loading
close
SON DAKİKALAR

Uğur Mumcu uyarmıştı

Sinan Meydan
Tarih: 24.01.2024
Kaynak: Sinan Meydan - Cumhuriyet

Sinan Meydan; Uğur Mumcu’nun, 26 Temmuz 1962’de Cumhuriyet’te yayımlanan “Türk Sosyalizmi’ başlıklı ilk yazısında dediği gibi, “Her şeye Atatürk gücüyle ve onuncu yıl umuduyla başlayacağız, başlamalıyız.”

‘Türkiye bugün ayakta duruyorsa, Atatürk döneminde atılan temellerin sağlamlığı nedeniyle duruyor.’

(Uğur Mumcu, Cumhuriyet, 10 Şubat 1991)

1990’da Prof. Dr. Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun ve Doç. Dr. Bahriye Üçok öldürüldü. 1990, 1991, 1992... Asker-sivil Atatürkçü yurtseverler öldürülmeye devam etti. 

Uğur Mumcu, 24 Mayıs 1991 tarihli “Tırmanıyor” başlıklı yazısını da şöyle bitirmişti: “Demek ki bu cinayetler ülke çapında planlı ve programlıdır... Görülüyor ki cinayetler bir takvime bağlanmıştır. Devlet, bu cinayetler karşısında demeç vermekle meşgul; kanı yerde kalmayacak... Kanlar yerde kaldı ve kalıyor. Katiller serbest!

1992’de Oramiral Kemal Kayacan, evinde öldürüldü. Bunun üzerine Uğur Mumcu, 7 Ağustos 1992’de Cumhuriyet’te “Acıya Tepkiler” başlıklı bir yazı yazdı. O yazının son cümlesi de şöyleydi: “Ünlü aydınların, gazetecilerin, generallerin ‘Bugün öldürülme sırası bende mi?’ diye düşündükleri ve sokak ortalarında ve evlerinde birer birer kurşunlandıkları bir ülkede devletin nerede olduğunu sormak istiyoruz.

Uğur Mumcu, bu yazısından yaklaşık altı ay sonra, 24 Ocak 1993’te öldürüldü.

Kanı yerde kalmayacak!” diye demeç verdiler. Aradan 31 yıl geçti. Kanı hâlâ yerde… 

KEMALİST UĞUR MUMCU 

Uğur Mumcu, 1967’de “Gerçek Uygarlık” başlıklı yazısında Atatürk’ü, “Ezilen bir ulusun ezenlere karşı isyan etmiş bilinciydi” diye tanımlamıştı. (Kim, 1 Eylül, 1967)  

Mumcu’ya göre “Kemalizm, Atatürkçülük bir tek sözcükte özetlenebilir; bağımsızlık!” (Cumhuriyet, 3 Ekim 1980). “Kemalizm eşittir antiemperyalizm” demektir. (Cumhuriyet, 23 Nisan 1980). “Atatürkçülük, kısaca ulusal bağımsızlık ve ulusal onur demektir. Atatürkçülük özetle antiemperyalist bir kurtuluş savaşını başlatan ve sürdüren bir eylem ve öğretidir. (...) Atatürkçülük devrimcilik demektir.” (Cumhuriyet, 6 Ocak 1981). Ona göre temeli “Kuvayı Milliye”ye dayanan Atatürkçülüğün üç belirgin özelliği vardır: “1. Atatürkçü antiemperyalisttir. 2. Atatürkçü devrimcidir. 3. Atatürkçü laiktir.” Ayrıca Mumcu, Atatürkçülüğün, “Marksizmle ve piyasa ekonomisi ile de ilgisi yoktur” demişti. (Cumhuriyet, 11 Mayıs 1981)

Mumcu’ya göre “Kemalist model, kendine özgü devrimci bir çizgiyi oluşturmaktadır. Sanayileşmemiş, modern sınıfları oluşmamış, feodal yapı içinde kapalı kalmış toplumsal yapıların bu az gelişmişlik çemberini kırmaları için öngörülen siyasal yönetim biçimine, evrensel boyutlarda ‘Kemalist model’ diyoruz.” (Cumhuriyet, 10 Kasım 1981)

Mumcu, kendi ifadesiyle “Sapına kadar Kemalist”ti. Ona göre Mustafa Kemal Atatürk’ü savunmak her devrimci aydının namus borcuydu. (Devrim, 3 Kasım 1970)

Mumcu’ya göre, Atatürk ilkelerinin temelinde laiklik vardı. “Atatürk Yılında” başlıklı yazısında şöyle demişti: “Laiklik, Atatürk ilkelerinin temelini oluşturur. (...) Laikliğin toplumu büyük kargaşalardan ve kör bağnazlıklardan kurtaran bir dünya görüşü olduğunu yaşanan her olay ile yeniden öğreniyor ve Atatürk’ün büyüklüğünü her olayda yeniden anlıyoruz. (…) Yakın tarihimizde çok acı örnekleriyle gördük ki laiklik ilkesinden verilecek küçük, küçücük bir ödün, toplum için büyük ve onarılmaz yaralar açmaktadır.” (Cumhuriyet, 31 Temmuz 1981)

“Atatürk diktatördür!” diyenlere “Demokrasinin yolu Kemalizmden geçer” demişti. (Devrim, 9 Haziran 1970)

Atatürk’e  ve Atatürkçülüğe düşman olanları, “Kemalizm Sendromu”na yakalanmış kişiler olarak adlandırmıştı. (Cumhuriyet, 10 Ağustos 1992)

Kimlerden Atatürkçü olamayacağını da söylemişti. “Osmanlıcıdan, yabancı sermayeciden, Türk-İslam Sentezciden Atatürkçü olmaz” demişti. (Cumhuriyet, 11 Mayıs 1981)

Mumcu, 12 Eylül 1980 darbesinin gerçek Atatürkçülüğü yok etmek istediğini anlatmıştı. “Atatürkçülük 80’li yıllarda devlet eliyle kundaklandı” diye yazmıştı. (Cumhuriyet, 23 Temmuz 1992). “12 Eylül, Atatürkçülüğün sahtesini resmi ideoloji yaptı” diye de eklemişti. (Cumhuriyet, 5 Aralık 1992)

DİNCİLİĞE, İRTİCAYA KARŞI UYARDI 

Uğur Mumcu, 1967’de “Cumhuriyetin Yargıcı” başlıklı yazısında “Atatürk’ün çizdiği ışıklı uygarlık yolu, bugün yabancı güçlerin ve dinsel hezeyanların elbirliği ile bozulmuştur” diyerek tehlikeye dikkat çekmişti. (Kim, 15 Eylül 1967)

Mumcu birçok yazısında, sağ iktidarların oy avcılığıyla din istismarı yaptığını örneklerle anlatmıştı. 1975’te kaleme aldığı “Sağa Beş Sola On Beş Yıl” başlıklı yazısının bir bölümü şöyleydi: 

1960 öncesinde siyasal iktidarlar, Said Nursi’nin sakalını sıvazlayarak elini öperek oy toplamayı uygun görmüştür. 1961 sonrası Adalet Partisi de dinsel sağın oy depolarına dayanarak iktidara tırmandı. Bugün Milli Selamet Partisi’nin yönetici kadrosunu oluşturan politikacılar, Adalet Partisi’nin yüksek bürokratları ve ‘takunyalı’ biraderleriydi. (...) 12 Mart’ın sözde Atatürkçü yönetimi de sağcılar için açtığı bir iki göstermelik dava dışında ‘aşırı sağ’ dediği hiçbir örgüte ve kişiye dokunmamıştır. (...) Abdülhamit gericiliğinden, 31 Mart saldırganlığına, Said-i Nursi örgütçülüğünden, Kanlı Pazar eylemciliğine kadar, bütün gerici akımlar yabancı sermaye milliyetçiliği, Hitler özlemciliği ve politika cambazlığıyla sermaye sınıfının çıkarlarını korumak için birleşmiştir. (...) Tutucu iktidarların, yıllarca sarıldıkları din silahına bu kez de başvurulmaktadır. Eski hamamlarda eski taslar kullanılmaktadır.” (Cumhuriyet, 22 Nisan 1975)

1976’da “Şu İşe Bakın” başlıklı yazısında Cumhuriyetin nasıl kuşatıldığını şöyle anlatmıştı: “Türkiye Cumhuriyeti cephe ortaklığının elinde adım adım geri gitmektedir. İç ve dış sömürünün ahtapot kolları, dinsel sağ, saldırgan ırkçılıkla birlikte anayasa düzenini, Cumhuriyet ilkelerini yok etmenin yarışı içindedir. 31 Mart’ın kanlı kaldırımları bugünlere kadar uzanmıştır. Derviş Vahdeti’ler, Said-i Nursi’ler, Anzavur’lar birer birer hortlayıp politika sahnesinde yerlerini almışlardır. (...) Çünkü bu noktaya adım adım gelindi. (...) Cumhuriyet tarihi yerine Osmanlı padişahları, Mustafa Kemal yerine Abdülhamit...” (Cumhuriyet, 17 Mayıs 1976)

1970’lerde planlı, dinci, mezhepçi saldırılar başlamıştı. 1978’deki Maraş Katliamı, bu saldırıların en acı örneklerinden biriydi. Uğur Mumcu, 25 Aralık 1978’te Cumhuriyet’te “Katliam” başlıklı yazısında şöyle demişti: “Bu planlı ve örgütlü bir saldırıdır. Çevre illerden Kahramanmaraş’a getirilen katil çetelere belli adresler gösterilmiş, noktası ve virgülüne kadar hesaplanan bir plan yürürlüğe konmuştur.” 6 Ocak 1979 tarihli “31 Mart ve Kahramanmaraş” başlıklı yazısını da şöyle bitirmişti: “Kahramanmaraş Olayı’nın üzerine tıpkı Hareket Ordusu’nun 31 Mart gericileri üzerine gittiği gibi gidilmezse laik Cumhuriyeti, Atatürk ilkelerini, çağdaş Türk Devleti’ni ne hakla ve ne yüzle koruyacağız bundan sonra! 31 Mart’ın gericileri hortladı; başlarında kirli kefeni ile Kıbrıslı Derviş Vahdeti, oluk oluk kan içiyorlar.

Mumcu, 1979’da “İrtica” başlıklı yazısında, din sömürüsü ile ekonomik sömürü arasındaki ilişkiye dikkat çekmişti: “İrtica başlı başına bir sömürü kaynağıdır. Ekonomik sömürünün siyasi amaçlarla perdelenmesi çoğu kez din sömürüsü ile ortaya çıkar. Dinsel sömürünün ardında siyasi çarklar döndürülüyor. (...) Yüzyıllarca süren bir sömürüdür bu...” Ancak Mumcu, din sömürücülerinin belli bir süre siyasi başarılar elde etseler de eninde sonunda kaybedeceklerini de yazmıştı: “Dinsel sömürü kaynaklarına el atanlar zaman zaman siyasal başarılar elde ederler. Yakın tarihimizde II. Abdülhamit’in, 1950-1960 döneminde irtica sakalını okşayan Menderes’in ve camilerde poz poz resimler çektiren Demirel’in bu yollarla siyasal etkinliklerini artırdıkları bir gerçektir. Bunun yanında bir gerçek daha var. ‘İrtica’, din sömürüsüyle etkinlik kazanmaya çalışanlara hiçbir zaman ‘yar’ olmuyor. İşte Abdülhamit’in sonu. İşte Menderes’in acıklı serüveni. İşte Demirel’in düştüğü açmazlar...” Mumcu, yazısını şöyle bitirmişti: “İrticayla oynayan ateşle oynar. Bunun örneklerini yakın tarihimiz birçok kez kanıtlamıştır.” (Cumhuriyet, 10 Ocak 1979)

 Mumcu, 1984’te “Böyle Başlar” başlıklı yazısında yine din sömürüsünden söz etmişti: “Din sömürüsünün sonu yoktur. Bu kapıyı bir kez açtınız mı, dince kutsal sayılan ne kadar kavram varsa siyaset sahnesinin malzemeleri olur. Bundan zarar görecek olan dinin kendisidir.” (Cumhuriyet, 16 Mart 1984)

Mumcu, 1986’da “İrtica Var mı?” başlıklı yazısında irticaya verilen tavizler sonunda gelinen noktaya dikkat çekmişti: “Bugün tiyatro basıldı, yarın yasal toplantılar basılır. Siyasal partilere karşı silahlı eylemler düzenlenebilir. Anarşi ve terör dediğimiz kargaşa da işte böyle başlar. (...) 163’üncü madde devletin temellerini din kurallarına göre değiştirmeyi suç sayıyor da ne oluyor? Nakşibendi tarikatı bir partide, Süleymancılar bir başka partide kümeleniyorlar. Seçimlerde tarikat şeyhlerinin sakalları sıvazlanıyor. Demirel gibi mason localarına kayıtları düşmüş siyasetçiler Said Nursi’ye övgüler yağdıran demeçler veriyorlar. Yasaklar var da Allah aşkına ne değişiyor, ne engelleniyor?” (Cumhuriyet, 17 Aralık 1986)

‘LAİKLİK YOK EDİLİYOR’ DİYE HAYKIRDI 

Laiklik, Atatürk ilkelerinin temelini oluşturur” diyen Uğur Mumcu, 1985’te “Yine Laiklik” başlıklı yazısında, “Laiklik ilkesi adım adım yok edilmektedir” diye yazmıştı. (Cumhuriyet, 25 Eylül 1985) Laikliği savunmak gerektiğini belirten Mumcu, “Laiklik ilkesini savunmak için Atatürk gibi yürekli, Atatürk gibi inançlı olmak gerekir. İzinden gittiklerini söyleyenler gibi ürkek, kararsız ve inançsız değil” diye de eklemişti. (Cumhuriyet 1 Mart 1987)

 Mumcu, 1980’lerde Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik uluslararası bir tehditten söz etmişti. Bu tehdit “Rabıta” adlı dinci örgütlenmeydi. 1984’te “Rabıtat-ül Âlem-ül İslam” başlıklı yazısında bu örgütü anlatmıştı. Bu örgütün “şeriat düzeni” üzerine bir İslam devleti kurmak istediğini, “Aramco” adlı ABD petrol şirketince desteklediğini ve “Müslüman ülkelerde İslami yönetimlerin kurulmasına” çalıştığını yazmıştı. (Cumhuriyet, 2 Ekim 1984) Mumcu, 1987’de “Özal ve İdeoloji”, başlıklı yazısında, “Bu şeriat örgütü adım adım laiklik ilkesini yok ediyor. Bunu yaparken de Özal ailesine Suudi kökenli şirketler aracılığıyla milyarlar kazandırıyor” demişti. (Cumhuriyet, 23 Mart 1987) Mumcu, 1987’de, büyük ses getiren “Rabıta” adlı kitabını yayımlamıştı. 

1987’de “Atatürk ve Bugün” başlıklı yazısında Türkiye Cumhuriyeti’nin adım adım nasıl dönüştürüldüğünü şöyle anlatmıştı: 

Bugün birçok rektör ve dekan, Türk-İslam Sentezi ideolojisini yayan ‘Aydınlar Ocağı’ adlı derneğin üyesidirler. TRT, Türk-İslam Sentezci görüşlerin başlıca yayın organlarından biridir. Devlet bürokrasisinde köprübaşları imam hatip okulu çıkışlı memurlarca tutulmuştur. Zorunlu din derslerinde din devleti propagandaları yapılmakta, ‘birader vakıfları’ aracılığı ile ‘İslamcı gençlik kuşağı’ yetiştirilmektedir.” (Cumhuriyet, 9 Ocak 1987)

1988’de “Tören Atatürkçülüğü” başlıklı yazısında “Atatürk’ün hilafeti bir çürük diş gibi söküp attığını”, bugün Atatürk’ün izinde olduğunu söyleyenlerin ise yasadışı tarikatlarla “inkılapçılık” adına işbirliği yaptıklarını yazmıştı. (Cumhuriyet, 20 Mayıs 1988)

1990’da “Ayasofya” başlıklı yazısında Ayasofya’nın camiye dönüştürülmek istenmesinin “ibadet ihtiyacından” kaynaklan-madığını, “Atatürk’ün aldığı bir kararı kaldırmak” amacı taşıdığını belirterek “Amaç İslamcı düşüncenin, devlet eliyle laikliği yenilgiye uğratmasıdır” demişti. (Cumhuriyet, 5 Ocak 1990). 

Mumcu, 1990’da “Nereye” başlıklı yazısında Türkiye’nin bugünlerini görmüşçesine laik Cumhuriyetin bir din devletine dönüştürülmek istendiğini belirtmişti.

İslam bankacılığı ile devletin temel hukuksal düzeni din kurallarına uyduruldu. Öğrenim Birliği Yasası göz göre göre çiğnendi. Zorunlu din dersleri ile laiklik hiçe sayıldı. Yurtdışındaki din görevlilerinin aylıklarının hilafet örgütü ‘Rabıta’ tarafından verilmesi hoş görüldü. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda çalışması gereken din adamlarına kaymakam, Emniyet müdürü, savcı olma olanağı tanındı. Devlet, İslamcı kadrolara böylece göz göre göre teslim edildi. Nakşibendi tarikatı, kurduğu siyasal ve ticari ilişkilerle devletin köşe başlarına bağdaş kurdu. (...) İslamcı kadro devlet bürokrasisini adım adım ele geçirdi. (...) İmam hatip liselerini bitirenler ne imam oluyorlar ne hatip. Ne oluyorlar? Hukuk fakültelerini bitirip kaymakam, savcı ve Emniyet müdürü oluyorlar. Demek ki din eğitimi konusunda yükseköğrenim yapanların çoğu başka alanlarda görevlendiriliyorlar. Bunun nedenini niçinini düşünmez misiniz? (...) 12 Eylül ile atılan tohumlar bugün yeşeriyor.” (Cumhuriyet, 14 Haziran 1990

Uğur Mumcu’nun “yeşeriyor” dediği o tohumlar, çoktan yeşerdi, ağaç olup kök saldı. 

Uğur Mumcu, Atatürk’ün kurduğu tam bağımsız ve laik Türkiye Cumhuriyeti’nin tarikat-cemaat-siyaset eliyle bir din devletine dönüştürülmek istendiğini görmüş ve yurtsever, namuslu bir gazeteci olarak halkı uyarıp uyandırmaya çalışmıştı. Katledildi. Aradan tam 31 yıl geçti. Bugün Türkiye Cumhuriyeti, laik karakterini tamamen yitirmek üzere… 

Ancak Uğur Mumcu,  umutsuz değildi. “Atatürkçü düşünce yenilmedi, yenilmeyecek. Kuvayı Milliye ruhuna, ulusal onura, Anadolu Devrimi’ne, Aydınlanma çağına ve çağdaş özgürlüklere sahip çıkarak güçlenecek...” demişti. (Cumhuriyet, 23 Temmuz 1992)

Biz de umutsuz değiliz. Atatürk’ün açtığı yolun kapanmasına asla izin vermeyeceğiz!  

Uğur Mumcu’nun, 26 Temmuz 1962’de Cumhuriyet’te yayımlanan “Türk Sosyalizmi’ başlıklı ilk yazısında dediği gibi, “Her şeye Atatürk gücüyle ve onuncu yıl umuduyla başlayacağız, başlamalıyız.” 

Uğur Mumcu’nun anısına saygıyla…

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları