Aydın AKP Milletvekili Mehmet Sadık Atay bir gazeteye verdiği 'Aydın Suyu EL Yakıyor' başlıklı röportajına CHP Aydın Milletvekili Prof.Dr.Metin Lütfi Baydar'dan cevap geldi.
Aydın AKP Milletvekili Mehmet Sadık Atay bir gazeteye verdiği 'Aydın Suyu EL Yakıyor' başlıklı röportajına CHP Aydın Milletvekili Metin Lütfi Baydar cevap verdi.
AKP Milletvekili Mehmet Sadık Atay'ın iddiaalarına CHP Aydın Milletvekili Prof.Dr.Metin Lütfi Baydar'ın cevabı şöyle:
Erdem, insanın olaylar ve durumlar karşısındaki tutarlı davranışlarında aranır. Olaylar ve durumlar karşısındaki davranışta bir tutarlılık yoksa burada bir erdem de yok demektir. Bir bağlamda ortaya konmuş gerçeğin ifadesi, aynı bağlamda ortaya konması gereken daha büyük gerçeği kamufle etme istidadı taşıyorsa; kuşkusuz ki burada tutarlı bir davranıştan bahsedilemez. Dolaysıyla bu davranış, tutarsızlığı oranında da erdem dışıdır.
Zekâ ise olaylar ve durumlar ile onları yaratan nesnel zemin arasındaki bağı görme yetisidir. Yani neden ve sonuç arasındaki ilgileşimi algılayabilme halinden başka bir şey değildir.
Politikada doğru zeminde durmanın en temel unsurları olarak yine bu iki kavram; "zekâ" ve "erdem" karşımıza çıkar. Yani nedenler ve sonuçlar arasındaki bağı görüp, olaylar ve durumlar arasında tutarlı korelasyonlar kurarak sonuca ulaşma hali, tuttuğumuz politik hattın haklılığını/doğruluğunu belirler. Politik duruşunuzun ve varlığınızın doğruluğunu sınayacak yegâne denek taşının da bu olduğu kanısındayım.
Görün ki; ülkemiz politik atmosferi, zekâ ve erdem üzerine kurulu bir paradigmayı besleyecek güçlü kaynaklardan yoksundur. Bu yoksunluk, kaçınılmaz olarak; politik ve entelektüel hayatımızda ciddi bir “fukaralaşmaya” neden olmuştur. Felsefi bir yaklaşım varlığın temel yasalarından birini; “çevreye uyum sağlamak” olarak tanımlıyor. Bilim Felsefesi’nde de bu yaklaşım, “Canlı ve cansız tüm varlıkların varlık süreci; çevreye uyum, onun bir parçası haline gelme aktivitesinden öte bir şey değildir” biçiminde karşımıza çıkıyor. Hamuruna zekâ ve erdem mayası karışmamış bu politik atmosferde yaşayan yurdum politikacısı ise, varlığının yasası gereği bu atmosfere uyum sağlama çabası içerisine girerek; adeta oksijensiz solunum gerçekleştirebilen bir türe dönüşmüştür.
Bu dönüşüm; muhafazakâr taşra eşrafının, ranta ve yağmaya dayalı kâr hırsıyla birleşince, ortaya bugünkü AKP’nin temsil ettiği politik akıl çıktı. Bu akıl, yukarıda adı geçen “zekâ” ve “erdem” gibi, politik öznenin durduğu yerin doğruluğunu belirleyen unsurlardan yoksun olduğu için ve olduğu sürece, kendisini besleyen prematüre kaynaklara sarılacak ve bu da kaçınılmaz olarak “ucubeyi” savunma ile sonuçlanacaktır. O yüzdendir ki bugün bu akıl; politikayı, doğru olanı ifade etmek olarak değil, kendisinin yanlışını savunmak olarak algılamakta ve kendisinden olmayan her şeye saldırmak olarak yorumlamaktadır.
Bunun tipik bir yansımasını, CHP Belediyeleri’ne saldırmayı kendine hobi edinmiş AKP’li prototipinde görmek mümkündür. Bu prototipin bu türden bir saldırı gerçekleştirmesi için, Balkanlar’dan gelecek soğuk hava kütlesini bahane etmesi olası nedenler arasındadır. Ve bu yaklaşım adeta AKP’li siyasetçide bir gelenek halini almıştır.
Aydın AKP Milletvekili Sayın Mehmet Sadık Atay da, bu geleneğe sadık kalmış olmalı ki; gazeteye verdiği “ Aydın Suyu EL Yakıyor” başlıklı bir röportajda, pahalı olduğunu vurguladığı şebeke su fiyatlarını bahane ederek, CHP Aydın Büyük Şehir Belediyesi’ne yüklenmekte. Bunu yaparken de “kendi” belediyelerinden birini referans alarak bir kıyaslama yapmaktadır. Oysa hayatta eşitsiz gelişim yasası, farklı iç ve dış dinamiklere sahip “şey”lerin kıyasında bir denklik arayamayacağımızın da kanıtıdır. Yani Denizli şebeke suyu birim fiyatı ile Aydın şebeke suyu birim fiyatının aynı olmak zorunda olması söz konusu edilemez. Bu durumda Türkiye’de ve hatta tüm dünyadaki şebeke su birim fiyatlarının aynı olması beklenirdi. Oysa bu fiyatlar, suyun halka ulaştırılması sürecindeki çeşitli aşamaların külfetine göre değişiklik göstermektedir. Kaynağın tespiti, suyun işlenmesi ve tüketiciye kanalize edilmesi gibi süreçler; birbirine bağımlı pek çok etkenin ve birbirinden bağımsız pek çok değişkenin devreye girmesiyle, farklı illerde farklı birim fiyatlarının oluşmasına neden oluyor.
Dolayısıyla Sayın Atay’ın kurduğu analoji, en başta metodolojik olarak hatalıdır. Zira farklı koşullara ve özgünlüklere sahip “şey”leri, aynı özgünlüğe ve koşullara sahip denkliklermiş gibi bir kıyaslama işine giriyor Atay. Oysa her özgünlük kaçınılmaz olarak farklı sonuçlara gebedir. Mesela Nikaragua’daki kahve fiyatının Sibirya’dakiyle aynı olmayışını yaratan ekonomi yasaları, Türkiye içinde de şebeke suyu fiyatlarının farklı olmasını sağlayan temel belirleyendir.
Dolayısıyla suyun kaynaktan alınması, belirli işlemlerden geçirilmesi ve halka ulaştırılmasını sağlayan süreçleri yaratan özgün koşulların ayrışıklığı, bu hususlarda daha elverişli koşullara sahip bir başka örnekle kıyaslanarak değerlendirilemez. Böylesi bir değerlendirme ve bu değerlendirme üzerinden bir eleştiri, ancak suyun halka ulaştırılması sürecinde aracı özne olarak Belediye’nin kâr elde etmek için keyfi gerekçelerle üzeri fiyat belirlemiş olması durumunda geçerli olacaktır. Oysa Aydın Belediyesi’nin, şebeke suyunu halka taksimi sırasında kâr hırsıyla uygulamış olduğu bir zam ya da fahiş fiyat politikası yoktur. Bunu, Belediye’nin aylık raporlarında ve belgelerinde görmek, Belediye’yi karalamak ön şartıyla hareket etmemiş her birey için, basitçe mümkündür.
Su kullanımı temel bir insan hakkıdır, bu satırların yazarı da, etik olarak suyun parayla satılmasını doğru bulmamaktadır. Gölgesini satamadığı ağacı kesen kapitalizm, soluduğumuz havayı bile alınıp satılır bir meta haline getirmek üzeredir. Bu anlamıyla bir politikacı olarak Sayın Atay’ın su ve fiyat ilişkisi bağlamında sorgulaması gereken şey; suyun neden alınıp satılır bir meta haline getirildiği olmalıydı. Su ve para arasındaki ilişkide sorgulanması gereken esas meselenin üzerinden atlayarak, günlük politik menfaatler adına üretilmiş yapay meseleleri kendine meşgale eden anlayış; tam da yukarıda ifade ettiğimiz “fukaralaşmış” politik akıldan başkası değildir.
Kaldı ki Türkiye’de herhangi bir belediye gözetilmeksizin şebeke suyu fiyatları yüksektir. Bu “A” partisi ya da “B” kenti için değil, tüm yurtta bulunan belediyeler için geçerli bir durumdur. İnsan için en temel ihtiyaçlardan olan suyun, bir tüketim malı haline getirilmiş olması vahametinin dozajını arttıran bir başka unsur ise, bu tüketim malının tüm yurttaki pahalılığıdır. Tüketim mallarının fiyatlarını belirleyen şey ise; o ülkedeki ekonomik seviyenin seyridir. Ve Sayın Atay bir politikacı olarak bilmiyorsa ona ifade etmek gerekir ki; bir ülkenin ekonomik seviyesini, o ülkenin iktidarı belirler. Dolayısıyla Türkiye’de bir su pahalılığından bahsedilecekse, o pahalılığın en önemli nedeni ekonomik çürümüşlüktür ve bu çürümüşlükte en büyük pay, Atay'ın mensubu olduğu Parti’dedir.
Görülüyor ki; neden ve sonuç arasındaki bağı göremeyen aklın politik çıkarımları, gerçeği gizlemenin bir aracı olarak kullanılıyor. Oysa gerçek, ona ulaşmak isteyenler için çok alenidir: Su fiyatlarının pahalı olması ülke ekonomisinin bir yansımasıdır; bu da iktidarın ekonomik başarısızlığının ürünüdür. Burada, pahalılık sonucu ile onu yaratan neden (AKP Hükümeti) arasındaki bağı görmemek üzerine kurulu bir politik paradigmanın, AKP içindeki kudretli tesirini görüyoruz bir kez daha.
Dedik ya bir bağlam içerisinde bir gerçeği ifade etmeye çabalarken, aynı bağlam içerisinde yanı başında duran daha büyük ve daha fazla ifade edilmeyi hak eden gerçeği dillendirmemek, tutarsız bir davranıştır diye; işte Aydın’daki şebeke suyunun birim fiyatını kendine dert edinen aklın, tüm dünyada düşüyor olmasına rağmen Türkiye’de aşırı yükseliş gösteren petrol fiyatlarını zerrece umursamayışı, bu tutarsızlığın en billur haline bir örnektir.
Atay’ın çeperini çizdiği bağlamın temel argümanı nedir? Kısa ve özce şudur: ‘Fiyat belirleme yetisine sahip olan öznenin (belediye), kâra dayalı bir çıkar elde etmek amacıyla; tüketim maddesini keyfi bir biçimde aşırı fiyatla satması’. Şu halde bu bağlamda; daha fazla ifade edilmeyi hak eden Türkiye’deki petrol fiyatlarının pahalılığı dile getirilmelidir. Bunu dile getirmeyen anlayışın kurduğu bağlamın doğruluğu temellerinden çöker, samimiyetsizliği gün yüzüne çıkar ve tutarsızlığı teşhiri hak eder. Tutarsızlık ve politik “fukaralaşma” arasında kurduğumuz analojiyi bir kez daha hatırlatmanın gereği yok sanırım.
Atay’ın, ‘emsalleri arasında pahalı olmak’ ile eleştirdiği şey karşısında; Türkiye’nin, emsalleri arasında, yani 192 ülke içinde benzini en pahalı satan ilk 12 ülke arasında pinpon topu gibi sürekli yer değiştirdiği gerçeğini dillendirmedikçe, söylediklerinin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Tabi burada çizilen bağlam çerçevesinde bizi ilgilendiren şey; benzin fiyatlarının hükümet politikalarınca iradi bir yaptırımla yükselmiş olmasıdır. Okuyucu burada haklı olarak akaryakıt fiyatlarının küresel petrol fiyatlarına bağımlı olarak değiştiğini, dolayısıyla bunun, hükümetin tasarrufunda olmadığını düşünecektir. Lakin konuya vakıf herkes durumun böyle olmadığının farkındadır. Örneğin 2008’de patlak veren finansal krizde, petrolün fiyatı 148 dolara çıkmışken Türkiye’de, istasyonda 1 litre benzin 3.61 liradan satılıyordu. Akabinde uluslararası piyasada petrol fiyatları 48 dolara kadar gerilemesine rağmen, bu fiyat Türkiye’de gerilemek şöyle dursun, artış göstererek 4.55 liradan satılmaya başlamıştır. Yine Haziran 2014’te Brent Petrol varil fiyatı 115 dolara çıktı, Kasım sonlarına doğru ise 70 dolar seviyesine geriledi. Yani yüzde 40 oranında bir düşüş yaşandı. Bu durumda Türkiye’deki petrol fiyatının da yüzde 40 oranında gerilemesi beklenirken, Türkiye bu düşüşe sadece yüzde 15 oranında uydu ve keyfi bir biçimde yüzde 25 oranında tüketiciden fazla para aldı. Görülüyor ki, akaryakıt fiyatları uluslararası endekse bağlı olmasına rağmen, Türkiye bu fiyatları kendi inisiyatifiyle arttırmıştır. Ayrıca Türkiye’de petrolden alınan yüksek vergi fiyatları, durumu daha vahim bir hale getiriyor. Hele bir de petrolde verginin de vergisi var ki; birileri aşırı ve gereksiz zam dediğinde akla gelecek ilk örnek olarak karşısına çıkar. Ve bu çok açık gerçek karşımızda duruyor: Tüm dünyada petrol fiyatları gerilerken, Türkiye’de yükseliyor. Burada halkın cebine uzanmış hırsıza ait bir elden bahsetmemek için mental bir probleme sahip olmak gerekir.
ASKİ’nin ton başına vatandaştan 3 lira fazla para aldığını söyleyen Atay, yıllardır litre başına vatandaştan alınan milyonlarca liraya sağır ve kör olmuştur adeta. Kaldı ki vatandaşın cebinden alınan milyonlarca liranın bireysel menfaatler için kullanıldığı en nadide örneklerle anılan bir partinin mensubu olarak konuşmak, gerçekten büyük bir cesaret ister.
Atay, vatandaşın cebinden alınmış paralardan bahsederken; gemicikler, milyarlarca liraya yapılmış saraylar, ayakkabı kutularındaki paralar, onlarca ailenin yıllık gelirine denk düşen fiyata sahip saatler ve günlerce yazsak bitiremeyeceğimiz daha nice vurgunu neden görmezden gelmektedir? Eğer Atay hala illa da su parası diye tutturuyorsa; Kaçak Saray’ın aylık su masrafına bakmasını öneririm.
Vişne Haber Ajansı - Çiçek Güçlü