loading
close
SON DAKİKALAR

O yaverler suçsuzsa her şey sil baştan olur

Can Ataklı
Tarih: 09.07.2020
Kaynak: Can Ataklı - Korkusuz

Can Ataklı: O gece neler olduğunu hâlâ bilmiyoruz, sorun asıl buradan kaynaklanıyor.

ANALİZ

Sosyal medya düşmanlığı işte buradan kaynaklanıyor

İktidar, aslında geçmişte sosyal medyayı çok seviyordu.

İnternet Türkiye’de yayılmaya başladığında siyasal İslamcı kesimlerin pek ilgisini çekmemişti.

Çünkü bu konuda bilgili ve yetenekli elemanları yoktu, teknolojiye uzaktılar.

Ama cemaatçiler öyle değildi. Hatta öyle ki sosyal medyayı kendi çıkarları için kullanmayı ilk akıl edenler cemaatçilerdi ve AKP’nin iktidar olmasında bu mecranın çok büyük katkısı oldu.

Bugünün muhalifleri; cemaat, sosyal medyayı propaganda-beyin yıkama aracı olarak kullanırken farkında bile değildi, sosyal medyaya sadece iletişim ve bilgiye ulaşma amacıyla giriyordu.

AKP bundan çok yararlandı.

Hatırlayın; Erdoğan, sosyal medyaya methiyeler düzüyor ve Türkiye’nin bu konudaki en özgür ülke olduğunu bile söylüyordu.

Ama sonra işler tersine döndü.

Cemaatle yollar ayrılırken, artık işin sırrını kapmış olan muhalifler de sosyal medyayı alabildiğine kullanıyordu ve AKP bundan şiddetle rahatsız olmaya başlamıştı.

Erdoğan zaman zaman çok kızdı, Twitter’ı, Facebook’u kapatmakla bile tehdit etti, 15 Temmuz olayından sonra Wikipedia’yı üç yıla yakın kapalı tuttu.

Şimdi Berat Albayrak ve eşine yönelik densiz tweetler nedeniyle sosyal medya tekrar gündeme getirildi, yandaş tetikçi kesim konuyu sadece “hakaretler” düzeyinde ele alarak, “Buna bir düzen getirilmeli” kampanyasına başladı. Oysa hakaretlere ve yalanlara karşı zaten yasalar var ve bunlar özellikle iktidara yönelik durumlarda “hunharca” uygulanıyor.

AKP’nin asıl derdi, sosyal medyanın “muhalif özelliğini” yok etmek.

Sarayın, yasayı hazırlamakla görevlendirdiği Mahir Ünal, yeni yasayı anlatırken “Bizim sosyal ağlarda 55 milyon vatandaşımız kullanıcı durumda. Twitter, Facebook, lnstagram gibi sosyal ağ sahipleri, benim ülkemle bir hukuki ve mali muhataplık oluşturmadığı zaman, 55 milyon vatandaşımın hakkını kim koruyacak?” diyor.

Sonra da çok masum bir ifade takınarak, “Biz onlara ‘Gelin Türkiye’nin de yasalarını tanıyın ve Türkiye ile de hukuki ve mali bir muhataplık oluşturun’ dediğimizde maalesef bu konuda çekince gösteriyorlar” diye devam ediyor.

Kısacası iktidar, sosyal medya sağlayıcılarına “Ülkemizde bir temsilciniz olsun, kiminle muhatap olacağımızı bilelim” talebinde bulunuyor.

Peki gerçek aslında bu kadar basit ve masumane mi?

Değil.

İktidarı sıkıntıya sokan, hesaplarını yurt dışında açanlar.

Çünkü kullanıcı Türkiye’de ise bilgisayar ya da cep telefonunun IMEI adresi bulunup dava açılabiliyor.

Oysa hesap yurt dışında ise sosyal medya sağlayıcıdan bilgi isteniyor.

Hesap yurt dışında ise bu kez servis sağlayıcı şirketten kimlik bilgileri isteniyor ve bu hesapların kapatılması isteniyor.

Tabii iktidar, her şeyi Türkiye çapında düşündüğü için özgürlükler duvarına çarpıyor.

Servis sağlayan şirketler, şikâyete konu olan hesapları incelediklerinde, bunların eleştiri özgürlüğü dışında olmadığını saptıyor ve işlem yapmıyor.

Buna karşı iktidar adına organize biçimde propaganda yapan ve saldırgan üslupla iktidarı savunan hesapları ise herhangi bir şikâyet olmasa bile kapatıyor.

İşte iktidar, masumane biçimde “Bu şirketler temsilci bulundursun” diyor ya, bu temsilci üzerinden tüm hesapları kontrol etmeyi amaçlıyor.

Zaten eğer edemezse de temsilci hakkında davalar açılacak.

Bu turumda bir bakacağız örneğin Twitter’ın Türkiye temsilcisi, toplam 1000 yıl tutan davalarla yargılanıyor.

NOT:

Bu yazıma esin kaynağı olan Evrensel gazetesi yazarı Kamil Tekin Sürek’e teşekkür ederim.

KAFAMI BOZAN ŞEYLER

Son 4 maç zaten seyircili oynanamaz

Liglerin yeniden başlaması kararı alındığında, “Süper Lig’deki bütün maçların İstanbul’da yapılmasını” önermiştim.

Maçlar korona tehdidi yüzünden yapılamıyordu.

Bu tehdit devam ederken, seyircisiz olsa bile takımların her hafta ülkenin bir ucundan bir ucuna gitmelerinin sakıncalı olduğunu söylemiştim.

Bunun yerine, saha ve konaklama olanakları çok geniş olan İstanbul’da oynanmasının, hem futbolcuları, teknik adamları hem de yöneticileri, hakem
ve saha gözlemcileri ile yayıncı kuruluş çalışanlarını 
koruyucu bir önlem olacağını anlatmıştım.

Bu öneri ilgi görmedi, maçlar seyircisiz olarak yapıldı.

Futbol Federasyonu Başkanı, o tarihlerde son 4 haftanın seyircili olabileceğini söylemişti.

Ona da karşı çıkmıştım.

Çünkü son 4 haftanın seyircili olması, başa güreşen takımlar için de sondaki takımlar için de haksız rekabet olacaktır.

Örneğin Galatasaray en önemli maçında Trabzon’a yenildi.

Galatasaray yöneticileri “seyircili olsa o atmosferde Trabzon’u yenebilirdik, son 4 haftada Trabzon’un saha avantajını çok etkileyecek maçı kalmadı, bize haksızlık yapılmış oldu” dese kim ne diyecektir?

Dün başkanın yeni açıklamasını okudum. Son 4 haftadaki maçların seyircili oynanmayacağını söylemiş. Kendi kendime “Doğru karar, demek gerçeği gördüler” diye düşündüm.

Öyle değilmiş.

Korona tehdidi devam ettiği için maçlar seyircisiz olacakmış.

Peki bu korona sadece seyirciyi mi etkiler? Takımlar oradan oraya koşuştururken korona yok mu?

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

O yaverler suçsuzsa her şey sil baştan olur

15 Temmuz’un yıldönümüne çok az kala, o gecenin en önemli davalarından birinden herkesi şok edici bir karar çıktı.

Erdoğan’ın kaldığı yeri, darbecilere bildirmekle suçlanan üç yaver tahliye edildi.

Bu tahliye bir anda “FETÖ ile mücadele bitiyor mu?” türü sorulara neden oldu.

Sanıklardan birinin avukatı olan Ceyhan Mumcu’nun bu eleştirilere yönelik sert açıklamalarını okudum dün.

Mumcu, “Ortada hiç delil yok, davayı izlemeyenler, bilmeyenler ön yargı ile hareket ediyor” demiş.

Evet, o yaverler gerçekten suçsuz olabilir mi?

Olabilir elbette.

Daha önceki bazı davalarda hiçbir suçu olmadığı anlaşılan ama o geceden beri hapiste tutulan, aşağılanan, kariyerleri yok edilen kim bilir kaç kişi beraat etmişti.

Bana göre buradaki sorun başka.

Yargının ince eleyip sık dokuması ile suçlunun suçsuzdan ayrılması değil bence önemli olan, eğer Erdoğan’ın en yakınında olanlar suçlanıp hapse atıldılarsa ve sonradan da suçsuz oldukları ortaya çıkmışsa her şeyin sil baştan olması gerek.

Erdoğan’ı her an derdest edebilecek olanlar bunu yapmamışlar, ama sonra tutuklanmışlar ama suçsuz oldukları ortaya çıkmış.

Bunun hesabını vermek o kadar kolay değildir.

O gece neler olduğunu hâlâ bilmiyoruz, sorun asıl buradan kaynaklanıyor.

ŞAŞIRDIM

Rüzgar hafiften ters esmeye mi başladı ne?

Hendek’teki havai fişek fabrikasındaki patlamada 7 kişinin ölmesinden sonra çok garip şeyler yaşadık. Daha cenazeler bile kalkmadan, AKP’li iş insanları fabrika sahibine destek olmak için yemek düzenledi. Fabrika sahibi 5’inci patlama olmasına rağmen, medyaya işçileri suçlayıcı açıklamalar yaptı ki, geçmişte de asla suçu kabul etmemişler ve çalışanları suçlamışlar hep. Sonra sanki üzerine vazifeymiş gibi Gençlik ve Spor Bakanı, yanına fabrikanın patronunu alarak enkazda incelemeler yaptı.

Sakarya Valisi; patron, iktidarın adamı olunca panik halinde “Biz denetimleri yapmıştık, hiçbir eksik yoktu” açıklaması bile yaptı.

Bu koşullar altında bu fabrikanın MÜSİAD’cı sahiplerine bir şey olacağını sanmıyordum.

Çünkü belli ki bu kişiler en tepeden güç alıyorlar.

Ama öyle olmadı.

Patronlardan baba olanı denetimli serbestlikle salıverilirken, oğlu tutuklandı.

Ya o kadar fazla kanıt çıktı ki ortaya, yargı bile “Bu kadarını yapamam artık” dedi ya da rüzgar biraz tersten esmeye başladı.

ÇOK GÜLDÜM

Çiller böyle bir şeyi söyler mi bilemem ama beni çok güldürdü

İktidarın, bana göre kendini inkâr eden kadın milletvekillerinden biri, “AK Parti gelene kadar kadının adı yoktu” demişti hatırlıyorsanız.

Bu kendi yakın geçmişine, kültürüne nasıl bir bakıştır anlamak elbette mümkün değil.

Bu kadın milletvekili, demokrasinin beşiği olarak tanımlanan ülkelerde bile henüz kadın hakları tartışmaları yaşanırken, Atatürk’ün kadına verdiği değeri ve sağladığı hakları bilmez olur mu?

Bal gibi biliyor tabii ama “içtimai mevki” kendisine böyle söyletiyor zannediyorum.

Bir sosyal medya kullanıcısı, AKP milletvekilinin sözünden yola çıkarak çok hoş bir fotomontaj yapmış.

O kadın milletvekilinin sözlerine karşılık, Çiller de alaycı biçimde “Sen sokakta beştaş oynarken, ben başbakandım canım” diyor.

Gerçekte Çiller’in böyle söylemesi mümkün mü?

10 yıl önce olsa belki böyle konuşurdu.

Şu anda böyle konuşacağını sanmıyorum çünkü saraydan fırça gelir korkusu yaşar o zaman.

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları