CHP'nin Çanakkale'de düzenlediği Adalet Kurultayı'na katılan isimlerden ANAP eski Milletvekili, ilahiyatçı Abdulbaki Erdoğmuş, yaptığı konuşmada, 'Adaletten yoksun her devlet, zalimlerin elinde kalmaya ve zulüm ile yönetilmeye mahkumdur' dedi.
CHP'nin Çanakkale'de düzenlediği Adalet Kurultayı'na katılan isimlerden ANAP eski Milletvekili, ilahiyatçı Abdulbaki Erdoğmuş, yaptığı konuşmada, 'Adaletten yoksun her devlet, zalimlerin elinde kalmaya ve zulüm ile yönetilmeye mahkumdur' dedi.
Bu nedenle de Adalet arayışımızı devlete karşı ve devlete rağmen ancak adil bir devlet için sürdürmeliyiz..
Ülkemizde olduğu gibi Yargı organlarının, savcı ve hâkimlerin resmi ideolojinin veya iktidar tarafını tuttukları yerde adalet beklentisi/umudu olmaz. Çünkü böyle bir zeminde adaletin gerçekleşmesi mümkün olmaz.
Montesquieu’nin dediği gibi “Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir hale geldiği noktaya gelince o rejim mahkûm olmuştur.” Tam da bu noktada olduğumuza inanıyorum...
Oysaki hukuk; Adaleti sağlamak ve toplumsal vicdanı rahatlatmak için vardır, toplumun vicdanını zedelememek, incitmemek için vardır.
Mevcut tablo üzerinden bir özeleştiri yapmak zorunda olduğumuza inanıyorum.
Kuşkusuz baskı, zorbalık, kaba kuvvet, şiddet, kültürel ve geleneksel bir gerçeğimizdir. Uygar dünya, medenileşerek bu kültürden uzaklaşırken, biz uygar/çağdaş devlet olmayı bu kültürü millileştirerek gerçekleştireceğimizi zannettik.
İdeolojik “milli devlet” karşısında olmayı seçen ideolojik kesimler de, benzer kültürü farklı söylem ve iddialarla ancak referanslarını milli devlet yerine, ideolojilerine temel aldıkları doktrinlere dayandırdılar.
Müslümanlık iddiasıyla muhalefet olarak konumlanan kesimler de, “milli devlet” yerine bir sentez oluşturarak ideolojilerini İslam dinine dayandırarak ve mücadelelerini bir “Dava”ya dönüştürerek bugüne yani iktidara taşımayı başardılar.
Bugünkü tablonun daha çok bu ideolojik çatışmaların sonucu olduğunu düşünüyorum.
Daha kötüsü, ülkemizde ve coğrafyamızda şiddet ve yağmalama kültürünün referanslarını İslam dinine dayandırarak barbar, vahşi ancak “Müslüman -dindar-mücahit” bir nesil ortaya çıkarıldı.
Bugün, milli ve dini sentez sonucu oluşturulan bir ideolojinin ateş çemberi içine hapsolmuş durumdayız. Afganistan’da Buda Tapınağı, Suriye’de antik kent Palmira ve Türkiye’de Sur ve Hasankeyf örneğinde görüldüğü gibi bu ideolojinin hedefinde sadece kendileri gibi inanmayan, düşünmeyen, yaşamayan insanlar yoktur, doğrudan insanlık hedef alınmaktadır. Bu tehlikeye özellikle dikkat çekmek istiyorum.
Elbette bu neslin yetişmesinde küresel işgallerin, emperyal politikaların, despot yönetimlerin payı ve vebali tartışılmaz bir gerçekliktir.
Peki, bunda bizim hiç mi vebalimiz yoktur? Bugün inanmakta olduğumuz, yaşadığımız, eğitimini aldığımız geleneksel/tarihsel İslam’ın veya İslam düşmanlığının rolü yok mudur?
Adalet yerine güç arayışına yoğunlaşmamızın nedenlerini kendi tarihimize bakarak kolayca anlayabileceğimizi düşünüyorum.
Övünüp durduğumuz ecdadın Saray'larında, devleti alilerinde, siyasal alanlarında ve son yüzyılda bize miras kalanlar arasında ‘Adalet’ diye bir ilkenin olduğunu bilmiyorum.
Adalete inanmanın ve adil olmanın Allah'a imanın bir parçası olduğunu ve adaleti uygulamadıkça “dindar” olunamayacağını düşünen bir İslami kesimin olduğunu da bilmiyorum.
Adaletsiz bir dinin Allah'ın dini olması, Adaletsiz bir devletin de hukuk devleti sayılması düşünülemez.
Tabii ki “Ulul emir- Sultan zalim de olsa itaat vaciptir” anlayışını dini inanç saymış, "Ferman padişahındır " kültürü ile yoğrulmuş bir toplumun adalet, hukuk, kanun yerine güce sığınmasını hayretle karşılamamak gerekir..!
Hukukun olmadığı yerde doğal olarak üstünlerin hukuku olur. Yüzlerce yıldır, Bu topraklarda adalet iddiası hep olmuş ancak devlet geleneğinde karşılık bulduğunu söylemek mümkün değildir.
Sorgusuz, sualsiz kutsanan bir devletin; hak, hukuk, adalet, eşitlik, özgürlük gibi ilkeleri öncelemesi, önemsemesi, saygı duyması beklenemez…! Böyle bir devletin hiç bir kurumunda adaletin izine dahi rastlamak mümkün değildir. Çünkü kutsallar, tabular, ilahlar sorgulanamaz, eleştirilemez, bir hata, yanlış ve suç isnad edilemez.
İsnad edenler de, ya dinde murted sayılarak, ya da vatana ihanet ile suçlaarak cezalandırılmışlardır. Sorgulanmayan bir din, inanç, ideoloji, kişi, kurum ve devletten de adalet beklenemez.
Daha özelde ise, Allah'ın dini olarak inandıklarını söyledikleri halde, biz Müslümanların durumuna bakmamız dahi konuyu anlamak için yeterlidir. İnandığımız Tarihsel İslam’ın ve kutsadığımız devletin; adalet, hakkaniyet, hürriyet yaydığını iddia etmek uygar dünya karşısında bizi utandırmaktadır.
Aynı dönemlerde Batı’dan daha medeni ve daha adil olmamız veya Batı’ın zulüm ve vahşet içinde olması, bugün içinde bulunduğumuz cehaleti ve karanlığı örtemeyeceğini bilmemiz, anlamamız gerekir..
Ne yazık ki, devlet anlayışımız dinimize, din anlayışımız da devletimize benzemektedir ve esasen birbirini beslemektedir.
Din ve devlet dahil, kutsallaştırdıklarımızla yüzleşmedikçe, eleştirip sorgulamadıkça, bütün tabuları yıkıp özgürleşmedikçe medeni toplum vasfını kazanamayız ve ihtiyacımız olan adaleti de tesis edemeyiz. Adaletin tesisi için dini-la dini saplantılardan, bağnazlıktan vazgeçmek zorundayız.
Açıkça kanaatimi ifade etmeliyim ki, zulüm üreten bir dini anlayışımız ve devletimiz var! İdeolojilerimizin ürettiği zulmü hesaba katmıyorum bile… Adalete giden yol ne Sağdadır ne de Soldadır, tek yolu vardır; o da insanlık ve vicdandadır.. İslamcılık dâhil hiçbir ideoloji adaleti asla gerçekleştiremez… Adaleti gerçekleştirmek için vicdanlarımızı harekete geçirmeliyiz.
Yasaların dahi uygulanmadığı, gücü/devleti ele geçirenlerin keyfi uygulamalarla yaşamı cehenneme çevirdiklerini sadece bugünkü tablodan değil, tarihimizde yaşananlardan da çok iyi biliyoruz.
Bugün olanlar, tarihte yaşananlardan çok daha farklı ve çok daha tehlikeli sonuçlar vereceğini söylemek için müneccim olmaya gerek yoktur.
Cesaretimi bağışlayın! Ancak söylemeden geçemeyeceğim:
Uydurulmuş dini sahih dine, cehaleti, karanlığı, hamaseti akla, bilime, bilgiye tercih eden bu coğrafyanın toplumları olarak, sadece üzerinde yaşadığımız topraklar ve birbirimiz için değil, dünya için, insanlık için bir tehdit oluşturduğumuzu ifade etmeliyim.
Martin Luther King’in ifadesiyle: "Herhangi bir yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalet için tehdittir."
Karşı karşıya bulunduğumuz tehdit, sadece küresel işgaller veya dinci terör örgütlerinin yaydığı dehşet ve vahşet değil, ya da dinbaz çevrelerin yaydığı korku, baskı, yağma ve talan politikalarından da ibaret değildir.
“Demokrasi getiriyoruz” iddiasıyla bölgemizi işgal eden küresel güçlerle, devlet adına insanları katledenler, vatandaşının evini, yurdunu yıkanlar, binlerce yıllık insanlık mirasını ortadan kaldıranlar, sorgusuz sualsiz ihbar ve zanla masum insanları cezaevlerine tıkayanlar, eziyet ve işkence edenler, ayırımcılık, ırkçılık yapanlar ile Din-Allah adına insanlık tarihinin izlerini dahi yıkan-yakanlar, Tekbir getirerek insanları infaz edenler, kadınları pazarlarda cariye olarak satanlar, talan ve yağmadan sonra zaferlerini tekbir, Hamd, namaz, şükür ile kutlayan mücahitler arasında "Adalet-insanlık- medeniyet” bakımından bir fark yoktur.
Amaçları farklı da olsa, iddiaları ve uygulamaları aynıdır, ortak paydaları zulümdür, yıkımdır, egemenliktir, hükmetmektir.
Bu topraklarda adaleti inşa etmek ölüyü diriltmekten çok daha zor olduğunu bilmeliyiz.
Çoğunlukla bu coğrafyanın Müslüman toplumları olarak bizim için Adalet; hem dini yaşamımızda, hem de vatandaşı olduğumuz devlette adeta ihtişamlı bir türbe içinde toprağa gömülmüş ve kutsanmış şahsiyetlere benzer.
Ziyaret ediyor, dua ediyor, kutsuyor, medet umuyor ve yardım diliyoruz.
Oysa türbede yatan, çok muhterem bir şahsiyet olsa da, bizi duymasına, şikayetlerimize-dualarımıza cevap vermesine, bize yardım etmesine, isteklerimizi gerçekleştirmesine ihtimal ve imkan yoktur..
Bu coğrafya insanlarının ADALET inancı da ölüden medet ummaktan farklı değildir. Bizden olan Zalimlerin dahi dilinden hak-hukuk-adalet eksik olmaz.
Cenneti ölülerden istediğimiz gibi adaleti de zalimlerden bekleyecek kadar cehalet karanlığına gömülmüş durumdayız..
İşte bu nedenle Adalet yürüyüşünü ve Adalet Kurultayını önemsiyorum.
Adaletsizliği önleyecek gücümüzün olmadığı zamanlar olabilir ama ; adaletsizliğe itiraz etmeyi beceremeyeceğimiz bir zaman asla olmamalıdır.
Adalet iddiası, mutlaka Adalet projelerine dönüştürülmelidir.. Projelerin uygulanabilirliği ve inandırıcı olması önemlidir.
Adalet hiç kuşkusuz dinlerin olmazsa olmaz iman esaslarından biridir. Ancak adil olmak, adaleti tesis etmek, herkese ve her kesime eşit olarak dağıtmak için bir din mensubu olmak veya dindar olmak gerekmiyor, bir tek koşulu vardır, o da insanlık bilincine varmak ve vicdanının sesini dinlemektir. Çünkü biliyoruz ki, "Vicdanın sesi bütün kanunların üstündedir."