loading
close
SON DAKİKALAR

Demirtaş: Akil insanlar heyeti önerisi Öcalan’ın fikriydi, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan kurdu, heyetle ilk toplantıyı Dolmabahçe’de bizzat kendisi yaptı

Demirtaş: Akil insanlar heyeti önerisi Öcalan’ın fikriydi, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan kurdu, heyetle ilk toplantıyı Dolmabahçe’de bizzat kendisi yaptı
Tarih: 11.04.2018 - 11:23
Kategori: Gündem

Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutuklu olduğu ana davanın üçüncü duruşması görüldü.

Demirtaş, duruşma için dün akşam saatlerinde tutuklu bulunduğu Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nden Sincan Cezaevi’ne getirildi. Demirtaş, dosya kapsamında ilk kez 460 gün sonra 14 Şubat’ta hakim karşısına çıkmıştı.

Duruşmaya, HDP Eş Genel Başkanları Sezai Temelli ve Pervin Buldan, parti milletvekilleri ile Ankara ve çevre kentlerden yurttaşlar katıldı.

Selahattin Demirtaş’ın duruşmadaki savunmasının tamamı şöyle:

"Yerine getirilmesi istenen ara kararlarla ilgili gelişmeleri bilmiyorum. Avukatlarım da bilmiyor. Çünkü yanılmıyorsan 4 Mart tarihinden itibaren UYAP sisteminde avukatlarım herhangi bir belgeye, bilgiye ulaşamadılar. O nedenle önceki ara celsede mahkemenizin talep ettiği, bizim taleplerimiz doğrultusunda mahkemenizin de kabul ettiği ara kararlardan hangileri yerine getirildi bilemiyorum. Bu arada avukatlarım herhangi bir fiziki dosyadan da belge alamadıkları için, çünkü mahkemeniz Sıhhiye’de değil burada çalışıyordu, bu tür iletişimsizlikler nedeniyle avukatlarımın bana verdiği bilgi şöyledir: Kaleme gittiğimizde bir kalem memuru arkadaş görevli var fakat “asıl dosyaya bakan heyet orada olmadığı için dosyada belge bilgi veremiyoruz” diyor.

Şu açıdan önemli: İddia makamı bütün bu duruşma safahatı boyunca istediği her türlü belgeye ulaşabilecek ama savunma ara kararlar, dosyaya girip çıkan belgeler ve tutanaklarla ilgili hiçbir şeye ulaşamayacaksa bu savunma hakkımızın kısıtlanması anlamına gelir. Mahkemenizden kaynaklanmadığını biliyorum. UYAP sisteminde genel olarak sorun, sıkıntı var ama en azından şu celse başlarken tutanağa geçmesini istiyorum ki geçen celseden bu yana dosyamda ne tür gelişmeler oldu hiçbir bilgim yok. Avukatlarımın da bilgisi yok. Bugün itibariyle de CD teslim etmişlerse de onu görme şansım olmadı.

Tebliğ ettiğiniz belgeleri okumam 5 yıl 4 ay sürer

Geçen celse iddianame eklerine dair bana bir CD tebliğ ettiniz ve bunu cezaevinde incelemem üzerine cezaevine yazı yazdınız. Cezaevinde de karar alındı. Haftada iki gün ikişer saatten 4 saat bilgisayar kullanma izni verildi. CD’deki iddianame eki olan belgeleri incelemem bu şekilde cezaevinde mümkün hale geldi. Fakat CD’yi açtığımda şöyle bir şeyle karşılaştım: 11772 sayfa ek belge var. Sadece bana tebliğ edilen. O günden bu yana dosyaya dahil olanları belirtmiyorum. Haftada 4 saat cezaevinde bilgisayarla evrakları okuma hakkım var. Ortalama bir hızla okursam, sadece okursam; inceleme değil, birbiriyle ilişkilendirme, bağlantı kurma değil; sadece haftada 4 saat bu belgeleri okursam ortalama bir hızla 5 yıl 4 ayda okumayı bitirebiliyorum. Bana tutuklandığımdan 15 ay sonra tebliğe edilmiş belgeleri cezaevinde bu koşullarda okumam tam 5 yıl 4 ay sürüyor.

Siz mahkeme heyeti olarak bu belgeleri, aralıksız, yemeden, içmeden günün 24 saati okusanız tamı tamına 43 gün sürüyor. Cumhuriyet savcısı bunu okumuşsa, 43 gün yemeden, içmeden, uyumadan 24 saat esas alınırsa 43 gün sürüyor. Normal bir okuma hızıyla heyetiniz günde 8 saat okusa 6 ay sürüyor. Şunu anlatmaya çalışıyorum: ilgili ilgisiz ne kadar evrak bilgi, belge varsa bir şekilde benim dosyama doldurmuş olan cumhuriyet savcısı belli ki kendisi de okumamış. 3 ayda hazırladığına göre iddianameyi, sırf okumaya kalksaydı 6 ayda günde 8 saat mesai ile okusaydı 6 ayda kendisi okurdu. Cumhuriyet savcısı okumamıştır, heyetinizin bu yoğunluk içerisinde 6 ay kesintisiz okumadığını herhalde öngörebiliriz. Benim okumam için de 5 yıl 4 aylık süreye ihtiyacım var.

Doğrusu bu aşamada içimden şu talepte bulunmak geliyor: Tutukluluğumun devamına karar verilsin, 5 yıl 4 ay sonraya da gün verilsin, okuyayım, geleyim savunmamı yapayım. Çünkü iddia makamı sonuçta beni o delillerle suçluyor. Hangi delil hangi olayla bağlantılı, hangi fezlekenin veya hangi suçlamanın delili hangi klasörde, hangi sayfada? Bütün bunlar kapsamlı bir çalışma gerektiriyor. Tutanağa geçsin diye söylüyorum. Şu konuda da samimiyim; mahkemeniz bana 5 yıl 4 ay süre veriyorsa tutukluluğumun devamına da karar verip 5 yıl 4 ay sonraya gün verirse hiçbir gün tutukluluğuma itiraz etmeden geleceğim, burada savunmamı da yapacağım. Bu konuda samimiyim, tutanağa geçsin. İddia makamı böylesine bir hazırlık yapmış.

Siyasi müdahalenin en somut kanıtlarını iddia makamı dosyaya koymuş

Bir başka husus, şimdi ilk usul itirazlarımızda belirtmiştik. Mahkemeniz dikkate almadı ama “soruşturma yürütülürken yetki konusunda ciddi hatalar yapıldı” demiştik. Kısa süre önce bana tebliğ edilen CD’lerde üstünkörü bir inceleme ile bile çok vahim hatalar tespit ettim. Onu şimdi tutanağa tek tek geçirmek istiyorum. Mahkemeniz bu aşamada buna dair nasıl bir karar verir, bunu takdirinize bırakıyorum. Fakat aleni bir siyasi müdahale ile soruşturmanın başladığı ve yürütüldüğünün en somut kanıtlarını iddia makamının bizzat kendisinin dosyaya koyduğunu şimdi tek tek okuyacağım. Birkaç tane fezlekeyle ilgili, buna dair usulî itirazlarımı da sonunda belirtmiş olacağım.

Örneğin; 23 no’lu fezleke dahil olmak üzere son fezleke, 31 no’lu fezlekeye kadar 9 fezleke; gözaltı ve tutuklama tarihim 04.11.2016. 9 fezleke 9 ayrı şehir veya bölgede; kimi 4 yıl, kimi 5 yıl, kimi 3 yıl, kimi 1 yıldır soruşturmaları devam eden fezlekeler bunlar. Hiçbiri yetkisizlik kararı vermemiş. Çünkü konuşmanın yapıldığı yer örneğin Kızıltepe, örneğin Bingöl, Batman. Dolayısıyla oranın Cumhuriyet Savcıları yetkili oldukları için soruşturma açmışlar. Hepsi de ağır ceza bölgeleri. Ağır ceza mahkemeleri de var. Ağır ceza soruşturması yürüten cumhuriyet başsavcılıkları da var. Fakat soruşturmalar tutuklanmama 4 gün kala, 2 gün kala, 3 gün kala ve 1 gün kala yetkisizlik kararlarıyla Diyarbakır’a gönderilmiş. Birkaç tane örnek vereyim şimdi.

23 no’lu fezleke: Suç tarihi 7 Temmuz 2012, yani tutuklanmamdan tam 4 yıl önce. Bingöl Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma açmış, soruşturmayı yürütmüş, 4 yıl boyunca fezleke düzenlemiş, Meclis’e göndermiş. Fakat 31.10.2012 tarihinde, tutuklanmama 4 gün kala şöyle bir gerekçeyle yetkisizlikle dosyayı Diyarbakır’a göndermiş: “Suç yerinin her ne kadar Bingöl ili olduğu belirtilmiş ise de değerlendirme yetkisinin Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına ait olduğu anlaşılmakla”. Bakın ne CMK’da var böyle bir şey, kafadan atsanız böyle bir şey tutturamazsınız, ne usulde var, ne teamüllerde var. “Suç yeri her ne kadar Bingöl’se de değerlendirme yetkisi Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısında”. Neyin değerlendirme yetkisi? Parantez içinde görünmeyen bir yazı var: Tutuklamanın değerlendirme yetkisi. Siyasi baskının değerlendirme yetkisi. Tabi ki Cumhuriyet Savcısı bunu o şekilde yazmaz oraya.

24 no’lu fezleke: Suç yeri Batman. Tuhaflığa bakın Sayın Başkan. Batman soruşturma yürütmüş. Tutuklanmamdan 9 gün önce iddianame düzenlenmiş. Batman İkinci Ağır Ceza Mahkemesine dava açılmış. Suç tarihi 2013. Tutuklanmamdan 3 buçuk yıl önce. Batman Cumhuriyet Savcılığı iddianame düzenleyip dava açmış. Tutuklanmamdan 9 gün önce dikkatinizi çekerim. Batman Ağır Ceza Mahkemesi iddianamenin reddine karar vermiş. Yetkisizlikten falan değil. Tuhaf bir şekilde, gerekçesiz iddianamenin reddine karar vermiş. Peki, normal usulde reddedilen bir iddianame ne yapılır? Eksikliği giderilir, tekrar ilgili mahkemeye verilir, dava açılır. İddianame iade edilmiş savcılığa. Peki, Batman Savcısı ne yapmış? Tutuklanmama 1 gün kala yetkisizlik kararı verip dosyayı Diyarbakır’a göndermiş. Daha bir hafta önce dava açmış olan savcı, reddedilmiş iddianame ile ilgili yeni bir değerlendirme yapıp düzeltip Batman’da yeni bir dava açacağına 1 gün kala, sadece 1 gün kala tutuklanmama yetkisizlik kararı verilmiş ve iddianame düzenlenmeden fezleke olarak bu defa Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş. Ne gerekçeyle? Hiçbir gerekçe yok, gerekçesiz: “Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine.

25 no’lu fezleke: Elazığ Karakoçan’da açılan bir soruşturma. Tutuklanmama 4 gün kala. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gerekçesiz bir şekilde gönderilmiş. Gerekçe belirtmemiş.
26 no’lu fezleke, Van: Van Cumhuriyet Başsavcılığı 10 ay süren soruşturmada yetkisizlik kararı vermemiş, tutuklanmama 3 gün kala Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş. “Şüpheli hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında aynı ya da benzer mahiyette birden fazla soruşturmalar bulunduğu ve delillerin birlikte değerlendirilmesi gerektiği anlaşılmakla açıklanan nedenlerle Diyarbakır’a gönderilmesi”. Nereden öğrendin Cumhuriyet Başsavcısı olarak? Birleştirmeleri mahkeme yapar. Nasıl öğrendin Diyarbakır’da benimle ilgili soruşturmalar var. Diyarbakır’ın merkez soruşturmacı olduğunu nasıl öğrendin? Van’da niye birleştirmedin de Diyarbakır’a gönderdin?

27 no’lu fezleke, Şırnak: Suç tarihi 2014. Tutuklanmama 4 gün kala, “şüphelinin Diyarbakır Milletvekili olduğu ayrıca şüpheli hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında hali hazırda yürütülmekte olan soruşturmaların da olduğu hususları göz önüne alındığında şüpheli Selahattin Demirtaş hakkında soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesi için yetkisizlikle Diyarbakır’a gönderilmesi.”

Gerekçe? Diyarbakır milletvekili olmam. Peki ben o tarihte Diyarbakır milletvekili miyim? Hayır. İstanbul milletvekiliyim. Fakat o kadar zorlamış ki şansını, benim Diyarbakır milletvekili olmam savcılık açısından bir yetki hususunu mu belirliyor? Herhangi bir yerde milletvekili olmam yani. Suçun işlendiği yerdir, iddia olunan yerdir soruşturma makamı. Fakat tutuklanmama dört gün kala, Şırnak'ın iki yıldır yürüttüğü soruşturma aniden aklına geliyor, “Bu Diyarbakır milletvekilidir, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine…”

28 no’lu fezleke Şırnak: Şüpheli hakkında hali hazırda Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma yürütüldüğü için Diyarbakır’a gönderilmesine. Bir buçuk yıldır dosya kendisinde tutuklanmama dört gün kala Diyarbakır’a gönderiyor.

Mardin, 29 no’lu fezleke. 2011 tarihli bir fezleke, 2011. O tarihten beri kendisinde fezleke. “Yetki bende” diyor, fezlekeyi kendisi düzenliyor, soruşturmayı kendisi yürütüyor ve tutuklanmamdan dört gün önce Diyarbakır’a gönderiyor. Hatta tutuklanmamdan 13 gün önce Mardin’e gönderiyor önce. Ağır ceza bölgesi olduğu için, dava açılması için Mardin’e gönderiyor. Fakat aniden, hiçbir gerekçe, ortada yeni bir karar yokken yetkisizlik kararıyla Diyarbakır’a gönderiyor.

30 no’lu fezleke, Kızıltepe. Tutuklanmamdan dört gün önce Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderiliyor.

Birileri savcıları tek tek arıyor

Şimdi, 6-8 Ekim olayları olarak bilinen 31 no’lu fezleke, onun hikayesi bu kadar basit değil. Kısa bir kaç şey var; okuyayım neler yapılmış bir görelim.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 2014/500 sayılı soruşturması ile soruşturma başlatıyor, yıl 2014. 6-8 Ekim’den yaklaşık bir ay sonra soruşturmayı başlatıyor. Bizimle ilgili fezleke 2016 yılının üçüncü ayında düzenleniyor. Bu arada Türkiye’nin değişik şehirlerinde 6-8 Ekim ile ilgili soruşturmalar sürüyor. Bizim hakkımızda değil olaylar hakkında, başta failler hakkında. Batman, Trabzon, İstanbul ve daha birçok şehir. Buralarda mahkemeler ve savcılar, özellikle savcılıklar yetkisizlik kararı alarak dosyayı Ankara’ya gönderiyor ve bütün Türkiye genelinde gerçekleşmiş 6-8 Ekim olayları ile ilgili Ankara’da toplanması için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına dosyalar gönderiliyor.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, “ben yetkili değilim” diyor, “herkes kendisi yürütsün soruşturmasını” diyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yetkili olduğu kesin olmak üzere Boğazlıyan Ağır Ceza Mahkemesi karar alıyor. Diyor ki Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, gelecek bütün 6-8 Ekim dosyalarını -bizim dosyamız değil dikkatinizi çekerim, başka zanlılar hakkındaki dosyaları- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı birleştirecek, soruşturma tek elden yürütülecek diyor. Bu arada Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı da bir 6-8 Ekim soruşturması yürütüyor, kendisi de bir yetkisizlik kararı verip Ankara’ya gönderiyor. Ankara kabul etmiyor. Bakın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 6-8 Ekim ile ilgili “ben yetkili değilim” dediği dosyayı Ankara’ya gönderiyor, Ankara kabul etmiyor, Ankara Batı 3. Ağır Ceza Mahkemesi kesin olmak üzere Ankara’nın yetkili olduğuna karar veriyor. Dolayısıyla Diyarbakır’daki 6-8 Ekim dosyası Ankara’ya geliyor. Orada biz de zanlıyız.

Daha sonra ne oluyor bakın, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tutuklanmamıza dört gün kala yetkisizlik kararı veriyor. Ankara Batı 3. Ağır Ceza Mahkemesinin kesin kararı var “yetkili sensin” diyor. Başsavcılık buna rağmen yetkisizlik kararı veriyor, Diyarbakır’a gönderiyor. Tutuklanmama dört gün var. Normalde yetki meselesi çözülmüş, iki tane ağır ceza mahkemesi kararı var ortada. Boğazlıyan ve Ankara Batı Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesinin kararı var. Ankara geri gönderiyor Diyarbakır’a, diyor ki “yetki sendedir, sen soruşturacaksın.” Tuhaflığa bakın.

İddianamemi hazırlayan Savcı Kurtça Eker diyor ki tutuklanmama üç gün kala, “hayır ben yetkili değilim, daha önce verilmiş bir karar var sen yetkilisin”. Ankara Batı 3. Ağır Ceza Mahkemesinin kararını hatırlatarak, geri gönderiyor. Aynı gün yani Diyarbakır’ın karar verdiği gün savcılığı yeniden karar veriyor, “hayır sen yetkilisin anlamıyor musun” diyor. Bu kez “ha anladım” diyor. Kabul ediyor, iki tane ağır ceza mahkemesinin kararına rağmen dosya bu kadar gidip geliyor, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 6-8 Ekim dosyasını bu iddianameye koyuyor ve soruşturmayı yürütüyor.

Bu şekilde 9 fezleke. Bariz bir şekilde siyasi iradenin iktidarın müdahalesi, çünkü başka şekilde koordine edilemez. Başsavcılık nasıl işliyor biz de biliyoruz. Koordinatör başsavcı diye bir şey yok ki. Dolayısıyla herhangi bir savcı da ‘ben koordinatörüm’ diye görev üstlenemeyeceğine göre birileri tek tek bu savcıları arayıp dosya Diyarbakır’da birleşecek, hepiniz yetkisizlik kararı verip Demirtaş’ın dosyalarını Diyarbakır’da tutuklamaya etkili olabilecek şekilde birleştireceksiniz. Bu kadar net.

Tutuklanacağımı bile bile yurt dışından döndüm

4 Kasım akşamı benimle birlikte 15 milletvekili arkadaşımız, Eş Genel Başkanımız Sayın Figen Yüksekdağ da dahil olmak üzere evimiz basılıp, adeta kaçırılarak alınırken, plan zaten yapılıyordu.

Biz bunları bilmiyor da değiliz. Ben 12 yıllık milletvekiliyim, 8 yılım eş genel başkanlıkla geçti. Devlette, hükümette ne oluyor, neler koşuluyor iyi biliyoruz. Bana yönelik operasyon 6 Ekim akşamı yapılacaktı. 6-8 Ekim’in yıldönümünde. Ama benim bir yurt dışı programım vardı, 5’inde yurt dışındaydım, operasyon ertelendi. Hatta operasyonu planlayanların fırça yediğini de biliyorum, “niye yurtdışı yasağı koymadınız” diye. Ben bile bile, cezaevinde giyeceğim ortopedik ayakkabıyı da satın alarak Türkiye’ye döndüm, bir süre sonra evim basıldı, milletvekili arkadaşlarımla birlikte gözaltına alındım.

Şimdi, bu aşamaya geldik tabii. Mahkemeniz bu yetkisizlik konusundaki hukuk skandallarıyla ilgili dosyaları birleştirebilirdi. Birleştirme olmamış olsaydı ben talep ederdim. Ama amaç ne, tutuklamayı sağlayabilmek. Çünkü tek tek fezlekeler üzerinde tutuklama yapamazlar diye düşünüyorlardı. Suçun alt ve üst limitini artırmak, kaçma şüphesi oluşturmak kendince ve işte ifadeye de gelmedin deyip, 150 yıl istenen biriyle ilgili tutuklama yapılması normaldir algısı oluşturmak. Buydu. Bu bir siyasi operasyondu. Ve savcılıklar bunların parçası oldular.

Bunu kim yapıyordu? Cemaatin savcıları yapıyordu. Sizler yargılıyorsunuz, darbecileri en çok siz yargılıyorsunuz. Yöntemleri buydu. Kumpas, tuzak. Yargıyı, Anayasanın kendilerine verdiği yetkiyi iktidarın lehine kullanarak kişiler hakkında yargı tuzağı hazırladılar. Tuzaktır. Bu tuzağı hazırlayanlar bir gün yargı önüne çıkmayacak mı? Bu ülkede adil yargı bir gün tıkır tıkır işleyecek ve hepsi eminim ki, adil bir bağımsız yargı önünde hesap verecekler. Bunun için de biz, elimizden gelen bütün gayreti, çabayı göstereceğiz.

Konuştuğum ve yaptığım hiçbir şeyi inkar etmem

Ben daha önceki celselerde de belirttim; konuştuğum, yaptığım, eylediğim hiçbir şeyi inkar etmem. Fazlasını burada söyleyeceğim, eksiğini söylemeyeceğim. Öyle korkacak, çekinecek hiçbir şey yapmadım. Faaliyetlerimin tamamı konuşmalarımdan ibarettir. Ama kumpas, tuzak olanları da anlatmam gerekiyor. Bunlardan en önemlileri de 1 ve 2 no’lu fezlekelerdir.

Şimdi ben 1 ve 2 no’lu fezlekeden savunmama başlayacağım, ama ona ilişkin, özellikle dinleme kararları, dinleme usulleriyle çözüm usulleriyle ilgili avukatlarımdan biri usul itirazlarımızı belirtecek, daha sonra ben, esasa dair, iddianamenin içeriğine dair 1 ve 2 no’lu fezlekeden başlayarak belirteceğim. Çünkü 1 ve 2 no’lu fezlekenin tamamı kumpastır, tamamı. Tamamı tuzaktır. Çarpıtılmıştır, olmayan dinleme kaydı varmış gibi gösterilmiştir. Olmayan gizli tanık varmış gibi gösterilmiştir. Konuşmalarım bağlamından koparılmıştır, konuşma yaptığım kişi farklı tanıtılmıştır vs.

Tamamı. Yani bir tanesi doğru olsa benim üstlenemeyeceğim bir şey yok. Birazdan neler yaptığımı anlatacağım. Yani iddianame benim yaptıklarımla ilgili az söylemiş. Ben sadece bu kadar siyasi faaliyet yürütmüşsem ayıp bana.

Fezlekelerim kumpas ve tuzak

500 sayfa değil, ben 5 milyon sayfa konuşma yaptım. Onların hepsini de savunacağım. Ama kumpas ve tuzakların da benim üzerime mal edilmesine asla rıza göstermeyeceğim, mahkemeniz bugün FETÖ’cüleri kumpas tuzakla yargılıyor. Şike davası, Ergenekon Davası, Balyoz Davası ve benzeri davaların tamamı sahte delil üretme diye düşürüldü. Ama aynı iktidar döneminde bir cumhuriyet savcınız sahte delili, üretilmiş delili benim dosyama koydu ve benim tutuklanma gerekçem yaptı. Halen dosyamda duruyor, tutuklanmamın gerekçesi olarak duruyor. Kararı alan hakim tutuklu FETÖ’cü, soruşturmayı yürüten savcı tutuklu. Dinlemeyi yapan polis FETÖ’cü tutuklu. Çözümü yapan tutuklu. Peki bu FETÖ’cüler herkese kumpas yaptılar da bize çok mu dürüst davrandılar? Nasıl FETÖ’nün oluşturduğu delillerle bir milletvekili tutuklanabilir. Bu kumpasa nasıl boyun eğilir. Bunu anlamakta zorlanıyorum. Avukatım Cihan Aydın usule dair bir kaç itirazımızı belirtecek. Mahkemeniz bunları takdir edecektir zaten.

Avukatların savunmasının ardından yeniden söz alan Demirtaş:

Fezlekelerle kumpas kurdular

Değerli avukat arkadaşlarım, usulle ilgili ne tür hukuksuzluklar yapıldığını detaylı bir şekilde ifade etti. Bir ülkenin mahkemeleri, savcıları, polisleri o ülkenin yurttaşları ile ilgili neden bir kumpas kurma ihtiyacı duyarlar? 1 ve 2 no’lu fezlekeler ağırlıklı olarak, 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan tablo ile birlikte ancak ele alındığında net olarak anlaşılabilir. Geçen celsede size, Fethullah Gülen Cemaati ile ilgili 6 yıl önce, 8 yıl önce, 5 yıl önce bizzat yaptığım uyarıları burada okudum.

Niye kumpas yapar hakim, savcı, polis? Yani dertleri ne? Amaçları ne, durup dururken? Tanımayız etmeyiz birbirimiz. Benimle alıp veremedikleri ne ki, bu kadar kumpas, bu kadar tuzak kurmuş olsunlar?

Kürt sorununun savaş, şiddet, silah dışı yöntemlerle çözümünün devreye girdiği, arayışlarının olduğu her dönemde, gerek Türkiye içinden gerek dışından her zaman müdahaleler oldu, provokasyonlar oldu, çözüm sürecini bitirecek girişimler oldu. Neden? Uzun uzun anlatmaya gerek yok. Türkiye Kürt sorununu çözerse, PKK silah bırakırsa, Türkiye’de şiddet olmazsa ne asker ne sivil ne PKK’li yaşamını yitirmezse Türkiye’de iç barış ortamı oluşmuş olacak.

Bu iç barış da, öyle sıradan bir iç barış değil. Türkiye, sadece kendi iç barışını sağlamış olmayacak, bölgedeki Kürt halkıyla önemli bir stratejik ittifaka doğru gidecek. Bu, bütün küresel dengeleri etkileyebilecek bir mesele.

O nedenle, Cemaatin bir savcısı, polisi, kendisinin o anda ne yaptığının farkında olmayabilir, ama onu yönlendiren aygıt kesinlikle bu amaçla hareket etmiştir. DTK’nin neden kurulduğunu, ne yapmaya çalıştığını geçen celsede uzun uzun anlattım. Hükümetin, devletin bütün kurumlarının ne kadar geniş bir tolerans tanıdıklarını, nasıl yaklaştıklarını, şiddete alternatif kuruluşların ortaya çıkıp cesur konuşmalarını, cesaretle faaliyet yürütmelerini, size yargı baskısı olmayacak, yeter ki konuşun, silah ve şiddet olmasın dediklerini.

Bu şekilde algıyı oluşturmak için biz çaba sarf ederken Cemaatin hakimi, savcısı, polisi elindeki yetkiyi kullanarak istihbarat topluyordu, Milli Güvenlik Kurulu üyelerinin önüne varıncaya dek. Çünkü MGK toplantılarında bu istihbarat raporları bütün üyelere dağıtılır. Devlet, asıl orada güvenlikle ilgili önemli kararlar alır.

Deniyordu ki, "siz çözüm süreci adı altında bir şeyler yapıyorsunuz, -2008 de dahil olmak üzere- arayışlar yapıyorsunuz, ama bunlar da alttan böyle siyasi faaliyetler yürütüyorlar. Hükümet buna göz yumuyor, hükümet bunların üstünü örtüyor.” Hem hükümeti zor durumda bırakmak, çözüm sürecini yürütemez hale getirmek için, bizim demokratik siyaseti geliştirmemizin önüne geçtiler.

Çünkü demokratik siyaset aklındakini, beynindekini özgürce konuşamazsa, bunu başaramazsa yargı, yürütme ve medya buna geniş bir tolerans aralığıyla ifade özgürlüğü çerçevesinde yaklaşmayı başaramazsa, silahları susturmak kolay olmayacak. Cemaat bunu keşfetmiş. Cemaat de öyle kendi başına hareket eden bir örgüt değil, 15 Temmuz’da da ortaya çıkmadı. O zaman da değildi.

Ne zaman Türkiye kendi iç barışı konusunda hamle yaptıysa, bu tür kumpaslar yaptılar.
Şimdi, bundaki amaç beni cezalandırmak değil. Asıl o dönem bu fezlekeler, daha doğrusu fezlekeye dönüşmeden önce istihbarat raporları olarak MGK üyelerinin önüne gidiyordu. Başbakanın, Cumhurbaşkanının önüne. Amaç sıkıştırmak. Ordu ile asker ile yargı ile hükümeti bir şekilde karşı karşıya getirmek, Hükümetle bizi karşı karşıya getirmek. Amaçları buydu.

O yüzden fezlekeler 4 yıl sonra hazırlandı. Dertleri bizi cezalandırmak değildi. Dertleri o gün başlayan arayışları sonlandırmaktı. O yüzden bu kumpasları yaptılar. Yoksa benim o hakim, savcı ile ne alıp vereceğim var? Birbirimizi tanımayız, etmeyiz. Ama dertleri daha büyük, daha ciddiydi.

O nedenle bu kumpasları bu kadar alçakça fezlekeye dönüştürdüler, çünkü o dönem arzu ettikleri sonucu alamadılar. Biz de dik durduk o dönem, hükümet de dik durdu, Allah var. Bizler her türlü siyasi diyaloğu sürdürme kararı aldık, şiddeti durdurma konusunda ne yapılması gerekiyorsa işbirliği kararı aldık. Başaramadılar, sonra hepsi fezlekeye dönüştü. 2009’dan itibaren de ciddi bir şekilde tutuklamaya ve operasyona dönüşmeye başladı. Oysa dinlemeler 2007’den beri yapılıyordu. Öncesinde istihbarat çalışması yapıyorlardı.

Siyasi partideki görevim gereği yaptığım konuşmalar suç olarak gösteriliyor

Şimdi, sırayla fezlekelerime değineyim, nasıl bir kumpas kurmaya çalışmışlar. Şimdi, siz önünüze gelen isimlerin birçoğunu tanımazsınız. Dinleme kayıtlarında öylesine bir tezgah kurulmuş ki, ben sanki yasa dışı örgüt üyeleriyle sürekli görüşme yapmışım. Görüşme içerikleri de çarpıtılmış, görüştüğüm kişiler de yanlış yansıtılmış. Mesela Ahmet Türk, o dönem Eş Genel Başkanımız, ben grup başkanvekiliyim. Örgütler arası disiplin ve hiyerarşi içerisinde o eş genel başkanımız ve ben grup başkanvekiliyim. Onun yardımcılarına bağlı olarak çalışıyorum, bütün partilerde böyledir. Eş genel başkan, onun yardımcıları ve daha sonra grup başkanvekilleri gelir. Bizler grup başkanvekilleri sadece parlamento grubundan sorumluyuz. Örgütsel işleyiş parti içerisinde her hangi bir yetkimiz olmazdı.

Selma Irmak o dönemde BDP Genel Başkan Yardımcısıydı. Onunla yaptığım bir görüşme yine çarpıtılarak, sanki örgüt üyesi ile görüşme yapmışım. Selma Hanım benim Genel Başkan Yardımcım o dönem, şimdi de Hakkari milletvekilimiz. Kamuran Yüksek o dönem örgütlemeden sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcım, ben örgütsel olarak ona bağlıyım, hiyerarşik olarak. Beni arar da, talimat da verir, ‘miting düzenleyelim, şunu yapalım’ diyebilir, ben grup başkanvekiliyim.

Nadir Yıldırım o dönem PM üyemiz, şimdi Van milletvekilimiz. Ali Şimşek o dönem Diyarbakır İl Başkanımız, sonrasında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanvekilimiz. Necdet Atalay, Ali Şimşek’ten sonra Diyarbakır İl Başkanımız, sonrasında Batman Belediye Başkanımız. Turan Genç, yerel yönetimler komisyonu üyemiz.

Bunların hepsi defterlerimizde kayıtlı, Yargıtay’a bildirilmiş, YSK’ye bildirilmiş, seçilmiş kişiler. Çimen Işık PM üyemiz, Mazlum Tekdağ PM üyemiz. Mehmet Abbasoğlu, eski genel başkanlarımızdan ve yerel yönetimler komisyonu üyemiz. Ali Oruç hem BDP’de hem DTP’de PM üyemiz; Şükran Aydın o dönem Bismil Belediye Başkanımız. Ahmet Yıldırım o dönem PM üyemiz, Dicle Üniversitesi’nde doçent, şu anda Muş Milletvekilimiz, bir sözünden dolayı vekilliği düşürüldü. Faik Yağızay, resmi olarak hükümete de bildirdiğimiz Strassburg ve Brüksel parti temsilcimiz o dönemde, şimdi de halen. Cabbar Leygara, HDP kurucu üyesi sonra da HDP’nin Diyarbakır İl Başkanlığını yaptı. Abdullah Demirbaş, DTP’nin o dönem Diyarbakır Sur Belediye Başkanı. Osman Baydemir, o dönem Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı, halen Urfa vekilimiz. Kazım Kurt, o dönem Hakkari Belediye Başkanımız.

Yani hepsini tanıyorsunuz, tamamı seçilmiş kişiler. Bunların bir kısmı resmi olarak bana talimat vermeye yetkili, bir kısmı benden talimat almaya yetkilidir. Genel başkan yardımcıları bana talimat verebilir, grup başkanvekilleri parlamento grubuna talimat verebilir. Ben de örgütsel olarak bana bağlı olan bütün birimlere talimat verebilirim.

Bir örnekle açayım, çarpıtmanın örneği; Bismil Belediye Başkanımız, 8 Mart mitingi yapılacak. Kaymakamlık izin vermiş, belediye başkanımız izin vermemiş. Kendi belediye başkanımız kendi partisinin mitingine izin vermiyor. Niye? “O miting alanı tadilatta vermiyorum” demiş. Aslında aralarında bir sürtüşme var. Yerel yönetimler komisyonu üyemiz de gidiyor onu ziyaret ediyor, parti genel merkezi adına. Uyarıyor, eleştiriyor diyor ki, "Kaymakamlıkın izin verdiği mitingi sen nasıl yasaklarsın?” Daha sonra bu kişi ile aramızda grup başkanvekili olarak bir konuşma geçiyor, ben de “ağzına sağlık” demişim, bunu örgüt adına yapmışım. Benim belediye başkanım, kime ne? Eleştirir miyim, yerden yere mi vururum, savcıyı ne ilgilendiriyor bu? Ben grup başkanvekiliyim, o da PM üyesi. İstediğimiz kadar eleştiririz, hakaret de ederiz, size ne? Fakat bunu biz PKK adına yapmışız. Ne cümlede örgüt geçiyor, ne örgüt anlamında PKK geçiyor.

Telefon konuşmalarımızın ses çözümü pat diye başlıyor, pat diye bitiyor, dinlemenin de bazı kısımları alınıyor hepsi alınmıyor. Mesela telefon konuşmaları pat diye başlamış. Allah billah aşkına biz hiç birbirimize “alo, merhaba, nasılsın” dememiş miyiz? Konuşmaların tamamı ortadan başlıyor, pat diye de bitiyor. Başı nerede, sonu nerede, arada ne demişiz hiçbiri yok. Çarpıtmak için, anlatabiliyor muyum?

Ahmet Yıldırım o dönem benim PM üyem. Dicle Üniversitesi’nde doçent, şu anda Muş milletvekilimiz. Cumhurbaşkanına hakaretten vekilliği düşürüldü. Anayasa çalışması yapıyoruz Meclis'te, kendisi de akademisyen olarak Dicle Üniversitesi’nde, dört akademisyen PM üyemizden biriydi. Onlara görev vermişiz. Parlamentoda Anayasa çalışması yapılıyor, önerilerimizi sunmak üzere iki başlığı onlara vermişiz çalışacaklar, demokratik özerklik ve anadilde eğitim, akademik kurulumuz bu aynı zamanda. Bunu PKK adına talimat vermişim diye tutanağa geçmiş. Tamamı böyle.

Benim dışımda yapılan konuşmalar hiç beni ilgilendirmez. Yaptılar mı yapmadılar mı bilmem, bilme şansım da yoktur. Bugüne kadar siyasi hayatım boyunca ne bir PKK yöneticisinden, ne üyesinden asla bana talimat gelmemiştir, gelse kabul etmezdim, herkes beni bu yönüyle de tanır. O kadar iradesiz, o kadar siyaset konusunda söz söyleyemeyecek kadar, iktidarın yaratmak istediği algı gibi, zavallı da değiliz. Kimse kusura bakmasın.

Tek tek şimdi değineyim; Ali Oruç bize diyecekmiş ki, bir ailenin örgüt adına ziyaret edilmesi lazım, ben ve Gültan Kışanak onu yapmalıymışız. Bakın ben o dönem Meclise gelen fezlekeleri de okumuyordum. Sekreterim alıp arşive koyuyordu, çünkü ben ne konuştuğumu bildiğim için fezlekeleri okuma gereği duymuyorum. Ben bunu, iddianameden okudum. Bilmiyordum böyle bir şeyin olduğunu, fezlekeye girdiğini, haberim de o zaman oldu. Ne böyle bir şeyi hayatım boyunca duydum, ne konuşuldu, ne bize iletildi, ne de olabilir. Ya biz çocuk muyuz, birileri bize talimat gönderecek, PKK adına bir aileyi ziyaret et diye. Bu kadar basit mi? Bu kadar basit siyasetçiler değiliz ki, kimse bize talimat falan veremez. Böyle bir şeyi biz yapmayız da, kabul de etmeyiz.

Ne Ali Oruç böyle bir şey yapmış, ne ailenin haberi var; Ali Oruç yargılanmış, beraat etmiş, fakat Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı benim dosyama yine de bu belgeyi koymuş. Böyle bir şey yoktur. Emin olabilirsiniz, yüzde bin. İddianameden okudum, fezlekeleri okumuyordum. İddianameyi okuyunca baktım böyle bir şey var, olmamıştır.

Ümit Aydın'da yerel yönetimler konferansı diye bir belge yakalanmış, benim de ismim varmış. Arkadaşlarıma sordum Ümit Aydın o dönem Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin bir çalışanıymış. Biz de parti olarak her yerde konferans yapıyoruz. Bir belediye çalışanında konferansa katılacakların listesinin olması - eğer yakalanmışsa, gerçekse - neyi tuhaftır anlamıyorum. Biz yasadışı bir konferans yapmıyoruz. Niye ondadır, onu da bilmiyorum, fakat tuhaf da değil. Protokol düzenlemesi yapılacak, oturma düzenlemesi yapılacak. Belediye salonunda yapılacak çünkü konferans. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi konferans salonunda yapılacak. Benim de ismim konuşmacılar arasında geçiyormuş. Bu nasıl bir yasadışı terör faaliyeti olarak tanımlanabilir ki.

Demek istediğim, öylesi bir alengirli hale getirmişler ki, üstüne bir sis bulutu çekmişler ki, gerçekten biz gece gündüz oturmuş terör faaliyeti yürütmüşüz, teröristlerle görüşmüşüz. İsimleri, konuşmaları muğlak hale getirmek, içerikleri bozmak, çözümleri bozmak…

Hakim: Söylenen konferans ne zaman yapıldı, katılıp katılmadığınızı hatırlıyor musunuz?

Demirtaş: Partim yerel yönetimler konferansı yapmışsa, katılmışımdır. Ama bu hangisi bilmiyorum. Bu tutanakta geçen toplantı o mu değil mi, bilmiyorum.

Mercek isimli gizli tanık uyduruk kişi. Varsa böyle biri gelsin. Bir gizli tanıktan hakkımızda itiraf beyanı alıyorsunuz, bari bizi bu kadar küçümsemeyin. Ahmet Türk’le bana talimat vermişler, Meclis'te Kürtçe konuşun diye. Ayıptır yani. Biz Meclis'te, nerede ne konuşacağımızı bilmeyeceğiz de PKK bize talimat vermiş. Hadi ben o zaman gençtim, Ahmet Türk yaşını başını almış, Meclis'te Kürtçe konuşmak için örgüt talimatı mı gerekiyor? Ayıp ya.

Bakın, zaten öyle bir şeyin olmadığını avukatlarım ifade ediyorlar. Fakat o toplantıyı, Kürtçe konuşma kararı aldığımız toplantıyı dün gibi hatırlıyorum. Parlamentodaki grup toplantı salonumuzda, 18-17 civarında milletvekili ve 5-6 da MYK üyemiz vardı. Ben grup başkanvekili, Ahmet Türk Eş Genel Başkanımızdı. Ertesi gün grup toplantısı yapılacak, biz 20 Nisan'da toplantı aldık, 21 Nisan Dünya Anadili Günüydü ve o toplantıda tartışa tartışa herkes görüşünü belirtti. Kapalı grup toplantı odasında, Meclis'te kayıt cihazı vardır, isterseniz kaydedersiniz, sonra çözümü alınır. Fakat biz kendi kayıt cihazımızla kaydettik o toplantıyı. Tarihi bir toplantıdır, kim ne demiş, kim karşı çıkmış, böyle tartışıyoruz Meclis'te. Bir gün yargı konusu olur diye değil hatıra olarak kalsın diye kaydediyoruz. Kaydeden de Ersin Öngel, daha sonra RTÜK üyemiz oldu. Basın danışmanımız o da orada. Tartışa tartışa, çünkü önemli bir mevzu, şunu yapmaya çalışıyoruz; bu ülkede Kürtler var, burada da kendi grup toplantımızda iki kelime kendi anadilimizde konuşacağız. Kıyamet kopmaz. Bunu Türkiye’ye anlatacağız. Siyasi amacımız bu yani.

Demek istediğim, bunu yapmak için bir örgüt üyesi gelip bize talimat verecek de, konuşmayı yapan da ben değil Ahmet Türk idi, ben ondan dört yıl sonra Meclis'te Kürtçe konuşma yaptım Eş Genel Başkanken. Demek istediğim kumpas kuruyorsunuz da bize hakaret etmeyin bari ya. Örgüt bize talimat verecekse adam gibi vermiş olsun, bu ne ya. “Gidin Meclis'te Kürtçe konuşun.” Ayıp bir şey. Böyle bir şey olmamıştır. Bunların tamamı yalandır, düzmecedir. Böyle bir tanık var mı yok, mahkemeniz istiyor, gelmiyor da, keşke gelse gizli mi açık mı, keşke gelse kapalı salondan konuşsun da sesini duyalım. Sen kimsin ki bize talimat verdirmişsin de, biz Kürtçe konuşmuşuz da, ben de bir sorayım kendisine. Hayatımız boyunca biz kimseden talimat almadık. Halkın iradesi dışında hiç kimseyi esas almadık. Hele Ahmet Türk. Kürtçe konuşacak da çoluk çocuk gelecek kendisine talimat verecek. Ayıp bir şey.

Tape ve ortam dinlemeleri tamamı gelsin ses karşılaştırmam yapılsın, çözümü yapılsın. Açıklayamayacağım hiçbir şey yok. Bu haliyle hiçbirini kabul etmiyorum. Tamamı kumpastır. Sesin bana ait olmadığını belirtiyorum. Ses karşılaştırmam yapılsın. Akabinde çözümü yapılsın. Tam çözümler gelirse ben mahkemenizin bu konuda sorusu olursa cevaplamaya hazırım. 1 no’lu fezleke ile ilgili bunları belirtiyorum.

Çarpıtmanın nasıl yapıldığını anlatmaya çalışıyorum. Toplantı tarihi diyor ki, 21.04. 2013. Bakın bu tarih niye önemli? Bundan bir ay önce, tam bir ay önce, yani 21.03.2013 tarihinde Diyarbakır Newrozunda Abdullah Öcalan, PKK’ye silah bırakma çağrısı yaptı. Tam bir ay önce. Çözüm süreci artık büyük bir hızla ilerlemeye başladı, ben dahil bazı heyetlerimiz İmralı’da, Kandil’de, Ankara'da hükümetle veya bürokratlarla yoğun bir mesai yürütülüyordu. Hükümet kendi cephesinden farklı bir toplumsal destek çalışması yürütüyordu, biz de kendi cephemizden farklı bir toplumsal destek çalışması yürütüyorduk. Ama koordineli yürüyordu. Bunların tamamı çözüm süreci kapsamındaydı. Neydi bu? Akil insanlar grupları toplumu ikna etme, barış sürecine inandırma, bu konuda güven oluşturma ve destek çalışması yürütüyordu. Bakanlar, iktidar partisine bağlı milletvekilleri il il gezi yapıyordu.

Biz de ağırlıklı olarak - daha önceki celsede de söyledim - ben Kandil’de, KCK yöneticilerine, çok sayıda silahlı PKK örgüt üyesine Abdullah Öcalan’ın ne söylediğini, ne istediğini, ne tür mesajlar verdiğini elimdeki notlardan da okuyordum, anladığım kadarıyla da anlatıyordum. Milletvekilimiz Sırrı Süreyya Önder ile birlikte.

İki gün boyunca bunu yaptık. Neden? Çünkü KCK yöneticileri diyordu ki, “bizim orta kademe yöneticilerimiz ikna olmuyorlar. Siz bizatihi İmralı’ya gittiğiniz için kendilerine konuşun.” Biz Kandil’de yapıyorduk bu konuşmaları.

Yine, PKK’ye sempati duyan kitleler, açık ve kapalı toplantılarda neden silahların bırakılması gerekir, Öcalan ne diyor, neden önemlidir anlatıyorduk. Mesela bu toplantı onlardan biridir. Nerede nasıl yapmışız hatırlamıyorum, çünkü bunun gibi onlarca toplantıya katıldık.

Bir yandan elimde İmralı’da tuttuğum notlardan Öcalan’ın görüşlerini okuyorum, bir yandan kendi görüşlerimi paylaşıyorum. Neden çözüm süreci önemli, silahları bırakmak neden önemli. Mesela, Öcalan’ın görüşlerini okuduğum kısımlar, burada benim görüşlerim gibi aktarılmış. Oysa bu toplantılarda ben, İmralı’da Abdullah Öcalan şunları söylüyor diye anlatıyordum, elimdeki notları hatırlıyorum, çünkü bütün toplantılara o şekilde katılıyordum.

Bir kısmı basına açık yapılıyordu. Bir kısmı kamerasız ama basın oluyordu, not alıyordu. Ama biz, şehir şehir dolaşarak akil insanlar gibi ikna etmeye çalışıyorduk. Kumpas dememin nedeni bu. Ben sanki bu toplantılarda PKK’yi övmüşüm, PKK çok iyi bir silahlı mücadele yürütmüş, hatta yürütmeye de devam etmeli, böyle kazanmış, böyle devam etmeli algısını benim ağzımdan vermeye çalışmış.

Oysa burada, özellikle boldladığı yerlerin tamamı Abdullah Öcalan’ın görüşleridir.

O böyle diyor diye toplantılarda notlardan okumuşum. Ha bu arada İmralı kayıtları devletten istenebilir, karşılaştırılsın. Benim tuttuğum notlarla kayıt notları karşılaştırılsın. Yüzde 100 aynı olmayacaktır tabii, fakat yüzde 98 böyledir, göreceksiniz.

Dolayısıyla, yapmaya çalıştıkları şu; çözüm sürecini nasıl sabote edebiliriz.

Bu bir istihbarat çalışmasıdır, yargı çalışması değil. Kötü niyetli bir istihbarat çalışmasıdır. İstihbaratın başı, MİT’in müsteşarı, benimle birlikte İmralı’ya gelecek, görüşme yapacağız, Hükümetle oturacağız planlama yapacağız, denilecek ki biz de Kandil’e gideceğiz, PKK’yi ikna edeceğiz, PKK’ye sempati duyan tabanı ikna edeceğiz. Bunu beraber koordine edeceğiz.

Biz bu çalışmaları yaparken, başka bir istihbarat örgütü, ya da başka biri adına çalışan bir istihbarat, faaliyet suçmuş gibi bunları istihbarata dönüştürüp MGK’nın önüne sunacak. Biraz önce söz ettiğim 2008-2009 kumpası gibi. 2014’e kadar da aynen bu şekilde sürmüştür.

Şimdi, bütün bu konuşmaları okudum, burada öyle konuşmalar var ki, ben tanıyamıyorum. Ben öyle konuşma yapmam. Bu kadar abuk sabuk, cümleler bozuk, ne söylediği belli olmayan konuşmayı ben yapmış olamam diye düşünüyorum. Milyon defa konuşma yaptım, ama o konuşmalar bana ait olamaz. Hiçbir konuşmanın, tape ve ortam kaydının sağlıklı olmadığını düşünüyorum.

(Hakim, Selahattin Demirtaş’ın çeşitli tarihlerdeki konuşmalarının ortam dinlemelerinin ses çözümlerinden bölümler okuyor. Demirtaş bunların ses çözümlerinin sağlıklı olmadığını belirterek yeniden ses çözümü yapılmasını talep ediyor. Demirtaş, hakimin okuduğu bir ses çözümüne ilişkin şunları söylüyor:)

Bu ortam dinlemesi değil, bir basın toplantısıdır. Ama görünen o ki, mikrofonu içeride unuttukları için bunun bir basın toplantısı olduğunu atlamışlar. Bütün basın huzurunda yaptığım bir konuşmadır. Basın toplantısı olduğu için söylediklerim açık bir şekilde kamuoyuna yansımıştır, ama madem ortamı dinlemişler, yeniden bir çözüm yapalım. Bu şekilde kabul etmiyorum.

(Hakimin bir başka ortam dinlemesinin ses kaydı çözümünü okunmasının ardından Demirtaş:)

İddianamenin 248. sayfasında şöyle bir cümle kullanmış savcılık: 48 defa benim ismim geçmiş DTK’de yapılan toplantılarda. Konuşanlar, kendi aralarında konuşurken benim ismimi zikretmişler. Partinin o dönemler ya eş genel başkanı ya da grup başkanvekiliyim. DTK’de partim adına katıldığım toplantılar, partimin yetkilendirmesiyle gittiğim konferanslar, konuşmalar tümüyle legal faaliyetlerdir. Belirttiğim çerçevede, demokratik siyaset hakkı çerçevesinde yürütülmüş faaliyetlerdir. Ama savcı ne diyor? DTK’nin çalışmaları yürütmüş olduğu yapılan BDP Diyarbakır il binasındaki toplantıya giriş ve çıkış yaptı. Ben partimin Eş Genel Başkanıyım, partimin il binasına giriş ve çıkış yaptığımı tespit etmiş savcı. Yani gerçekten kutlamak lazım. Partimin binasına girip çıkmış olmayı, tek başına bir delil olarak - yanılmıyorsam da fotoğraflayıp delil olarak - dosyaya koymuş.

(Hakimin iddianameden bir başka bölümü okumasının ardından Demirtaş:)

Ben bugüne kadar, şu ana kadar çok sayıda cenazeye katıldım, taziyeye katıldım. Nasıl suç oluşturmuşum, bunu da savcı açıklamadığı için, propaganda mı yapmışım, Fatiha mı okumuşum, slogan mı atmışım, taş mı atmışım, bir şey belirtmediği için bir şey diyemiyorum, ama çok sayıda cenazeye katıldım.

Evet, örgüt üyeleri de öldürüldüğünde cenazelerine katıldım, asker cenazelerine de katıldım, sivil cenazelerine de katıldım. Bu, inancımız gereğidir. Seçilmiş olduğumuz bölgede de, insanların acılarını paylaşmak insani bir tutumdur, siyasi bir faaliyet değildir. Cenazeye katılmak da başlı başına asla sorgulanamaz. Ahlaken de siyaseten de hukuken de tartışılmaması gereken bir konudur diye düşünüyorum. Ama cenazeye katılmak suretiyle başka suç işlenmişse o tartışılabilir, ama cenazeye katılmanın kendisi başlı başına bir suç değildir.

(Demirtaş, hakimin iddianameden kanunsuz bir gösteriye katıldığı yönündeki başka bölümü okumasının ardından şunları söyledi:)

Evet, aynı zamanda 16 nolu fezlekenin birebir aynısıdır. Savcı hem bu fezlekeye koymuş, hem de aynı olayla ilgili tek bir fezleke hazırlamış. Tümüyle demokratik bir etkinlik, demokratik çözüm çadırı adı altında anadilinde eğitim, seçim barajının kaldırılması, siyasi tutsakların serbest bırakılması, askeri ve siyasi operasyonların durdurulması talepli başlatılmış bir kampanyadır. Parti genel merkezimiz tarafından başlatılan bir kampanyadır. Hiçbir şekilde ne yasadışı bir işe girişildi, ne de yasadışı bir sonuç ortaya çıktı. Partimizin siyaset yapma çerçevesinde yürüttüğü faaliyettir. Tamamı çarpıtmadır. Parti genel merkezimizin kararıdır bunlar. Biz karar alır, biz uygularız.

(Hakim, 2012 yılında yapılan açlık grevi eylemi döneminde Diyarbakır’da yapılmak istenen yürüyüşe ilişkin dosyadan ilgili bölümü okudu.)

Demirtaş: 6-7 yıl önceki olayı hatırlamıyorum. Ama hiçbir şekilde yasadışı bir gösterinin içinde olmadım.

Hakim: Bu beş eylemin tamamı için sizin kendi fikrinizle değil de, özellikle silahlı terör örgütü PKK-KCK’nın güdümünde yayın yapan basın organlarının ilanı veya internet sitesi üzerindeki çağrıları üzerine bu eylemlere katıldığınız iddiası var.

Demirtaş: Bu tamamen yalan, yanlıştır. Bir şekilde illiyet bağı kurabilmek için yaptığımız siyasi faaliyetlerle terör bağını kurabilmek için uydurdukları şeylerdir. Ben korsan gösterici değilim, partinin Eş Genel Başkanıyım. Parti genel merkezinde MYK’miz, PM’miz toplanıyor, karar alıyor. Bunları duyuruyoruz, basın duyurusu yapıyoruz. Başka fezlekeler de var, göreceksiniz. Başka bir fezlekede onun duyurusunu yapmışım. Mitinge çağrı yapmıştım. O basın toplantısı suç konusu olmuş ama. Çağrıyı yapan ben, şu tarihte miting yapacağız, valilik izin versin, şunları savunacağız demişim. O basın duyurusunu suç diye görmüş, o tarihte PKK ya da KCK’nin çağrısını koymamış. Yok çünkü. Çağrı yapan biziz.

O basın toplantısı için ayrı fezleke hazırlamış, o gün gelmiş mitinge gitmişiz, yürümüşüz onu da ayrı suç saymış, demiş ki ‘örgütün çağrısı sonucu yaptı.’ Sen kendin bizzat beş gün önce yaptığımız kendi çağrıma ayrıca fezleke hazırlamışsın. Biz öyle örgüt sitesinden okuduk falan bunlar yakışmaz. Korsan gösterici değiliz. Siyaset yapıyoruz. Türkiye’nin üçüncü büyük partisiyiz. Bu kadar büyük işlerle uğraşırken, sitede okuyup hemen koşalım. Üniversite yıllarımızın üzerinden çok zaman geçti. Belki üniversite öğrencisi oradan bakar hareket eder de bir partinin yönetimi, eş genel başkanlarına bu suçlamayı yöneltmek tek kelimeyle ayıptır.

Hakim: Son olarak 2 no’lu fezlekeye ilişkin olarak özellikle Abdullah Öcalan’ın 2010 yılında KCK yapılanmasının illegal bir yapılanma olduğu yönündeki açıklamalarından sonra DTK’ye ağırlık verildiği, DTK’nin 2007’de kuruluşunu açıklamasına rağmen özellikle Abdullah Öcalan’ın bu açıklamasından sonra DTK’nin KCK-TM yapılanmasında aynı şekilde yapılandığı, PKK-KCK ile organik bağının bulunduğu ve sizin de bu yapı içerisinde faaliyet yürüttüğünüz iddiası var.

Demirtaş: Geçen celsede DTK’yi uzun uzun anlattım. Bu celsede sadece atıf yapayım geçeyim diye uzun uzun anlatmıştım geçen celsede de. 2007’de ben milletvekili seçildikten kısa bir süre sonra DTK kuruldu. Yani ben siyasete girdiğimde DTK vardı. Partim DTK’nin kurucu üyesiydi. O dönem partim adına da eş genel başkanlar, grup başkanvekilleri, DTK’nin faaliyetlerine, çalışmalarına katılırdı. Konuşmalar yapardı. Çalıştaylar yapılırdı. Bunların hiçbiri de gizli saklı değildi. Şimdi çözüm süreci kapsamında gerek Oslo’da gerek İmralı’da PKK yönetimiyle, Öcalan’la yapılan görüşmeler kapsamında demokratik siyasete alan açılması, silahın bırakılmasını kolaylaştırır, cesaretlendirir. Halkta da fikirlerini özgürce söylediği için yargı baskısı altında kalmadığı izlenimi oluşturdukça, halkı da daha motive eder. Bütün bunlar konuşulan şeylerdi.

Akil insanlar Öcalan’ın önerisiydi

Oslo sürecinin içinde değildim, ama DTK Öcalan’ın talimatıyla kuruldu, Öcalan’ın talimatıyla bütün faaliyetleri yürüttü demek gerçekten savcılara da yakışmıyor. Şimdi devletin huzurunda yapılan görüşmeler, kayıtla yapılan görüşmelerdir; sen onları alıp çarpıtıp bunlar talimattır diye ifade ediyorsun.

İmralı’da yapılan görüşmelerde benim katıldığım bir toplantıda akil insanlar konuşuldu. Akil insanlar grubu oluşturulmalı denildi. Bu, Öcalan’ın önerisiydi. Ne bizim ne hükümetin önerisiydi. Kim hayata geçirdi, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan. Akil insanlar komisyonu kurdu, ilk toplantısını kendisi Dolmabahçe’de yaptı. Burada tutanakları var, okuyayım size.

Akil insanlar Öcalan’ın önerisiydi. Suç mudur? Kötü mü yaptı? Hayır, bir çözüm sürecinde PKK’yi ikna etmenin yolu konuşulurken, makul öneri yapıldığında da buna doğrudan terör faaliyeti demek işte o çözüm sürecini bitiren kumpasın kendisiydi. Öcalan dedi mi demedi mi, o dönemde yoktum, olsaydım bilseydim burada da söylerdim. Ben İmralı sürecinin içindeydim. Hem heyet olarak Kandil'e hem İmralı’ya gidiyorduk. Bu Öcalan’ın önerisiyle kuruldu bunu bilmiyorum. Ben siyasete girdiğimden beri DTK vardı. Legal çalışmalar yürüttü. Faaliyeti açıktı."

Demirtaş'ın duruşmanın öğleden sonraki bölümünde yaptığı savunması şöyle:

"(14 Temmuz 2011'deki olaylara ilişkin) Söz konusu yürüyüş partim tarafından alınmış bir karardı. Herhangi bir yasa dışı örgütün çağrısından ne bilgimiz ne de haberimiz olması mümkün değildi. Partimiz bu çağrıyı yapmıştı, amacı da o dönem KCK operasyonları adı altında tutuklanan parti yöneticilerimizin, milletvekillerimizin duruşması vardı adliyede, onlara destek, dayanışma amacıyla yapılmış bir yürüyüştür. Onun dışında yürüyüş öncesi veya sonrasında herhangi bir olay olmuşsa, beni zaten onun içinde gösterecek tek bir kare bulamazsınız. Böyle bir şiddet eylemi içerisinde de olmadık, yasa dışı bir yürüyüş de değildi. Valiliğin bilgilendirilmesi ile, 2911 sayılı yasaya karşı bir yürüyüş değil, izinle yapılmış bir yürüyüştü. Zaten yürüyüş de bizim açımızdan olaysız bitti. Onun dışında başka gruplar olay çıkarmış mı hatırlamıyorum, ama hiçbir şekilde ne bize, bana ve benimle birlikte olan parti yöneticilerime dağılın ihtarı yapıldı, ne de böyle bir şeyle karşılaştık. Biz yürüyüşü gerçekleştiren milletvekilleri, belediye başkanları olarak olaysız bir şekilde yürüyüşümüzü tamamladık.

Burada parti il binamın önünde bulunduğum sırada çekilmiş bir fotoğraf var. Partinin Eş Genel Başkanıydım, burası da Barış ve Demokrasi Partisi Diyarbakır İl Başkanlığı, bir kare orada var. Bir kare de burada gösterilen; biz alana girerken bahsettiğim protestoyu, basın açıklamasını yapmak istiyorduk, yanımda milletvekilleri vardı, korumalarım vardı. Panzerden su sıkıldı, doğrudan bize sıkılmadı, fakat biz de bayağı ıslandık ve ben tepki gösterdim. Bu kare de onun karesidir. Onun dışında başka yerde olaylar yaşandı mı yaşanmadı mı onu bilemem, ama hiçbiriyle ne bağlantım vardır ne de hakkımda öyle bir iddia söz konusudur.

Kaldı ki, bu miting hiçbir şekilde herhangi bir yerden, herhangi bir talimatla yapılan, ne PKK ne de Kongra Gel ile ilgili bir miting değildi. Partimizin genel merkezinin Diyarbakır’da yapmayı kararlaştırdığı bir mitingdi. İlerleyen fezlekelerde yeri geldiğinde de belirteceğim, bir hafta önce Diyarbakır’da basın toplantısı yaptık ve halkı mitinge davet ettik. Valiliğe başvurumuz vardı. Henüz yasaklanmamıştı, partimizin mitingi olduğunu duyurduk, kitleye çağrı yaptık. O yapmış olduğum konuşmaya da bir fezleke hazırlandığı için, ayrı bir fezleke konusu olmuş mitingin çağrısını yapmamız.

Partimizin aldığı karar doğrultusunda demokratik çözüm çadırları Türkiye’nin bir çok yerinde açılmıştır. Oturma eylemleri yapılmıştır, sivil itaatsizlik adında hükümetin dikkatini çekmek açısından etkinlikler yapılmıştır. Hiçbir şekilde ne PKK ile ne KCK ile ne de başka bir çağrı ile alakası yoktur. Onun çok öncesinde başlamış bir süreçtir demokratik çözüm çadırları.

Zaten yaptığımız çağrılar da sivil itaatsizlik eylemi olduğu için, hiç kimsenin asla şiddete meyletmemesine, asla şiddete başvurmamasına dönük çağrılarla birlikte yaptık. Çadırların kurulmasının amacı şudur; orada bir kürsü ve mikrofon olacak, isteyen herkes, STK temsilcisi, yurttaşlar, parti temsilcisi, gazeteciler, isteyen herkes gelip o serbest kürsüde konuşma yapabilecek. Bu taleplerle ilgili ne diyor; destekliyor mu karşı mı çıkıyor? Özgür bir tartışma platformu oluşturulması açısından, bizim çağrımızla başlatılmış bir etkinliktir. Tümüyle barışçıl bir etkinliktir. Bununla bağlantılı başka yerlerde şiddet eylemleri çıkmışsa,  ne benimle alakalıdır, ne de bilgim ve onayım dahilindedir.

Detaylarını hatırlamıyorum, fakat burada taziye evi önünde görüntüler var; bir açıklama yapmışım muhtemelen. Onun dışında Diyarbakır’da yaşanıyor bunlar, Diyarbakır’ın başka ilçelerinde veya mahallelerinde şiddet eylemleri olmuşsa, bunlar açıklama yaptığım saatlerde yaşanmış olaylar da değil, benimle bağlantılı da değil. Bunların içerisinde beni gösteren tek bir kareyi hiç kimse bulamaz. Ama ısrarla bu tür olaylarda biz açıklamalar yaptık, sonrasında hatta bazı fezlekelerde gerçekleşen şiddet eylemleri, polisle çatışmalar da doğrudan benim konuşmamla bağlantılı şekilde gösterilmeye çalışılmış; oysa konuşma içerikleri ile ilgili bir suçlama da yok. Konuşma içerikleri partimizin programına, ilkelerine ve siyasi çalışmalarına uygun açıklamalardır. Dolayısıyla kabul etmiyorum, ben hiçbir şekilde yasa dışı bir örgüt talimatıyla hareket etmedim. Bunların CD görüntülerini izlerseniz zaten benim ne yaptığımı açıkça göreceksiniz.

Ne tutanağıdır o? İmralı görüşmeleri çözüm tutanağı mı? Mahkemeniz, ki taleplerimiz arasında olacak, İmralı’daki görüşme tutanaklarını istesin. Orada bir talimat mı verilmiş,  tartışma mı yürütülmüş devlet heyeti huzurunda? Ankara’da bakanların katılımıyla yapılan toplantılarda çıkan kararlar ve çözüm yasası kapsamında faaliyetler mi yürütülmüş ortaya çıksın.

Fakat biz ne İmralı’da ne Kandil’de hiç kimseden bir talimat almadık, talimatla bir faaliyet yürütmedik. Çözüm süreci tümüyle Türkiye’deki iç barışı sağlama, Kürt sorununu silahsız şiddetsiz çözme, Türkiye’de demokrasiyi güçlendirme faaliyetidir. Kabul etmiyorum

(141 sayfadan oluşan fezleke hakkında) Emniyet fezlekesi mi? 2 nolu fezlekenin hangi eylemine dahil etmişler. Savcılık fezlekesine dönüşmeden nasıl girmiş dosyaya onu anlamıyorum. Ben bunu görmedim, bilmiyorum, fakat emniyet bir fezleke hazırlarsa savcılığa gönderir. Savcılık da nereye eklemiş, hangi fezlekeme ya da hangi olaya eklemiş? Öyle genel 2 nolu fezlekeye eklemek? Ben usulü anlamaya çalışıyorum. Herhangi bir suçlama ile bağlılık kurmadan bu dosyaya nasıl girmiş, savcı hangi üst yazıyla dosyaya bunu sunmuş? Ya da siz mi istediniz? Kabul etmiyorum, uyduruk bir belgedir.

6-8 Ekim Kobani olayları

O dönemki grup başkanvekilimiz Pervin Buldan beni aradı. Amerika’daydım. Dedi ki ‘Başbakan Amerika’dayken beni aradı Selahattin bey niye Amerika’dadır, çözümü niye orada arıyor, çözüm Ankara’dadır. Niye gelmiyor bizimle görüşmüyor da Amerika’da bu konuları konuşuyor.’ Ben de dedim ki ‘Başbakanı hemen ara de ki biz çözüm mözüm için burada değiliz yıllık konferansımız var, konuşmacı olarak buradayım. Programımı da derhal iptal ediyorum. Yarın Türkiye’ye dönüyorum, en kısa zamanda da kendisiyle görüşmek istiyorum, hemen randevu isteyin.’ O gece Washington’dan uçak bulamadık, kara yolu ile New York’a geldik, New York’ta planlama yapılamadı uçakta yer bulunamadı. Sabah ilk uçakla New York’tan Ankara’ya geldim. Ankara’da Başbakan’dan randevu istedik. Davutoğlu 1 Ekim’e randevu verdi.

O dönemin DTK Eş Başkanı Selma Irmak ile birlikte, Başbakan’ı kendisinin verdiği randevu üzerine ziyarete gittik. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan bir de danışmanları toplantıdaydı, beş kişiydik. Uzun uzadıya gözlemlerimi anlattım. Uluslararası alanda olup bitenler, Kobane’de olup bitenler, ne yapılması gerektiği, önerilerimi, tek tek sıraladım. Kobane’ye niye Türkiye’nin destek olması gerektiğini anlattım. Kendisi de özetle şunu ifade etti: ‘Bizim hakkımızda öyle IŞİD’e destek olan hükümet algısı oluştu, bunu düzeltmemiz lazım’ dedim ki bu algıyı oluşturan biz değiliz, bütün dünya bunu bu şekilde algıladı artık, bu algıyı yaratan HDP değil. ‘doğru’ dedi, ‘siz değilsiniz ama bu algının kırılması lazım, bizim böyle bir IŞİD’e desteğimiz yok Kürtler bizim kardeşimiz. Kobane’ye her türlü desteği yapmaya hazırız ne istiyorlarsa.’

Karşılıklı gerilimlerin de olduğu bir toplantıydı ama nihayetinde şöyle bir uzlaşıya vardık, o dönem Ahmet Davutoğlu hocayla, ben dedim başbakanlık çıkışında bir açıklama yapacağım diyeceğim ki görüşme çok olumlu geçti, teşekkür edeceğim ve hükümetin yaklaşımı çok olumludur, inanıyorum ki bütün bu krizler sorunlar, çünkü çözüm süreci bitmek üzere öyle bir tıkanmış ki Kobane’ye kilitlenmiş. Hükümet gerekli duyarlılığı gösterecek, oradaki Kürtlerle de diyaloğa geçecek ve bu sorun kısa sürede çözülecek. Bütün mesele şudur; Kobane IŞİD’in eline geçebilir sonuçta, ama Türkiye buna göz yumdu ve öyle oldu şeklinde bir realiteyi biz kamuoyunun huzurunda gerçekleştirmemeliyiz. Türkiye destek olsun, IŞİD yine orada Kobane’yi ele geçirirse bilemeyiz. Ama nihayetinde Ankara’nın göz yumması hatta dolaylı destekleriyle oldu denmesin. ‘Tamam biz iki şey yapacağız’ dediler.

‘Birincisi Salih Müslüm’ü hemen davet edeceğiz Türkiye’ye, kendisiyle görüşeceğiz, talepleri nedir, beklentileri nedir,  kendileriyle tartışacağız.’ İki gün sonra Salih Müslim Türkiye’ye geldi. Ankara veya İstanbul hatırlamıyorum basında vardır, görüşme gerçekleştirdi Dışişleri Bakanı müsteşarıyla. Detaylarını ben bilmiyorum fakat beklentilerini ifade ettiler. Fakat Ahmet Davutoğlu aynen şu şekilde konuştu: ‘Bizim onlardan taleplerimiz var onların da bizden talepleri var daha önce de görüşmüştük, uzlaşacağımızı düşünüyorum biz ne gerekiyorsa yapacağız.’ Talep şu; Türkiye’den silah istemiyorlar, askeri destek istemiyorlar, o sırada Nusaybin’in karşısındaki Qamişlo’da kendilerinin 20-30 araçlık bir konvoyu var, yardım konvoyu. IŞİD o ara bölgeyi kontrol altına aldığı için Suriye topraklarından Kobani’ye ulaşamıyorlar, Türkiye’den bir koridor açmasını istiyorlar. Yani o konvoy Qamişlo’dan Nusaybin’e girecek, Türkiye sınırları içerisinden yaklaşık 100- 150 km yol kat ederek Suruç’a gelecek, Suruç’tan Mürşitpınar sınır kapısından Kobani’ye gidecek.

Başka bir talepleri yok bunun üzerine Ahmet Davutoğlu bana aynen şunu söyledi: ‘Selahattin bey bu devlet Kürtlerin de devletidir, bunu gösterin buna ihtiyaç var tam zamanı’ dedi. Dedi ki ‘Ben Hakan Fidan’a talimat vereceğim, bu konvoyun geçişi için ne gerekiyorsa derhal yapsınlar, sizin de parti arkadaşlarınız bu konuda yardımcı olsunlar.’ Ben de dedim ki onun yanında Sırrı Süreyya Önder arkadaşımı görevlendireceğim. Kendisi Suruç’a geçsin Urfa milletvekillerimizle birlikte, sessiz sedasız bu yardım konvoyunun Türkiye üzerinden Kobani’ye geçişini planlasınlar. Uzlaştık tamam.

Yanılmıyorsam arkadaşlarım dört gün Urfa’da beklediler her gün mütemadiyen beni aradılar, hükümetten arayan soran yok, valiyle kaymakamla görüşüyoruz kimsenin bilgisi yok. Günlerce bu diyalog sürdü. Sırrı Süreyya Önder arkadaşıma ilgili bürokratları arattım. IŞİD saldırısını her gün yoğunlaştırıyor ve Mürşitpınar Sınır Kapısı, bir hafta  içerisinde IŞİD’in kontrolüne geçmek üzere 50 metre bu taraftan 50 metre diğer taraftan IŞİD gelmiş durumda. İnsanlar da izliyorlar savaş canlı yayında çıplak gözle izleniyor.  Temas kuramadılar. Biz 6 Ekim akşamı olağanüstü MYK toplantımız vardı. Tek gündem Kobani değildi, başka gündemlerimiz de vardı. Toplantı halindeyken Suruç’ta bulunan arkadaşlarımız bir MYK üyemizi aramış, demiş ki ‘Mürşitpınar sınır kapısı düşmek üzere şimdi ne yapacağız.’

Başbakan konvoyun Türkiye topraklarından geçmesini kabul etti, ama Mürşitpınar kapısı düşerse o konvoyun artık geçme ihtimali de kalmayacak. Orada birkaç bin sivil kalmıştı, büyük bir çoğunluğu Türkiye tarafına alınmıştı. Onlar da bir kaç  saat sonra katledilmiş olacaktı. Ne yapacağımızı tartışırken dedim ki ben, ‘Başbakan ile bir görüşeyim, durumun kritikliğini, vehametini anlatayım. Dedik ki bak, şu kısmı çok önemli: Biz 6 gün önce hükümete teşekkür ettik, sürecin olumlu olduğunu belirttik ve Hükümete bu konuda çalışmalarda yardımcı olacağımızı benim ağzımdan Başbakanlık önünde açıkladık. Fakat aradan 5-6 gün geçti, hiçbir gelişme olmadı. Bizim bir siyasi tutum göndermemiz lazım. Hükümeti eleştiren bir şey yapmamız lazım, çünkü birkaç saat sonra katliam olduğunda, binlerce insan katledildiğinde, bizim tabanımız başta olmak üzere insanlar diyecek ki, ‘Oradaki katliamdan HDP de sorumludur. Çünkü HDP dedi ki, olumlu gelişmeler oluyor ve halkı rehavete sevk etti, Hükümet de bir şey yapmadı, kandırıldık, IŞİD’liler de insanları katletti”. Bir siyasi tutum belirleyelim dedik. Ne yapalım, acilen bir açıklama yayımlayalım, hem hükümeti protesto edelim hem de IŞİD’e karşı insanların protesto hakkını kullanmasını isteyelim, siyasi tutumumuzu şu saatte açıklayalım dedik. Suruç’ta büyük bir miting organize edelim. İmkanlar nedir, araştıralım, koşullar var mı, kalabalık, kitlesel bir miting yapmak için Urfa teşkilatlarımızla görüşelim, Urfa vekillerimizle görüşelim. İlgili arkadaşlar gerekirse gitsinler, sahada araştırsınlar, bölgesel, büyük bir mitingle biz kamuoyunun tepkisini orada ifade edelim, olabildiğince kalabalık olsun. Dünyanın dikkatini sınırda büyük bir mitingle çekelim, valilikle, kaymakamlıkla görüşülsün, koşullar hazırlansın. Başbakan ile ben görüşeyim dedim. Bunları konuştuk, bu arada özel kaleme, Başbakanlık ile telefonla bağlanması için bilgi vermiştim, özel kalem içeri girdi ve Başbakan hatta dedi. Ben toplantıdan çıktım. Toplantıya ara verdik, çıktım. Tam 11 veya 12 dakika, telefondan bakmıştım, Başbakan Ahmet Davutoğlu ile konuştum. Önce şunu söyledi başlarken, ‘Bu konuşmayı kamuoyuna kapalı yapıyoruz’, tabi Sayın Başbakan benim için problem değil’ dedim. Acil bir görüşme olduğu için toplantıdan çıktım hatta.

Şimdi burada açıklıyorum, yargı konusu olduğu için açıklıyorum. Yoksa öyle kamuoyuna kapalı görüşme ilkesel olarak kamuoyuna açıklanamaz. 12 dakika boyunca Başbakan’a durumu anlatmaya çalıştım. Tabii Ahmet Davutoğlu Hoca, öyle dinlemeyi çok seven biri değil, daha çok konuşur. 12 dakikanın 3-4 dakikası ben konuştum, geri kalanında onu dinledim.

Bana verdiği mesaj şuydu; aşağı yukarı, tırnak içinde belirtiyorum, mealen; ‘Aldınız mı boyunuzun ölçüsünü, işte böyle bize muhtaç olursunuz Ortadoğu’da bizsiz yaprak kımıldamaz. Kürtler bizsiz hareket ederse başlarına bu gelir. Hadi bakalım şimdi ne yapıyorsunuz.’ Mealen buydu. İnanamadım. 6 gün önce konuştuğum Davutoğlu bu muydu, inanamadım. ‘Ya ne diyorsunuz Sayın Başbakan’ dedim. ‘Biz ne konuştuk, nereye geldik, siz 6 gündür ne tartıştınız kendi içinizde? O konvoyun oradan geçmesini beklerken siz bana neler söylüyorsunuz.’ ‘Böyle Selahattin Bey’ dedi. ‘Yarın olsun, bir daha bakarız, yarın değerlendiririz’ dedi. Dedim ki, ‘basite alıyorsunuz Sayın Başbakan, insanlar sizden destek bekliyor. Ben çıktım teşekkür ettim. Destek olacağınızı açıkladınız. PYD Eşbaşkanı’nı çağırıp burada görüştünüz, bir uzlaşmaya vardınız. Yapmayın mesele çok kritik, bu kadar basite almayın. Lütfen bu akşam, boş bir kamyon bile olsa oraya gönderin, orada olacak şeylerin sorumluluğu çözüm sürecini berhava etmesin. Ahmet Davutoğlu, Ortadoğu fatihi edasıyla ‘ne haliniz varsa görün’ havasındaydı. Telefon görüşmesi bitti ve moralim bozuk bir şekilde toplantıya geri döndüm, arkadaşlara anlattım. Budur dedim, arkadaşlar da dedi ki, ‘Biz de bu arada yazılı kısa bir açıklama yapmışız.’ Davaya konu açıklama budur. Ama o gün, siyasi bir tavır açıklamamız gerekir düşüncesiyle o açıklama yapıldı. Öyle gösteri olacak, insanlar sokağa çıkacak, provokasyon gösteriler olacak, beklenti de bu değildi.

Tüm bu olaylar devam ederken, 7 Ekim öğleden sonra başladı, akşam yoğunlaştı, 8 Ekim’de de öğlene kadar yoğun devam etti. Bu süre zarfında biz ne yaptık? Örgütlenmeden sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcımız Ali Ürküt, ben ve Figen Hanım (Yüksekdağ)  koordinesinde saatlerce il ve ilçe binalarımla görüşme yaptık; ‘aman aman, bütün şiddet olaylarını durdurmak için elinizden ne geliyorsa yapın.’ Hepsinin tanığı var, dinleteceğim burada, bir kısmı dışarıda bekliyor.

Aynı saatlerde, Sırrı Süreyya Önder arkadaşımı Ankara’da, bu çalışmalar kapsamında bizatihi görevlendirmiştim, hükümet ile temasta. Neredeyse saat başı, İçişleri Bakanı Efkan Ala ile telefonda görüşüyordu. Nerede provokasyon varsa biz il-ilçe teşkilatlarımızı seferber ediyorduk, İçişleri Bakanı, oradaki güvenlik güçlerini seferber ediyordu. Efkan Ala’yı da çağırmanız lazım. ‘Bizim kontrol edemediğimiz güvenlik güçleri var’ diyordu Efkan Ala. ‘Ama bu provokasyonu başka türlü, el ele vermezsek engelleyemeyiz.’ Ben de, doğrudan görüşmüyordum Efkan Bey ile Sırrı Süreyya Önder aracılığıyla görüşüyorduk. Katılıyorum, büyük bir provokasyon var. Koordineli olalım, el ele olalım, bilgi akışı sürekli olsun aramızda. Nasıl durdurabiliyorsak hızlı bir şekilde, her yerde elimizden geleni yapalım.

Ama saatlik, yarım saatte, 15 dakikada, en geç iki saatte bir bakanla telefon trafiği kuruyorduk. Şurada şu patladı, burada bu oldu, burayı siz halledin, burayı biz halledelim. Çözüm sürecini yürüten heyettedir aynı zamanda İçişleri Bakanı. 8’i akşamını çıkardıktan sonra evet tablo ağırdı, tam önümüzde tablo yoktu. Vehametin, vahşetin boyutu tam görünmüyordu ama takip edebildiğimiz kadarıyla onlarca kişi katledilmiş, bir sürü iş yeri yağmalanmış, yakılmış, yıkılmış ve ne olacağı da belli değil. Güvenlik güçlerinin kontrolünden çıkmış. 8 Ekim’de olaylar gelişince, bakanlıkla kurduğumuz anlayış gereğince İmralı’dan, yetiştirseydiler o akşam, 8 Ekim’de yapacaktık fakat 9 Ekim sabahı yetişti, 9 Ekim’de yaptık. Neredeyse yüzde 99 durdu. Çünkü 9 Ekim için hepimiz çok tedirgindik.

Akşam saatlerinde, hava kararmıştı ama saatini tam hatırlayamadım, tanıklara sorarsak hatırlayacaklardır. Sırrı Süreyya Önder beni aradı. Büyük bir telaş panik hali, öfkeli, ‘Bingöl Emniyet Müdürünü vurmuşlar’ dedi. Bakın, büyük bir çaba sarf etmişiz. En son İmralı’dan Abdullah Öcalan’ın açıklaması gelmiş, , onu da okumuşuz olaylar durdu, Yarabbi çok şükür demişiz, akşam saatlerinde Bingöl Emniyet Müdürüne suikast haberi geldi. Provokasyon o kadar büyük ki İçişleri Bakanı, hükümet, Başbakan, Cumhurbaşkanı o sırada kendi aralarında değerlendiriyorlar. Yani bu provokatörler vazgeçmeyecek, biz bütün bu olayları durdurmamıza rağmen, demek ki birileri ille de bu kanı dökeceğim kardeşim diyor. Sırrı Bey dedi ki ‘Efkan Ala beni aradı -daha basına düşmemiş, Sırrı Bey bana bilgi verdi-‘ Ne yapabiliriz dedim, dedi ki Efkan Ala bizden şunu istiyor; o sırada bizim Kandil ile görüşmelerimiz var, heyetlerimiz gidiyor geliyor fakat acil, çok acil durumlarda kullandığımız bir iletişim mekanizmamız var. Suriye’de, Erbil’de güvendiğimiz bir siyasetçi üzerinden, acil bir durum olursa çözüm süreci kapsamında, biz kendilerine haber gönderebiliriz, onlar Ankara’ya haber gönderebilirler. İki defa kullandık o mekanizmayı çözüm süreci boyunca; biri 6-8 Ekim olaylarında, diğeri de hendek-barikat sürecinde, yeri geldiğinde anlatacağım. ‘Efkan Ala bizden şunu istiyor’ dedi; Kandil’den çok hızlı teyit alabilir misiniz, Bingöl Emniyet Müdürü’ne saldırı eylemi onların mıdır. Merkezi bir karar mıdır, ateşkesi bozdular mı? Bu bizim için çok önemli. Beyefendi de Bakanlar Kurulu’nda değerlendirme halinde. Eğer ateşkesi bozdularsa süreci bitirdilerse biz buna göre bir tavır alacağız. Yok, bu eylem onların değil başka bir şeyse tavrımızı buna göre alacağız ama çok hızlı öğrenmemiz lazım. Bu gece yarısı ne yapacağız, ne edeceğiz, saat 9-10 olmuş. Dedim ki o mekanizmayı kullanalım.

Aradık Erbil’deki arkadaşı. Dediler ki çok zor. Kandil’e ulaşmamız ve size geri dönmemiz. Dedim ki çok çok önemli. Hükümet bunu bekliyor. Kürdistanlı bir siyasetçidir. Yani öyle kimliğini şey yapmak istemiyorum ama orada bir siyasetçidir kendisi. Tahminen bir saat veya bir buçuk saat geçti, telefon üzeri ulaşmış. Bana verdiği bilgiyi ben de Sırrı Süreyya arkadaşımıza anlattım, kendisi Efka Ala’ya doğrudan aktardı: ‘Bingöl’deki saldırı yüzde 100 bizimle bağlantılı değildir. Bizim eylemimiz değildir. Çözüm sürecini bitirmeye yönelik bir provokasyondur. Ateşkesi bozmuş değiliz. Çözüm sürecinin arkasındayız.”

Cümle cümle, gelen sözlü mesaj buydu. Aynı kelimelerle aktardım, kendisi de Efkan Ala’ya aktardı. Sırrı Süreyya Önder diyor ki, ‘Ben Efkan Bey’e aktardığımda bir oh çekti, dedi ki öbür türlü olsaydı hiç içinden çıkamazdık. Bir taraftan provokasyon var, bir taraftan da PKK eylemleri yeniden başladı. Bu, durumu iyice içinden çıkılmaz hale getirirdi. Çok geçmedi, Başbakan Davutoğlu çıktı bir açıklama yaptı; ‘Emniyet Müdürümüzün ve şehit arkadaşlarımızın intikamı alındı, 4 PKK’li teröristi Bingöl çıkışında öldürdük.’ Davutoğlu’nun açıklaması.”

Kaynak : Vişne Haber Ajansı

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları