. Kendini sağda gören de var solda gören de. Sofrayı kıymetli yapan önündeki yemek değildir, etrafında kimin oturduğudur.

Bu düşünce benim için bir seçim sloganı değildi. Adaylığımın ilk gününden beri söylediğim bir şeydi. Daha İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday oldum. 2018 yılında 27 Aralık 2018'de Haliç Kongre Merkezinde yaptığım konuşmada, beni bu yola çıkaran gücün İstanbul İttifakı olduğunu söyledim. Halbuki o zaman 2 partinin bir araya geldiği Millet İttifakının adayıydım. Ama 2 partinin de genel başkanına, ben elbette 2 siyasi partinin kurumsal tarifiyle Millet İttifakının adayı olabilirim ama ben İstanbul'da bütün İstanbulluları içine alan bir İstanbul İttifakı kavramını geliştirmek istiyorum, diyerek onlara da bilgi vererek, o gün şu sözleri kullandım: Bu ittifakın içinde her siyasi görüşten insan var. Bu İstanbul İttifakının içinde bu ilde yaşayan herkes var, bunu herkes böyle bilsin.

Ben 2019'da, 16 milyonun belediye başkanı olacağım derken o gün Haliç'te söylediğim sözün devamını söylüyordum. Anlatmaya çalıştığım şey tam olarak buydu. Düşünün, bu insanlar aynı apartmanda oturuyor, aynı pazardan alışveriş yapıyor, çocuğunu aynı okula gönderiyor, sabah aynı fabrika servisine biniyor, akşam eve varmadan aynı semt pazarına yetişmeye çalışıyor, aynı kira artışıyla boğuşuyor, aynı depremden korkuyor, aynı durakta aynı otobüsü bekliyor.

Aidiyetlerimiz farklı ama dertlerimizin çoğu aynı. Emeğimiz, alın terimiz, geçim kaygımız ortak. Hayatta yan yana olan insanları siyasette neden ayrı odalara kapatalım?

Ben hemşehri kelimesini çok severim. Trabzon'da doğdum, Trabzonlu olmak, o şehrin tarihini yaşamak, o şehrin tarihiyle bütünleşmek, gelenekleriyle bütünleşmek bir hemşehri duygusunu çok hissederek yaşamak. Sonra hayatımın büyük bir bölümünü geçirdiğim Beylikdüzülü olmayı bile bir hemşehri duygusuyla tariflemeye, hatta Evimiz Beylikdüzü derneğinin kurulmasına sebep olan bunu da İstanbul'daki bütün ilçelere davet eden bir süreci yaşadım.

Çünkü hemşehrilik çok kıymetlidir aynı zamanda. Yaşadığınız yerin derdini dertlenmek ve ona çözüm üretmek gayretinin içinde barınır. Sonra elbette ki İstanbul'da olmak. Çünkü hemşehri dediğim gibi insanların kimliğini bırakmasını istemez. Kürt'sen Kürt kalırsın, Alevi'ysen Alevi, muhafazakarsan muhafazakar. Ama bunların yanına bir şey daha eklendi, aynı şehrin insanısın ve çok önemlisi bu aslında sizi yurdunuza bağlar, vatanınıza bağlar, yurttaşı olursunuz, eşi yurttaşı olursunuz. Bunu yaşatırsanız bu büyük bir uzlaşıya, büyük bir güce dönüşür.

İşte suç diye anılan kent uzlaşısı, tam olarak bunun siyasetteki karşılığıydı. Zemini ise 2019'da, evet bizzat benim dile getirdiğim İstanbul İttifakı'na dayanır. Daha sonra da bunu Türkiye İttifakı olarak tanımladığımı ve bunu bu şekilde siyasette çokça bir arada yol arkadaşlarımla kullandığımı da ifade edeyim.

O bakımdan hoşgörü kelimesini de biraz da sevmem açıkçası. Çünkü hoşgörü aslında yukarıdan bakar. Bu bugün gösterilir, yarın geri alınır. Kimsenin bir başka yurttaşa hoşgörü göstermesine gerek yoktur. Hiçbir yurttaşın da buna ihtiyacı yoktur. Bizim ihtiyacımız birbirimizi tanımak, birbirimizin hakkını teslim etmek ve birlikte yönetmektir.

Kent uzlaşısını bir pazarlık gibi anlatanlar oldu. Kim kaç belediye üyesi aldı, kim hangi ilçede kimi destekledi. Bakın; pazarlıkta insanlar masaya kendi payını büyütmek için oturur. Uzlaşıda ise masadan kalkınca da birlikte yaşayacağınızı bilirsiniz. Ertesi sabah komşusunuz. Öbür gün aynı belediyede meclis üyesisiniz. Toplumsal uzlaşı, yarını birlikte kurar. Ortak geleceği var eder ve güçlendirir.

Buradan bakışla, bugünkü hükümetin 2 yıldır gizemli ve muğlak tutumunun kurduğu çözüm sürecinin toplumdan uzak, demokratikleşmenin, hukuk üstünlüğünün ve özellikle evrensel normları korumanın çok uzağındaki seçim pazarlığı biçimine, koltuğu koruma anlayışının tam tersi samimi bir büyük uzlaşıyı temsil eden duruşudur bizim ortaya koyduğumuz kent uzlaşısı, İstanbul İttifakı.

Bir Kürt yurttaşın kapısını seçimden önce çalıp oyunu isteyeceksiniz, seçim bitince de "Sağ ol kardeşim, şimdi evine dönebilirsin, belediye meclisinde de biz konuşuruz" diyeceksiniz, öyle şey olmaz. Çoğulculuk benim demokrasiye bakışımın en temel dayanağıdır. Oyuna talipsin, kendine değil! Sandıkta yurttaş, mecliste sakıncalı! Bu hesabı benim aklım hiç almadı, almayacak. O insan, bu şehrin eşip yurttaşıysa, belediye meclisinde de olacak, komisyonda da olacak. Alınan kararda da payı olacak, bunun adına temsil dersiniz. Katılım dersiniz. Ben daha basit söylüyorum, insan kendisi hakkında alınan kararda söz sahibi olacak.

Belediye başkanlığında en çok bunu öğrendim, söz sahibi olmak, vatandaşın söz sahibi olması. Seçilmek bir şey, yönetmek başka bir şeydir. Bir mahalleye park yapılacaksa, orada 40 yıldır yaşayan insana sorulmadan bu proje çizilmez. Bir imar planı hazırlanacaksa, o planın etkileyeceği mahallenin insanları çağırılır dinlenir. Biz planlarımızı öyle hazırladık. İnsan kararın içinde olursa, o işe sahip çıkar. Meclis’e her kesimden insan girdiğinde, demokrasi seçim gecesi bitmez. Ertesi sabah da devam eder.

Ben 2014'te belediye başkanı olduğumda ilk ziyaretlerimden birisinde, bir Kürt vatandaşımdan, sevilen bir mahallesinde sokağında sevilen bir büyüğümüzden taziye evi ihtiyacı anlatısını dinledim. Ve bunu o kadar çok kıymet verdim ki. O taziye evlerinde yurttaşın acı gününde bir arada olmaktan her zaman onur duydum ve o acıyı paylaşmaktan da bir görevim icabı kendimi mesul hissettim. Ve Beylikdüzü'nden İstanbul'a onlarca taziye evinin yapılmasına ön ayak oldum.

İşte ihtiyacı vatandaş tespit eder, talebi belirler ve siz de bunu yerine getirirsiniz. Bizim yaptığımız uzlaşı, tam olarak buydu. Aynı zamanda insanların güncel yaşamlarında dilinden, kültüründen, tarihine varıncaya kadar birçok talebinin ciddi anlamda karşılık bulacağı eylem ve icraatlar yapmaktı. İstanbul bunun kıymetini bilir. İstanbul kendi yaşayanlarının kıymetini bilir.

Çünkü bedelini ödemiştir. Varlık vergisini görmüştür, 6-7 Eylül olaylarını görmüştür. Her renk eksildiğinde, şehir biraz daha yoksullaşmıştır. Tüm yurttaşlarımızı kucaklamak ve eşitlemek, ulusal bütünlüğümüzün net olarak teminatıdır. Ben ulusal bütünlüğümüze, millî birlik beraberliğimize tek bayrağın altında yaşama gücümüze bu şekilde inanan birisiyim. Benim derdim, şehrin bütün renklerini korumak ve çoğaltmaktır.

31 Mart 2024'te gördüğümüz de buydu. Esenyurt başta olmak üzere pek çok ilçede, pek çok belediye meclisinde farklı kesimlerden insanlar birlikte temsil edildi. Partimiz, 47 yıl sonra Türkiye'de açık ara birinci parti oldu. Yüzde 65'ini kazandık ve ekonomik olarak belki daha fazlasını. Kürt seçmen ile parti arasındaki muhalefette yıllardır bir mesafe vardı. O mesafeyi bazen devletin politikaları açtı, bazen partilerin kendi yanlışları. Bazen de birbirimiz hakkında bildiğimizi sandığımız ama aslında hiç bilmediğimiz şeyler. 2019'da İstanbul bu mesafenin kapanabileceğini gösterdi.

2024'te bunun tesadüfü olmadığı görüldü. Her türlü müdahaleye, gayrisami girişimlere sırf seçimi manipüle etme uğruna mektup okutarak, İmralı'dan mektup okutarak mevcut iktidarın 200'lü girişimlerine rağmen, 2019'da bu güçlü adımların temeli atılmıştır. Elbette insanlar yalnız bu yüzden oy vermedi. Kimi geçim derdinde de kimi adalet arıyordu. Kimi hizmete bakıyordu, kimi artık bir şeyler değişsin istiyordu. Ama o seçim, bir şey daha gösterdi. Birbirine benzemeyen insanlar yan yana gelince memleket dağılmıyor, tam tersine güçleniyor.

Ve bunun İstanbul'da kalmama ihtimali vardı. İstanbul'da kurulan bu ilişki başka şehirlere taşınabilirdi. Kürt oyunu yalnızca seçim günü hatırlayan değil, onu siyasetin eşit ortağı gören bir ilişki kuruldu. Sosyal demokrat ile Kürt demokratın yan yana geldiği, başka bir yerde muhafazakâr demokratın da o masaya oturduğu bir ilişki görüldü, yaşandı ve bir seçim başarısına dönüştü. Kimse kimsenin içinde erimeden, kimse kimliğini kapıda bırakmadan ama memleket meselesinde yan yana gelerek.

Bunun adı Türkiye ittifakı oldu. İstanbul ittifakının Türkiye ölçeğindeki karşılığına dönüştü. İşçisiyle, esnafıyla, köylüsüyle, kentlisiyle, inananıyla inanmayanıyla, Türk’üyle, Kürt'üyle bu ülkenin emeğiyle geçinen büyük çoğunluğunun aynı masada buluşabileceği muazzam bir çoğunluk. Bu ihtimal görüldü ve sadece koltuğunu düşünenler tarafından bir korkuya dönüştü. Korkuldu. Korkunun siyaseti devreye sokuldu. Türk Kürt'ten korksun, Kürt Türk'ten şüphelensin. Laik dindara bakıp tedirgin olsun, dindar laik herkes kendi mahallesine çekilsin, kapısını kapatsın. Sonra siyaset gelsin, o korkunun üstünden ekmeğini yesin.

Ben o dağları yerle bir edeli çok oldu. Ben bu işi yıkalı çok oldu. Onun için çok rahat siyaset yaptık. Ben bütün bu korkuları yerle bir edenlerin ruhunu, kadim İstanbul'da bakışını o güzel bakışını, o güzel kurgunu ittifakını temsil ettim ve bundan dolayı da bu şehrin insanları mutlu ve huzurlu oldu.

Ama bugünün siyasetinde böyle bir düzende başarısızlığın üstünü örtmek ya da başarısını bu şekilde yakalayamayan bir kesimin yakıtının korku olduğunu biliyordu. İnsanların birbirini tanıyınca da o korkunun azaldığını da biliyorum. O çeşitlilikte büyüdüm, o çeşitlilikle hayatım geçti. Korku azalınca kutuplaştırarak siyaset yapmak etkisi kadar eskisi kadar işe yaramaz oldu. Yani o kötü silah ellerinden aldık. İşte iktidarın görmüş olduğu tehdit buydu.

Ben, 2019'da seçimi kazandığımın ilk haftalarında, Tophane’ye iniş esnasında böyle bir lokantanın içinden sabahın 7.30'unda 18 yaşında genç bir çocuğun, bir kominin koşarak bana sarılmasını, böyle boğazıma böyle sarılıp böyle gözleri yaşlı bir şekilde "Başkanım, ben artık sokağıma korkarak girmiyorum. Benim seçtiğimle başkalarının seçtiği aynı kişi oluyor ve bunun mutluluğunu yaşıyorum" deyişimi için unutmadım. Ve bunun gibi yüzlerce olay yaşadım ben.

Ama biz, o seçimde de daha sonraki seçimlerde de her girdiğimiz yerde bizi kasıtlı, hatta kandırılmış, ikna edilmiş insanlar bugünkü iktidarın daha güne kadar bir zihniyet olarak taşıdığı ve bizi işaret ederek "O teröristtir, işte terörle iltisaklıdır" diyerek anlatarak, o anlatılanlarla mücadele ettiğimizi biliyoruz. Ama hiç yılmadık. Doğru doğrudur, yanlış yanlıştır. Doğru yıkılmaz.

İşte ne yapıldı? Bu kurguyla beraber önce Esenyurt'a kayyum atandı, sonra Şişli’ye. Uzlaşı ile seçilen meclis üyeleri, başkan yardımcıları tutuklandı. Aylarca hapis yaptılar, aylarca. İki kişi hariç hepsi beraat etti. İki kişi niye ceza aldı, onu da bilmiyoruz. Kürtlerin Batı'daki belediye meclislerinde söz sahibi olması, neredeyse başlı başına bir suç süreci gibi anlatılmaya başlandı.

Ve ön seçime 4 gün kala, ön seçime 4 gün kala, 19 Mart sabahı gözaltı kararında yolsuzluk dosyasının, yani İBB, şu anda içinde bulunduğumuz bu davanın dosyasının yanına kent uzlaşısı dosyası da eklendi. Niye? Hani Ekrem İmamoğlu'na da terörist desinler, İBB'ye çöksünler! Bu zamanların, siyasi zamanlamanın, siyasi anlamı açıktır. Hedef alınan farklı toplumsal kesimlerin demokratik yollarla bir araya gelme hakkıydı, hedef alınan oydu. İstanbul'da doğan o birlikte yaşama iradesinin başka şehirlere, oradan bütün ülkeye yayılma ihtimaliydi, evet hedef alınan oydu. Ve ne acı ki bütün bunlar o zaman yaşandıkça, bu ülkede bir de barış konuşuluyordu.

Bakınız; şehitlerimizi çok büyük kayıplarımızı hep birlikte yaşadık. Bu ülke çok acı çekti, çok insan öldü, çok çok ev yas tuttu, çok büyük bedeller ödendi. Asker anası da ağladı, hapisteki gencin anası da. Bu acının bir an önce bitmesi gerekiyor. Ama bir şeyi açıkça söylüyorum: Barış, yukarıdan aşağıya tebliğ edilen bir genelge değildir. Huzuru böyle tesis edemezsiniz. Ankara'da birkaç kişinin masaya oturması gerekir ama yetmez. Barış toplumun içine sinmelidir, mahallede karşılığı olmalıdır, iş yerinde, okulda, stadyumda karşılığı olmalıdır, belediye meclisinde karşılıklı olmalıdır. Kürt yurttaş, bütün yurttaşlar kendi kimliğiyle kamusal hayatta yer alabilmelidir. Yaşadığı şehrin yönetimine katılabilmelidir. Seçebilmelidir, seçilebilmelidir, yönetimde sorumluluk alabilmelidir.

Eğer bütün bunlar suç şüphesinin içine konursa, insanlar şunu sorar: "Siyaset nerede konuşulacak? Belediye meclisinde konuşulmayacaksa, nerede konuşulacak? Sandıktan çıkınca sözü bitecekse, bu nasıl bir barış ve huzur ortamı olacak?" Söz konusu senin iktidarın olunca her şey serbest, milletin iktidarı olunca herkes terörist! Millet bunu yutmadı, yutmayacak.

Kent uzlaşısı bu açıdan barışa yerelden verilmiş bir katkıydı. Barışın ve huzurun yalnızca büyük masalarda değil, küçük masalarda da kurulabileceğini gösteriyordu. Ve bu katkı, 19 Mart sabahı bir suç dosyasına çevrildi. Bir yanda barış konuşuldu, öbür yanda barışın toplumsal zemini kelepçelendi, belediyelere kayyum atandı. Kalıcı barışın ilk şartı, yurttaşların kendi kaderine ortak olduğu cumhuriyetçi bir düzendir. Çünkü kavganın, savaşın bedelini ödeyecek olan, o toplumun kendisidir ve o bedeli ödeyecek halk karar verirse, savaşı kolay kolay seçmez, kesinlikle barışı seçer.

Şunu da bilmemiz gerekiyor: Silahların susması barışın yalnız negatif tarafıdır. Gereklidir ama yetersizdir. Barışın pozitif tarafı ise adaletin, eşitliğin, katılımın kurulmasıdır. Demokrasinin varlığıdır. Hukukun üstünlüğünün varlığıdır. İnsanların kimliği, yoksulluğu, dışlanmışlığı yüzünden ezilmediği bir düzendir. Ezilmişliğin sürdüğü yerde silahlar sussa bile barış tamamlanamaz ve ne yazık ki sıkıntıya girer.

Kalıcı barış mahallelerde, sokaklarda kurulur. Aşağıda kurulur. Toplumun içinde yerel liderlerden, mahallelerden, kadınlardan, gençlerden, sivil toplumun ve farklı siyasi güçlerin katıldığı süreçlerde, yalnız masadaki taraflarca yürütülen süreçlerden çok daha kalıcı olur. Ders açıktır. Barış demokrasinin dışında kurulmaz, demokrasinin karakteridir. Bir ülke ne kadar demokratikleşirse, hukukun üstünlüğü ve hukukun, kanunun önünde herkesin eşitliği ne kadar güçlü kılınırsa, barış ve huzur o kadar kalıcıdır.

Aynı şekilde barış ve huzur ne kadar demokratik kurulursa, ne kadar demokraside derinleşirse, ikisi de birbirini besleyecek hale gelir. Ama seçim hesabına bağlandığında, hesap tutmayınca da çöpe atıldığında, o çöpün bedelini yine her zaman olduğu gibi aziz milletimiz öder. Şehitlerimiz öder, asker anası öder, mahalledeki çocuk öder, garın önündeki işçi öder. Bu yüzden bir iktidarın elinde açılıp kapanan bir musluk olamaz, böyle bir süreç işletilemez. Barış, milletin ortak malı olmalıdır ve ancak demokratik olursa böyle olabilir.

Bir ülkede bu çapta bir çözüm süreci nasıl yürütülür? Yalnız iktidarın ve silahlı terör örgütünün taraf olduğu bir süreç olarak mı? Hayır. Demokrasilerde iktidarlar değişir, bir barış süreci ana muhalefetin de içinde olduğu bir süreç olmak zorundadır, bütün muhalefetin katılımıyla yürütülür. Yoksa iktidar değişikliğinde görüş ayrılıkları var diye sahipsiz kılınacak bir biçime dönüşebilme riskiyle karşı karşıya kalır.

İşte bu süreçte sırf siyasi saiklerle, kendi siyasi hedefini korumak adına, ana muhalefet dışarıda tutulmak istendi. Bizimle iletişim kuran herkes tehlikeli ilan edildi. İşte tam da bu dava öyle bir davadır. Milletin umutla açtığı bu kapı, butlan davalarıyla, kayyumlarla, tutuklamalarla, İBB gibi operasyonlarla sekteye uğratıldı, zorlandı. En önemli yasal adımında ise milletvekillerine metni göndermeden imza attırıldı. Soğuk, asık suratlı, milletten gizlenen bir süreç bu ülkeyi arzu ettiğimiz yere götüremez. Konuşmadan, paylaşmadan, bu milletin her ferdinin duygusunu hissetmeden kurulan bir barış ortamı öksüz kalır.

Terörün tasfiyesinin devamı demokratik çözümdür. Kürt meselesi yalnız bir güvenlik meselesi değildir. Demokrasi bakımından bir haktır ve özgürlüktür. Ekonomik bakımdan ise kalkınmadan adil pay alma meselesidir. Doğu ile Batı arasında, memleketin her köşesindeki gelir uçurumunu kapatmadan, Kürt yurttaşın veya hiçbir vatandaşın yoksulluğu bir kader olmaktan çıkarılmadan, toplumsal barış yarım kalır. İfade özgürlüğü, siyaset ve örgütlenme özgürlüğü, kayyum uygulamasının bitmesi, güçlü bir yerel demokrasi, güçlü bir meclis, Kürtçenin öğretilmesi, öğrenilmesi, kültürlerin ve tarihin aynı şekilde kamusal hayatta yer alması, ülkenin her bölgesinde kalkınmada ve fırsatlarda eşitliğin, barışın ve huzurun tesisinin en önemli ihtiyaçlarıdır.

İşte biz milletimizin bu geleceğine ve bu tarz bir sürecin olgunlaşması adına, İstanbul ittifakını ve veya kent uzlaşısının kuruluşuna imza attık. Cumhuriyetin 1. yüzyılının bir hikayesi var, sebepleri var, korkuları var, acıları var, bunları yok saymıyorum. Ama 2. yüzyılda başka bir şeyi denemek zorundayız ve birbirimize benzemeden birlikte yaşamayı başarmak zorundayız. Türk'ün Kürt olmasını, Kürt'ün Türk olmasını istemeden, Alevi'yi Sünni'ye, Sünni'yi Alevi'ye benzetmeye çalışmadan, inananı inanmayana, inanmayanı inanana terbiye etmeye kalkmadan herkes kendi adıyla, kendi kimliğiyle, kendi sözüyle bu memleketin eşit yurttaşı olarak yaşayabilmeli.

Türkiye ittifakı, kent uzlaşısı bunun çok değerli bir denemesiydi. Kent uzlaşısı, yasa dışı ilan edilecek bir şey değildi, sahip çıkılması gereken çok önemli bir demokratik tecrübeydi. Ama ne yapıldı? İddianame düzenlendi. Mahkemeye çıkarıldık, ben dahil arkadaşlarım. Mahkemeye çıkarıldık ve mahkemede hakkımızda tutuklama kararının başka bir formülü uygulanmaya çalışılarak, aynı zamanda yargıda çok anlamsız, çok gereksiz, çok kötü bir sınav verildi.

Çok kötü günlerdi o günler. 19 Mart tarifsiz günlerdi. Aynı mahkemede, aynı hâkimin karşısına çıkalım. Hâkimin eşi, şimdi adalet bakanı yardımcısı. Bunlar hiçbir tesadüf değil. Biz burada değiliz. Biz milletimizin barışının, huzurunun, mücadelesinin tam göbeğindeyiz, tam içindeyiz.

Çünkü Çanakkale'de, Sakarya'da omuz omuza can veren bu milletin evlatları bugün de aynı bayrağın altında eşit ve özgür yurttaşlar olarak yaşaması gerektiğini biliyoruz, buna her şeyimizi feda edecek bilince sahibiz. Ulusal birliğimiz, yurt bütünlüğümüzün teminatı bu duruştur. Bu duruşumuz, başta Ortadoğu olmak üzere bölge barışı ve demokratik gelişimi içinde Türkiye'nin gerçekten bir kutup yıldızı parlamasına vesile olacaktır. Atatürk'ün hepimize emaneti yurtta barış, cihanda barış gerçek anlamda karşılığını bulacaktır.

Bazen düşünüyorum. Görüyorum ki bu ülkede son on yılda, iki cumhurbaşkanı adayı hapiste. Belediyeler kayyımla yönetiliyor. Tek bir adım geri atılmıyor. Biri Edirne'de biri Silivri'de ve bu ülkede sözüm ona birileri, kendi nobran ve narsist duruşlarıyla, bu coğrafyada barışı tesis edeceğiz anlayışını ortaya koymaya çalışıyorlar. Bu ülkede, özgürlüğü ve hürriyeti ve özellikle rakiplerini hapseden anlayışın sona erdiği bir ortamda barış ve huzur tesis olunacaktır.

Selahattin Demirtaş'ı kurduğu sofrayı büyüterek gerçekleştirdiği anlayışla Edirne'de tutsak tutmaya çalışan zihniyetin, bu ülkeye barışı getirme şansı yoktur. Bu milletin barışacağı, huzur içinde olacağı günleri bu milletin kendi inisiyatifi sağlayacaktır. Siyasi ısmarlamalarla sandık hesapları, hesaplamalarıyla, o iş üzerinden sandık üzerinden pazarlıklarla bu sürece bakanlara Allah akıl versin. O akıldan bir şey çıkmaz.

Tabii o kadar dava var ki, o kadar kötü süreçlerle muhatabız ki anlatmakla bitmiyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi üzerinden yürütülen davalar, operasyonlar ve buna ilişkili olarak az önce bahsettiğim 15-16 tane mahkemenin varlığı, aslında işte tamamının bir bütün olması ve meselenin tümüyle siyasi olması ve tümüyle bu zemine oturtuluyor olması nettir. Çünkü rakipsizleştirme bugünkü siyasi iradenin ve iktidarın hedefidir. Toplumun rakibi, daha doğrusu Cumhurbaşkanına karşı mücadele edecek olan kişiyi, Cumhurbaşkanının bizzat kendisinin tespit etme arzusu bugün yaşadıklarımızın sebebidir.

Adaysızlaştırma, lidersizleştirme, partisizleştirme zincirinin en ağır, en akıl almaz, en absürt, en skandal hali de casusluk iftirasıdır. Ne tesadüftür ki casusluk iftirası içerisinde kurulan tezgâhın, o kötü senaryonun, onu yazan ve yazdıran aklın oraya koyduğu aktörün, hiç tanımadığım, hiç bilmediğim, sadece beş dakikalık bir fotoğraf anısına sahip olduğum kişinin diğer salonda casusluk davasına dönüşmesi, aynı kişinin de bu duruşmada bu davada yöneticim olmasını sağlamıştır. Allah verdikçe veriyor!

Düşmanlığın cehaletle bulduğu sonuç diyorum ben buna. Düşmanlığın. Hâlbuki adalette düşmanlık yoktur öyle değil mi? Ama düşmanlık taşıyorsan veya makam, mevki, menfaat duygusuyla görevini yapıyorsan, ifade ettiğim gibi şaibeli bir iddianame ortaya çıkar ve onun altına imza atan, o iddianameyi yazdıran herkes benim için şaibelidir. Çok net. İşte böyle şaibeli bir ortam, böylesi absürt bir casusluk iftirasını da önümüze bir dava olarak koymuştur.

Milyonların oyuyla seçilmiş, milyonların ön seçimde adını yazdığı bir insan, kendi milletine karşı casus diye yaftalanmak istedi. Benimle birlikte kampanya danışmanım ve de yaklaşık 13 yıldır birlikte siyasi mücadeleye birlikte girdiğim danışmanımın, 40 yıllık bir gazetecinin aynı iftirayla suçlanarak bir casusluk duruşmasına dönüşmesi... Bugün yaşanan trajikomik, talihsiz bir televizyona el konma sürecinde olduğu gibi burada da temel amaç, davadan bahsetmiyorum, gazeteci dostumuz Merdan Yanardağ yürütülen iftira kapsamında temel amacın televizyon kanalına el konulması olmuştur. Daha ilk duruşma yapılmadan satış süreci başlatıldı.

Tabii ki bu iftiranın dosyadaki çürüklüğünü ayrıca göstereceğim ama burada yalnız şunu söylüyorum: Kendi milletinin seçtiği insanı “yabancı ajan” diye damgalayan bir iktidar, aslında kendi milletine güvenmediğini itiraf etmektir. Çünkü bu iftiranın arkasındaki düşünce şudur: Millet bu adayı kendi aklıyla seçmiş olamaz, mutlaka bir güç vardır. Çünkü tüm başarısızlıklarını ve kaybettiği seçimleri, millete bu söylemlerle yürütmeye çalışmıştır. Bu milletin aklını küçümseyerek süreçleri işletmeye çalışmıştır.

Tabii ki bu aynı zamanda kullanışlı bir yöntemdir. Yani, şöyle ifade edeyim: 2019'da seçimi kaybedeceğini anlayan iktidarın başındaki zihniyet; “Binali Yıldırım'ı mı seçeceksiniz yoksa Sisi'yi mi seçeceksiniz” diye dil geliştirecek kadar seçimlerde bu şekilde milletini aldatacak fesatlıkta bir süreç önermişlerdir. Halk iradesinin kopuşun son noktasıdır. Totaliter düşüncenin tanıdık bir refleksidir. Kendisine karşı çıkan her yurttaşı düşmanın uzantısı saymak ya da düşmanlaştırmaktır.

Tabii ki bu siyasi kötülüğün yargı içindeki kullanışlı aparatlarını da unutmamak gerekir. Onların tasarladığı yol ve yöntemler bu dosyanın şekillenmesine vesile olur. Casusluk, yani vatan hainliği… Davaların en absürt örnekleri hukukçularca aslında anlatılırken Dreyfus davası örnek gösterilir. O kadar geçmişe gitmemize gerek yok aslında diyerek bana da yüklenen bu uydurma suç hakkının duruşma tutanaklarını okuyun, dünyanın gelmiş geçmiş en absürt suçlamasını aslında görebilirsiniz, çok birbirinden farkı yok. Dreyfus davası, bizim casusluk davamızın getir götürünü yapar. O kadar aşağı seviye. Çırak çıkar yani. Ama Allah büyük ya. Gerçekten Yaradan’a sığınıyorum her zaman. Allah'ım bizi koruyor diyorum. Allah'ım kötülerden bizi koruyor. Kötü insanlardan bizi koruyorum.

Çok kişinin bilmediği bir olayı paylaşayım. Daha bu hafta oldu. İBB davasının dezenformasyon trolü olması ve ağına aldığı medya ile manipüle ettirilen şahıs görevinden kovuldu. Kim olduğunu söyleyeyim ama adını vermek çok ahlakıma sığmayan bir iştir. Adalet Bakanlığı'nın gözdesi basın danışmanı görevinden kovuldu. Diyeceksiniz ki İmamoğlu, kötü akıllı bir basın sorumlusunun kovulmasını niye anlatıyor? Bunun casuslukla ne ilgisi var? Onun yanıtını ben değil, bilakis bana muhalif yayın ve sosyal medya hesapları veriyor. Bize casusluk elbisesini biçen arkadaşların, o kovulan danışmanı için bu iddialar dile getiriliyor. Bir başka ülkenin istihbarat servisine hizmet ettiği iddiasını ben değil, onlar dile getiriyor.

Tabii ki bir iddia. Kimseyi karalamıyorum. Sadece burada eşdeğer bir biçimde önlerine koyuyorum. İster otursun yesinler, ister kafasını çenelerinin arasında alıp düşünsünler, umurumda değil. Eğer doğruysa, yanı başındaki casusluktan bir haber olanların beni casuslukla suçlamasına neden diye soruyorum, sormaya devam edeceğim. Ne denir? Ben buna cevap olarak Allah büyük derim. Yaradan büyük, Yaradan’a sığınıyorum.

Neyse.

Belediyelerle operasyon ve tehdit ve şantaj süreçleri gerçekten başka bir evreye tırmandı. Belediye başkanları tabii ki dokunulmaz değildir, hesap vereceğiz. Geçmişte belediyelerde çok davalar oldu. Sayın Cumhurbaşkanı ile ilgili davaya da değineceğim, hem de somut örnekler koyacağım milletimin önüne, huzuruna. Ben kayırmacılık yapmadım. Eşime, dostuma fırsat alanı yaratmadım. Gerçekten beytülmale dokunmadım. Dokundurtmadık. Denetimi en üst seviyede tuttuğumu örnekleriyle milletin huzuruna tek tek koyacağım.

Ama seçilmiş olmak tabii ki kimsenin hukuk dışına çıkmasına da fırsat vermez. Suç şüphesi varsa soruşturulur. Ama bir başka yönüyle bunun yöntemleri vardır. İnsanlar karalanamaz, lekelenmeme hakkı, masumiyet karnesi korunur. Bunların tümüyle dışına çıkıldı, çizgiler aşıldı. Belediye başkanlığı, yalnız bir kamu görevi de değildir. Aynı zamanda bilinmelidir ki millet tarafından verilmiş bir siyasi yetkiyi kapsar. Bir seçilmiş görevden alındığında, yerine kayyum atandığında, sandıktan çıkan sonuç başka yollarla değiştirildiğinde, bunun sonucu yalnız o başkanın hayatında görülmez. O ilçede oy veren yüz binlerce insanın oyu değiştirilmiş olur.

Kayyım bu ülkeye, elbette İstanbul'a gelmedi. Önce Güneydoğu'da yaşandı. Diyarbakır'da, Mardin'de, Van'da, Batman'da, Hakkari'de seçilmiş başkanların yerine valiler atandı. İstanbul'da da ilçelerde kaymakamlar. Milyonlarca yurttaşın oyu, bir kararnameyle geçersiz sayıldı. Bir anda. O bugün Doğu Güneydoğu'da bunlar olurken ülkemizin batısında bize dokunmaz diyenler oldu, sustular.

Ben toplumun öfkesini, iradesini yok sayan karara karşı olan o tepkili halini yıllar önce yaşadığım yerinde bizzat gördüm. 2019'da ikinci seçimde yeni kazanmış bir belediye başkanı olarak, birkaç ay sonra Diyarbakır'da, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı’nın Sayın Selçuk Mızraklı'nın görevden alındığı dönemde hemen kendisini ziyarete gittim Diyarbakır'a. Çok üzüntülü olduğumu ifade ettim. Ve Diyarbakır'ın sokağında, caddesinde gezerken o insanların kendi oy verdikleri ve oy vererek seçtikleri insanın hukuksuz bir şekilde görevden alınmasına gösterdikleri o büyük tepkiyi yaşadım, gördüm. Gözlerinden o acıyı hissettim. İşte sonrasında ne yazık ki 7 yıla yakın hapis yatan ve özgür kalarak tekrar özgür yaşamına dönen, Selçuk Mızraklı'yı geçenlerde hepimiz okuduk, takip ettik. Buradan tekrar kendisine geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

Aynı şey Mardin'de yaşandı. Mardin'de yaşandı ve hemen yine Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak Mardin'e gittim Ahmet Türk'ü ziyarete. Başka belediye başkanları da vardı ve birlikteydik. Aynı şekilde Diyarbakır'da da başka belediye başkanları vardı ve birlikteydik. O acıyı, o hak yiyenlerin hem ülkemizi hem de o ilde yaşayan insanların düştükleri durumu bizzat gördüm, tespit ettim. Milletin iradesine çökenlerin, milletin iradesine bu kötülüğü yapanların aslında ne kadar derin bir hasar yarattıklarını hep beraber yaşadık, yaşıyoruz.

Şimdi size İstanbul'un haritasını tabii anlatacağım. Bu İstanbul'da önce kayyumda Esenyurt ve Şişli'den az önce bahsetmiştim. Ama şimdi başka bir yöntem sürüyor. Sadece operasyonla değil, ardından belediyeye çökmenin şantajla, tehditle yürütülen aşamalarından da bahsedeceğim.

31 Mart 2024'te, İstanbul kararını verdi. 39 ilçenin 26'sını kazandık. 39 ilçenin 26'sını. Bildiğim kadarıyla İstanbul'da ilk. Ve de şunu da söyleyeyim, İstanbul Büyükşehir Belediyesi oylarında 39 ilçenin 32'sinde 1'inci olduk. 39 ilçenin 32'sinde 1'inci olduk milletimizin o kutsal oylarıyla. 13'ünü merkezi idareyi yöneten hükümetin partisi kazandı. Bugün o haritaya bakın, bizim kazandığımız 26 belediyenin 11'ini elimizden aldılar. Bir tek sandık kurulmadan, bir tek oy kullanılmadan.

Nasıl mı? 3 yolla. Birinci yol; kelepçe ve kayyum. Esenyurt az önce ifade ettiğim gibi Ekim 2024'te gözaltına alındı. Az önce söylediğim uydurma iddianameyle, kent uzlaşısı iddianamesiyle yerine bir kayyum oturtuldu. Sonra tahliye edildi ama görevine dönemedi. Hâlâ da dönemedi. Yerine oturtulan kayyumun da ne duruma düştüğünü geçenlerde takip ettik. Aynı şey Şişli'de, Belediye Başkanımız kendisi burada, Resul Emrah Şahan Başkanımız, yine aynı şekilde 19 Mart operasyonuyla gözaltına alındı. Yine kent uzlaşısı üzerinden tutuklandı ve de Mart 2025'te de Şişli'ye kayyum atandı.

Sandığı tanımayanlar, sandığın yerine kayyum olarak kaymakamı veya valiyi koydu. Birinci yöntem bu. İkinci yöntem, başkanı tutukla meclisi değiştir yöntemi. Bu yöntemin adımları hep aynı. Önce seçilmiş başkan gözaltına alınır, tutuklanır, görevden uzaklaştırılır. Sonra meclis toplanır, başkanvekili seçilir. Bizim aday kazanırsa seçim mahkemeye taşınır, iptal edilir. Sonra meclis üyelerine sıra gelir. Kimi gözaltına alınır, kimi bir gecede parti değiştirir ve seçim, sayılar değiştikten sonra tekrarlanır. Gaziosmanpaşa'da meclis, birkaç örnek vereceğim. Gaziosmanpaşa'da meclis çoğunluğu zaten AK Parti'ye aitti. Başkanımız Hakan Bahçetepe tutuklandı. Haziran 2025'te belediye meclisi oylamasıyla karşı tarafa geçildi.

Bayrampaşa'da meclis çoğunluğu partimize aitti. Hasan Mutlu tutuklandı. Başkanvekilliği seçimini bizim adayımız kazandı. İtiraz edildi. Mahkeme seçimi iptal etti. Seçim Ekim 2025'te tekrarlandı ve belediye tek oy farkla, bildiğiniz yöntem ve usullerle ya korkuyla ya tehditle yargının da kullanılmasıyla birlikte Bayrampaşa el değiştirdi ve AK Parti'ye geçti.

Üsküdar bir facia. Bir facia. Yarısını anlatabilirim, yarısını anlatmaya edebim ahlakım yetmez. Yani o edebim ahlakım onu anlatmama engel olur. Sinem Dedetaş… Yönettiği belediyeye önce bir operasyon yapılıyor. Daha sonra burada bir sistem yönetiliyor. İnsanların üzerine gidiliyor, korku salınıyor, meclis üyeleriyle ilişkilere geçiliyor. Sonra Sinem Dedetaş, Temmuz 2026'da gözaltına alınıp tutuklanıyor. Ve de Ağustos'ta yapılan başkan vekili seçimini 22'ye 18 adayımız kazanıyor. Suç duyurusu yapılıyor, mahkeme seçimi iptal ediyor. Seçim tekrarlanana kadar 4 meclis üyemiz parti değiştiriyor. 3 meclis üyemiz gözaltına alınıyor. Yani çare tükenmiyor! İkisi tutuklanıyor, biri serbest bırakılıyor ve oylamanın olacağı gün gözaltında tutuluyor önce, sonra tutuklanıyor ve 8 Eylül'de aynı meclis 23'e 19 bu sefer karşı tarafa geçiyor.

Bir genç anneye, bir onurlu namuslu avukat meclis üyesine yapılanları Yaradan da biliyor. Ben de çok iyi biliyorum, bu millet de günü geldiğinde öğrenecek. O insanları korumak adına bugün konuşmuyorum. Ama yapılan vahşiliği, yargı eliyle insanların nasıl yerle bir edildiğini, insanlığın, onurun, haysiyetin nasıl yerle bir edildiğini ben biliyorum. Bunu cümle alem de biliyor. Böyle bir vahşilik olamaz ya.

Savcılık ne zamandan beri insanları tehdit mekanizmasına dönüşmüş? Ya bir insanın yakınının serbest kalıp kalmaması üzerinden siyasi pazarlık bu ülkenin sınırlarından içeriye ne zaman girdi? Adliyenin içerisine ne zaman sızdı bu? Arkadaş, olacak şey mi?

Dünya beşten büyüktür! Ama Adalar’da öğrendik ki 2, 10’dan büyüktür. Adalar’da bunu gösterdi bu iktidarımız. Neymiş efendim meclis üyeleri geçmeseymiş. Şu olmamış, bu olmazmış, olmasaymış da falan filan. Allah sizi ıslah etsin. Bu ülkede, bu insanlara bu şekilde diz çöktürmek, bizim insanımıza diz çöktürmek hem de yönetici tarafından; yani en güçlü el tarafından, hükümet tarafından, bakan tarafından, yargı tarafından bunun yapılması nasıl anlatılabilir ya? Ve Adalar da el değiştirdi. Hem de aynı konumdaki iki meclis üyesinin birisi göreve döndürülüyor, öbürü döndürülmüyor. Çünkü göreve döndürdükleri, iktidar lehine oy vereceği netleşiyor ama diğeri dönmem kararımdan dediği için o görevine döndürülmüyor. Kent uzlaşısından, az önce bahsettiğim konuda.

Ataşehir… Şaka gibi. Bizim duyduklarımızı, hapishanede bile gelip insanlara anlattıklarını devletin mekanizmaları dışarıda tespit etmiyor mu, öyle mi? Devlet not tutar. Devlet o notları tutar, bir gün gelir ortaya çıkar. Ben tehditten yılmam yani. Tehdit edene derim ki; Allah seni ıslah etsin derim, o kadar. Hiç umursamam yani. Beni hiç kimse hiçbir şeyden korkutamaz, bu o kadar net ki. Hırsızlık ya. Milletin iradesine hırsızlık ya. Böyle bir şey olamaz ya Ataşehir'de. Ve adam tehdit ediliyor. Bana haberi geliyor beş gün önce. Ben o adama moral yazısı bile yazdım. Sıkma canını, kendine dikkat et, sağlığına dikkat et, en doğru kararı sen vereceksin diye not verdim yani biriyle. Adam, insanlarla konuşuyor, diyor ki; tehdit ediliyorum, beni tutuklayacaklar. Geçmem isteniyor ve görevimi bırakmam isteniyor diye adam anlatıyor.

Adam, bir gün önce nasıl duracağını kamuoyuyla paylaşıyor. Ertesi gün operasyon yapılıyor, hemen seçim kararı. Ardından hadi geçiş veya işte boş oy kullanma gerekçesi vesaire şu bu ve bu siyasette seçim kazanmak öyle mi? Bunun adı, bunun adı işte belediyeyi kazanmak öyle mi? Utanç verici ya! Ondan sonra al sağına birini, al soluna birini, ellerini ayağa kaldır; bunun adı başarı öyle mi? Yani bu koltuk senin değil. Bu koltuk benim değil. Bu koltuk milletin. Milletin emaneti. Seçildiğin gibi, seçimi kaybettiğinde gitmesini bileceğin bir yer. Allah kahretmesin ya, böyle bir şey olmaz. Allah bu milleti korusun. Böyle bir şey olmaz. Bunu insanlara anlatamazsınız. Bu nasıl bir, bu nasıl bir aymazlık? Bu nasıl bir tutku? Ya bu nasıl bir koltuğu sahiplenmek?

Ben Beylikdüzü'nde belediye başkanlığı yaptım 5 yıl. Belediye başkanlığını devrettiğim arkadaşım burada. Belediye başkanımız. Bitti görevimiz, aldık çantamızı çıktık. Görevimiz olmazdı. Büyükşehir belediye başkanı da olmazdık, görevimiz biterdi. Belediye başkanımız burada, kendisi burada. Bir tane belediye başkanı, kendisini önermiş miyim belediye başkanı yapsınlar? Bir tane memur önermiş miyim, bir tane müdür önermiş miyim, kendisi burada. Çünkü benim değil ki koltuk, artık millet onu seçmiş. Biz böyle baktık dünyaya. Biz böyle baktık dünyaya. Kimse benim hükmümde değil, kimse benim emir kulum değil.

Ama ben siyaset yaşamım boyunca şunu gördüm. Talimat gelmeden, Beylikdüzü Belediye Başkanıyken Büyükşehir Belediyesi'nde elini kıpırdatamayan, korkudan tir tir titreyen mekanizmayı gördüm. Ama biz bunu yaşatmadık. Bu kürsüde profesörler geldi konuştu, doçentler konuştu, gurur duyduğum bürokratlar konuştu, her biriyle gurur duyuyorum. Yüzde onunu tanımıyordum görevimden önce. Yüzde doksanını insan kaynakları uzmanlarının katkılarıyla, tanıdığının tanıdığının tanıdığının önerileriyle göreve davet ettik, milletin evlatlarıyla çalıştık.

Bu nedir ya? Babasının oğlu, dayısının bilmem nesi, kardeşi, yeğeni, damadı, o su bu su.

İstanbul'un ilçelerinin bu şekilde, bu şekilde gasp edilmesi milletin iradesine yapılan büyük bir vurgundur. Ondan sonra efendim neymiş? Şu ilin büyükşehir belediye başkanı geçiş yapmışmış. Artık geçtikten sonra o parti kimsessizleri, kimsesi kime yutturuyorsunuz bunu ya? Vahim yani, vahim. Allah düşürmesin ya. Allah o duruma düşürmesin ya. Utanç verici. Haysiyetini, onurunu yerlere seren, perişan eden bir durum.

Ama ben o adamı düşünmüyorum. Bu ülkenin en güçlü koltuğunda oturan bir insanın bu şekilde zorlayarak bu süreçlerin nasıl yapıldığını hepimiz biliyoruz. Bu hale düşürülen toplum yazıktır. Bu ülkede vesayet diye bir şey bu ülkenin en büyük düşmanıdır. Tebayı biz hafızamızdan sileli 100 sene oldu. Ben dünyanın en onurlu toplumunda yaşıyorum, en mutluyum. Niye? Korkma diye İstiklal Marşı başlıyor. Böyle bir şey olabilir mi ya? Diz çök, elini öp. Ondan sonra sağına geç, soluna geç, elini kaldır, indir, haha hihi bütün yandaşları alkışlasın.

O il başkan çalışmaz ki zaten. O ilçe başkanı da nasılsa seçimi kazanırsa, beyefendi işaret edilecek, işlem yapılacak, hazırlanacak, tamamlanacak, geçiş yapılacak, kaldır elini, indir aşağıya. Bu millet bunu yutmaz. Bu millet bunu yutmaz. Bu millet muhtarlıktan, mahalleden seçimleri öğreneli 200 yıl oldu. Biz öyle 20-30 yıllık demokrasiyi sandığı yaşayan bir toplum değiliz. Ceketimizi alıp evimize mi gideriz biz? Bitti. İktidar bizim için bir saltanat değil. Bizim saltanatımız evimizde. Orada da evin reisi eşim. Belki kızım, bilmiyorum. Ama öyle bir şey olmaz. Öyle bir sefalet bu ülkeye yaşatılmaz. Utanç verici. Herkes utanmalı, herkes başını öne eğmeli, herkes düşünmeli.

Bunun partisi yok. Bu benim partimin konusu değil. Bu partinin o partinin konusu da değil. Bu ülkenin başındaki iktidarın bu ülkeye yaşattığı en büyük zalimliktir, en büyük zalimliktir. Çünkü insanların haysiyetiyle oynuyorsunuz. İnsanların duruşunu etkiliyorsunuz. Ya bizde laf vardır: Mert olmak, yiğit olmak, dürüst olmak, ahlaklı olmak, satmamak, davadan dönmemek.

Mücadele edersin bir maçı kazanırsın, kaybedersin. Kazanırsan gider diğerini teselli edersin. Kaybedersen birini yer seni tebrik etmesini işte ya da teselli etmesini beklersin. İkisi karşılıklıdır, budur yani centilmenliktir. Neyi kaybediyorsun, neyi kazanıyorsun ya? Arkadaşlarım bilir, 2014'te seçim kapandığı gece saat 2'ye kadar arkadaşlarımı partiden çıkartmadım. Uzun uzun konuştuk. En son dediler ki "Anladık, anladık dedi kutlama yapmayalım diye”. Tabii kutlama yapmayacaksınız dedim. 2014'te. Evinize gideceksiniz dedim. Yarın mesaimiz başlıyor. 2014'te de ben bunu söyledim insanlara.

Bu utanç verici. 25 yıl sonra bir iktidar kendisini bu duruma düşürür mü ya? Ben 70 küsur yaşında insanlarla 30'lu yaşlarda ortaklık yaptım. Bir insan kendi malının, mülkünün egoistliğini yaşayabilir. Narsizmini de yaşayabilir, umurunda değil yani. Kendi kazanmıştır, sat hayır, evladına vermez, koklatmaz vesaire. Bunlar yaşadım da. O 30'lu yaşlarda 72 yaşındaki insanlarla ortaklık yaptım. Ben toplantı yaparken kapıda oğlunu bekletirdi. Oğullarının en büyük oğlu Allah rahmet eylesin babamla yaşıttı.

Ben şanslı bir insanım, kendi işimi bile bana 23-24 yaşında emanet etmiş babamın evladı. Ama kendi malınız, mülkünüz. Bunu bir tutum olarak tartışabiliriz.

Ama bu nasıl bir kuşak ya? Oturdu koltuktan kalkmıyor. Kimin koltuğu? Milletin koltuğu. Bırak Allah aşkına milleti rahat ya. Git evine çoluğunla, çocuğunla, torununla, torbanla uğraş ya. Yazıktır, günahtır bu millete. Bu milletin aklıyla dalga geçme. Bu milletin aklı kendine yeter. Sanki kendini seçilmiş tek akıllı insan zannedersen olmaz yani. Bu millet bunu kaldırmaz, ben kaldırmam. Hiç kimse kaldırmaz, hiç kimsenin evladına kaldırmaz. Babasını çekmez çoluk çocuk Kendi babasını, annesini çekmez bu şey. Ayıptır.

Çöktüler. Milli iradeye çökemeye devam ediyorlar

Bu bir gasptır. Bu bir vurgundur, milli irade vurgunudur. Ağır bedelleri olacaktır. Kişilikle oynamaktır, kişilik kodlarıyla oynamaktır bu toplumun. Ben bunu kaldıramam.

Ve ben haysiyetim için yaşıyorum. Ben namusum, iffetim için, onun için yaşıyorum. Kimseye, hayatımda en büyük nezaketi emekçilere gösteririm. En büyük bugün bütün arkadaşlarım bilir. Çünkü ben o alın terinin döküldüğü yeri çok iyi bilirim. Allah'a şükür benim babam bana çocukluğumda amelelik çok yaptırdı. İyi ki yaptırdı. Onu bilirim ben. Benim için asildir o insanlar. Evine ekmeğini taşıyor. Sen kimseyi aşağılayamazsın bu toplumun içerisinde. Kimseyi de aldatamazsın. Boş lafları geç. Bu millet uyanıktır. Ben milletin aklına, erdemine çok güveniyorum. Bu belediyelere yapılan bu operasyonlarla, bu geçişlerle, bu baskıcı, zalimlikle, kamunun gücünü kullanarak, mülki idarecilerden yargısına varıncaya kadar insanları kullanarak bu şekilde milli iradeyi, demokrasiyi yerle bir eden tutum ve tavırları kınıyorum.

Bu millet iple sandığı çekiyor. Bunun adı seçim değildir, bunun adı net olarak ele geçirmedir. Az önce ifade ettim işte rozet takma. Neymiş işte, tutukla, yerine olanı ikna et, geçiş yaptır Beykoz'da. Veya işte Şile'de. Tuzla’da, Çekmeköy’de... Düştükleri hallere bak? Yani bazen diyorlar ki bu insanları şöyle mi seçseydiniz, acaba eksik mi oldu falan oldu filan oldu. Böyle bir şey yok. Böyle bir şey yok. Partinin içinden emekçi bir başkanımız, burada genel başkanımız ve partimizin önemli insanları burada. Özenli davrandık. Böyle bir zalimlikle bunun testi bu şekilde yapılamaz. Bu, bu toplumun kendi vicdanında ve kendi aklında o, o içindeki o derin ferasetle, irfanla değerlendirmesini yaparken, temel suçlunun bu ülkenin başındaki iktidarın her türlü gücü kullanarak, o insanların ailesinden yaşamına kadar her türlü baskıyı kullanarak yürüttükleri mekanizma olduğunun altını çiziyorum.

Bunu kendine yediren varsa başkasına da yapsın. Ben en yapmam yani, yapamam. Mümkün değil. Allah korusun. Ben bir ilçe belediyesini kazandığımda bile tanıdığım kim varsa, tanıdığım tanımadığım hangi partimiz olursa olsun ziyaret ettim. Hangi ile gittiysem büyükşehir belediye başkanı olarak kendisini ziyaret etme talebinde bulundum. %90'ı korktu biliyorum. Korku altında. Selam veremezler, konuşamazlar. AK Parti'nin böyle bir talimatı var. Ben 12 sene görev yaptım. Benim hiçbir açılışıma kaymakam da gelememiştir, vali de gelememiştir. Ge-le-mez. Bu bir talimattır ama AK Partilinin en basit törenine koşa koşa gider. Bahsettiğim şey parti devleti. Bugün burada olmamızın da sebebi odur. Parti devleti anlayışı. Dedim ya adım adım bugünlere gelindi. Parti devleti anlayışı.

Şimdi Allah muhafaza bunu yargıya da nakşetmeye, Allah muhafaza başka güçlere nakşetmeye çalışma gayretindeler. Ben buradan milletimizi uyarıyorum. Ama en çok da hükümeti uyarıyorum. Yapmayın bunu bu ülkeye. Bu devlete yapmayın bunu. Bak burada her gün bir arada olduğumuz jandarmalar var, hizmet ediyorlar. Burada güvenlik hizmeti veriyorlar. Ayaklarına Allah taş değdirmesin. Hasar vermeyin bu jandarmaya, polise. Hasar vermeyin, bu kurumlar bizi ayakta tutan kurumlar. Yargı ya, yargı devleti ayakta tutan kurumlar. Bu hasarı vermeyin. Yazıktır, günahtır. Bu devran gelir geçer. Herkes fani. Herkes fani, gelip gidecek. Ama bugün ama yarın. Kimsenin garantisi yok, ben dahil, hepimiz. Ama böyle şey olmaz. Benim burada bugün yargılanma sebebimin altındaki anlayış budur. Bu bir rozet takma anlayışı ya da bir yeri gasp etme anlayışı. Şantaj vesaire işte tümüyle bunların oluşmasının altındaki sebeplerle benim burada bulunmam arasında hiçbir fark yoktur.

Sandıkta kazanamadıkları belediyeleri kelepçeyle, kayyumla, rozetle almak… Bu siyaset değildir ya. Ganimet anlayışı, ganimet. Belediyeyi milletin değil kendi malları sayan bir anlayış. Arkadaşlarım bilir burada olan olmayan. Yarın devredecekmiş gibi, seçimden bir gün sonra devredecekmiş gibi her an brifinginizi verecek, hesabını verecek durumda olmalısınız. Görevimiz biter, gideriz. Tabii ki devletin memurları var, onlar devam eder, etmez, başka görevlere tayin edilir, budur ya. Böyle şey olur mu? Bunlara çocukken mızıkçılık mı öğrettiler? Bunlara çocukken ayağını kır oğlum maçı öyle kazan mı öğrettiler ya? Bunlara çocukken işte ne bileyim mahkeme ayarlayın falan anlattılar ya da başka bir şey. Vallahi biz böyle bir şey görmedik. Ben görmedim. Bak Allah şahit. Ne ailemde gördüm, ne okulumda gördüm, bak söylüyorum, ne kuran kursunda gördüm, ne camide gördüm, ne başka bir yerde gördüm. Bunlar nerede yetişti ya? Bunlar nerede yetişti? Bizim inancımızda böyle bir şey yok. Bizim inancımızda böyle bir şey yok.

O operasyonlar dalga dalga sürüyor. Bir belediyeden öbürüne, bir dosya bitmeden öbürü açılıyor, bir dava sürerken ek iddianame geliyor. Ne oldu iddianame geldi de? Allah aşkına Ağaç AŞ’de ne dinledik burada ya? Ne dinledik ya? Ayıp değil mi, yazık değil mi? 5 ay, 6 ay. O 13 ay, 14 ay duruşma bekledi arkadaşlarımız bir başka daire başkanlığında. İddianame, pardon tövbe, iddianame bekledi ya. Duruşma bekledi, herkes serbest kaldı. Yazık değil mi ya? Şoför, şoför ya, sekreter, çaycı. 13 ay, 14 ay. Yazık değil mi insan bunlar, insan. Evinde çocuğu var. Çocuğu var, annesi var, babası var.

Burada kimse lay lay lom yapmıyor. Hadi biz anladık, kendi durumumuzu biliyoruz. Biz burada kimle konuştuğumuzu biliyoruz ama bu insanlara yazık. Yazık. 13 ay diyorlar ya, bir başka duruşmada serbest kaldı, gittiler. Neydi bu çocuklar? Ne yaptınız bu çocukları? Sıfır maaşla, emekçi sıfır maaşla. Vallahi ben benim inançlı bir insanım yani. Benim inancımın bana söylediklerini ben biliyorum. Bir insanın haysiyetine, namusuna, göz dikilmez, ekmeğine göz dikilmez, hürriyetine göz dikilmez. Malına, mülküne göz dikilmez. Malı, mülkü kıskanılmaz.

Partiymiş, siyasetmiş… Batsın böyle particilik, böyle siyaset. Ben böyle particilik yapmadım, yapmam da. O koltuk düşkünlerini görüyoruz. 80 yaş sendromu mudur? 70 küsur yaş sendromu mudur nedir anlamadım ben?  Büyüklerim alınganlık yapmasınlar. Benim de babam var, amcam var, büyüklerimiz var. Ama böyle bir şey olmaz. Böyle koltuk düşkünü olunmaz.

Benim belediyelerin kaynaklarını kes. Hiçbir belediye, uygulanmayan borç tahsilatlarını yükle. Haciz tehditlerini uygula. Kamu bankalarının kapılarını kapat. 7 yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi tek bir kamu bankasından, hani anlatıyorlar ya şimdi fon kuruluşlarına milyarlarca lira yatırmışlar. Büyükşehir Belediyesi gibi dünyada şu anda en itibarlı kredi notuna sahip kurumdur Türkiye'de. En itibarlı. Allah'a şükür, muazzam bir süreç yönetti. Oradan da yargılanıyoruz, onu da anlatacağız. En itibarlı kurumu 1 lira kredi alamadık biliyor musunuz? Vakıfbank, Akbank, Ziraat Bankası, 1 lira İller Bankası, 1 tek kuruş, bak iddiayla söylüyorum, 1 tek kuruş. Bizden kesinti yapılan en büyük kesintinin yapıldığı kurumdur İstanbul Büyükşehir Belediyesi. İSKİ, en büyük kesinti yapılan kuruluşta kuruluş bağlı olduğu o kurum 1 tek kuruş alamamıştır 7 yıl boyunca. Ama biz çatır çatır onların döneminin 2-3 katı metro yaptık. Allah'a şükür.

İyi insana Allah verir yani. Ben ekmeğimde de, bereketimde de siyasetimde de bunu yaşadım. Ama bunu yaptılar bize. Yani anlaşılır bir ama değil yani. Demokrasi herkes içindir. Herkes içindir. Bölünmez yani. Şunun içindir, bunun için değildir, böyle bir şey olmaz.

Dolayısıyla yani burada mesele AK Parti ya da Yeni Parti meselesi değil. Bakın, bu yüce de siyaseti bitiriyorsunuz, siyasetçiyi bitiriyorsunuz, siyasi kurumları yerle bir ediyorsunuz. Valiliği, kaymakamlığı, devletin kurumlarına, yargıya verdiğiniz zararın haddi hesabı yok. Bunun altından hiç kimse kalkamaz. Tekrar ediyorum. Faniyiz, bugün varız yarın yokuz. İnanıyorsak böyledir bu iş. İnanmıyorsa Allah bildiği gibi yapsın, onu bilemem.

Gerçekten çok tehlikeli bir durumdayız. Benim endişem, yurttaşın umudunu kesmesi. Ama kesmeyin. Sizin damarlarınızda, sizin genetiğinizde demokrasi vardır. 200 yıllık mücadelenin karşılığı vardır. Totaliter düzenin tam olarak istediği sizin umutsuz olmanızdır. Umudunuzu kesmenizdir. Güçlü ve iradeli olun. Gücünüzü birbirinizden alın. Canınız sıkıldığında bir araya gelin, öyle korkmayın. Korkmayın. Devletimizin güzel memurları korkmayın öyle. Öyle yandaşlık mandaşlık, geçin o işi. O işler bitti gitti. Millet millettir, millet millettir. Kötülüklerin hesabı sorulur. Bu millet umudu kesmeyecek. Çünkü bu millet iradesine el uzatanları her seferinde sandıkta yeniden yenmiştir. Tekrar yenecek.

Evet, bu bölümü toparlamak istiyorum. Gerçekten vahim bir durumdayız ve bu vehamet, bizi bugün buraya düşürmüştür. Bakın, gerçekten vesayet altında olmak acı bir şeydir. Benden önce görev yapmış olan, Allah rahmet eylesin, rahmetli Kadir Topbaş. Ben bunları yaşadım. Her şeyi anlatacağım. Rahmetli Kadir Topbaş'ın seçiminde zorla, zorla görevi bıraktırdıkları zaman, mecliste, seçimde kaybedeceğimiz bir seçim ama duygularımızı dile getirelim diye, beni o zamanın siyasi iradesi mecliste aday gösterdi ve çıkıp söylediğim şuydu. Seçim kazanmak değil, zaten öyle bir çoğunluğumuz yok. Allah bize böyle bir seçimi bir daha nasip etmesin. Bu büyük bir yanlıştır dedim. Açsınlar konuşmamı dinlesinler. Ama kendi arkadaşlarının koltuğuna bile göz dikmişleri ben en ön safta görmüştüm o gün konuşma yaparken. Hala siyasette çoğu. Hala siyasette. Bazıları belediye başkanlarının o, kapmak için, çökmek için mücadele en ön safında. Biliyorum, hepsini tanıyorum. Bazıları da şu anda çökmek için hayal kuranlar arasında. Onu da görüyorum, yazık ya. Yazık yani, hoşunuza mı gidecek? Rahmetli Topbaş'a da aynı düzeni kurdular.

Allah rahmet eylesin, pandemide vefat etti. Vefatında koştum hastaneye, uzakta bir yerdeydim, gittim. Ziyaret ettim, durumu öğrendim. Anma törenini Büyükşehir Belediyesi'nde yapacağız dediğimde aile bana endişeden cevap veremedi. Ben bunları yaşadım, yaşadım. Saklamıyorum artık bunları. Ben başsağlığı dileğimi oradan diledim ve yayınımı yaptım. Başsağlığını beyefendi diledikten sonra dileyebildi diğerleri. Ondan sonra arkasından işte şöyle severim bana kara hikâye anlatın. Bana hikâye anlatmasın, bana samimiyet anlatın, samimiyet, içtenlik anlatın. Geçin bu işleri. Bir kişi şöyle dedi, hadi iyi deyin herkes iyi desin, hadi kötü deyin herkes kötü desin. Ne biçim iş bu ya? Bunları yaşadık biz, siyaset bu mu Allah aşkına ya? Siyaset bu mu ya? Bunların topluma verdiği zararın farkında değil misiniz ya? Şunları çocuklarımızın önünde anlatabilir miyiz? Çocuklarımız güler bize, onların zekâsı çok yukarılarda. IQ'su çok yüksek.

Varılmak istenen yer ve varılmayacak olan yer; işte tam da mesele burada. Biz varılmak istenen kötülüğü ve kötü yerleri engellemek için sonuna kadar mücadele edelim. Seçim sonucu iptal edildi. Adayın diploması iptal edildi. Adaya peş peşe davalar açıldı. Partinin kurultayı mahkemeye taşındı. Belediyelere kayyum atandı, başkanlar tutuklandı. Farklı kesimlerin yan yana gelmesi suç dosyasına çevrildi. Barışçıl toplumsal zemin kelepçelendi. Milletin seçtiği adaya casus diye yaftalandı. Meclis bir onay makamına indirgendi. Şunların bir tanesi bazı ülkelerde yüz yılda bir defa olmuyor. Bunların hepsini iki senede yaşadım. Hepsi bana iki senede yaşatıldı. Hepsi de yalan, hepsi de boş, iftira. Şaibeli insanlar yazdı bunları.

Toplum kamplara bölünmek istendi. Meclis bir onay makamına indirgendi. Hakemler ele geçirildi. Oyuncular oyundan alınmak istendi. Kurallar değiştirildi. Varılmak istenen yer bellidir. Değiştirilemeyen bir iktidar arzusu. Değiştirilemeyen bir iktidar arzusu. Ve de değiştirilemeyen iktidar er ya da geç her şeyi kontrol etmek ister. Totaliter hayal budur. Ama altını çiziyorum. Bu hayal bu ülkede ger-çek-leş-me-ye-cek. Olmayacak. Olamaz. 87 milyon insan bunu engelleyecek. 87 milyon yurttaş ne istiyorsa o olacak. Adım gibi biliyorum. Ve de haykırıyorum. 87 milyon insan ne istiyorsa o olacak.

Önce Allah sonra millet büyüktür. Hiç unutmayın. Çünkü bu millet 100 yıldan fazladır egemenliği için yürüyor. 100 yıldır vesayeti hayatından sildi. Teba olmayı yıktı bitirdi. Çünkü bu toplum tek tip olmayı hiçbir zaman kabul etmedi. Çünkü sokakta, pazarda, fabrikada, okulda insanlar hala yan yana. Çünkü korku bir kez paylaşılınca dağılır.

Bu düzenin en somut ürünü ise bu dosyadır ve bu dosya gerçekten ağır bir dosyadır. Onun için evet milletimiz direnmek ve çok çalışmak zorundadır. Evet diyorum ki diren ey kalbim, diren haksızlığa, hayasızlığa, namussuzluğa diren, kötüye, çirkine, yanlışa diren ve yenilme. Yenilmeyeceğiz ve direneceğiz.

Sayın Başkan, Sayın Hakim; ben sürecimi belli bir bölümlere ayırmıştım. Evet 4 günlük bir süreç tasarladınız. Teşekkür ediyorum. Arzu ederseniz bir sonraki bölüme geçebilirim ama arzu ederseniz yani şu anda saat 5 buçuk-6'ya geliyor. Yarın da iki bölümü de bitirip cuma öğlene kadar da toparlamayı tasarlayabilirim.

Hakim: Takdir sizin. Nasıl istiyorsanız.

Ekrem İmamoğlu: Yani eğer uygun görürseniz şu anda bitirebilirim.

Hakim: Tamam uygun yarın devam edelim.

Ekrem İmamoğlu: Peki teşekkür ederim."

Kaynak : istanbulgercegi.com

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları