loading
close
SON DAKİKALAR

Hayattan yazı, yazıdan hayat yapmak

Prof. Dr. Ahmet Özer
Tarih: 20.03.2017

Bu aralar 'Yazın Büyüsü' ile ilgili bir kitap yazıyorum. Yazının ve sözün büyülü delhizlerinde dolaşırken oralarda rastladığım kimi şeyleri bu yazıda okuyucularımla da paylaşmak istedim.

Başlangıçta söz vardı

Başlangıçta söz vardı; Tanrı ol dedi, dünya, tabiat öyle oldu. O halde “ol” sözü dünyadan, tabiattan, varlıktan önce vardı; sonra nesneler oluştu. Bu yüzden söz insanların ışığıdır. Çünkü nesneler ancak kelimelere döküldüğünde var olurlar. Işırlar ve aydınlatırlar. Işık nedir peki? Işık kitaptır, kitabı sere serpe açın. İşini yapmaya, ışıtmaya bırakın, der Victor Hugo. O aydınlatacaktır etrafı. Bu yüzden tarihte, karanlığı aydınlatmak için yakacak bir şey bulamayan cesur aydınlar, kendilerini yakmışlardır, hiç korkmadan. Bu yüzden söyleyecek söze sahip olmak sorumluluk gerektirir, sorumluluk paylaşmayı, paylaşma müdahaleyi gerektirir. Tabi, müdahale riskli olabilir, riskine rağmen müdahale etmektir asıl mesele. O zaman sözünü ışıyacaktır.
Sözün ışıması ile aydınlandığınızda cevherler mücevhere döner. Sözlerden oluşmuş mücevher, çok değerlidir, unutmayın. Unutmamalıyız. Çünkü eğer unutursak unutmanın moloz yığılmalarına döneriz. Tabii şu da bir vaka. Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür. Amenna. Ancak unutulacak şey var, unutulmaya terkedilmeyecek şey var. İşte unutma işinin panzehiri yazıdır. Sözün kelimeyle, kelimenin cümleyle, cümlelerin sayfayla buluşması kitap olması ve kitabın insanla buluşması, hemhal olması, insan aklının en büyük buluşudur. Nasıl ki mekanda hareket tekerlekle olmuşsa, düşüncede hareket de yazı ile başlamış ve devam etmiştir. Ancak insanoğlu unutmaya meyaldir. Doğar, büyür ve ölür. Unutur nereden gelip nereye gittiğini kimi zaman. Köklerini unutan başına da yabancılaşır. Çünkü en değerli birikimleri en saf dönemi olan çocukluğudur.

Büyümek gurbete çıkmaktır

Çocukluk başlı başına bir memlekettir, hatta sılasıdır insanın. Büyüdükçe sıla özlemi artar, hayat giderek gurbetleşir. Sanki ne yaşarsak yaşayalım gurbetteyiz. Büyümek gurbete çıkmaktır. Anlatmak ise ikinci hayattır. Hele yazmak, yazmak ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır. Genellikle de insan döner arkasına bakar, orada birikenleri anlatır, onları yazar. Yaşar Kemal’in deyişi ile, çünküleyim, “Geri dönüp kaldığı yerden oyuna devam etme arzusuyla yeniden dönülmüş hayatlardır büyüklerin yazmaya çalıştığı çocukluk.”
Yalnızca bir zamanlar yaşadıklarını hatırlayıp ışıtmak için değil, kimi zaman ruhunda çalkalanan o karmaşık süreci, kendisine rahatsızlık veren bir gerçekliği yatıştırmak için de yazar insanoğlu. Edebiyatın en temel malzemelerinden biri olduğu söylenen çocukluk yılları yazarlar için bir anlamada eşsiz maden kaynaklarıdır. En zengin, en temiz banka hesabıdır. Burada yalnızca belleğin gücü değil, belleğin nasıl işlediği, yaşanılan onca şey arasında neleri seçip neleri elediği konusunda harcanacak dikkat de önemli. Çünkü anılarımız sabit değildir. Yıllar sonra durduğumuz yere baktığımız açıya göre değişir. Herkesin belleğinde zamanında görmezden gelinen anıların, inkar edilen hatıraların saklandığı kuytu bir yer vardır. Baskılamaya çalışmak aksine bu anıları güçlendirir. Sonra uzanıp birini çıkardığında bir diğeri de bağırır, “beni de çıkar, sakın beni burada unutma” der. Anlatmak, yazmak onlar için yeniden gün yüzüne çıkmak hayat bulmak demektir. Yeni kişilerde, başka yaşamlarda yeniden yaşamaktır, ruh ve can bulmaktır.

Hayat yaşarken olduğu gibi, yazarken de bir zamanlama işidir

Peki nasıl anlatmalı, neyi nasıl yazmalı? Bir kere o an, o olgun an çok önemli. Bir kıvama gelmiş olmalı yazılacak, anlatılacak şey. Vaktinden önce yazılmış yazı demini tutmamış çay gibi çiğdir, çok gecikmiş olan malzemede acımış çürümüştür. İşte ol sebeple o an, o altın an önemli. Çiğ olmamalı ama çürümüş, bayatlamış da olmamalı. Ancak o zaman orijinal, okunası şeyler çıkabilir ortaya. Çünkü, kişinin içinin varmadığı yere kalemi kendinden önce varamaz. Bunun tersi de geçerlidir elbet. Dediğim gibi, çok beklemiş malzemenin sahibinde eskimesi, çürüyüp dağılması, zamanla kıymet kaybına uğraması, anlatma hevesinin yıllar içinde tüketilmiş olması da mümkündür. Buna dikkat edilmeli. 

İçine söz geçirmek 

Yaşarken ruhun katmanlarına yapışmış resimler gibidir anların ve anıların bıraktığı izler. Bir galeride üst üste birikir dururlar. Kimi silik ve bulanık olasa da kimi çok berrak ve belirgindir. Ruhun alt katmanlarını oluşturan ilksel anılara yolculuğun imkansızlığı bunları yeniden düşünmeyi, yeniden hayal etmeyi çekici kılar. Anların, anıların en derin katmanlarına kulak kabarttığımızda duyduğumuz sesler, burnumuzu sızlatan kokular, gözümüzün önüne düşen buğulu resimler… Hatta ileride belki bizi hayalperest, yalancı, masalcı, yazar, oyuncu, sanatçı, yapacak olan anlatacak hiçbir şeyin olmadığı durumlarda bile ille de anlatacak bir şeyler uydurma ihtiyacı…

Anlatmanın büyüsü

O an, o altın an geldiğinde asla geri durmamalı insan, geri çekilmemeli. Mutlaka zaferle sonuçlanacak bir savaşa hücum emri veren bir komutan gibi ileri atılmalı. Elde kalem, dilde söz ile tabi. Çünkü anlatmanın büyüsü öznelleştirir kişiyi. O esrarengiz dolambaçlı arenaya daldığımızda hikayenin saydam zarı girer araya, onu görür, ama dokunamayız, o, bir başkadır artık; en tanıdığımız kişi bile kendi hikayesini anlatmaya başladığımızda bir yabancıdır.
Geçmişin acı tatlı resim galerisinde dolaşırken; umutlar, mutlulukla gülümsediğimiz anlar gibi, hayal kırıklıklarına, acılara da rastlarız. Birçok şeye dair. Kendimize, arkadaşlarımıza, ailemize dair... Nitekim her birey benliğinde güzel anıların yanında aile hasarlarının derin izini de taşır. Kimileri farkındadır kendindeki hasarların, kimileri değildir; ama hepimiz yaşamımızın önemli bir bölümünü o hasarların izlerini örtmeye harcarız, farkında olarak ya da olmayarak. O nedenle yazı dediğimiz çoğu kez yara kabuğudur. Ama yazının şifasında gene de iyi gelen bir şey vardır. Ne ki yalnızca insanlar büyür, yaralar büyümez, yaralar hep çocuk kalır.

Hayattan yazı, yazıdan hayat yapılır

Yazmaktan kastımsa okunması yaşanmasından daha güzel olan bir hayattır, bu hayat yazmak demektir. Sonuçta itiraflarımız yalnızca sizi ilgilendirir, yazınız ise herkesi. Evet yazı ama nasıl? Geçmişimizin bizi içine kilitlemesine, geleceğimize sabitlemesine, travmatik çocukluk ve gençlik anılarının tüm hayatımızı ele geçirmesine de izin vermemek gerekir. İkinci bir şey daha var, yazarken objektif olmak, kendine fazla torpil geçmemek önemli. Yazdığının diğerlerinde farklı ve orijinal olması, daha önce yazılan külliyata bir şeyler katması ve de ruhun derinliklerinde dolaşırken ışıması gerekir. O zaman sal gitsin.. O görevini mutlaka yapacaktır.

Prof. Dr. Ahmet Özer

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları