loading
close
SON DAKİKALAR

Kılık kıyafet devrimi

Sinan Meydan
Tarih: 22.11.2023
Kaynak: Sinan Meydan - Cumhuriyet

Sinan Meydan; Bugün bu kanunun üstünden 100 yıl geçmeden -küçük bir azınlık dışında- Türk halkının büyük çoğunluğunun çağdaş giyim kuşamı benimsemiş olması, Atatürk’ün Kılık Kıyafet Devrimi’nin çok başarılı olduğunun en açık kanıtıdır.

“Medeniyim diyen Türkiye’nin hakikaten medeni olan halkı, başından aşağıya dış görünüşüyle dahi medeni ve olgun insanlar olduğunu fiilen göstermeye mecburdurlar.” (Atatürk, 27 Ağustos 1925)

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni “Muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmak” için Türk toplumunu “tepeden tırnağa kadar” çağdaşlaştırmak istiyordu. Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş bireylerinin giyiniş ve görünüşleriyle de çağdaş olması gerekiyordu. Bu amaçla 1925’te ve 1934’te kılık kıyafet düzenlemeleri yapıldı.

Türklerin ulusal kılık kıyafeti ne “sarık” ne de “fes”ti. Eski Türklerde erkekler başlarına deri başlıklar, kalpaklar giyerler, ayrıca “börk” denen keçe külahlar kullanırlardı. Türk kadınları da çeşitli süslü başlıklar takarlardı. Müslüman olduktan sonra Türklerin giyim kuşamları da değişmeye başladı. Bu dönemde Müslüman-Türk erkekleri Araplardan alarak “sarık” kullanmaya başlarken özellikle kentlerdeki Müslüman-Türk kadınları da zamanla başlarını örtmeye başladılar. 

OSMANLI’DA FES VE ŞAPKA 

Osmanlı’da II. Mahmut döneminde 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra kurulan birliğe 1829’da “fes” giydirilmesine karar verildi. Friglerden başlayarak Yunan kolonilerinde ve Roma İmparatorluğu döneminde kullanılan fes, daha çok Kuzey Afrika’da öne çıkıp Yunan adalarına yayılmıştı. II. Mahmut, “fesin şeriata aykırı olduğunu” öne süren Şeyhülislam Mehmet Tahir Efendi’yi azlederek ilk aşamada Tunus’tan 50 bin fes getirtti. Yeni kurulan birliğin fes yanında pantolon, ceket ve potin giymesi zorunlu kılındı. Bir süre sonra ilmiye sınıfı dışındaki devlet memurlarının da fes, pantolon ve ceket giymeleri istendi. Böylece Osmanlı’da 19. yüzyıldan itibaren halkın ve din görevlilerinin dışında memurlar fes giymeye başladılar.   

Osmanlı, şapkayı gayrimüslimler için “resmi başlık” yapmıştı. Osmanlı’da şapkayı daha çok gayrimüslimler kullanıyordu. 19. yüzyılda Avrupa’ya giden Jön Türklerin şapka giymeleri ve hatta bazılarının şapkalı olarak yurda dönmeleri sonrasında şapka Türkler arasında da ilgi görmeye başladı. Osmanlı İmparatorluğu dışındaki bazı Türk-İslam toplulukları da şapka giyiyordu. Mustafa Kemal’in (Atatürk) ifadesiyle, “Buhara’da, İran’da, Afgan’da Müslümanlar şapka giyerler ve şapka ile namaz kılarlar… Bizde her yerden fazla mutaassıp (tutucu) var gibi görünüyor…”  Türkiye’de 1925’teki Şapka Kanunu öncesinde özellikle büyük kentlerin merkezlerinde okur yazar, aydın, eşraf, tüccar Türkler arasında şapka kullananların sayısı artmaya başladı. Böylece Türkiye’de halk, aslında kanuni bir zorlama olmadan kendiliğinden şapka kullanmaya başlamış oldu. 1925 Şapka Kanunu’nun gerekçesinde bu duruma vurgu yapılacaktı.

Atatürk, şapkayı tanıttığı Kastamonu, İnebolu ve Çankırı gezisinden Ankara’ya dönüyor. (1 Eylül 1925)

ATATÜRK HALKA TANITTI

Cumhurbaşkanı Atatürk, Şapka Kanunu öncesinde, 24 Ağustos 1925’te elinde bir “panama şapka” ile Kastamonu’ya gitti. Orada yaptığı konuşmada şöyle dedi: “Biz her nokta-i nazardan medeni insan olmalıyız. Çok acılar gördük. Bunun sebebi dünyanın vaziyetini anlamadığımız içindir. Fikrimiz, zihniyetimiz medenî olacaktır. Şunun, bunun sözüne ehemmiyet vermeyeceğiz. Medeni olacağız. Bununla iftihar edeceğiz… Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki ona bigâne olanları yakar ve mahveder.

Atatürk, 25 Ağustos 1925’te de İnebolu’ya geçerek 27 Ağustos’ta şu ünlü şapka konuşmasını yaptı:  

Efendiler, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkı medenidir. Tarihte medenidir, hakikatte medenidir. Fakat medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı; fikriyle, zihniyetiyle medeni olduğunu ispat etmek ve göstermek mecburiyetindedir... Kısacası medeniyim diyen, Türkiye’nin hakikaten medeni olan halkı, başından aşağıya dış görünüşüyle dahi medeni ve olgun insanlar olduğunu fiilen göstermeye mecburdurlar…

Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeye mahal yoktur. Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherli, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve bittabi bunların tamamlayıcısı olmak üzere başta siperi şemsli serpuş, bunu açık söylemek isterim. Bu serpuşun ismine şapka denir. Redingot gibi, bonjur, smokin gibi, işte şapkanız! Buna caiz değil, diyenler vardır. Onlara diyeyim ki çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz ve onlara sormak isterim: Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olur da şapkayı giymek neden olmaz ve yine onlara ve bütün millete hatırlatmak isterim ki Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının özel kisvesi olan cübbeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler?

Atatürk, 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da yaptığı konuşmada “Her millet gibi bizim de milli kılığımız varmış, fakat inkâr edilmez ki taşıdığımız kılık o değildir… Fen bakımından, sağlık bakımından pratik, her bakımdan denenmiş bir medeni kılık giyilecektir…” dedi. Atatürk daha sonra kadınlar ve kılık kıyafetleri hakkında bazı eleştiriler yaptı: “Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki başına bir bez ya da bir peştamal veya bunlar gibi şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere ya arkasını çevirir ya da yere oturarak yumulur. Bu davranışın anlamı nedir? Medeni bir millet anası, millet kızı bu garip şekle girer mi?

MEMURLAR VE VEKİLLER İÇİNDİ

Atatürk, Şapka Kanunu öncesindeki Kastamonu ve  İnebolu konuşmalarında, çağdaş kılık kıyafetin ve bunun bir parçası olmak üzere şapkanın gerekliliğini anlatırken 31 Ağustos 1925 Çankırı konuşmasında Kılık Kıyafet Devrimi’nin yöntemini açıklayacaktı: “Kılığın medeni bir hale sokulması için yasa gerekli değildir. Millet karar verir yapar… Memurlar ve milletvekilleri bunu gereği gibi uygulayıp halka kılavuzluk etmelidirler.”  

Atatürk, 1 Eylül 1925’te Ankara’ya döndükten sonra, 2 Eylül 1925’te yayımlanan 2431 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile “Halkın kendiliğinden giymeye başladığı şapkayı devlet memurlarının da giymeleri zorunluluğu” getirildi.  

Atatürk, bu karardan sonra halkın tepkisini görmek için bir yurt gezisine daha çıktı. 22 Eylül 1925’te başlayan gezide İzmit, Bursa, Balıkesir, Manisa, İzmir, Konya ve Afyon’u ziyaret etti. Bir ay devam eden gezide yine çağdaş kılık kıyafete vurgu yaptı. Bursa’da yaptığı konuşmada, bir zamanlar bu milletin başına fes giydirebilmek için şeyhülislam değiştirildiğini, fetvalar çıkarıldığını hatırlatarak “Bugün milletimiz böyle duygusuz, anlamsız, mantıksız araçların hiçbirini gerekli görmüyor” dedi. 

Devlet memurlarının şapka giymesi kararına genelde uyulmakla birlikte yer yer şapka bahanesiyle gerici seslerin yükselmesi üzerine Bakanlar Kurulu bu kararı yasa ile güçlendirip memurlarla birlikte milletvekillerini de bu yasa kapsamına almak istedi. Böylece 16 Ekim 1925’te Konya Milletvekili Refik (Koraltan) ve arkadaşlarınca “Şapka İktisası (Giyilmesi) Hakkında Kanun” hazırlandı. 25 Ekim 1925’te Meclis’te görüşülmeye başlanan kanunun gerekçesi şöyleydi: 

Aslında hiçbir öneme sahip olmayan başlık sorunu, çağdaş uygar uluslar ailesi içine girmeye kararlı Türkiye için özel bir değere sahiptir. Şimdiye kadar Türklerle öteki çağdaş uluslar arasında bir marka niteliğinde sayılan şimdiki başlığın değiştirilmesi ve yerine çağdaş uygar ulusların tümünün ortak başlığı olan şapkanın giyilmesi gereği belirmiştir. Ulusumuz bu çağdaş ve uygar başlığı giymek suretiyle herkese örnek olduğundan ekli yasa önerisinin kabulünü teklif ederiz.

Bursa Milletvekili Sakallı Nurettin Paşa’nın, bu yasanın anayasaya aykırı olduğunu ileri süren önergesi kabul edilmedi. Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt), Nurettin Paşa’ya verdiği yanıtta “Özgürlüğün nasibi gericiliğin elinde oyuncak olmak değildir” dedi. “Böyle kanunlar başka milletlerde de vardır. Mesela Japon Mebuslar Meclisi’ne silindir şapka ile girmek kanunla zorunludur” diye de ekledi. 

TBMM, 25 Kasım 1925’te 671 Sayılı “Şapka İktisası (Giyilmesi) Hakkındaki Kanun”u kabul etti. Kanunun 1. maddesi şöyleydi: “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri (milletvekilleri) ile genel, özel ve yerel yönetimlere ve bütün kuruluşlara bağlı memurlar ve hizmetliler, Türk milletinin giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup buna aykırı bir alışkanlığın sürdürülmesini hükümet yasaklar.”  

Görüldüğü gibi “Şapka Kanunu” halk için değil, milletvekilleri ve memurlar içindi. Ayrıca kanunda kadın giyimine yönelik bir hüküm yoktu. Peçe ve çarşafı yasaklayan bir yasa da çıkarılmadı. Belediyelerin tavsiye kararlarıyla yetinildi. Kadınların modern giyinmesi teşvik edildi.  

3 Aralık 1934’te 2596 sayılı kanunla da “Herhangi bir din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanilerin mabet ve ayinler haricinde ruhani kisve taşımları” yasaklanacaktı.

‘ŞAPKA TAKMAYAN ASILDI’ YALANI

30 Kasım 1925’te de –tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması sırasında- Ceza Kanunu’nun 131. maddesinde yapılan bir değişiklikle “yetkili olmadığı halde sarık ya da dinsel kıyafet taşıyanların” 3 aydan 1 yıla kadar hapsedilecekleri bildirildi. Sarık ve fes yasaktı. Ancak sıradan vatandaşların şapkasız dolaşması suç değildi. 

1926 tarih ve 765 sayılı kanunla kabul edilen Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesine göre “kanuna itaatsizliğin cezası” 1 aya kadar hafif hapis ve 50 liraya kadar hafif para cezasıydı. 1939 yılında Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesinde yapılan değişiklikle şapka giymemenin cezası 3 aya kadar hapis oldu. Bu cezaların çoğu da affedildi. Yani İslamcıların iddia ettiği gibi, şapka takmamanın cezası “idam” değildi, şapka takmadığı için idam edilen kimse yoktur. İslamcıların “şapka mağduru” ilan ettikleri İskilipli Atıf da şapka karşıtı kitap yazmaktan veya şapka takmamaktan değil, şapka bahanesiyle çıkarılan gerici isyanların “en büyük etkeni” olduğu ve Kurtuluş Savaşı sırasındaki ihanet bildirileri nedeniyle TCK’nin 55. maddesi gereği “anayasayı tağyir” suçundan idam edildi. (Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, Ankara, 2009, s. 327) Prof. Dr. Ergün Aybars’ın deyişiyle, İstiklal Mahkemeleri’nde “Şapka Kanunu”na muhalefet nedeniyle “ağır cezalara mahkûm edilenler, şapka giymedikleri için değil, şapkayı bahane ederek gerici ayaklanma çıkarmak, kışkırtmak suretiyle dini politikaya alet edip vatana ihanet ettikleri için mahkûm edildiler… Suçu sadece şapkaya karşı koymak olan ferdi suçlar ise hafif şekilde cezalandırıldılar.” (Aybars, s. 328) 

Şapka Kanunu’nun amacı herkese kanun zoruyla şapka giydirmek değil, ulusal ve uluslararası hiçbir değeri olmayan sarık ve fesi çıkarttırarak çağdaş kılık kıyafetin yaygınlaşmasını sağlamaktı. Şapka, çağdaş giyim kuşamın simgesi olarak öne çıkarıldı. Atatürk, bu konuda da ulusuna örnek oldu. Zannedilenin aksine “Şapka Kanunu” amacına ulaştı. Bugün bu kanunun üstünden 100 yıl geçmeden -küçük bir azınlık dışında- Türk halkının büyük çoğunluğunun çağdaş giyim kuşamı benimsemiş olması, Atatürk’ün Kılık Kıyafet Devrimi’nin çok başarılı olduğunun en açık kanıtıdır.

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları