loading
close
SON DAKİKALAR

Genç Cumhuriyetin Uluslararası Hukuk Zaferi BOZKURT-LOTUS DAVASI

Sinan Meydan
Tarih: 13.09.2023
Kaynak: Sinan Meydan - Cumhuriyet

Sinan Meydan;

“Bir devlet ki yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan mahrumdur, böyle bir devlete bağımsız denilemez.” (Atatürk, 17 Şubat 1923)

 

Bugün 13 Eylül; 22 gün 22 gece devam eden Sakarya Meydan Muharebesi’nin zaferle sonuçlandığı günün 102. yıldönümü. Ruşen Eşref Ünaydın’ın aktardığına göre Atatürk, Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra, “Her büyük meydan muharebesinden, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem doğmalıdır, doğar, yoksa başlı başına zafer boşa gitmiş bir gayret olur” demişti. (Ünaydın, s. 66) Sakarya Zaferi’nden bir yıl kadar sonra Büyük Zafer kazanıldı. Türkiye işgalden kurtarıldı. Böylece Türkiye için gerçekten de “yeni bir âlem doğdu.” Çünkü Büyük Zafer’in ardından, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile kapitülasyonlar kaldırıldı; böylece Türkiye, yüzyıllardır devam eden bağımlılıktan kurtuldu. İşte 1923’te Lozan’da kapitülasyonların kaldırılması ile elde edilen tam bağımsızlık, 1927’de Lahey’de elde edilen ilk uluslararası hukuk zaferiyle taçlandı.

Bugün, unutulan Bozkurt-Lotus Davası’ndan söz edeceğim. En başından anlatayım.

Kapitülasyon hukuku

Osmanlı’da yabancıların ayrı hukuku vardı.

“Kapitülasyon hukuku” gereğince Osmanlı’da yabancıların davalarına genelde “konsolosluk mahkemeleri” bakardı. Osmanlı’da iki yabancı arasındaki dava, aynı uyruklu iseler kendi konsolosluk mahkemelerinde, ayrı uyruklu iseler suçu işleyen kişinin konsolosluk mahkemesinde görülürdü. Osmanlılar ile yabancılar arasındaki davalar -tercüman bulundurularak- Türk mahkemelerinde, hukuk davaları ise -tercüman bulundurularakkarma mahkemelerde görülürdü. Karma mahkeme, konsolosluk tarafından gönderilen iki yabancı ve üç Türk hâkimden oluşurdu. Mahkûm yabancılar cezalarını kendi devletlerinin hapishanelerinde çekerler, daha doğrusu cezalarını çekecek diye serbest bırakılırlardı. (Karacan, s. 119-120)

İttihatçılar, Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında, 1914’te tek taraflı olarak kapitülasyonları kaldırdı. Böylece kapitülasyon hukuku gereği kurulan konsolosluk mahkemeleri de kaldırıldı. Ancak Batılı devletler bu oldubittiyi kabul etmediler; 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonraki işgal sırasında bu mahkemeleri yeniden açtılar. Lozan Barış Antlaşması ile kapitülasyonlar kaldırıldı. Böylece Türkiye’de kapitülasyon hukukuna son verildi. Yargı bağımsızlığı sağlandı.

Türkiye, Lozan Antlaşması’nın İkamet ve Adli Salahiyet Sözleşmesi gereğince yabancılarla olan ilişkilerini eşit, egemen bir devlet olarak uluslararası hukuk ilkelerine uygun bir şekilde yürütmeyi kabul etti.

Bozkurt-Lotus Olayı

2 Ağustos 1926 gecesi Ege Denizi açıklarında, Midilli Adası’nın 5-6 deniz mili yakınlarında, Bozkurt adlı Türk bayraklı bir kömür nakliye gemisi, Lotus adlı Fransız bayraklı bir ticaret gemisiyle çarpışarak battı. sekiz Türk gemici hayatını kaybetti. Batan Bozkurt gemisinden, aralarında kaptanın da olduğu on Türk vatandaşını kurtaran Lotus gemisi, 3 Ağustos 1926’da İstanbul limanına geldi.

Lotus Gemisi

Ölenlerin aileleri sorumlular hakkında şikâyette bulundu. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti olayla ilgili soruşturma başlattı. Soruşturma üzerine Lotus gemisinin nöbetçi kaptanı Fransız uyruklu Jan Demons ile Bozkurt gemisinin Türk kaptanı Hasan Bey, dikkatsizlik ve tedbirsizlik nedeniyle ölüme neden olmak suçundan tutuklandılar. 29 Ağustos 1926’da İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan dava sonunda, 15 Eylül 1926’da Fransız kaptan Demons 2 ay 22 gün ağır hapis, 22 lira para cezasına; Türk kaptan Hasan Bey de 4 ay ağır hapis, 33 lira para cezasına çarptırıldı.

Savcı Cevad Hulusi Bey, karardan önce yaptığı konuşmada, Türkiye’nin bu davada yargı yetkisinin olduğunu şöyle ifade etti: “İnkılabın, ilk hedefi adli bağımsızlığa engel olan kapitülasyon kâbusunu atmak oldu. Lozan’daki murahhaslarımızın teklifleri genelde uygun görüldü. (…) Bugün Türkiye yargı konusunda tabii ki bir Fransa ve bir İtalya ve İsviçre gibi medeni ve ilmi bir tam bağımsızlık sahibidir.”

Türk mahkemelerinin –üstelik açık denizde meydana gelen bir olaydan dolayı- bir Fransız vatandaşını yargılayıp cezalandırması, yüzyıllardır “kapitülasyon şımarıklığına” alışmış Fransa’yı ayağa kaldırdı. Fransa, kararı bir notayla çok sert bir şekilde protesto etti: Türk mahkemelerinin açık denizde meydana gelen çarpışma nedeniyle yabancı bayraklı bir gemi kaptanını yargılayıp cezalandırma hakkı olmadığını ileri sürerek Demons’un hemen serbest bırakılmasını istedi. Türkiye ise Fransa’nın verdiği notayı reddetti: -Olay açık denizde de olsa- Türk vatandaşlarını etkilediğini, bu nedenle Türk mahkemelerinin Fransız kaptanı yargılamaya yetkili olduğunu, Türk yargısına müdahale edilemeyeceğini ve bağımsız Türk mahkemelerinin aldığı kararın değiştirilemeyeceğini bildirdi.

24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile kapitülasyonları kaldıran ve eşit, egemen bir devlet olarak uluslararası topluma katılan genç Türkiye Cumhuriyeti, Türk vatandaşlarının etkilendiği bu olayda yargı bağımsızlığını kullanırken; Fransa, hâlâ kapitülasyonlar kaldırılmamış gibi davranıyor, Türk mahkemelerinin yargı yetkisini tanımak istemiyordu. Ancak şimdi Fransa’nın karşısında kapitülasyon hukukuna bağlı Osmanlı Devleti değil, kapitülasyonları kaldırmış tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti vardı. Dolayısıyla Türkiye için bu dava, bağımsızlık ve egemenlik davasıydı.

Lahey’de Türk-Fransız hukuk savaşı

Genç Türkiye Cumhuriyeti, eşit, egemen ve tam bağımsız bir devlet olarak haklılığına, Lozan Antlaşması’na ve Türk yargısına güveniyordu. Bu nedenle Fransız notasını reddeden genç Türkiye Cumhuriyeti, Fransa’ya konuyu Lahey Uluslararası Daimi Adalet Divanı’na götürmeyi teklif etti. Fransa’nın bu teklifi kabul etmesiyle 12 Ekim 1926’da imzalanıp 26 Aralık 1926’da onaylanan bir “tahkimname” hazırlanarak konu Lahey Adalet Divanı’na götürüldü. Görülen o ki Atatürk’ün genç Türkiye Cumhuriyeti, emperyalist Fransa’ya Lozan’dan sonra şimdi de Lahey’de bir bağımsızlık dersi vermek istiyordu. Lahey’deki davada Türk hükümetini Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey, Fransa hükümetini ise Paris Hukuk Fakültesi profesörlerinden Mösyö Besdevant temsil edecekti.

Mahmut Esat Bozkurt

Türkiye, Fransız Demons’u tutuklayıp yargılamaya başladığında Fransa Dışişleri Bakanı Mösyö Briand, Türkiye Cumhuriyeti Paris Büyükelçisi’ne bir nota vererek Türk adliyesinin bu davaya bakmasının Lozan’da imzalanan İkamet ve Adli Salahiyet Sözleşmesi’nin 15. maddesine göre uluslararası hukuk kurallarına aykırı olduğunu ileri sürmüştü. Türkiye Cumhuriyeti ise bu davanın Türk mahkemelerinde görülmesinin, söz konusu sözleşmenin 15. maddesine aykırı olmadığını iddia etmişti. Lahey’de bu konuda kimin haklı olduğuna karar verilecekti. Fransa, “açık denizlerde işlenen suçların, geminin bayrağını taşıdığı ülke mahkemelerince görülmesi” esasına dayanarak açık denizde meydana gelen bu olayla ilgili davaya Fransız mahkemelerinin bakabileceğini belirtiyordu. Ayrıca Fransa, uluslararası hukuk ilkelerine aykırı davrandığı gerekçesiyle Türkiye’nin Mösyö Jan Demons’a tazminat ödemesini, bu tazminatın miktarına da Lahey Adalet Divanı’nın karar vermesini istiyordu.

Türkiye ise 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması İkamet ve Adli Salahiyet Sözleşmesi’nin 15.maddesine göre Türkiye’nin yabancılarla ilgili yargılama yetkisinin uluslararası hukuk kurallarına bağlandığını ve Türkiye’nin bu yargılamada uyguladığı TCK madde 6’nın İtalyan Ceza Kanunu’ndan alındığını, dolayısıyla uluslararası hukuk kurallarına uygun olduğunu ileri sürüyordu. Türkiye, Fransız Lotus gemisinin çarpmasıyla batan Bozkurt gemisinin, bayrağını taşıdığı Türkiye’nin hayali bir uzantısı olduğunu, bu nedenle Türk mahkemelerinin sanıkları yargılama hakkı olduğunu belirtiyordu. Ayrıca Türkiye “açık denizlerde meydana gelen çarpışmalarda ceza soruşturmasının sadece geminin bayrağını taşıdığı ülke mahkemelerince yapılacağına dair bir uluslararası hukuk kuralı yoktur” diyordu. Türk mahkemelerinin, dikkatsizlik ve tedbirsizlik nedeniyle sekiz Türk vatandaşının ölümüne neden olan Fransız kaptanı yargılama yetkisi olduğunu belirtiyordu.

Sonunda Lahey Adalet Divanı, 7 Eylül 1927 tarihinde kararını verdi. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’nın 28. maddesi gereğince kapitülasyonların kaldırıldığını belirterek Türk adli makamlarının yaptığı yargılamanın “tahkimname”de belirtilen Lozan Antlaşması İkamet ve Adli Salahiyet Sözleşmesi’nin 15. maddesine uygun olduğunu kabul etti.

Divan, hayali Fransız toprağı sayılan Lotus gemisinin, hayali Türk toprağı sayılan Bozkurt gemisine verdiği zarar nedeniyle Türk adli makamlarının bu olayı soruşturmaya, suçluları yargılamaya yetkili olduğunu kabul etti. Divan, “tahkimname”de belirtilen maddeler gereğince Türkiye’nin uluslararası hukuk ilkelerine aykırı hareket etmediğini, dolayısıyla Mösyö Demons’a tazminat ödemesinin de söz konusu olmadığını belirtti. Divan, bu kararı oyçokluğuyla aldı. Böylece Bozkurt-Lotus Davası’nı, henüz üç yaşındaki genç Türkiye Cumhuriyeti kazandı.

Lozan’dan Lahey’e tam bağımsızlık

Bozkurt-Lotus Davası her şeyden önce Fransa’ya verilmiş bir bağımsızlık dersiydi.

Bu kararla genç Türkiye Cumhuriyeti ilk uluslararası hukuk zaferini kazandı. Lozan’dan sonra Lahey’de de Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit, egemen bir devlet olduğu tüm dünyaya kabul ettirildi.

Türk basını Bozkurt-Lotus zaferine geniş yer ayırdı. Cumhuriyet gazetesinde Cemal Hüsnü, “Lotus Hadisesi” başlıklı yazısında bu kararla Türk adliyesinin diğer çağdaş adliyelerden hiçbir farkının kalmadığını, Türkiye’nin adli yetkinliğini kanıtladığını belirtti.

Bozkurt-Lotus Davası’nda Fransa’nın Osmanlı döneminden kalma bir küstahlıkla, Türkiye’nin yargılama hakkına müdahale etmek istemesi, Lozan Antlaşması sayesinde Lahey Adalet Divanı’nda sonuçsuz bırakıldı. Türkiye’nin henüz Milletler Cemiyeti’ne üye değilken Lahey Adalet Divanı’ndan Fransa aleyhine bir karar çıkartması büyük bir başarıydı.

Bozkurt-Lotus zaferi, Türkiye Cumhuriyeti’nin sadece kendi sınırları içinde suç işleyen yabancıları değil, aynı zamanda yurtdışında, hatta açık denizde, bir Türk vatandaşına karşı suç işleyen yabancıları bile sorgulama ve yargılama yetkisine sahip olduğunu ve bunun uluslararası hukuka uygun olduğunu tescilledi.

Bozkurt-Lotus Zaferi ile Türkiye Cumhuriyeti, 1923’te Lozan Barış Antlaşması ile kazandığı yargı bağımsızlığını, uygulamada 1927 Lahey Uluslararası Adalet Divanı kararıyla perçinledi. Lozan’da kapitülasyonların kaldırılmasına en fazla güçlük çıkaran Fransa’nın Lozan sonrasında Bozkurt-Lotus Davası ile kapitülasyonlardan fiili olarak yararlanma isteği, Lozan’ın bağımsızlık duvarlarına çarparak Lahey’de paramparça oldu. Bir anlamda Lozan, ilk kez BozkurtLotus Davası ile Lahey’de test edildi ve Lozan’ın sadece kâğıt üzerinde değil uygulamada da bir zafer olduğu görüldü.

Gerçek şu ki Türkiye, Lozan Antlaşması’nda kapitülasyonları kaldıramamış olsa, ardından bir hukuk devrimi yaparak çağdaş-laik, uluslararası hukuku benimsememiş olsa, Lahey’de Bozkurt-Lotus Davası’nı kazanması çok zor, hatta olanaksızdı.

Bozkurt-Lotus Davası’nın kazanılmasında genç Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey’in başarılı savunmasının rolü büyüktü. Bu nedenle 1934’te Soyadı Kanunu çıktığında Atatürk, Mahmut Esat Bey’e “Bozkurt” soyadını verdi.

KAYNAKÇA:

B. Cumhuriyet Arşivi.

Balcıoğlu, Mustafa, vd., Bozkurt Lotus Davası, Ankara 2003.

Cemal Hüsnü, “Lotus Davası”, Cumhuriyet, 9 Eylül 1927.

Ersaydı, Alper, “Bozkurt-Lotus Davası ve Genç Türkiye’nin Hukuksal Yetkinliği”, Tarih Okulu Ocak – Nisan 2010 Sayı VI, s. 33-43.

Karacan, Ali Naci, Lozan, Haz. Hulusi Turgut, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009.

Necmettin Sadık, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Büyük Bir Muvaffakiyeti”, Akşam, 9 Eylül 1927.

Tezcan, Durmuş, “Bozkurt-Lotus Davası’nın Uluslararası Hukuktaki Önemi ve Yeri”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları, C.II S.4-5, (1994-1995).

Ünaydın, Ruşen Eşref, Atatürk’ü Özleyiş, 1, Cumhuriyet Yayınları, 1998.

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları