CHP Trabzon Milletvekili Av. Haluk Pekşen, AB büyükelçilerine tek tek mektup yazarak tarihi ve hukuki sorumluluklarını yerine getirmeye davet etti.
CHP Trabzon Milletvekili Av. Haluk Pekşen, AB büyükelçilerine tek tek mektup yazarak tarihi ve hukuki sorumluluklarını yerine getirmeye davet etti.
İngilizce ve Türkçe olarak kaleme alınan mektup;
“Türkiye'de olan biten her şeyin farkındayız. Tek sorumlu AKP değildir. Ortaya çıkan tabloda sizin de katkınız ve sorumluluğunun vardır. Türkiye’ye karşı sorumluluk ve taahhütlerinizi yerine getirmekten asla kaçınamazsınız. Darbe de terör de aynı amaca hizmet eden büyük senaryonun sahneleridir. Ülkemizin asla Suriye'de gerçekleşen senaryonun yaygın platosu haline getirilmesine izin vermeyeceğiz. Şimdi elbette yalnız terörü ve işbirlikçilerini yenmekle kalmayacağız bu vesileyle uluslararası camiada gerçek dostlarımızı da bir kez daha test etme olanağı bulacağız. Türkiye'nin egemenlik haklarını ve ulusal bütünlüğünü hedef alan tüm saldırıları bertaraf edecek siyasi ve kolluk gücü yanında halkının büyük bir kararlılığı vardır. Uluslararası hukukun bütün ülkelere terör örgütleriyle mücadelede yüklediği yükümlülükler yalnızca anlaşmalarda değil tarihi geleneklerde de açıkça bilinmektedir. Gerek BM anlaşmaları gerekse AB mevzuatı Türkiye'nin terör ve terörü destekleyenlere karşı her türlü uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını kullanmasını düzenlemiştir. Elbette tüm dostlarımız bu haklı mücadelede üzerlerine düşeni yerine getirmekten asla kaçınmamalıdırlar. Türkiye Cumhuriyeti anayasasında düzenlendiği gibi çağdaş demokratik ve laik bir hukuk devleti hassasiyetini azami ölçüde sürdüreceğinden emin olunmalıdır.”
şeklinde açıklamalara yer verildi.
Mektup metni şöyle:
Sayın Ekselansları,
15 Temmuz kalkışması sonrasında, Türkiye’de yaşanan gelişmeleri izleyen dünyanın birçok ülkesindeki insanların zihinlerinde çeşitli endişeler ve kaygılar oluştuğu anlaşılmaktadır.
Öncelikle bilinmesini isteriz ki Türkiye’nin bugün içerisine sürüklenmiş olduğu son derece ağır ve dramatik koşulların oluşmasında tek sorumlusu elbette AKP ve 17-25 Aralık’a kadar AKP’nin işbirlikçisi Fetullahcı terör yapılanması değildir.
2007 yılına kadar çağdaş dünyanın güçlü ve kararlı bir ülkesi olan Türkiye’nin, 2007’den sonra büyük bir eksen kaymasına sürüklenmesi bir yandan yeniden iki kutuplu hale dönüşen dünya politikalarından ayrı düşünülemeyeceği gibi diğer yandan tarihsel dostluklarla izah edilemeyecek vurdumduymazlık ve işbirliği içerisinde olan müttefiklerimizin ve sözde dostlarımızın en hafif deyimle son derece ağır ihmallerinin olduğunu söylemek haksızlık olmaz. 60 yıl içerisinde AB yolundaki mücadelesine sürekli engeller çıkaran her defasında birçok uydurma engellerle, kendi ülke halklarına Türkiye aleyhine baskı grupları oluşturmaya sürükleyen Avrupalı dostlarımızın sorumlulukları asla görmezden gelinemez.
Avrupa Birliği’nin sürekli tartışılan çifte standart durumu AKP iktidarıyla iyice su yüzüne çıkmıştır. AKP iktidarının ilk yıllarında “İlerleme Raporları” siyasal iktidarın her türlü uygulamasını hoş görme çabası içerisindeydi. Özellikle “Ceza Adaleti Sistemi” üzerinden muhalif basının baskı altına alınması, susturulması ve ele geçirilmesi çabaları AB tarafından tümüyle görmezlikten geliniyordu.
AKP’nin hukuk dışı uygulamalarını AB’nin görmezden gelmesi esasında AB planlayıcılarının da arzu ettiği AB’den uzaklaşma sonucunu sağlamaya yönelik olmuştur.
Uzun yıllar laik demokratik düzen güvencesi olarak Silahlı Kuvvetler gösterilmiş ve siyasi partilerin güçlü bir sivil bir toplumla, demokratik hukuk devleti ve güçlü demokrasinin güvencesi olması engellenmiştir. Sivil toplum ve siyasi partiler üzerinde faşizmden daha ağır bir baskı unsuru oluşturan %10 seçim barajı partileri ideolojik tercihler arasına sıkıştırmıştır. Hal böyle olunca popülizm kaygısı giderek yerini, popülizm baskısına teslim olmuş siyasi yapılara bırakmıştır.
Siyasi partilere güven kaybı, sendikalara baskı, sivil toplum örgütlerinin çürümüşlüğü demokratik hukuk devleti sistemini büyük bir oranda işlevsiz hale getirmiştir.
Geriye dönüp baktığımızda kuruluş felsefesine ilişkin her ne varsa bugün tek tek terk edilmiş ve yerine modern dünyanın evrensel değerlerine ilişkin hiçbir ilke konulmamıştır. Ekonomi, adalet, bürokrasi, eğitim, sağlık, sivil toplum, sendikalar, basın, silahlı kuvvetler ve aklınıza gelen her ne varsa yerleşik gelişme sürecinden sökülerek tam bir karmaşaya teslim edilmiştir. Dış politikada barışçıl politikalardan uzaklaşmanın sonuçları ise bir daha kolay kolay onarılamayacak şekilde ortaya çıkmıştır.
Bulunduğumuz coğrafyada kalıcı dostluklar ve iyi komşuluk yerini tutarsız ve güvenilmez politikalara bırakmıştır.
Mevcut AKP hükümeti, Batı’da ekonomik ve siyasal anlamda kaydedilen evrime karşı bir görüş ifade etmekte; Rönesans, Reform, aydınlanma çağı ve bilim devrimi diye adlandırılan bu evrimin, ahlaki yozlaşmaya yol açtığını ileri sürerek din eksenli bir görüşü savunmaktadır. Bu yaklaşım, demokratik felsefeye engel olduğu gibi özgür düşünce ve kadın haklarına saygı alanında sorunlar da yaratmakta, bilim ve teknolojide ilerlemeyi önlemektedir. Özellikle eğitimde akılcılığa dayalı bir sistemden uzaklaşılarak toplumda din etkisinin büyük ağırlık kazandığı görülmektedir.
2007 yılından sonra siyasi iktidarını anayasal düzen dışı tercihlere yönelen iktidar partisi AKP’nin ideolojik iktidar dönemi, Türkiye’nin tarihi çizgisinden sapacağının çok açık göstergesidir. Nitekim dünya hukuk tarihine geçecek eşi benzeri görülmemiş ve yargılama adı verilen Türkiye’de kumpas davaları adı verilen davalarla Türkiye’de siyasal yörünge tümüyle değiştirilmiştir. Davalardaki en önemli amaçlardan birisi de laik demokratik düzenin koruyucusu olarak algılanan Silahlı Kuvvetlerin tümüyle çökertilmesidir.
Fetullahçı terör örgütü ve işbirlikçisi AKP siyasi iktidarı, bu ilkel işbirliği ile tarihte eşi benzeri görülmemiş hukuksuzluklara imza atmışlardır. Nitekim davaların sonucunda Türkiye üzerinde herkesin kendi çıkarları doğrultusunda planladığı projeler gerçekleşmiş, hedeflere amaçlara ulaşılmıştır. Türkiye’nin bugün içerisine sürüklendiği durum, en önce ne yazık ki Avrupa halklarını endişelendirecek hale gelmiştir. Unutulmamalı ki Türkiye’nin tarihsel ve kültürel rotasının, Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği yörüngeye tekrar oturması çok büyük önem arz etmektedir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye’si Batı ülkeleri içerisinde yer almış, kabul ettiği demokratik sistem ve hukuki kazanımların yüksek bir uygarlık için gerekli olduğuna inanmıştır.
Türkiye BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne taraf olmuş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ve AGİT Helsinki Nihai Senedini imzalamıştır. Türkiye Anayasası ile uyum içerisinde olmadığından İslam Konferansı Teşkilatı Kahire İnsan Hakları Deklarasyonu’nu onaylamamıştır. Başka bir deyimle Türkiye’nin yeri ve yönü belirlidir.
Bu arada, Türkiye’nin üye olduğu Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı’nın (NATO) kurucu antlaşmasının başlangıç bölümünde aynen şu ifadelere yer verildiğini de belirtmek gerekmektedir:
“Taraflar, kendi halklarının özgürlüklerini, ortak mirasını ve uygarlığını, demokrasi, bireysel özgürlük ve hukuk devleti ilkelerine bağlı kalarak korumaya kararlıdırlar.”
Türkiye Avrupa Konseyi’nin ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın üyesidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin zorunlu yargı yetkisini kabul ederek insan hakları ihlallerinin denetlenmesine yönelik mekanizmayı benimsemiştir. Türkiye’de yargıya güvenin kaybolduğu bir dönemde yukarıda değinilen güvencelerin ne kadar önemli olduğu kuşku götürmez.
Başta jeopolitik yapısı olmak üzere birçok neden Türkiye’nin uygar dünyanın saygın bir üyesi olarak kalabilmesi için 21. yüzyılın aydınlarına ve entelektüellerine büyük sorumluluklar yüklemektedir.
Siyasi iktidarlar Türkiye politikalarında ve hesaplarında büyük hatalar yapmıştır. Başta Avrupalı dostlarımız olmak üzere Türkiye’yi son derece yanlış ve yönlendirilmiş algılara sürüklemişlerdir. Türkiye öncelikle ve ivedilikle 14 yıldır çağdaş dünyanın değerleri ile çatışan ve çelişen bugün ki AKP siyasal iktidarından kurtulabilmeyi başarmalıdır. Bunun başarılabilmesi için öncelikle Avrupalı dostlarımızın Türkiye’de olan biteni önyargısız ve peşin hükümlü kabul etmemeleri gerekir.
AKP’nin uyguladığı siyasal, sosyal politikalara bir de dış politikada tarihi yön değiştirme eklenince sonuçlar son derece ağır olmaya başladı. Şehirler, sektörler, çiftçiler, sanayiciler, işçiler, bürokrasi, üniversiteler, silahlı kuvvetler, yargı, medya, iş dünyası, sendikalar, kadınlar hatta spor dünyası ve özellikle futbol, kısacası herkes kaybediyor. Ancak bütün bu kaybedişlere rağmen asıl ilginç olan ise, olan bitenin asıl sorumlusu olan siyasal iktidar kazanıyor, muhalefet ise kaybediyor!
AB, ülkedeki müthiş baskıları eşitsizlikleri ve ayrıştırmayı görmüyor mu acaba? Görüyor ise neden bütün bunları görmezlikten geliyor? Avrupalı dostlarımızın bu konularda tek kelime etmemesi ne kadar ilginç!
Bugün dünyada iki ayrı grup değerlendirme hâkimdir. Birinci gruptakiler Türkiye’yi tanıyanlar ve bilenler ki onların değerlendirmelerinde de Türkiye hakkında son derece olumlu görüşler hâkimdir. İkinci grup ise, Türkiye’yi tanımadan önyargılarıyla Türkiye’nin gerçekleri ile örtüşmeyen değerlendirmelerde bulunanlardır. Türkiye gerçekler ve yönlendirilmiş algılar arasında kalan bir ülke haline gelmiştir.
12 Eylül darbesi sonrası ülke yaşamına hakim olan yozlaşma ve dejenerasyonla daha fazla yaşamak mümkün değildir. Yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık hepimiz için utanç verici bir gündem olarak yaşamın tam ortasındadır. Liyakat ve kariyerin hakim olduğu bir ülkede ekonomik ve sosyal demokrasi hepimizin yeni bir umuda yelken açmasının kaçınılmaz yoludur.
Sömürüye, ezilmişliğe, açlığa, yoksulluğa, cehalete, baskıya, faşizme ve daha birçok insanlık suçuna direnmek için ne pahasına olursa olsun demokrasi, ne pahasına olursa olsun hukuk devleti ilkelerinden asla vazgeçmemeliyiz. Kuralların işlediği bir demokratik rejimde ne yolsuzluk, ne yoksulluk, ne de adaletsizlikler olur.
En doğrusu Türkiye’nin bu zor dönemde gerçek dostlarının, Türkiye’yi anlamak için biraz olsun ilgi gösterip zaman ayırmaları olacaktır. Türkiye’de bugünlerde yaşanan ağır süreçlerin odağında AKP iktidarı ve ülkenin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın olduğunun farkındayız. Dünyanın birçok devleti benzer badireleri yaşamıştır. Şunun da bilinmesini isteriz ki Türkiye çok köklü devlet gelenekleriyle tarihin en önemli devletlerinden birisi olmayı her daim başarmıştır; yine başaracaktır. Türkiye ne Erdoğan’a ne de onun parti devletine teslim olmayacaktır. Bizim için önemli olan bu zor günlerimizde Türkiye’nin tam da ihtiyaç duyduğu bu dönem de kimler dostları ve ne kadar yanımızda olacağını görmek bizim için önemli olacaktır.
Çalışmalarınızda başarılar dilerim.
Saygılarımla.
Av. Haluk PEKŞEN
CHP Trabzon Milletvekili
Vişne Haber Ajansı - Çiçek Güçlü