CHP'li Günaydın: CHP'nin ideolojik ve kadrosal bir yenilenmeye ihtiyacı var

CHP PM Üyesi Gökhan Günaydın, "Yerel seçimlere giderken, bunun bir ülke mücadelesi olduğunu gözardı etmeyen bir sorumluluk içindeyiz. Yine aynı sorumluluk içinde söylemeliyiz ki, CHP'nin ideolojik ve kadrosal bir yenilenmeye ihtiyacı var" dedi.
CHP PM Üyesi Gökhan Günaydın, CHP'nin 95. kuruluş yıldönümününe ilişkin bir yazı kaleme aldı.
Günaydın'ın yazısının tamamı şöyle:
"Cumhuriyet Halk Partisi bugün 95'inci kuruluş yıldönümünü kutluyor. Alman SPD ve Fransız PS ile birlikte Avrupa'nın en köklü partilerinden birisi olan CHP'nin yeni yaşı kutlu olsun.
Parti 9 Eylül 1923'te Halk Fırkası adı altında kurulduğunda, İzmir'in düşman işgalinden kurtuluşunun üzerinden henüz bir yıl geçmiş ve Cumhuriyet ilan edilmemişti. Bir anlamda Mustafa Kemal ve yoldaşları önce Cumhuriyet'in ideolojisini taşıyacak partiyi kurmuş, ardından da 50 gün sonra, Halk Fırkası'na üye 158 milletvekilinin imzasıyla Cumhuriyet ilan edilmiştir.
Türkiye'nin siyasi tarihi açısından bu denli önemli bir siyasi oluşumun, 95 inci kuruluş yıldönümünün, kutlamaların dışında çeşitli düşünsel etkinlikler ile varsıllaştırışması gerektiğini düşünüyorum.
Bu çaba, Türkiye'yi tarihinin en büyük siyasi ve ekonomik krizi ile karşı karşıya bırakan AKP karşısında, oy oranını artıramayan ana muhalefet partisinin, politikalarının gözden geçirilmesi gereğine de işaret eder.
Bu bağlamda, yazdığım mecranın "doğal sınırlarına" uyarak, bugünle de bağlantısı olduğuna inandığım birkaç saptama yapmayı gerekli ve yararlı görüyorum;
1- Türkiye'nin ve CHP'nin ortak geçmişine yönelik saldırılar, Partimiz tarafından yeterli netlikte ve etkin biçimde savuşturulamamaktadır. Bu, bilinç ve bilgi eksikliğinin ortak sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Saldırılar özellikle 1930'lu ve 1940'lı yıllara odaklanmakta, camilerin ahır yapıldığı, buğdayların denize döküldüğü, garibanların vergiler altında inim inim inletildiği yalanları halkın ortak bilincine propaganda teknikleriyle işlenmektedir.
Saldırılar, utangaç söylemlerle değil, övünülecek gerçeklerin anlatımıyla karşılanmalıdır. Kısaca değinmeye çalışalım..
Genç Cumhuriyet, ekonomik krizin tüm dünyayı esir aldığı ortamda, 1930'da devletçi politikalara ve planlı sanayileşmeye geçmiş; tüm yurdu sanayi tesisleriyle kaplamış, "bir fazla şimendifer" söylemiyle fabrikalarla tüketim merkezlerini birbirine bağlayacak biçimde yurt demir ağlarla örülmüştür. 1930'lu yıllar, GSMH'nın hızla yükseldiği, GSMH içinde sanayi payının arttığı, refahın tabana yayılmaya başladığı, ülkenin hızla modern kurumlara kavuştuğu ve toplumun çağdaşlaştığı yıllardır. 1986 yılından itibaren sata sata bitiremedikleri fabrikaların önemli bir bölümü, o yılların zor koşullarında kıt kaynaklarla ve büyük fedakarlıklarla kurulmuştur. Bütün bunlar, dışarıdan bir kuruş borç alınmadan, buna karşılık Osmanlı'dan kalan borçlar ödenerek gerçekleştirilmiştir.
10 Kasım 1938'de Kurucu Genel Başkanımız Mustafa Kemal Atatürk'ün 57 yaşındaki ölümü, şüphesiz yalnızca Türkiye için değil, bölge ve dünya İçin de büyük ve erken bir kayıptır. Atatürk'ün ardından Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü'yü ise zor günler beklemektedir. Cumhurbaşkanlığı'nın üzerinden bir yıl geçmeden, 1 Eylül 1939'da Dünya Savaşı patlamış, Hitler'in işgal kuvvetleri tüm Avrupa'yı tehdit etmeye başlamıştır. Bu dönemde İnönü 1 milyon genci askere almış, bir taraftan askeri önlemlerle sınır güvenliğini sağlamaya çalışırken, diğer taraftan da müthiş bir diplomasi ustalığı göstererek ülkesini savaşa sokmamayı başarmıştır. Savaş yılları, doğası gereği zor yıllardır. Buğday üreten eski çiftçi yeni asker 1 milyon genç, üretici konumdan tüketici konuma geçmiştir. Üretilen buğdaydan ordunun ihtiyacı için gerekli olanlar depolanmış, ekmek karneye bağlanmış, artan enflasyon ve hayat pahalılığı yaşamı giderek zorlaştıran bir nitelik kazanmıştır. Bütün bunlar doğrudur, ama bir başka gerçek daha vardır. Ülkede bir tek evin kapısı düşman askerlerinin tekmesiyle açılmamış, bir tek askerimiz ölmemiş, kimse dul, yetim ya da öksüz kalmamış, bir karış vatan toprağı kaybedilmemiştir.
Kaldı ki, Türkiye'de CHP'nin tek parti yönetiminin egemen olduğu 1930'lu yıllarda Almanya'da Hitler, İtalya'da Mussolini faşizmi hüküm sürmektedir. Bu bağlamda, bugünün penceresinden bakarak 80-90 yıl öncenin demokrasi standardını ölçmeye kalkışmanın, ekonomi politiğin tarihselliğine dayanamayacağı açıktır. Bundan da öte, Tek Parti tüm merkez siyasi yelpazesini içinde barındırmaktadır. Celal Bayar, Adnan Menderes gibi sonradan Demokrat Parti'yi kuracak ve yönetecek olan kişiler CHP içinde siyaset yapmaktadırlar. Örneğin Celal Bayar İş Bankası'nın kurucusu olduğu gibi, asıl insanlık dramının yaşandığı İkinci Dersim Harekatı'nın Başbakan'ıdır. Bunun yanında özellikle Varlık Vergisi'de, amacına yönelik eleştiriler yanında, uygulaması itibariyle bir demokrasi ve hukuk ayıbı olarak ortadadır.
Dönemi bu özellikleriyle bir bütün olarak değerlendirmek ve on yıllar içinde oluşturulmuş ön yargıları yıkacak biçimde anlatabilmek, nitelikli, samimi ve kararlı kadroların başarabileceği bir iş niteliğindedir.
2- CHP'de kadro meselesi, hiçbir zaman basit bir tercih olmamamıştır. Bu geçmişte de böyledir, bugün de böyle..
CHP, dünyada siyasetindeki gelişmelerden etkilenmekte, bu genel eğilime bazen eklemlenmekte, bazen bir kopuş ilişkisi yaşamaktadır. Bu ilişki tarzı, kadroların durumu üzerinde de belirleyici olmaktadır.
Örneğin 1930'ların sonu, no pax dönemi olarak anılan, dünyanın patronunun olmadığı dönemdir. Ülke bir taraftan sanayileşmesini sağlarken, diğer taraftan da kültür devrimine hazırlanmakta, mülkiyet ilişkilerini yeniden belirlemeye çalışmaktadır.
Savaş sürerken, Anadolu'nun gördüğü belki de en büyük atılım olan Köy Enstitüleri kurulmaya başlanmış, Anadolu aydınlanması yolunda büyük bir devrim ateşi yakılmıştı. CHP'nin ilerici kadroları, savaştan sonra bir büyük devrime daha imza atmaya hazırlanmaktadırlar: Toprak Reformu. Böylelikle terhis olan bir milyon genç kendi toprağına kavuşacak, tarımı öğrenecek, kooperatifleşecek, dünya ve Türk edebiyatını okuyacak, müzik aleti çalacak, kadın erkek eşitliğini yaşama geçirecektir. Bu atılımlar, zaptedilemez bir Anadolu aydınlanmasının işaret fişeğiydi.
Köy Enstitülerinin kurucu babaları, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç'tur. Toprak reformunun en büyük savunucusu ise, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'dır. CHP'nin ilerici kadroları, sözü edilen devrimleri var güçleriyle desteklemektedirler.
İkinci Dünya Savaşı bittiğinde ise, Türkiye ABD öncülüğünde kurulan Batı Kampı'nın ileri Karakolu konumuna geçmiş, dünya üzerindeki yeni işbölümü ülkeyi farklı bir iklime savurmuştur. Buna göre Türkiye sanayileşmekten vazgeçecek, yeniden tarıma dönecektir. SSCB'ne karşı kurulan yeşil kuşak dinci hareketlerin gelişimine dayalı olacak, sola açılan tüm kapılar kapanacaktır.
CHP'nin 1947 Kurultay'ı, bu ortamda gerçekleşmiştir. Tanımlanan dış eksenin bir yansıması olacak biçimde, yükselen Demokrat Parti'ye karşı, ona benzeyerek bir çıkış aranmış, CHP'nin bütün ilerici kadroları tasfiye edilmiştir. Bu bağlamda, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel görevden alınmış, Bakanlığa, Enstitülerin kapanmasında işlev üstlenecek olan Reşat Şemsettin Sirer getirilmiştir. Toprak reformunun ateşli savunucusu, eski İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tasfiye edilmiş, Adanalı toprak ağası Ali Cavit Oral Tarım Bakanlığı'na getirilerek toprak reformu çabaları kadük bırakılmıştır.
Yakın tarihin yakıcılığından partiyi esirgemek için geçmişten verilen örnekler şunu göstermektedir: Parti'deki yükselmeler ya da tasfiyeler, görünür sebeplerden öte gelişmelerden kaynaklanabilir. Bu süreçlerin siyaseten okunması, parti açısından yaşamsal önemdedir.
3 - Darbeler ve emperyal güçler karşısında CHP tutumu, partinin gelişimi üzerinde belirleyici etki yapmaktadır. Bu konuyu da biraz açmakta yarar vardır.
Sağa öykünme ve ona benzeyerek gelişme çabaları 1950'de büyük bir hüsranla sonuçlanmış, seçimler kaybedilerek, istisnalarıyla günümüze kadar sürecek olan muhalefet yılları başlamıştır. İktidara gelen Demokrat Parti, kısa süre içerisinde ülkede baskıcı bir rejim inşa etmeye başlamış, Ulus Gazetesi kapatılmış, İnönü'nün damadı Metin Toker, ilk olarak eşi ilk çocuğuna hamile ilken tutuklandıktan sonra, ikinci kez tutuklanma tehdidi altında bulunmaktadır. 1957 seçimlerinde, parti kadroları, bu tehdidi siyaseten savuşturabilmek adına, İnönü'ye damadını milletvekili yapmak teklifini götürmüşler, İnönü bu teklifin parti genel Sekreteri tarafından yapılmasını uygun görmüştür. Nihayetinde milletvekilliği teklifi kendisine iletilen Toker, damat olarak bunu kabul etmesinin mümkün olmadığını söyleyerek reddetmiştir. O esnada İngiltere'den yurda dönen Bülent Ecevit, bu gelişmelerden haberdar olarak Toker'i ziyaret etmiş, o kadro halen müsait ise kendisi için kullanılıp kullanılamayacağını sormuştur. Bülent Ecevit, böylece 1957 seçimlerinde ilk kez milletvekili seçilmiş, yaptığı çalışma bakanlıklarında sivrilmiş, 1966'da parti genel sekreteri olmuştur. 12 Mart 1971 Muhtırası sonrası kurulan Hükümet'e Bakan verme konusunda çıkan görüş ayrılığı, Ecevit'in istifasıyla sonuçlanmıştır. Ertesi yıl yapılan 5'inci Olağanüstü Kurultay'da seçilen Ecevit Parti'nin Üçüncü Genel Başkanı olmuştur. Görüldüğü gibi, Ecevit'in '71 muhtırasına direnmesi, kendisinin ve partisinin önünü açmıştır. ABD'nin afyon ekim yasağını hiçe sayması, Kıbrıs'taki tutumu, işçi ve köylülere yönelik gerçekleştirdiği yeni yaklaşımlar, CHP'nin oy oranı sürekli olarak yükselirken, karşısında Milliyetçi Cephe hükümetlerinin konuşlandığı bir süreci tetiklemiştir. 24 Ocak 1980 kararlarının uygulanabilmesi ve yükselen sol/sendikal hareketlerin biçilmesi için yapılan 12 Eylül darbesi ile CHP kapatılmış, birçok il binası, asker ve polis kullanımına tahsis edilmiştir. 1971 Muhtırası sonrası 1980 darbesine karşı da CHP net tutum almış ve siyasi karşılığını olumlu biçimde görmüştür.
Buna karşılık Dolmabahçe görüşmesi sonrası Erdoğan ile ölene kadar sırdaş olacak Yaşar Büyükanıt'ın 27 Nisan 2007 gece yarısı Genelkurmay Başkanlığı sitesine koyacağı e-darbe bildirisine karşı, Parti'nin aynı kararlı tavrı gösterdiği söylenemez. Kuşkusuz tek belirleyici sözü edilen tutum değildir, ancak bu ikircikli tavır, Parti'nin gelişimi önünde bir engel oluşturmuştur.
Yazacak ve söyleyecek çok şey var. Örnekler daha yakın tarihler üzerine de verilebilir. Ancak yakın tarihi konuşurken, subjektiviteye kayabilir ve yeni tartışmaların tarafı olabiliriz. Amacımız CHP'nin iyi olması. Bunu, partiyi kutsallaştırmadan söylediğimizi de ifade edelim. Parti bir araçtır. O araç, ülkenin iyiye gitmesi için iyi olmak zorundadır.
Yerel seçimlere giderken, bunun bir ülke mücadelesi olduğunu gözardı etmeyen bir sorumluluk içindeyiz.
Yine aynı sorumluluk içinde söylemeliyiz ki, CHP'nin ideolojik ve kadrosal bir yenilenmeye ihtiyacı var. Yukarıda verilen ve geçmişten gelen örnekler, bugünün de hem sorunu hem de olanağıdır.
Kuruluşun ve kurtuluşun partisi CHP'nin 95 inci yaşı kutlu olsun.."
ÜYE YORUMLARI
Yorum YapFacebook Yorumları












