loading
close
SON DAKİKALAR

Kürt Kardeşliği ve Hamaset

Prof. Dr. Ahmet Özer
Tarih: 29.04.2013

Bütün bu kötülükler Avrupa da ve dünyada iki dünya savaşında da görüldüğü gibi, ulus devletin bu milletin başına sardığı gailelerdir...

Bin yıllık beraberlik hamaset mi?

Kürtlerle Türklerin bin yıllık beraberliğinin aslında bir hamasetten ziyade bir realiteye dayandığı tarihsel verilerle sabittir. Türkler ya bu meseleyi yeterince bilmediğinden dillendiremiyor, bilenler ise uzun sürmüş red ve inkârın etkisiyle adeta bu sırrı ifşa etmek istemiyor ya da görmezden geliyor. Kürtler ise pek de kendi lehlerine gelişmeyen bu beraberliği ifade etmek istemiyorlar. O yüzden bu ”bin yıldır beraberiz” lafi şimdiye kadar bir hamasetten öteye gidememiş.

Malazgirt’ten Erzurum’a uzanan hat

Oysa Kürtler Türklerle birlikte 1071’de Malazgirt’te Bizans ordusuna karşı birlikte savaşmışlar. Bu tarihi gerçeği kimse inkâr edemez. Üstelik Anadolu’nun kapıları bu savaşla Türklere açılmış ve bu Kürtlerin yardımıyla olmuştur. 1514 yılında Çıldıranda Şiia’nın Anadolu’nun içlerine yayılması Kürtlerin yardımıyla durdurulmuştur. Bu gerçek Yavuz Selimin İdris’i Bitlisi’ye ve 16 Kürt Beyine yazdığı mektuplarda, Amasya’da imzalanan “İtifaknamade” ve Kanuni Süleyman’ın “Kanunnamelerinde” açıkça yaralıyor. Şiia’nin Osmanlıyı istila etmesi Kanuni’nin deyimi ile “Kürtlerden kaleler” kurularak engelleniyor ve Şianın ilerleyişine set çekiliyor. II. Mahmut döneminde gerçekleşen Nizip Savaşına Bedirhan Bey adeta “Osmanlının kurşun askeri” olarak 30 bin kişilik ordusuyla katılıyor. Gene Osmanlının teşviki ile Tiyar’da Süryaniler üzerine yürüyerek İslam adına kendince küffarı katlediyor. İp 1847 yılında Tanzimat’ın merkezileştirme çabaları sonucu kopuyor. Tazimatla beraber Osmanlı merkezileştirme vidalarını sıkınca Bedirhan Paşa isyan etmek zorunda kalıyor ve “ilk ulusal Kürt isyanı” sayılan bu kalkışma Osmanlının görevlendirdiği Hafız paşanın 100 bin kişilik ordusuyla bastırılıyor. II. Abdulhamit Tanzimat’ta kopan ipi “Ümmet politikasıyla” onarmaya çalışarak yeniden Kürtlerle bir beraberlik tesis ediyor. Sadece beraberlik değil bir de kendi adıyla anılan Hamidiye Alaylarını kurarak Ermenilere, Alevilere ve Ruslara karşı kullanıyor, ayrıca da ulus devlet kurma çağında Kürtlerin bir devlet kurmalarının önüne geçiyor. Böylelikle bir taşla adeta kuş katliamı yapıyor…

İttihatçıların tekçi politikaları dağıttı

Sonra İttihat Terraki geliyor, onların monist politikaları tekliği dayatıyor, ama bu politika toparlamak bir yana parçalayıp dağıtıyor. Hırsları akıllarının fevkinde olan İttihatçılar (Enver, Talat, Cemal paşalar) şöyle düşünüyor: “Madem Panosmalıcılığın millet sistemi işe yaramadı, Gayrimüslimler Osmanlıdan ayrılıp uluslarını kurdu, Abdulhamid’in Panislamcılığı da işe yaramadı, Müslüman halklar, Araplar, Arnavutlar ve Boşnaklar da ayrıldı; o halde biz bu işi Pantürkçülük ve Turancılıkla halledeceğiz” deyip yeni bir yol tutturdular. Onlara göre giden gitmiş, geriye Ermeniler ve Kürtler kalmıştı. “Ermenileri halledip Kürtleri de Türkleştirdik mi mesele bitmiş olacaktı.” Ermeni tehciri, Kafkas çıkarması, I. Dünya Savaşı, Sarıkamış faciasının nedeni bu “büyük hayali” gerçekleştirmek içindi. İşte bu hayal Kafkaslarda bir Turan izi sürme adına yüz binlerin katline sebep olduğu gibi Osmanlıyı I. Dünya savaşında yenilgiye uğratıp pay edilmesine yol açtı.

Cumhuriyetin şimdiki amacı gerçek bir demokrasi olmalı

Daha sonra İTC zihniyetini devralan Mustafa Kemal ve arkadaşları bu projenin Turancılık kısmını atıp Türkçülük kısmını aynen benimsediler ve gene Kürtlerin yardımıyla Milli Mücadele sona erip işler düze çıktıktan sonra da aynen uyguladılar. Cumhuriyet kurulduktan sonra, özellikle 1924’ten sonra dört temel amacı gerçekleştirmeye endekslendi: Bu amaçlar 1)Kürtleri Türkleştirmek 2)Alevileri sunileştirmek 3)Sunileri laiklik sopasıyla terbiye etmek ve 4)Gayri Müslimleri sürmek yoluyla sermaye birikimini el değiştirerek aktarmak yoluyla bir “Türk ve Müslüman Burjuvazi” oluşturmaktır. 

Kürtlerin Türkleştirilmesi red - inkar ve asimilasyonla gerçekleştirilmeye çalışıldı. Bunun için eğitim sistemi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu gibi kurumlar işletildi; Güneş Dil teorisi ve Türk Tarih Tezi gibi teoriler devreye sokuldu, bunların işe yaramadığı yerlerde Takriri Sükûna başvuruldu, silahlı araçlar kullanıldı ve bu uygulamalara yapılan itirazlar kanla bastırıldı. Şeyh Said ve Ağrı İsyanları ile Dersim Direnişi bunun acı örneklerini oluşturmuştur. Kanlı biçimlerde bastırılan bu hareketler sonrasında sürgün ve mecburi iskânlarla Kürtler sindirilmiş, 1938-1968 arasında Kürtlerin sesi kesilmiş, bu süre zarfında adeta soluksuz kalmışlardır. Aleviler ise özellikle Diyanetin anti laik uygulamalarıyla sunileştirilmeye çalışılmış, bu uğurda ezilmiş, ötelenmiş ve ötekileştirilmeye çalışılarak pasifice edilmeye çalışılmıştır. Ne ironidir ki suniler de fazla ileri gitmesin diye hep başlarının üstünde demoklesin kılıcı gibi laikliğin sopası sallandırılmış, başını kaldıranın başına vurulmuş, memleket sürekli şeriat korkusu ile korkutularak sunilerde hizaya getirilmiştir. Milli burjuvazi yaratma serüveni uygulamaları ise Cumhuriyet öncesinde başlamış, cumhuriyet sonrasında daha sistemli biçimde devam etmiştir. İTC “milli iktisat” teorisine dayanan bu işin en belirgin ve bariz uygulamamaları 1922-26 Rum Mübadelesi, 1942 Varlık Vergisi uygulaması ve 5-6 Eylül pogromudur.

Hamset üzerine kurulan politika ve ulus devlet inşası ülkeyi bugüne getirdi

Bütün bu gaileler vatan, bayrak, ezan, laiklik, cumhuriyetçilik, Türklük gibi geleneksel ve modernist karine ve söylemlerin altına sığınarak, kimi kavramlara kutsiyet atfedilerek gerçekleştirilmiştir. Örneğin, “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır” denilerek insanlar ölüme sürüklenmiş, “Bir Türk dünyaya bedeldir “ denilerek kan kafa tası ırkçılığı, “Ne mutlu Türküm diyene” diyerek Antropolojik ırkçılık yapılmıştır. Bir yandan cumhuriyetin Osmanlıdan tamamen bir kopuş olduğu ileri sürülürken öte yandan Türk ve Müslüman olanakların “Milleti Hâkime” olduğu Osmanlı alışkanlığı gayrı Müslimleriere karşı “Milleti Mahküme” teziyle sürdürülmüştür.

Bütün bu kötülükler Avrupa da ve dünyada iki dünya savaşında da görüldüğü gibi, ulus devletin bu milletin başına sardığı gailelerdir. Oysa artık ulus devlet çağı aşıldı, küreselleşme çağında yaşıyoruz. Şimdi hala bugün bile geçmişin ve Soğuk Savaşın kavramları ve konseptiyle hareket etme anakronizmasına düşen siyasi partiler ve gruplar var. Hala Türkçülük ve Turancılığın izini sürmeye çalışanlar var. Oysa Türklüğe en büyük zarar veren Türkçülüktür. Söz gelimi son zamanlarda 300 kişinin imzaladığı “Türklük anayasadan çıkmasın” bildirisi hala bu izleri taşıyor. Diğer etnikleri görmeyerek, küçük veya hakir görerek ülkeyi uçuruma, hatta bölünmeye sevk eden bu zihniyettir. Milliyetçilik artık aşıldı ve geride kaldı.

Yeni bir konsesus için yeni anayasa şart

Kaldı ki mevcut darbe anayasasında hala 56 yerde ırkçı vurgu var. Oysa 1921 Kurucu anayasasında Türk yoktü, “Türkiye halkı” vardı. Hem de herkesin temsil edildiği bir mecliste savaş koşullarının omuz omuza beraberliği için atılan adımlarla oluşmuş bir anayasa olarak. Aradan zaman geçti çok şey oldu. Eğer geçmiş geçmişte kalsın deniyorsa bunun için iki şey yapılmalı. Birinci olarak, daha iyi bir gelecek için, geçmişle bir yüzleşme yapılmalı. İkinci olarak bir paradigma değişikliğine gidilmeli. Çünkü eski değerler dizisi iflas etti, günümüz sorunları karşısında artık işlemiyor, bu besbelli. O halde yeni bir paradigmaya ihtiyaç var. Birliği beraberliği bu yeni paradigma sağlayabilir. Aksi takdirde eski paradigmada ısrar bölmeye ve parçalamaya götürecektir. Eski paradigmada ısrar etmek isteyenler 50 bin kişi daha mı ölsün istiyor yoksa? Kaldı ki bunları isteyenlerin tuzu kuru, çünkü bu savaşta onların çocukları değil yoksul halkın çocukları ölüyor. Yazıktır, günahtır artık bu ölümleri durdurmalı bu toplum. Silahlı unsurların çekilmesi bu nedenle bir başlangıçtır, son değildir. Eğer barış ortamı demokrasi ile taçlanırsa yürür ve kıymetlenir. Şimdiye kadar savaş ortamı demokrasinin inşasını engelliyor diyenlerin artık diyecek şeyleri kalmamıştır.

Bunun için yeni bir politik tip gerekli 

Şunda herkesin hemfikir olması lazım: Savaşın kazananı yok, savaşta herkes kaybediyor. Bu ülkede bu savaşta çok şey kaybetti, hem maddi hem de manevi kayıplar çok büyüdü. Barışın ise kaybedeni yok ama kazanımları sayılmayacak kadar çok. Şimdi artık barış zamanı, şimdi artık kardeşlik zamanı, şimdi artık kucaklaşma zamanı diyorsak bu kardeşliği boş laf olmaktan çıkarıp içini doldurmalı, bir hukuka dayandırmalıyız. Kardeşlik hukukunun içini eşitlik, özgürlük ve adaletle doldurduğumuzda sorunlarımızı büyük ölçüde aşarız. Çünkü yukarıda da gösterdik ki bin yıldır Mezopotamya ile Anadolu, Fırat ile Sakarya kardeştir. Bu kardeşlik “Vur de vuralım, Öl de ölelim” le kurulamaz. Hele hele bunları diyenleri susturmak ve ayıplamak yerine “onun da zamanı gelecek” diyip kendini kolluk kuvvetlerinin yerine koyan yanlışın geçmişte herkese ödettiği bedeller hafızalardayken.. O yüzden bugün ülkenin en ihtiyacı olmadığı şeyin, oy uğruna hamsate sarılan politikacı tipi olduğunu herkes bilmeli. Ülkenin bugün ihtiyaç duyduğu şey ise, bu öfkeli, kibirli, ayırımcı ve çatışmacı dilin geçmişte nelere mal olduğunun bilincinde olan sağduyulu, barıştan yana, gerçek demokrasiyi savunan, çağın ruhunu kavramış, hak ve özgürlüklerden yana politikacılardır. 


Ahmet Özer

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları