loading
close
Dolar: 5,84 TL
Euro: 6,56 TL
Sterlin: 7,59 TL
SON DAKİKALAR

Cenap Tezer

Yılmaz Özdil
Tarih: 12.02.2019
Kaynak: Yılmaz Özdil -Sözcü

Yılmaz Özdil; Dünyayı güzelleştirmek için çaba harcayan, dünyanın en güzel adamıydı...

Üsküp'ten göç etmiş bir ailenin evladıydı. İstanbul Beşiktaş'ta çarşının göbeğinde iki katlı ahşap binada dünyaya geldi. Dikili'ye taşındılar, İzmir Atatürk Lisesi'nde yatılı okudu. Kimi öğretmeninden İsmail Hakkı Tonguç'u tanıdı, kimi öğretmeninden Nihal Atsız'ı… İTÜ'yü kazandı, memleketin ilk petrol mühendislerinden biri oldu. Üniversite yıllarında Türkiye İşçi Partisi'nin seminerlerine katılıyordu, Behice Boran'ın Sadun Aren'in konferanslarını takip ediyordu, Doğan Avcıoğlu'nun Yön dergisine aboneydi, eline geçen her harçlığı kitaba yatırıyor, tiyatro kaçırmıyordu. Yaz aylarında Diyarbakır'da Batman'da petrol bölgelerinde staj yapıyordu, memleketin ilk petrol mühendislerinden biri olarak, Amerikalıların bizim petrolümüzü bize bırakmayacağını anlayan ilk petrol mühendislerinden oldu, Muammer Aksoy'la birlikte milli petrol kampanyalarına katıldı. TPAO'da işe girdi, ilk görev yeri Batman'dı, çabaların beyhude olduğunu kavradı, mesleğini bıraktı, İzmir'e döndü. Yol Su Elektrik Kurumu'na girdi. Aileden malı mülkü sattı, gözü kararttı, piyasaya atıldı, YSE'den ayrılıp ufak tefek ihalelelere katıldı, köylerin yol su elektrik gibi altyapı inşaatlarını yaptı. Büyüdü büyüdü, ülke çapında inşaat yapar hale geldi. CHP'nin Dikili ilçe başkanı oldu, CHP'nin İzmir il yönetiminde yeraldı, 12 Eylül darbesinde tutuklandı. Bodrum'a yerleşti, siteler yaptı, oteller yaptı.

İşinde müthiş başarılıydı ama aslında, para biriktirmeye, tapu biriktirmeye değil, insan biriktirmeye inanıyordu.
Hayatı boyunca kazandığı maddi manevi birikimini topluma geri verebilmek için, görülmemiş duyulmamış bir “ütopya” hayal ediyordu.

Memleketin ancak “kültür ve sanat”la kalkınabileceğini düşünüyordu.
Bu duyguyla, 1990 yılında, o zamanlar asfalt yolu bile olmayan, anca at arabasıyla ulaşılabilen Yakaköy'de 40 dönüm arazi satın aldı, etrafını çitle çevirdi.
Dile kolay, tam 18 sene, hemen her akşamüstü oraya gidiyor, arazinin tam ortasındaki pırnar ağacının dibine oturuyor, zihnindeki projeyi yeniden yeniden yeniden çiziyordu.

Çölde bir vaha, pespayelikler okyanusunda sığınılacak bir ada… Dibeklihan'ı açtı.

Tamamen taştan, orijinal Selçuklu han yapısını stilize etti.
İsmini, kapısındaki iki devasa yoğurt dibeğinden alıyordu.
Kuruluş felsefesi “varlıklı olmak için değil, varolmak için”di.
“Sosyal yaşantımızı yozlaştıran değişime karşı başkaldırı”ydı.


Orhan Kemal Meydanı, Fikret Otyam Meydanı, Nedim Günsur Sokağı, Yıldız Kenter Galerisi, Erdinç Bakla Galerisi kurdu.
Etnoğrafya müzesi kurdu, halk sanatına ışık tutan sandık odası kurdu, el sanatları dükkanları, sanat atölyeleri kurdu, nesli tükenmekte olan ustalarımızın dokunmaya bile kıyamayacağınız çanak, çömlek ve testilerine koleksiyon değeri kattı.
Resim, heykel, fotoğraf, her sene 50 sergi açtı.
Konferanslar, söyleşiler, tiyatrolar, şiir dinletileri, sinema gösterileri, belgeseller sundu, kimi akşam flamenko, kimi akşam caz, kimi akşam piyano, kimi akşam keman, konserler organize etti, bale gösterileri organize etti.
Anma geceleri düzenledi, Köy Enstitüleri gibi haftalar düzenledi.
Hitit'i Truva'yı Çatalhöyük'ü Kapadokya'yı Göbeklitepe'yi Bodrum'a taşıdı.
Bazen Küba gecesi, bazen Mardin gecesi, bazen Aztek gecesi, bazen Şanlıurfa gecesi tertipledi.

Hepsini kendi cebinden karşıladı.
Tamamen ücretsiz…
En ufak maddi beklenti olmadan, tamamen karşılıksızdı.
Tamamen halka hibeydi.

Hayal denilen ütopyasını gerçekleştirmeyi başarmıştı.

Kendisini size tarif etmeye çalışıyorum ama, kederimi size tarif edebilmem imkansız… Benim için arkadaş, ağabey, baba, ilham aldığım öğretmendi.

İnsan arkeoloğuydu.
Kültürel antropologtu.
Bilgeydi.
Çok az insana nasip olacak zenginlikte dostlara sahipti.
Bazen bol yıldızlı lacivert gökyüzünün altında, bazen bardaktan boşanırcasına yağmur damlalarını seyrederken, bazen de ruhumuzun rüzgar aldığı yürüyüşler esnasında… 75 yıllık imbiğinden süzülen sırlarını paylaşırdı, her sohbetimiz fakülteydi.

İnsan insanı sever, orası kolay ama…
O insanı anlardı.
Mahareti oradaydı.

“Etrafımdaki herkes öleceğimi biliyor, öleceğimi bildikleri için bana herkes iyi davranıyor, insanın öleceğini bilmesinin en güzel tarafı bu…”

Hayata, bunu diyebilecek kadar gülümseyerek bakıyordu.
Ölümün üzerine bu kahkahayla, bu cesaretle yürüdü.

Parmaklarımda derman mı kalmadı, yoksa klavyenin tuşları mı elli kilo, inanın bilemiyorum…
Benim için çok zor bir gün bugün.
Kalabalık içinde yalnızlığı taşımakta güçlük çektiğimiz şu günlerde, bir de onun tabutunu omuzlamak, gerçekten çok ağır geliyor.

Güle güle ağabeyim…
Bir gün yine kucaklaşmak üzere.

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları