loading
close
SON DAKİKALAR

Gideni ve Geleni anlamak

Prof. Dr. Ahmet Özer
Tarih: 13.03.2013

Ahmet Özer, ''Giden/gidecek olan nedir? 50 bin cana mal olmuş can yitimleridir''...

Başlıkta yer alan iki kavram yaşadığımız sürecin en kritik iki kavramıdır. Başlamış devam eden bir süreci ifade eden ve bir madalyonun iki yüzü gibi birbirine yapışık olan bu iki kavramın ifade ettiği durum kavranmadan bugün olan biteni kavramak ve ona göre yeni bir gelecek yaratmak zor olacaktır. Giden ve gelen. Kavramlardan birinin ifade ettiği şey gidince diğeri gelecektir. O halde bu kritik sürecin kritik iki kavramının ifade ettiği giden nedir, gelecek olan ne? 

Giden, gidecek olan eski statükodur. Gelen, gelecek olan ise yeni olan durumdur. Gideni bilmeden ve hatırlamadan, geleni anlamak zor olduğu kadar alışmak da zor olacak. Çünkü Aristoteles'in veciz deyimi ile “alışkanlık karakterdir.” Ayrıca başka bir zorluk daha var: Mevcut duruma alışmanın ötesinde, bundan kendine maddi ya da siyasi çıkar elde edenler bundan kolay kolay vazgeçmek istemeyeceklerdir. Kaldı ki ahalinin de yıllar içinde alıştığı bir ortam oluşmuş ve bu alışkanlık birçoğunda bir karaktere dönüşmüş ve bu karakter de sanki bir kadermiş gibi kanıksanmışken şimdi birden bire bunları alabora eden bir durumu hiç bir şey olmamış gibi kabullenmeleri zor olabilir. O halde bunun üzerinde çalışmak ve toplumu bu yeni duruma hazırlamak önem arz eden konulardan biridir. Bu aslında çözümün psikolojik altyapısıyla ve tabi ki algı yönetimiyle yakından ilgili bir şeydir. Demek ki sadece devlet ve örgütün ya da Öcalan’la Erdoğan’ın anlaşması yetmez, asıl olan halkın onayını da bu süreçte almaktır. Çünkü çözümün garantörü halktır. İleriye doğru atılan her adımda halkın da o noktaya taşınması ve alıştırılması elzemdir.

Bunları açıkladıktan sonra asıl soruya cevap aramaya geçebiliriz. Giden/gidecek olan nedir? 50 bin cana mal olmuş can yitimleridir; Genel Kurmayın tabiriyle “düşük yoğunluklu savaş”tır; bu ortam sonucunda 5 bin köy ve mezranın boşaltılmasıdır; göç ve kaç hareketleri ve onun yarattığı travmalarıdır. Kentlerin varoşlarında kaybolup giden her birinden bir sinema filminin çıkabileceği acılı ve yürek burkan insan hikayelerinin oluşturduğu tirajedidir. 17 bine ulaşan faili meçhullerdir; cinayetlerin insanlarda yarattığı yıkımdır; topluma sinen ölüm korkusudur. Yeşermeyen tarlalar, bombalarla parçalanan dağlar, otlatılmayan meralar, can çekişen hayvancılık, bir türlü kurulmayan fabrikalar, açlık, yokluk, yoksulluk ve geri kalmışlığın girdabıdır. Bölgeler arası sosyoekonomik ve hukuki dengesizliktir: yerel yönetimlere uygulanan ayrımcılıktır;haksız yere devam eden binlerce tutuklamadır ve daha nicesidir. Gerçek bir barış yapılacaksa ve Türkiye gerçekten demokratikleşecekse gidecek olan bunlardır. Güçlü bir irade karşısında, doğru dürüst anlatıldığı taktirde kim bunlar gitmesin, kalsın diyebilir ki? Bunlar yeniden hatırlanırsa gidecek olan gitsin dönerek, gelecek olanın kabullenmesi de kolay olur.

Peki gelen nedir? Gelen her şeyden önce barıştır. Ve eğer olacaksa “boş kardeşlik nutuklarının” içinin hukukla doldurulmasıdır. Kürtlere eşit vatandaşlık statüsünün tanınmasıdır. Yani Türkler Türk olarak hangi haklara sahipse, Kürtlerinde Kürt olarak aynı haklara sahip olmasıdır. Kıyımın, zulmün son bulması, bombaya silaha giden paranın ekonomik kalkınmaya akmasıdır, refahtır, gönençtir. En önemlisi özgür, demokratik bir anayasanın beklenti olmaktan çıkıp, realize olmasıdır. Kürt dilinin yasal olması, yerel yönetimlerin özerk, demokratik biçimde yapılanması, cenazelerin gelmemesi, anaların ağlamamasıdır gelmesi beklenen.

İki ayrı fotoğraf bize durumu daha net açıklayacaktır. Hatırlayalım, Aysel Tuğluk ve Gülten Kışanak kırsal alanda iki PKK’lıyla karşılaşıp el sıkıştı diye, başta başbakan ve iktidar partisi olmak üzere neredeyse herkes kıyameti koparmış, başbakan öfkelenerek derhal bu BDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması talimatını vermiş, bir anda dokunulmazlıkların kaldırılması için fezlekeler hazırlanmıştı. İşte gitmekte olan ve gidecek olan tabloya çarpıcı bir örnek. 

Peki gelenin resmine bir bakalım, orada ne göreceğiz? Bu kez Kandil Dağında Kışanak ve Tuğluk’un da aralarında olduğu bir grup BDP milletvekili Öcalan’ın fotoğrafının önünde, PKK’nin dağdaki bir numarası Murat karayılan’la bir masanın etrafında toplantı halinde görülüyorlar. Peki bu kez ne diyor Başbakan? Hiçbir şey. Hatta bu görüşme belki de onun zımni onayı ile gerçekleşti. O gün o karşılaşmaya ateş püskürtenler bu resme bugün bir şey demiyor ya da diyemiyorlar. İşte gelenin resmi de bu. Demek ki gideni unutup gelene alışırsak iyi ederiz. Geçmiştekinin on misli önemli olan bu ikinci resme zimnen de olsa onay veren mantık nedir? Muhtemelen bu sürecin en önünde yer alan iki aktörü olan Öcalan ve Erdoğan’ın üzerinde anlaştıkları bir gelecek ve Türkiye tasavvurudur veya böyle bir beklentidir. Bu o kadar büyük bir tasavvur ki diğerleri onun yanında ayrıntı kalıyor. İşin esası söz konusu olduğunda teferruatın bir önemi kalmıyor doğal olarak. 

Gelgitler yaşanacak bittabi ki, ama bu süreç siyasetçileri regüle ederken, toplumu da dönüştürecektir. Toplumu ve siyasi parti tabanlarını yeni gelen aşamaya hazırlamak en başta siyasetçilere düşen bir görevdir. Medya, sivil toplum, üniversiteler de sürece destek vermeli.

Eğer gerçekten barışıyormuş gibi yapmayıp barışılacaksa giden/ gidecek olan eski kanlı statükonun yerine gelen/gelecek olan onurlu ve kalıcı barış olacaksa buna Kürtlerin de, Türklerin de kendini alıştırması lazım. Ve unutulmamalıdır ki bu işin en büyük tanığı da, hakemi de barış yapıcısı olan halktır. Halkın ikna edilmesini bu nedenle önemsiyoruz. Tabi eğer giden, gidecekse. Halkın yanı sıra aktörlerin kendisininde ikna olaması bu işi içine sindirmesi şart. Sadece Öcalan’ın değil, Kandil’in, diasporanın (Avrupa’nın) ikna edilmesi ama canı gönülden ikna olması gerekir. Kürtlerin deyimiyle “xalo hatırın kalmasın” kabulünden bir kabul her zaman gideni de aratacak ters tepmelere yol açabilir. 

Ve eğer yeni gelen, Kürtleri ikna edecek denli bir yeni ise sadece Erdoğan ve AKP’nin ikna olması ya da kabul etmesi yetmez, diğer partilerin de (hiç olmazsa bir kısmının) ve Türkiye halkının önemli bir kesiminin, ikna olması, kabul etmesi ve yeniyi içine sindirebilmesi gerekecektir. Ben yaptım oldu şeklindeki bir yaklaşım dayatılırsa o zaman anlayacağız ki bunu yapan iktidarın, gerçek niyeti barış yapmak değil, barış yapma adı altında zaman ve mevzi kazanmaktır; önümüzdeki üç seçimi kendi lehine sorunsuz atlatmaktır; en önemlisi başbakanın başkan olma hesaplarıdır ki bu başta başbakan olamak üzere kimseye yarar sağlamayacaktır.


Ahmet Özer

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları