loading
close
SON DAKİKALAR

Demirtaş savunma yaptı: Başsavcının, Bekir Bozdağ'ın, Erdoğan'ın ortak kumpası

Demirtaş savunma yaptı: Başsavcının, Bekir Bozdağ'ın, Erdoğan'ın ortak kumpası
Tarih: 23.01.2019 - 14:11
Kategori: Gündem

Edirne Cezaevi’nde bulunan HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın 'örgüt kurma ve yönetme', 'örgüt propagandası' ve 'suç ve suçluyu övme' iddialarıyla yargılandığı davanın duruşması Ankara 19'uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Demirtaş, Ankara 19'uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın duruşmasına SEGBİS'le bağlandı.

Demirtaş savunmasında, "Savcı bu fezlekeyi düzenlerken açıkça görevini kötüye kullanmış, suç işlemiş, olmayan bir delil üzerinden fezleke düzenlemiş, gerçekleşmeyen bir eylem üzerinden suç uydurmuş" dedi.

Demirtaş, "1,5 milyon lira ödülle aranan IŞİD’li Ayşenur İnci, Habur sınır kapısında güvenlik güçlerine teslim oldu, adli kontrol kararıyla serbest bırakıldı. Siz benim tutukluluğuma devam kararı verdikten 7 gün sonra... Sonradan kamuoyu tepkileri oluşunca, itiraz üzerine geri tutuklandı. Bu, aranan üst düzey bir IŞİD’li. Yargı olarak buna yaklaşımınız bu, bana yaklaşımınız bu. Türkiye IŞİD zihniyeti tarafından yönetiliyor. İktidarın siyasi anlayışı IŞİD’lidir" ifadelerini kullandı.

Demirtaş, dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ilgili olarak "Bir linç ortamında AKP ve bir grup CHP milletvekiliyle MHP milletvekili el ele verip bizleri politikleşmiş yargının önüne atmak için aceleci davrandı" diye konuştu.

Savunmasında Erden Erdem'in tutukluğuna da tepki gösteren Demirtaş, "Eren Erdem tahliye oldu. Yine yargı tarihinde görülmemiş fırıldaklıklarla, cezaevine yazılması gereken tahliye yazısı saatlerce geciktirilerek, cezaevinde tutulması sağlandı. Bu arada gece yarısı mahkeme toplandı, itiraz değerlendirildi ve tutuklanmasına karar verildi. Ama IŞİD’li, mavi listede aranan terörist adli kontrolle serbest. Türkiye’deki yargının durumu budur, kayıtlara geçsin" dedi.

Demirtaş'ın savunması şöyle:

"Açlık grevinin 77. gününde olan Leyla Güven'e ve açlık grevindeki bütün arkadaşlarıma selamlarımı ve sevgilerimi göndererek savunmama başlıyorum. Öncelikle, savunmamın kamuoyuna, halka yönelik bir savunma olduğunu bir kez daha belirtiyorum. Çünkü mahkeme, başından beri politik bir tutum sergiledi. Aslında en doğrusu savunmamı kesmemdir. Fakat kamuoyuna karşı, halka karşı bir sorumluluğum var.

İktidar, AKP Genel Başkanı başta olmak üzere halen beni suçlamaya devam ediyor. Benim yargılanmam medya üzerinde yapılıyor, kamuoyunda yapılıyor. İktidar yapıyor. Dolayısıyla benim de bunlara cevap vermem gerekiyor. Savunmamı bu çerçevede ele alıyorum artık.

(Ana davadaki 18 no'lu fezleke hakkında savunma) 18 no'lu fezleke Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2015'in 10’uncu ayında hazırlanmış ve TBMM’ye gönderilmiş bir fezlekedir. Fezlekede dokunulmazlığının kaldırılmasının istenmesinin nedeni şudur. Okumak istiyorum ki tam anlaşılsın. Bu fezlekede savcı beni neyle suçluyor açık olmadığı için yine de ben savunmamı fezlekeden anlaşılabildiği kadarıyla yapmaya çalışacağım.

Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek ve toplantı gösteri yürüyüşleri yasası 2911’e muhalefet etmekten hakkımda bir fezleke hazırlanmış. Demiş ki savcı burada, “Yasadışı PKK-Kongra Gel terör örgütü güdümünde uydu üzerinden yayın yapan Roj TV adlı televizyon kanalının 27 Temmuz 2010 tarihli ana haber bülteninde yer alan Barış ve Demokrasi Partisi Diyarbakır İl Başkanı Nijad Yaruk’un “Uzunca bir süre önce bu provaların yapıldığını ve bu iç savaş provalarının başladığını bu tarz provokasyonlara dikkat çekmiştik. Bugün bunların gerçekleştiğini görüyoruz. Tabii bölge halkı tepkili ve bu tepkilerini de bu şekilde demokratik çerçevelerde dile getireceklerdir. Yarın Barış Anneleri İnisiyatifi’nin yapacağı bir yürüyüş var. Diyarbakır’da Konukevleri önünde başlayacak bir yürüyüş. Biz de başvurarak o yürüyüşe Eşbaşkanlarımızla birlikte katılacağız destek vereceğiz. Ama aynı zamanda bu yürüyüş, genel bir kapsama kavuştu. Bu olaylar yüzünden yarın aynı zamanda İnegöl ve Dörtyol gibi bölgelerde yaşanan olayların bir protestosu da dile getirilecek. Buna yönelik tepkiler de halk tarafından gösterilecek şeklinde haber yapıldığı.”

Buradaki bütün anlatım bozuklukları ve cümle düşüklüğü savcıya veya teknik dökümü yapan emniyete aittir. BDP Diyarbakır İl Başkanı Nijad Yaruk’un Roj TV’de yaptığı bir konuşmaymış. Devam ediyor; “Yasa dışı PKK-Kongra Gel güdümünde yayın yapan basın yayın organlarının çağrıları doğrultusunda 28.07.2010 tarihinde Demokratik Özgür Kadın Hareketi üyesi Barış Anneleri İnisiyatifi ile Barış ve Demokrasi Partisi il teşkilatı tarafından organize edilen, son süreçte terör örgütüne yönelik gerçekleştirilen operasyonlar sonucunda çok sayıda örgüt mensubunun ölü olarak ele geçirilmesi ve örgüt mensuplarının cesetlerine sözde kötü muamelede bulunulmasını, Bursa İli İnegöl İlçesi ile Hatay İli Dörtyol İlçesinde meydana gelen olayları protesto etmek için düzenlenen basın açıklaması ve söz konusu basın açıklamasının düzenlendiği yürüyüş sırasında yaklaşık 600 kişilik bir grubun katıldığı, katılan grup içerisinde bulunan bazı şahıslar tarafından yasa dışı döviz ve pankartların açıldığı, PKK terör örgütü lehine “Biji Serok Apo, intikam intikam, Dağlarda arama Apocular her yerde, Selam selam İmralı’ya bin selam” vb. yasa dışı sloganlar atıldığı, güvenlik güçleri yasa dışı gösteriye dönüşen basın açıklamasını engellemek amacıyla tedbir alarak BDP Diyarbakır İl Teşkilatı üyeleriyle görüştüğü sırada grup içerisinde bulunan yüzleri puşi ile kapalı 30-40 kişilik grubun emniyet tedbiri alan güvenlik güçlerini havai fişekli molotof kokteyli ses bombalı ve taşlı saldırıda bulundukları, saldırılar sonucunda bazı polis memurlarının yaralandıkları, yapılan müdahale sonucunda grubun dağıtıldığı, yine göstericiler arasında bulunan bir grubun Turgut Özal bulvarı üzerinde bulunan AKP Bağlar İlçe teşkilatına havai fişekli molotoflu ses bombalı ve taşlı saldırıda bulunduğu, AKP ilçe teşkilatında zararların meydana geldiği, yine atılan molotof ve taşlar neticesinde vatandaşlar ait çeşitli araçların zarar gördüğü ancak söz konusu zararların hangi  şüphelinin attığı molotof veya taşlar neticesinde meydana geldiğinin tespit edilemediği, grubun müdahale neticesinde dağıtıldığı... Yukarıda ibraz edildiği üzere dosya içeriğindeki 28 Ekim 2010 tarihindeki olay tutanağından da anlaşılacağı üzere şüpheli Selahattin Demirtaş da izin alınmadan ve örgüt çağrısı üzerine düzenlenen ve KCK terör örgütünün propagandasına dönüşen ve şiddete dönüşmesi nedeniyle zorla dağıtılan etkinliğe katıldığı, güvenlik güçlerine karşı molotof kokteylli, havai fişekli ses bombalı ve taşlı saldırıda bulunan gruba göz yumarak yürüyüşe devam ettiği ve bu sürede atılı suçları işlediği değerlendirilerek dokunulmazlığının kaldırılmasını” istemiş.

Yani savcı demiş ki, örgüt propagandasına dönüşen şiddet olayları içeren yürüyüşe katılmış Selahattin Demirtaş ve bununla da yetinmemiş göz yummuş bunlara. Şimdi devam ediyorum, dosyada başka evraklar var, deliller var onları da hatırlayayım ki savunmamı ona göre yapayım. Bilirkişi çözüm incelemesine gönderdiniz, mahkemeniz gönderdi. Şimdi CD'de yapılan çözümde neler var onları okumak istiyorum:

CD1: CD içeriği incelendiğinde 28.07.2010 isminde bir klasör olduğu, bu klasörün içerisinde "BDP il binası basın açıklaması" isminde bir klasör olduğu, bu klasörün içerisinde de "BDP il binası toplantı çıkışları ve DÖKH Kadın Meclisi, BDP Konukevi Basın Açıklaması ve Çıkan Olaylar 28.07.2010" adlı klasörler olduğu; bu klasörlerin içerisinde de "basın 2, basın 1, klik 1, 21, BDP Selahattin açıklamaları" isimli 9 adet görüntü dosyası olduğu görülmektedir. Basın 2 isminde 921 MB boyutunda ve 17 dakika 4 saniye uzunluğundaki görüntü dosyası incelendiğinde görüntünün 41 saniyesinde Selahattin Demirtaş'ın görüntüye girdiği görülmüştür. (Altında da bir fotoğraf çıktısı konulmuş.) Görüntünün 49. saniyesinde basın açıklamasında konuştuğu görünmektedir." Bunlar parti il binamızın yeni kapalı mekanının görüntüleri. Devam ediyorum. Kapalı mekanda yaptığım, yani parti binasında bir masada oturarak yaptığım basın açıklamasının çözümü, bilirkişi yapmış. Demişim ki:

"Bu konudaki görüşlerimizi kamuoyuyla paylaştık ama gelinen aşamada yaptığımız onca girişime rağmen İçişleri Bakanlığı, Valilik, Kaymakam, Emniyet yetkilileri nezdinde defalarca girişimde bulunulmasına rağmen, bu konuda her bir milletvekilimiz, grubumuzun her bir üyesi, neredeyse her saat, gece yarılarına kadar çaba sarf etmesine rağmen, dört gündür Dörtyol'da devlet yok. Devleti Dörtyol'da harekete geçiremiyoruz. Dolayısıyla bu basın açıklaması vesilesiyle partimizin konuya yaklaşımını bir kez sizlerle paylaşmak istiyoruz ama aynı zamanda gelinen aşamada Türkiye toplumunun içinde bulunduğu tehlikeli duruma da bir kez daha dikkat çekmek istiyoruz. Değerli arkadaşlar Dörtyol'da yaşananların öyle bir grup kızgın vatandaş, öyle bir grup öfkeli vatandaş tepkisi olmadığını, geçen zaman zarfında hükümetin yaklaşımından anlamış durumdayız. Özellikle Hatay - Dörtyol - İskenderun hattında uzun süreden beridir parti teşkilatlarımız hedef alınıyor. Orada yaşayan Kürtler, Kürt halkı hedef haline getiriliyor ve bu bilinçli, örgütlü bir hareket olarak hayata geçiriliyor. Bir linç kampanyasıdır daha önceden planlanmış, örgütlenmiş haliyle hayata geçiriliyor. Tabii bunun siyasi zeminini de Başbakan ve diğer hükümet sözcüleri, yetkilileri yaptıkları açıklamalarla partimizi doğrudan hedef göstererek hazırlıyorlar. Özellikle Başbakanın partimize yönelik hedef gösteren söylemleri, doğrudan tabanımızı, kitlemizi hedef haline getiriyor; parti binalarımızı hedef haline getiriyor. Arkasından örgütlendirilmiş, daha önceden hazırlanmış gruplar harekete geçiriliyor. Parti binalarımız polisin gözü önünde yağmalanıyor, ateşe veriliyor. Ve büyük bir coşkuyla heyecanla parti binalarımızın yanması, küle dönmesi izleniyor. İtfaiye dahi müdahale etmiyor, sonrasında da etnik kimliği Kürt olduğu için, sadece Kürt olduğu için insanların iş yerleri yakılıyor. Ve hala dün gece saatlerinde bile aldığımız haberler işyerlerinin yağmalandığı, eşyaların götürüldüğü vatandaşların kendi işyerlerine bile sahip çıkılmasına izin verilmediği ve bütün bunların emniyetin gözü önünde, hükümet yetkililerinin gözü önünde gerçekleştiği şeklindedir. Bunu görüntülerden de izliyoruz. Oradaki parti teşkilatımız, ilçe başkanlığımız saat başı bizlere durumu rapor ediyorlar ve dört gündür oradan gelen raporlar doğrultusunda girişimlerde bulunuyoruz. Fakat devlet bunu engellemiyor, bunun çok bilinçli bir politika olduğu artık ortaya çıktı. Hükümet çok tehlikeli bir oyun oynuyor. Bize göre hükümet şunu yapmaya çalışıyor. PKK'ye karşı Kürt halkını rehine olarak tutuyor ve şantaj yapıyor ve sivil, yaşanan olaylar, PKK'nin yaptığı eylemlerle bağlantısı olmayan sivil Kürt halkını elinde tutup şantaj yapıyor. Koskoca bir hükümet kendi yurttaşlarına, kendi güvencesi altında olan vatandaşlara bu şekilde rehine muamelesi yapıyor. Dörtyol'da açığa çıkan durum budur. Ve orada polis Kürtlere karşı yapılan linç girişimlerini seyretmekle yetiniyor, bazen destekliyor hatta. Bunlar, gelen raporlar arasında. İçişleri Bakanı dün Adana'da olmasına rağmen, 3 gündür yanan Dörtyol'u ziyaret etme gereği dahi duymuyor. Orada 50'den fazla mağdur olan, işyeri yakılan, yağmalanan vatandaşlar kendi vatandaşı değilmiş gibi ziyaret etme gereği bile duymuyor. Oradaki durumu yatıştırmak için bizzat müdahalede dahi bulunmuyor. Adana’da olmasına rağmen. Dolayısıyla hükümet bu şekilde bütün Kürt halkını tehdit etmeye ve kendince Kürt halkına gözdağı vermeye çalışıyor. Bu çok tehlikeli bir oyundur. Bu oyunu hükümet oynuyor. Fakat bu oyun, bugüne kadar Maraş’ta, Çorum’da ve Sivas'ta sahnelenmiş oyunlardan çok daha derin bir oyun olarak görünüyor. Böylesine tehlikeli bir aşamaya getirilmiş durumda ki, eğer gerçekten ciddi barış girişimlerinde bulunulmazsa, kaygımız odur ki, hükümet bunu sürdürecek. Bu bir hükümet politikasıdır, çok açık söylüyoruz Hükümet politikasıdır. Bu işten BDP’yi ve Kürtleri sorumlu tutan anlayışı buradan şiddetle kınıyorum. Orada saldırıya uğrayan Kürtlerdir. Etnik kimliği sırf Kürt olduğu için insanlar saldırıya uğruyorlar. Orada Kürtler kimseye saldırmıyor. Yaşanan ölümlerden de acı duyduğumu ifade ediyorum.

Partimiz de, orada yaşayan Kürtler de, her yerde yaşayan Kürtler de yaşamını yitiren insanlar için ister polis olsun, ister gerilla olsun acı duyduğunu, üzüntülerini ifade ediyor. Buna rağmen hükümet bütün Kürt halkını hedefe koyarak saldırının hedefi haline getiriyor. Ve linç politikasını adım adım uygulamaya koyuyor.

Öncelikle hükümet bu konuda derhal açıklama yapmalıdır. Bakın 4 gündür bir ilçe katliam tehlikesiyle karşı karşıya, bu ülkenin Başbakanı tek bir kelime açıklama yapmıyor. Gazze'de yaşansa şu anda kameraların karşısında ağlıyor olacaktı. Ama Dörtyol'da Kürtlere karşı katliam girişimleri var. Ve bu ülkenin Başbakanı tek kelime açıklama yapma gereği duymuyor. Oradaki olayları durdurmak için bakanlarını göndermiyor, polisler müdahale etmiyor. Tam tersine oradaki partilerimize hala gaz bombalarıyla, coplarla halen polisler müdahale ediyor. Oradaki BDP’liler dövülüyor.

Bakın, dört gündür devlet bir ilçede 500-600 kişilik bir grubu durduramadığını söylüyor. Silopi'de milletvekillerine basınçlı su, gaz, cop panzerle müdahale etmeyi bilen devlet; milletvekillerini neredeyse öldürme aşamasına gelen devlet; Dörtyol’da 4 gündür 500 kişiye müdahale edemiyor. Durum bu kadar vahimdir. Ortada çok açık bir devlet provokasyonu, hükümet provokasyonu ve AKP provokasyonu vardır. Bunun bilinmesi lazım. Bu grubun, şu milliyetçi grubun falan işi olabilir onlar tetikçi olarak kullanılabilir. Fakat işin siyasi iradesinin hükümet olduğu açığa çıkmıştır. Bizim bu konuda özellikle, medyadan da istirhamımız var. Kullanılan dil şiddeti körükleyen, çatışmayı körükleyen bir dildir. Orada sanki bir grup öfkeli vatandaşla, vatandaş olmayanlara arasında, orada -hem İnegöl, hem Dörtyol için söylüyoruz- orada bir grup kızgın vatandaşla, vatandaş olmayan düşman arasında gerilim varmış gibi veriliyor haberlerde. Sanki saldırıya uğrayan Kürtler vatandaş değilmiş, orada saldıran grup vatandaş ve öfkeli ve onların öfkesi de haklı, haberler bu şekilde veriliyor. Vali bu şekilde açıklama yapıyor, bakan bu şekilde yaklaşıyor. “Öfkeli bir grup vatandaş var ve bunlar da öfkelerinde haklı. Dolayısıyla o saldırıya uğrayan Kürtler de zaten düşman, vatandaş değiller. Hak ettikleri cezayı buluyorlar” gibi bir hava verilmek isteniyor. Bu çok tehlikeli bir durum, medyadan özellikle rica ediyorum. Bu dil terk edilmelidir. Bu dil barış dili değildir. Bu dil halkların kardeşliğini güçlendirecek bir dil değildir.

Dört gündür eşbaşkanlar, milletvekilleri olarak gerçekten de çok çaba sarf ediyoruz. Orada olaylar durulsun diye, hükümet önlem alsın diye çok girişimde bulunduk. Ama Dörtyol'da devlet yok. Fakat biz BDP olarak orada bir katliamın gerçekleşmesini oturup izleyecek değiliz. Bu nedenle biz eşbaşkanlar olarak Sayın Gültan (Kışanak) Hanımla birlikte yarın sabah 6:00’da Diyarbakır'dan yola çıkıyoruz Dörtyol'a gideceğiz. Biz buradan sivil toplum örgütü temsilcilerine, insan hakları kuruluşlarına, barolara, Adanalı, Mersinli, İstanbullu, bu ülkenin barışından, kardeşliğinden yana olan herkese çağrı yapıyoruz: Yarın birlikte Dörtyol'a gidelim. Devlet sükuneti sağlamıyor. Devlet orada bir katliam ortaya çıkarmak istiyor, biz barış mesajımızı götürelim. Biz barış konvoyuyla orada, Dörtyol’da barış ve sükuneti bizler sağlayalım. Biz devletin bırakın huzuru sağlamayı, tam tersine körükleyici bir rol oynadığını düşünüyoruz. Ve BDP olarak halkın bu şekilde etnik milliyetçilikle körüklenerek, devlet eliyle örgütlenerek ve bu ülkenin vatandaşı olan Kürtlere karşı katliam hazırlığı yapmasını izleyemeyiz, izleyici olmayacağız. Bu nedenle biz eşbaşkanlar olarak orada olacağız. Bugün de bir heyetimiz Dörtyol’u ziyaret edecek. Orada tetkik çalışmaları yapacağız. Fakat böyle bir tabloyu biz asla kabul etmiyoruz. Bundan sonra da biz böylesi bir olayın yaşanmaması için çaba sarf edeceğiz. Benzer bir durumla karşılaşılması halinde mutlaka ve mutlaka halkın sahipsiz olmadığı herkes tarafından bilinecek. Çocuk oyuncağı değil, kimse ateşle oynamasın. Hükümet ateşle oynamasın. Çok yanlış bir iş yapıyor. Derhal bu yanlıştan dönsün. Başbakan çıksın yaşanan 4 günlük olaydan dolayı halka raporunu versin. Niye müdahale etmediğini neden orada etnik bir çatışma yaşatmak istediğini çıkıp herkese açıklasın. Bu işin sorumlusu BDP değildir. Yaşanan çatışmaların sorumlusu BDP değildir. Yaşanan ölümlerin sorumlusu BDP değildir, Kürt halkı da değildi. Biz bütün iyi niyetimizle barışı gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Bütün özverili çalışmalarımız buna yöneliktir. Ölümleri durdurmaya yöneliktir. Eğer halk Dörtyol’daki ölümlere tepki göstermek istiyorsa bunun sorumlusu AKP’dir, hükümettir. Ölümlerin sorumlusu hükümettir. “Katil AKP” sloganları atılıyordu.

Hükümet bu ülkede nasıl tehlikeli bir oyun oynadığının farkına varmalıdır. Bu ülkenin acilen barışa ihtiyacı var. Bu yaşanan olaylar da barışın ne kadar acil bir ihtiyaç olduğunu göstermiştir. Ortada bir halklar arası, Türk-Kürt çatışması yoktur. Orada Kürt halkına açık bir saldırı, örgütlü bir saldırı vardır. Ortada bir Türk-Kürt çatışması yoktur. Bu şekilde lanse edilmesini doğru bulmuyoruz. Her yerde sadece son 4 yılda 50 linç girişimi gerçekleşmiştir. Bunun benzeri irili ufaklı 50 olay gerçekleşmiştir. Ve hiçbirinde Kürt olanlar etnik kimliği başka olanlara karşı saldırı gerçekleştirmemiştir. Ortada bir Kürt-Türk çatışması yoktur. Ortada bilinçli ve örgütlü Kürt halkına saldırı siyaseti vardır. Bu Kürt-Türk çatışmasına dönüşmüyorsa, halkımızın duyarlılığı, partimizin bu konudaki yaklaşımından kaynaklıdır ve biz asla bir etnik çatışmaya dönüşmemesi için çabalarımızı sürdüreceğiz. Bu nedenle yarın Dörtyol’da olacağız. Biz halkımıza yine dayanışma duygularımızla birlikte demokrasi, özgürlük ve barış talebimizi götüreceğiz.

Bir kez daha çağrımızı yinelemek istiyorum: Gerçekten de bu ülkede halkların birbirine düşmesini istemeyen herkesi de barış için sadece barış için Dörtyol’a güç vermeye ve hükümetin bu politikalarını protesto etmeye davet ediyoruz. Hepinize bir kez daha teşekkürler. (“Kürdistan faşizme mezar olacak sloganları” atılıyor.) Peki arkadaşlar, hepinize bir kez daha teşekkür ediyoruz, basın toplantımıza katıldığınız için duyarlılığınızın devam ediyor olmasından memnuniyet duyduğumuzu belirtmek istiyoruz, teşekkürler."

Demirtaş CD çözümünü okuyor:

"... bu klasörün içerisinde HD, K5, K7, K9 isminde 4 adet görüntü dosyası olduğu görülmektedir. HD isminde 1.73 GB boyutunda 30 dk 29 saniye uzunluğundaki görüntü dosyası incelendiğinde, Selahattin Demirtaş ile ilgili olarak herhangi bir görüntü veya ses kaydına rastlanılmamıştır. K5 isminde 1.46 GB boyutunda ve 25 dk 36 sn uzunluğundaki görüntü dosyası incelendiğinde Selahattin Demirtaş ile ilgili olarak herhangi bir görüntü veya ses kaydına rastlanılmamıştır. K7 isminde 91 MB boyutunda ve 1 dk 34 sn uzunluğundaki görüntü dosyası incelendiğinde Selahattin Demirtaş ile ilgili olarak herhangi bir görüntü veya ses kaydına rastlanılmamıştır. K9 isminde 710 MB boyutunda ve 12 dk 10 sn uzunluğundaki görüntü dosyası incelendiğinde Selahattin Demirtaş ile ilgili olarak herhangi bir görüntü veya ses kaydına rastlanılmamıştır. Saygılarımızla arz ederiz. 01.10.2018. Bilirkişi kurulunun ismi ve imzası."

"Savcı olmayan bir delil üzerinden fezleke düzenlemiş"

Evet, fezlekede dosyaya koyduğunuz CD’nin çözümü bundan ibarettir. Şimdi tekrar fezlekeye dönüp savunmamı yapayım. Demiş ki savcı: “Dosya içerisinde 28.07.2010 tarihli olay tutanağından da anlaşılacağı üzere...”- anlaşılmış yani savcıya göre, anlaşılmış!- “şüpheli Selahattin Demirtaş’ın da izin alınmadan ve örgüt çağrısı üzerine düzenlenen PKK terör örgütünün bir propagandası haline dönüşen bir şiddete dönüşmesi nedeniyle zorla dağıtılan etkinliğe katıldığı…” Şimdi dönüp CD’lere bakıyoruz. Partimin Diyarbakır il binası basın toplantısı odasında yaptığım basın toplantısı çözüm tutanağı var. Bendeki delil bu, CD çözümü bu, sizin bilirkişiye yaptırdığınız. Dolayısıyla savcı bu fezlekeyi düzenlerken açıkça görevini kötüye kullanmış, suç işlemiş, olmayan bir delil üzerinden fezleke düzenlemiş, gerçekleşmeyen bir eylem üzerinden suç uydurmuş.

"Savcının derdi Selahattin Demirtaş’ı suçlamak"

Demek ki ben böyle bir yürüyüşe katılmamışım, böyle bir şiddet eylemi gerçekleştirmemişim, demek ki ben öyle bir şiddet eylemi içinde bulunmamışım. Olsa delilinizi ortaya koyardınız. Kendi il binamızda o dönem Hatay Dörtyol ile Bursa İnegöl ilçelerinde Kürtlerin işyeri ve evlerine yönelik saldırılara karşı Eş Genel Başkanımız Gültan Hanım ile birlikte bir basın toplantısı düzenlenmişiz. Fezleke “Bursa İnegöl ile Hatay Dörtyol ilçelerinde meydana gelen olaylar” diyerek bu olayların ne olduğunu da belirtmiyor. Ne tür olaylar olmuş oralarda? Biz ne tür bir girişimde bulunmuşuz, partinin eş genel başkanları olarak neler yapmışız, o olaylarda kaç Kürdün işyeri yakılmış, kaç Kürdün evi yakılmış, kaç Kürt sokakta linç edilmiş, dayaktan ölecek noktaya getirilmiş? Bunlar yapılırken polis nasıl izlemiş, çevik kuvvet parti binasının etrafını çevirip itfaiyenin bile yaklaşmasına izin vermeden küle dönmesine nasıl izlemiş? Mesela savcı bunlara değinmemiş. Fakat savcının derdi Selahattin Demirtaş’ı suçlamak ya, emniyetten ne gelmişse tutanak olarak onu almış. Bir hukuk insanına yakışmayacak derecede bir AKP’li tavrıyla hareket etmiş.

Bu Cumhuriyet Savcısı bu kadar dikkatsiz, özensiz, ciddiyetsiz davranmış ve üstelik fezlekede demiş ki “Aynı zamanda bu şiddet eylemlerine Selahattin Demirtaş göz yummuş.” Zannedersin ben Diyarbakır Emniyet Müdürüyüm, ya da güvenlik şube müdürüyüm, olaylara müdahale etmem gerekirken müdahale etmemişim görevimi kötüye kullanmışım. Savcı bir de beni bununla suçluyor. Fakat bunu da reddediyorum, böyle bir suç mu var? Kafadan uydurmuş, TCK’da olmayan bir şey.

AKP ve MHP, bir grup CHP milletvekiliyle el ele verip bizleri politikleşmiş yargının önüne attı

Bütün bunları anlayabiliyorum. Gerçekten de Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı TBMM’ye bir partinin eş genel başkanının, milletvekilinin dokunulmazlığını kaldırılması için fezleke gönderiyorsunuz. Bu ciddi bir iş ve neredeyse 10 yıl hapisle yargılanmasını istiyorsunuz. Örgüte üye olmamakla birlikte suç işlemek, 2915 sayılı yasaya muhalefet. Bir tane savcının işgüzarlığı oldu diyelim, böyle yorumlayalım. Savcının işgüzarlığı. Mesleğini iyi yapamadı, hukuku iyi yorumlayamadı, dosyayı iyi hazırlayamadı. Tamam. Peki, TBMM ne yaptı? Bunları tek tek komisyonda ele alıp da dokunulmazlıklarımızı mı kaldırdı? Hayır. Tek bir Anayasa maddesi değişikliğiyle “Bütün dokunulmazlıklar kalkmıştır.” diyerek yasadışı bir şekilde, Anayasaya aykırı davranarak dokunulmazlıklarımızı kalkmış kabul etti. Parlamento da böyle ciddiyetsiz davrandı çünkü bir linç ortamında AKP ve bir grup CHP milletvekiliyle MHP milletvekili el ele verip bizleri politikleşmiş yargının önüne atmak için aceleci davranıyorlardı, aceleleri vardı. Parlamento da bunu yaptı, parlamento politik davrandı. AKP de politik davrandı.

"Hakimmişsiniz gibi davranarak aslında iktidarın politik emelleri doğrultusunda hareket ettiğinizi hatırlatmakla sorumluyum"

Normal, AKP’nin politik davranmasını suçlayacak değiliz. En tuhaf kısmına geliyorum. Mahkemeniz bu fezlekeden tutukluluğumun devamına karar verdi. Daha geçen duruşmada, önceki duruşmada, bir önceki duruşmada, işte 5. fezlekeden 601. fezlekeye kadar olay tutanakları, dijital veriler, deliller, dosya içerisindeki CD’ler, görüntüler diyerek bu delillerle tutukluluğumun devamına karar verildi. Bakın savcıyı anladım, parlamentoyu anladım... Ama sizin Anayasayı hukuku, yasaları, usulü hiçe sayarak aklımızla alay eder gibi, hakimmişsiniz gibi davranarak, yargıçmışsınız gibi davranarak aslında iktidarın politik emelleri doğrultusunda hareket ettiğinizi hatırlatmakla sorumluyum.

"Türkiye IŞİD zihniyeti tarafından yönetiliyor"

Tarihe kayda geçsin, yarın bu konu AİHM’de tekrar konuşulacak. Hani o takmadığınız, tanımadığınız uluslararası hukuk, bu dosyaları ele alacak. Bilinsin, o dönemde Türkiye’de ne yaşandı. Mesela, beni bu delillerle 2 yıldır hapiste tutan yargı. Bakın 1,5 milyon lira ödülle aranan DAEŞ’li Ayşenur İnci, ki Habur sınır kapısında güvenlik güçlerine teslim oldu, adli kontrol kararıyla serbest bırakıldı. 19 Aralık 2018. Yani siz benim tutukluluğuma devam kararı verdikten 7 gün sonra, 1 hafta sonra. Mavi kategoride, terörden arananlar listesinde bulunan Ayşenur İnci, Habur sınır kapısı girişinde teslim oldu ve adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı! Sonradan kamuoyu tepkileri oluşunca, itiraz üzerine geri tutuklandı. Yani oradaki hakimleriniz bir IŞİD’li ve mavi kategoride aranan üst düzey bir IŞİD’li teröristi cezaevine bir gün dahi  koymayı hukuk ihlali olarak görmüş! Onu cezaevine koymak onun mağduriyetine yol açar demiş, hak ihlali olur demiş. Ve dolayısıyla kendisi adli kontrol şartıyla serbest kalabilir. Yargılanmasını bu şekilde de sürdürebilir, mağdur olmasın demiş. Bu, aranan üst düzey bir IŞİD’li. Yargı olarak buna yaklaşımınız bu, bana yaklaşımınız bu. Mevzu bu işte, mesele bu! Türkiye IŞİD zihniyeti tarafından yönetiliyor. İktidarın siyasi anlayışı IŞİD’lidir.

Mavi listede aranan IŞİD’li adli kontrolle serbest; Demirtaş, Yüksekdağ, Eren Erdem tutuklu

IŞİD’li teröriste adli kontrol, Selahattin Demirtaş’a, Figen Yüksekdağ’a gelince dosyadaki dijital veriler, suç isnadının ciddiyeti vs vs. tutukluluk halinin devamına. Eyvallah, itirazımız yok. Evet devam ediyoruz.  Aynı yargı bir başka muhalif milletvekili Eren Erdem’e ne yaptı? Adam tahliye oldu, kendi mahkemesi tahliye etti. Yine yargı tarihinde görülmemiş fırıldaklıklarla, cezaevine yazılması gereken tahliye yazısı saatlerce geciktirilerek, cezaevinde tutulması sağlandı. Bu arada gece yarısı mahkeme toplandı, itiraz değerlendirildi ve tutuklanmasına karar verildi. Ama IŞİD’li, mavi listede aranan terörist adli kontrolle serbest. Türkiye’deki yargının durumu budur, kayıtlara geçsin.

Geçiyorum 22 nolu fezlekeye.

Mahkeme Heyeti: Ondan önce fezlekede bulunan bazı bilgiler var onlara karşı söyleyeceklerinizi soracağız. Olay tutanakları, olay yeri incelemeleri var… Bunlara karşı bir diyeceğiniz var mı?

Demirtaş: Bunların hepsi aynı zamanda benim aynı zamanda tutukluluğumun da sebebi ya, okunmasını istiyorum. Dosyaya delil koymuşsunuz madem kamuoyunun huzurunda aleni yargılamada bir okuyun bakayım Selahattin Demirtaş ile bağı ilişkisi nedir?  Ben de anlayayım ki ona göre itiraz yapayım.

Mahkeme Heyeti: Bilirkişi raporunu okudunuz, rapora herhangi bir itirazınız var mı?

Demirtaş: Okuduğum bilirkişi raporuna bir itirazım yok.

Mahkeme Heyeti: Peki, şimdi 28.07.2010 tarihli olaylara ilişkin olarak düzenlenen olay tutanağı… Bir itirazınız var mı?

"Benim şiddet içerikli bir eylemde bulunduğuma dair bir görüntü var mı?"

Demirtaş: Olay tutanağındaki bilgiler doğru mu yanlış mı bilemem. Fakat benimle hiçbir illiyet bağı kurulmadığı da zaten olay tutanağında belirtilmiş. Bahsedilen şiddet olayları yaşandı mı yaşanmadı mı onu da bilemem. Fakat benim şiddet içerikli bir eyleme dahil olduğuma dair bir şey olay tutanağında yine yoktur. Sahte olay tutanağı olma ihtimali bile yüksektir. O bile olabilir bilemiyorum. Elinizde şiddet içerikli bir eylemde bulunduğuma dair bir görüntü var mı, yok mu? Benim katıldığıma ilişkin bir fotoğraf gösterdiniz mi? Benim fotoğrafımı bana gösterin diyorum. Benim fezlekemde dosyada 18’inci fezlekeye ilişkin bilirkişi raporlarında bana ait fotoğraf var mı?  Basın toplantısı esnasında çekilmiş fotoğraf var mı? Sizin okuduklarınızda bana ait bir fotoğraf varsa bana gösterin, fotoğraf budur deyin. Benim şiddet içerikli bir eylemde bulunduğuma dair bir görüntü var mı, yok mu? Varsa bana gösterin. Bana söyleyeceğiniz şey, "dosyada size ait bir görüntü yok" deyip geçmekti. Neden bu kadar büyüttünüz, anlamadım.

"10 binlerce sayfayı cezaevinde inceleme şansım yok"

Kayıtlara geçsin, daha önce de söyledim; bana cezaevinde incelemek üzere flash bellek içerisinde tebliğ ettiğiniz belgeler 10 binlerce sayfa. Bana cezaevinde haftada 4 saat bilgisayarda çalışma izni verilmiş. Daha önce de hesabını sundum size ki dosyaya yeni giren belgelerle bu hesap çok değişti. Tek tek haftada 4 saat her sayfayı sadece kısaca bakarak geçsem 5 buçuk yıl sürüyor bu belgeleri incelemem. Avukat huzurunda incelememe izin verilmiyor. Yasa dışı bir şekilde bir siyasi rehin olarak tutukluluğuma devam kararı verdiğiniz için dosyaları incelemem, avukatlarla birlikte oturup çalışmam da mümkün olmadı. Ben bu dosyaları inceleyemedim. Cezaevinde inceleme şansım yok. 10 binlerce sayfa karmakarışık evrağın içinden tek başıma çıkma şansım yok. Sadece Demirtaş Savunma Grubundaki avukat arkadaşlarım bu dosyayla ilgileniyorlar. Ama benim tek birini bile burada, yanımda bilgisayar başında hukuki desteğini alarak savunma hazırlığı yapma şansım yok. O nedenle, "Sana binlerce sayfayı, yüksek güvenlikli cezaevine gönderdik, inceleyip incelememen bizi ilgilendirmez" deyip geçemezsiniz. Geçiyorsanız da siz bilirsiniz. Umurumda değil.

"Erdoğan tek adamlığına karşı en büyük gösterilere ben katıldım Türkiye'de"

Ben yasa dışı gösteriden korsan gösteriden kaçarken yakalanmış bir üniversite öğrencisi değilim. Bana bu soruyu soruyorsunuz: "Bu gösteriye katıldın mı, katılmadın mı?" Ben gösterilerin en büyüğüne de katıldım. Faşizme karşı, diktatörlüğe karşı, Erdoğan tek adamlığına karşı en büyük gösterilere ben katıldım Türkiye'de. Bana soracaksanız onu sorun. Türkiye'nin en büyük mitinglerini yapmış partinin eş genel başkanıyım ben. "Diyarbakır'ın bilmem hangi sokağında molotoflu gösteri oldu, katıldın mı?" Bilmem hangi sokakta görüntü mü var, onu sorun. Fotoğrafım varsa o dosyada gösterin. Ben gerçekten merakımdan sordum. Benim önümdeki çıktılarda, cezaevindeki dosyada Emrullah Nurcan'a dair çıktı yok. Avukatlarım buna gerek duymamış. Benimle alakalı değil. Siz okuyunca ve fotoğraflardan söz edince; bana ait bir fotoğraf var mı izahta bulunmamı gerektiren diye sordum. Siz de diyorsunuz ki, "Biz sana tebliğ ettik, baksaydın". Olmaz böyle şey.

Avukatlarımın itirazı var ve haklı bir itiraz. Bana ait bir fotoğraf varsa ve tereddütteyseniz, bana sormanız gerekiyorsa sorun. Yoksa deyin ki "Size ait fotoğraf yok. Okuduklarınızdan ibarettir, geçelim". Bugüne kadar tek bir ara kararı doğru verseydiniz sizi tebrik edecektim, tebrik etmeden geçiyorum.

"Kumpastır kumpas!"

Şöyle bir cümle de belirteyim; 18 nolu fezlekede bir yürüyüş yapıldığına ve benim katıldığıma dair iddia bile yok. Ortada bir yürüyüş var, kim katılmış; tutanak bunu da söylemiyor. Bir de benim ve Gültan Hanım'ın katıldığı basın toplantısı. İkisinin birbiriyle alakası ne, ben bu yürüyüşe nasıl katılmışım? Sadece Selahattin Demirtaş ismi geçiyor. Dolayısıyla kumpastır kumpas. 5 yıl sonra fezlekeyi hazırlayan Vural Balcı'nın, Diyarbakır Cumhuriyet Demirtaş, Ankara 19'uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın duruşmasına SEGBİS'le bağlandı.

Demirtaş savunmasında, "Savcı bu fezlekeyi düzenlerken açıkça görevini kötüye kullanmış, suç işlemiş, olmayan bir delil üzerinden fezleke düzenlemiş, gerçekleşmeyen bir eylem üzerinden suç uydurmuş" dedi.

Demirtaş, "1,5 milyon lira ödülle aranan IŞİD’li Ayşenur İnci, Habur sınır kapısında güvenlik güçlerine teslim oldu, adli kontrol kararıyla serbest bırakıldı. Siz benim tutukluluğuma devam kararı verdikten 7 gün sonra... Sonradan kamuoyu tepkileri oluşunca, itiraz üzerine geri tutuklandı. Bu, aranan üst düzey bir IŞİD’li. Yargı olarak buna yaklaşımınız bu, bana yaklaşımınız bu. Türkiye IŞİD zihniyeti tarafından yönetiliyor. İktidarın siyasi anlayışı IŞİD’lidir" ifadelerini kullandı.

Demirtaş, dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ilgili olarak "Bir linç ortamında AKP ve bir grup CHP milletvekiliyle MHP milletvekili el ele verip bizleri politikleşmiş yargının önüne atmak için aceleci davrandı" diye konuştu.

Savunmasında Erden Erdem'in tutukluğuna da tepki gösteren Demirtaş, "Eren Erdem tahliye oldu. Yine yargı tarihinde görülmemiş fırıldaklıklarla, cezaevine yazılması gereken tahliye yazısı saatlerce geciktirilerek, cezaevinde tutulması sağlandı. Bu arada gece yarısı mahkeme toplandı, itiraz değerlendirildi ve tutuklanmasına karar verildi. Ama IŞİD’li, mavi listede aranan terörist adli kontrolle serbest. Türkiye’deki yargının durumu budur, kayıtlara geçsin" dedi.

Demirtaş'ın savunması şöyle:

"Açlık grevinin 77. gününde olan Leyla Güven'e ve açlık grevindeki bütün arkadaşlarıma selamlarımı ve sevgilerimi göndererek savunmama başlıyorum. Öncelikle, savunmamın kamuoyuna, halka yönelik bir savunma olduğunu bir kez daha belirtiyorum. Çünkü mahkeme, başından beri politik bir tutum sergiledi. Aslında en doğrusu savunmamı kesmemdir. Fakat kamuoyuna karşı, halka karşı bir sorumluluğum var.

İktidar, AKP Genel Başkanı başta olmak üzere halen beni suçlamaya devam ediyor. Benim yargılanmam medya üzerinde yapılıyor, kamuoyunda yapılıyor. İktidar yapıyor. Dolayısıyla benim de bunlara cevap vermem gerekiyor. Savunmamı bu çerçevede ele alıyorum artık.

(Ana davadaki 18 no'lu fezleke hakkında savunma) 18 no'lu fezleke Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2015'in 10’uncu ayında hazırlanmış ve TBMM’ye gönderilmiş bir fezlekedir. Fezlekede dokunulmazlığının kaldırılmasının istenmesinin nedeni şudur. Okumak istiyorum ki tam anlaşılsın. Bu fezlekede savcı beni neyle suçluyor açık olmadığı için yine de ben savunmamı fezlekeden anlaşılabildiği kadarıyla yapmaya çalışacağım.

Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek ve toplantı gösteri yürüyüşleri yasası 2911’e muhalefet etmekten hakkımda bir fezleke hazırlanmış. Demiş ki savcı burada, “Yasadışı PKK-Kongra Gel terör örgütü güdümünde uydu üzerinden yayın yapan Roj TV adlı televizyon kanalının 27 Temmuz 2010 tarihli ana haber bülteninde yer alan Barış ve Demokrasi Partisi Diyarbakır İl Başkanı Nijad Yaruk’un “Uzunca bir süre önce bu provaların yapıldığını ve bu iç savaş provalarının başladığını bu tarz provokasyonlara dikkat çekmiştik. Bugün bunların gerçekleştiğini görüyoruz. Tabii bölge halkı tepkili ve bu tepkilerini de bu şekilde demokratik çerçevelerde dile getireceklerdir. Yarın Barış Anneleri İnisiyatifi’nin yapacağı bir yürüyüş var. Diyarbakır’da Konukevleri önünde başlayacak bir yürüyüş. Biz de başvurarak o yürüyüşe Eşbaşkanlarımızla birlikte katılacağız destek vereceğiz. Ama aynı zamanda bu yürüyüş, genel bir kapsama kavuştu. Bu olaylar yüzünden yarın aynı zamanda İnegöl ve Dörtyol gibi bölgelerde yaşanan olayların bir protestosu da dile getirilecek. Buna yönelik tepkiler de halk tarafından gösterilecek şeklinde haber yapıldığı.”

Buradaki bütün anlatım bozuklukları ve cümle düşüklüğü savcıya veya teknik dökümü yapan emniyete aittir. BDP Diyarbakır İl Başkanı Nijad Yaruk’un Roj TV’de yaptığı bir konuşmaymış. Devam ediyor; “Yasa dışı PKK-Kongra Gel güdümünde yayın yapan basın yayın organlarının çağrıları doğrultusunda 28.07.2010 tarihinde Demokratik Özgür Kadın Hareketi üyesi Barış Anneleri İnisiyatifi ile Barış ve Demokrasi Partisi il teşkilatı tarafından organize edilen, son süreçte terör örgütüne yönelik gerçekleştirilen operasyonlar sonucunda çok sayıda örgüt mensubunun ölü olarak ele geçirilmesi ve örgüt mensuplarının cesetlerine sözde kötü muamelede bulunulmasını, Bursa İli İnegöl İlçesi ile Hatay İli Dörtyol İlçesinde meydana gelen olayları protesto etmek için düzenlenen basın açıklaması ve söz konusu basın açıklamasının düzenlendiği yürüyüş sırasında yaklaşık 600 kişilik bir grubun katıldığı, katılan grup içerisinde bulunan bazı şahıslar tarafından yasa dışı döviz ve pankartların açıldığı, PKK terör örgütü lehine “Biji Serok Apo, intikam intikam, Dağlarda arama Apocular her yerde, Selam selam İmralı’ya bin selam” vb. yasa dışı sloganlar atıldığı, güvenlik güçleri yasa dışı gösteriye dönüşen basın açıklamasını engellemek amacıyla tedbir alarak BDP Diyarbakır İl Teşkilatı üyeleriyle görüştüğü sırada grup içerisinde bulunan yüzleri puşi ile kapalı 30-40 kişilik grubun emniyet tedbiri alan güvenlik güçlerini havai fişekli molotof kokteyli ses bombalı ve taşlı saldırıda bulundukları, saldırılar sonucunda bazı polis memurlarının yaralandıkları, yapılan müdahale sonucunda grubun dağıtıldığı, yine göstericiler arasında bulunan bir grubun Turgut Özal bulvarı üzerinde bulunan AKP Bağlar İlçe teşkilatına havai fişekli molotoflu ses bombalı ve taşlı saldırıda bulunduğu, AKP ilçe teşkilatında zararların meydana geldiği, yine atılan molotof ve taşlar neticesinde vatandaşlar ait çeşitli araçların zarar gördüğü ancak söz konusu zararların hangi  şüphelinin attığı molotof veya taşlar neticesinde meydana geldiğinin tespit edilemediği, grubun müdahale neticesinde dağıtıldığı... Yukarıda ibraz edildiği üzere dosya içeriğindeki 28 Ekim 2010 tarihindeki olay tutanağından da anlaşılacağı üzere şüpheli Selahattin Demirtaş da izin alınmadan ve örgüt çağrısı üzerine düzenlenen ve KCK terör örgütünün propagandasına dönüşen ve şiddete dönüşmesi nedeniyle zorla dağıtılan etkinliğe katıldığı, güvenlik güçlerine karşı molotof kokteylli, havai fişekli ses bombalı ve taşlı saldırıda bulunan gruba göz yumarak yürüyüşe devam ettiği ve bu sürede atılı suçları işlediği değerlendirilerek dokunulmazlığının kaldırılmasını” istemiş.

Yani savcı demiş ki, örgüt propagandasına dönüşen şiddet olayları içeren yürüyüşe katılmış Selahattin Demirtaş ve bununla da yetinmemiş göz yummuş bunlara. Şimdi devam ediyorum, dosyada başka evraklar var, deliller var onları da hatırlayayım ki savunmamı ona göre yapayım. Bilirkişi çözüm incelemesine gönderdiniz, mahkemeniz gönderdi. Şimdi CD'de yapılan çözümde neler var onları okumak istiyorum:

CD1: CD içeriği incelendiğinde 28.07.2010 isminde bir klasör olduğu, bu klasörün içerisinde "BDP il binası basın açıklaması" isminde bir klasör olduğu, bu klasörün içerisinde de "BDP il binası toplantı çıkışları ve DÖKH Kadın Meclisi, BDP Konukevi Basın Açıklaması ve Çıkan Olaylar 28.07.2010" adlı klasörler olduğu; bu klasörlerin içerisinde de "basın 2, basın 1, klik 1, 21, BDP Selahattin açıklamaları" isimli 9 adet görüntü dosyası olduğu görülmektedir. Basın 2 isminde 921 MB boyutunda ve 17 dakika 4 saniye uzunluğundaki görüntü dosyası incelendiğinde görüntünün 41 saniyesinde Selahattin Demirtaş'ın görüntüye girdiği görülmüştür. (Altında da bir fotoğraf çıktısı konulmuş.) Görüntünün 49. saniyesinde basın açıklamasında konuştuğu görünmektedir." Bunlar parti il binamızın yeni kapalı mekanının görüntüleri. Devam ediyorum. Kapalı mekanda yaptığım, yani parti binasında bir masada oturarak yaptığım basın açıklamasının çözümü, bilirkişi yapmış. Demişim ki:

"Bu konudaki görüşlerimizi kamuoyuyla paylaştık ama gelinen aşamada yaptığımız onca girişime rağmen İçişleri Bakanlığı, Valilik, Kaymakam, Emniyet yetkilileri nezdinde defalarca girişimde bulunulmasına rağmen, bu konuda her bir milletvekilimiz, grubumuzun her bir üyesi, neredeyse her saat, gece yarılarına kadar çaba sarf etmesine rağmen, dört gündür Dörtyol'da devlet yok. Devleti Dörtyol'da harekete geçiremiyoruz. Dolayısıyla bu basın açıklaması vesilesiyle partimizin konuya yaklaşımını bir kez sizlerle paylaşmak istiyoruz ama aynı zamanda gelinen aşamada Türkiye toplumunun içinde bulunduğu tehlikeli duruma da bir kez daha dikkat çekmek istiyoruz. Değerli arkadaşlar Dörtyol'da yaşananların öyle bir grup kızgın vatandaş, öyle bir grup öfkeli vatandaş tepkisi olmadığını, geçen zaman zarfında hükümetin yaklaşımından anlamış durumdayız. Özellikle Hatay - Dörtyol - İskenderun hattında uzun süreden beridir parti teşkilatlarımız hedef alınıyor. Orada yaşayan Kürtler, Kürt halkı hedef haline getiriliyor ve bu bilinçli, örgütlü bir hareket olarak hayata geçiriliyor. Bir linç kampanyasıdır daha önceden planlanmış, örgütlenmiş haliyle hayata geçiriliyor. Tabii bunun siyasi zeminini de Başbakan ve diğer hükümet sözcüleri, yetkilileri yaptıkları açıklamalarla partimizi doğrudan hedef göstererek hazırlıyorlar. Özellikle Başbakanın partimize yönelik hedef gösteren söylemleri, doğrudan tabanımızı, kitlemizi hedef haline getiriyor; parti binalarımızı hedef haline getiriyor. Arkasından örgütlendirilmiş, daha önceden hazırlanmış gruplar harekete geçiriliyor. Parti binalarımız polisin gözü önünde yağmalanıyor, ateşe veriliyor. Ve büyük bir coşkuyla heyecanla parti binalarımızın yanması, küle dönmesi izleniyor. İtfaiye dahi müdahale etmiyor, sonrasında da etnik kimliği Kürt olduğu için, sadece Kürt olduğu için insanların iş yerleri yakılıyor. Ve hala dün gece saatlerinde bile aldığımız haberler işyerlerinin yağmalandığı, eşyaların götürüldüğü vatandaşların kendi işyerlerine bile sahip çıkılmasına izin verilmediği ve bütün bunların emniyetin gözü önünde, hükümet yetkililerinin gözü önünde gerçekleştiği şeklindedir. Bunu görüntülerden de izliyoruz. Oradaki parti teşkilatımız, ilçe başkanlığımız saat başı bizlere durumu rapor ediyorlar ve dört gündür oradan gelen raporlar doğrultusunda girişimlerde bulunuyoruz. Fakat devlet bunu engellemiyor, bunun çok bilinçli bir politika olduğu artık ortaya çıktı. Hükümet çok tehlikeli bir oyun oynuyor. Bize göre hükümet şunu yapmaya çalışıyor. PKK'ye karşı Kürt halkını rehine olarak tutuyor ve şantaj yapıyor ve sivil, yaşanan olaylar, PKK'nin yaptığı eylemlerle bağlantısı olmayan sivil Kürt halkını elinde tutup şantaj yapıyor. Koskoca bir hükümet kendi yurttaşlarına, kendi güvencesi altında olan vatandaşlara bu şekilde rehine muamelesi yapıyor. Dörtyol'da açığa çıkan durum budur. Ve orada polis Kürtlere karşı yapılan linç girişimlerini seyretmekle yetiniyor, bazen destekliyor hatta. Bunlar, gelen raporlar arasında. İçişleri Bakanı dün Adana'da olmasına rağmen, 3 gündür yanan Dörtyol'u ziyaret etme gereği dahi duymuyor. Orada 50'den fazla mağdur olan, işyeri yakılan, yağmalanan vatandaşlar kendi vatandaşı değilmiş gibi ziyaret etme gereği bile duymuyor. Oradaki durumu yatıştırmak için bizzat müdahalede dahi bulunmuyor. Adana’da olmasına rağmen. Dolayısıyla hükümet bu şekilde bütün Kürt halkını tehdit etmeye ve kendince Kürt halkına gözdağı vermeye çalışıyor. Bu çok tehlikeli bir oyundur. Bu oyunu hükümet oynuyor. Fakat bu oyun, bugüne kadar Maraş’ta, Çorum’da ve Sivas'ta sahnelenmiş oyunlardan çok daha derin bir oyun olarak görünüyor. Böylesine tehlikeli bir aşamaya getirilmiş durumda ki, eğer gerçekten ciddi barış girişimlerinde bulunulmazsa, kaygımız odur ki, hükümet bunu sürdürecek. Bu bir hükümet politikasıdır, çok açık söylüyoruz Hükümet politikasıdır. Bu işten BDP’yi ve Kürtleri sorumlu tutan anlayışı buradan şiddetle kınıyorum. Orada saldırıya uğrayan Kürtlerdir. Etnik kimliği sırf Kürt olduğu için insanlar saldırıya uğruyorlar. Orada Kürtler kimseye saldırmıyor. Yaşanan ölümlerden de acı duyduğumu ifade ediyorum.

Partimiz de, orada yaşayan Kürtler de, her yerde yaşayan Kürtler de yaşamını yitiren insanlar için ister polis olsun, ister gerilla olsun acı duyduğunu, üzüntülerini ifade ediyor. Buna rağmen hükümet bütün Kürt halkını hedefe koyarak saldırının hedefi haline getiriyor. Ve linç politikasını adım adım uygulamaya koyuyor.

Öncelikle hükümet bu konuda derhal açıklama yapmalıdır. Bakın 4 gündür bir ilçe katliam tehlikesiyle karşı karşıya, bu ülkenin Başbakanı tek bir kelime açıklama yapmıyor. Gazze'de yaşansa şu anda kameraların karşısında ağlıyor olacaktı. Ama Dörtyol'da Kürtlere karşı katliam girişimleri var. Ve bu ülkenin Başbakanı tek kelime açıklama yapma gereği duymuyor. Oradaki olayları durdurmak için bakanlarını göndermiyor, polisler müdahale etmiyor. Tam tersine oradaki partilerimize hala gaz bombalarıyla, coplarla halen polisler müdahale ediyor. Oradaki BDP’liler dövülüyor.

Bakın, dört gündür devlet bir ilçede 500-600 kişilik bir grubu durduramadığını söylüyor. Silopi'de milletvekillerine basınçlı su, gaz, cop panzerle müdahale etmeyi bilen devlet; milletvekillerini neredeyse öldürme aşamasına gelen devlet; Dörtyol’da 4 gündür 500 kişiye müdahale edemiyor. Durum bu kadar vahimdir. Ortada çok açık bir devlet provokasyonu, hükümet provokasyonu ve AKP provokasyonu vardır. Bunun bilinmesi lazım. Bu grubun, şu milliyetçi grubun falan işi olabilir onlar tetikçi olarak kullanılabilir. Fakat işin siyasi iradesinin hükümet olduğu açığa çıkmıştır. Bizim bu konuda özellikle, medyadan da istirhamımız var. Kullanılan dil şiddeti körükleyen, çatışmayı körükleyen bir dildir. Orada sanki bir grup öfkeli vatandaşla, vatandaş olmayanlara arasında, orada -hem İnegöl, hem Dörtyol için söylüyoruz- orada bir grup kızgın vatandaşla, vatandaş olmayan düşman arasında gerilim varmış gibi veriliyor haberlerde. Sanki saldırıya uğrayan Kürtler vatandaş değilmiş, orada saldıran grup vatandaş ve öfkeli ve onların öfkesi de haklı, haberler bu şekilde veriliyor. Vali bu şekilde açıklama yapıyor, bakan bu şekilde yaklaşıyor. “Öfkeli bir grup vatandaş var ve bunlar da öfkelerinde haklı. Dolayısıyla o saldırıya uğrayan Kürtler de zaten düşman, vatandaş değiller. Hak ettikleri cezayı buluyorlar” gibi bir hava verilmek isteniyor. Bu çok tehlikeli bir durum, medyadan özellikle rica ediyorum. Bu dil terk edilmelidir. Bu dil barış dili değildir. Bu dil halkların kardeşliğini güçlendirecek bir dil değildir.

Dört gündür eşbaşkanlar, milletvekilleri olarak gerçekten de çok çaba sarf ediyoruz. Orada olaylar durulsun diye, hükümet önlem alsın diye çok girişimde bulunduk. Ama Dörtyol'da devlet yok. Fakat biz BDP olarak orada bir katliamın gerçekleşmesini oturup izleyecek değiliz. Bu nedenle biz eşbaşkanlar olarak Sayın Gültan (Kışanak) Hanımla birlikte yarın sabah 6:00’da Diyarbakır'dan yola çıkıyoruz Dörtyol'a gideceğiz. Biz buradan sivil toplum örgütü temsilcilerine, insan hakları kuruluşlarına, barolara, Adanalı, Mersinli, İstanbullu, bu ülkenin barışından, kardeşliğinden yana olan herkese çağrı yapıyoruz: Yarın birlikte Dörtyol'a gidelim. Devlet sükuneti sağlamıyor. Devlet orada bir katliam ortaya çıkarmak istiyor, biz barış mesajımızı götürelim. Biz barış konvoyuyla orada, Dörtyol’da barış ve sükuneti bizler sağlayalım. Biz devletin bırakın huzuru sağlamayı, tam tersine körükleyici bir rol oynadığını düşünüyoruz. Ve BDP olarak halkın bu şekilde etnik milliyetçilikle körüklenerek, devlet eliyle örgütlenerek ve bu ülkenin vatandaşı olan Kürtlere karşı katliam hazırlığı yapmasını izleyemeyiz, izleyici olmayacağız. Bu nedenle biz eşbaşkanlar olarak orada olacağız. Bugün de bir heyetimiz Dörtyol’u ziyaret edecek. Orada tetkik çalışmaları yapacağız. Fakat böyle bir tabloyu biz asla kabul etmiyoruz. Bundan sonra da biz böylesi bir olayın yaşanmaması için çaba sarf edeceğiz. Benzer bir durumla karşılaşılması halinde mutlaka ve mutlaka halkın sahipsiz olmadığı herkes tarafından bilinecek. Çocuk oyuncağı değil, kimse ateşle oynamasın. Hükümet ateşle oynamasın. Çok yanlış bir iş yapıyor. Derhal bu yanlıştan dönsün. Başbakan çıksın yaşanan 4 günlük olaydan dolayı halka raporunu versin. Niye müdahale etmediğini neden orada etnik bir çatışma yaşatmak istediğini çıkıp herkese açıklasın. Bu işin sorumlusu BDP değildir. Yaşanan çatışmaların sorumlusu BDP değildir. Yaşanan ölümlerin sorumlusu BDP değildir, Kürt halkı da değildi. Biz bütün iyi niyetimizle barışı gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Bütün özverili çalışmalarımız buna yöneliktir. Ölümleri durdurmaya yöneliktir. Eğer halk Dörtyol’daki ölümlere tepki göstermek istiyorsa bunun sorumlusu AKP’dir, hükümettir. Ölümlerin sorumlusu hükümettir. “Katil AKP” sloganları atılıyordu.

Hükümet bu ülkede nasıl tehlikeli bir oyun oynadığının farkına varmalıdır. Bu ülkenin acilen barışa ihtiyacı var. Bu yaşanan olaylar da barışın ne kadar acil bir ihtiyaç olduğunu göstermiştir. Ortada bir halklar arası, Türk-Kürt çatışması yoktur. Orada Kürt halkına açık bir saldırı, örgütlü bir saldırı vardır. Ortada bir Türk-Kürt çatışması yoktur. Bu şekilde lanse edilmesini doğru bulmuyoruz. Her yerde sadece son 4 yılda 50 linç girişimi gerçekleşmiştir. Bunun benzeri irili ufaklı 50 olay gerçekleşmiştir. Ve hiçbirinde Kürt olanlar etnik kimliği başka olanlara karşı saldırı gerçekleştirmemiştir. Ortada bir Kürt-Türk çatışması yoktur. Ortada bilinçli ve örgütlü Kürt halkına saldırı siyaseti vardır. Bu Kürt-Türk çatışmasına dönüşmüyorsa, halkımızın duyarlılığı, partimizin bu konudaki yaklaşımından kaynaklıdır ve biz asla bir etnik çatışmaya dönüşmemesi için çabalarımızı sürdüreceğiz. Bu nedenle yarın Dörtyol’da olacağız. Biz halkımıza yine dayanışma duygularımızla birlikte demokrasi, özgürlük ve barış talebimizi götüreceğiz.

Bir kez daha çağrımızı yinelemek istiyorum: Gerçekten de bu ülkede halkların birbirine düşmesini istemeyen herkesi de barış için sadece barış için Dörtyol’a güç vermeye ve hükümetin bu politikalarını protesto etmeye davet ediyoruz. Hepinize bir kez daha teşekkürler. (“Kürdistan faşizme mezar olacak sloganları” atılıyor.) Peki arkadaşlar, hepinize bir kez daha teşekkür ediyoruz, basın toplantımıza katıldığınız için duyarlılığınızın devam ediyor olmasından memnuniyet duyduğumuzu belirtmek istiyoruz, teşekkürler."

Demirtaş CD çözümünü okuyor:

"... bu klasörün içerisinde HD, K5, K7, K9 isminde 4 adet görüntü dosyası olduğu görülmektedir. HD isminde 1.73 GB boyutunda 30 dk 29 saniye uzunluğundaki görüntü dosyası incelendiğinde, Selahattin Demirtaş ile ilgili olarak herhangi bir görüntü veya ses kaydına rastlanılmamıştır. K5 isminde 1.46 GB boyutunda ve 25 dk 36 sn uzunluğundaki görüntü dosyası incelendiğinde Selahattin Demirtaş ile ilgili olarak herhangi bir görüntü veya ses kaydına rastlanılmamıştır. K7 isminde 91 MB boyutunda ve 1 dk 34 sn uzunluğundaki görüntü dosyası incelendiğinde Selahattin Demirtaş ile ilgili olarak herhangi bir görüntü veya ses kaydına rastlanılmamıştır. K9 isminde 710 MB boyutunda ve 12 dk 10 sn uzunluğundaki görüntü dosyası incelendiğinde Selahattin Demirtaş ile ilgili olarak herhangi bir görüntü veya ses kaydına rastlanılmamıştır. Saygılarımızla arz ederiz. 01.10.2018. Bilirkişi kurulunun ismi ve imzası."

"Savcı olmayan bir delil üzerinden fezleke düzenlemiş"

Evet, fezlekede dosyaya koyduğunuz CD’nin çözümü bundan ibarettir. Şimdi tekrar fezlekeye dönüp savunmamı yapayım. Demiş ki savcı: “Dosya içerisinde 28.07.2010 tarihli olay tutanağından da anlaşılacağı üzere...”- anlaşılmış yani savcıya göre, anlaşılmış!- “şüpheli Selahattin Demirtaş’ın da izin alınmadan ve örgüt çağrısı üzerine düzenlenen PKK terör örgütünün bir propagandası haline dönüşen bir şiddete dönüşmesi nedeniyle zorla dağıtılan etkinliğe katıldığı…” Şimdi dönüp CD’lere bakıyoruz. Partimin Diyarbakır il binası basın toplantısı odasında yaptığım basın toplantısı çözüm tutanağı var. Bendeki delil bu, CD çözümü bu, sizin bilirkişiye yaptırdığınız. Dolayısıyla savcı bu fezlekeyi düzenlerken açıkça görevini kötüye kullanmış, suç işlemiş, olmayan bir delil üzerinden fezleke düzenlemiş, gerçekleşmeyen bir eylem üzerinden suç uydurmuş.

"Savcının derdi Selahattin Demirtaş’ı suçlamak"

Demek ki ben böyle bir yürüyüşe katılmamışım, böyle bir şiddet eylemi gerçekleştirmemişim, demek ki ben öyle bir şiddet eylemi içinde bulunmamışım. Olsa delilinizi ortaya koyardınız. Kendi il binamızda o dönem Hatay Dörtyol ile Bursa İnegöl ilçelerinde Kürtlerin işyeri ve evlerine yönelik saldırılara karşı Eş Genel Başkanımız Gültan Hanım ile birlikte bir basın toplantısı düzenlenmişiz. Fezleke “Bursa İnegöl ile Hatay Dörtyol ilçelerinde meydana gelen olaylar” diyerek bu olayların ne olduğunu da belirtmiyor. Ne tür olaylar olmuş oralarda? Biz ne tür bir girişimde bulunmuşuz, partinin eş genel başkanları olarak neler yapmışız, o olaylarda kaç Kürdün işyeri yakılmış, kaç Kürdün evi yakılmış, kaç Kürt sokakta linç edilmiş, dayaktan ölecek noktaya getirilmiş? Bunlar yapılırken polis nasıl izlemiş, çevik kuvvet parti binasının etrafını çevirip itfaiyenin bile yaklaşmasına izin vermeden küle dönmesine nasıl izlemiş? Mesela savcı bunlara değinmemiş. Fakat savcının derdi Selahattin Demirtaş’ı suçlamak ya, emniyetten ne gelmişse tutanak olarak onu almış. Bir hukuk insanına yakışmayacak derecede bir AKP’li tavrıyla hareket etmiş.

Bu Cumhuriyet Savcısı bu kadar dikkatsiz, özensiz, ciddiyetsiz davranmış ve üstelik fezlekede demiş ki “Aynı zamanda bu şiddet eylemlerine Selahattin Demirtaş göz yummuş.” Zannedersin ben Diyarbakır Emniyet Müdürüyüm, ya da güvenlik şube müdürüyüm, olaylara müdahale etmem gerekirken müdahale etmemişim görevimi kötüye kullanmışım. Savcı bir de beni bununla suçluyor. Fakat bunu da reddediyorum, böyle bir suç mu var? Kafadan uydurmuş, TCK’da olmayan bir şey.

AKP ve MHP, bir grup CHP milletvekiliyle el ele verip bizleri politikleşmiş yargının önüne attı

Bütün bunları anlayabiliyorum. Gerçekten de Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı TBMM’ye bir partinin eş genel başkanının, milletvekilinin dokunulmazlığını kaldırılması için fezleke gönderiyorsunuz. Bu ciddi bir iş ve neredeyse 10 yıl hapisle yargılanmasını istiyorsunuz. Örgüte üye olmamakla birlikte suç işlemek, 2915 sayılı yasaya muhalefet. Bir tane savcının işgüzarlığı oldu diyelim, böyle yorumlayalım. Savcının işgüzarlığı. Mesleğini iyi yapamadı, hukuku iyi yorumlayamadı, dosyayı iyi hazırlayamadı. Tamam. Peki, TBMM ne yaptı? Bunları tek tek komisyonda ele alıp da dokunulmazlıklarımızı mı kaldırdı? Hayır. Tek bir Anayasa maddesi değişikliğiyle “Bütün dokunulmazlıklar kalkmıştır.” diyerek yasadışı bir şekilde, Anayasaya aykırı davranarak dokunulmazlıklarımızı kalkmış kabul etti. Parlamento da böyle ciddiyetsiz davrandı çünkü bir linç ortamında AKP ve bir grup CHP milletvekiliyle MHP milletvekili el ele verip bizleri politikleşmiş yargının önüne atmak için aceleci davranıyorlardı, aceleleri vardı. Parlamento da bunu yaptı, parlamento politik davrandı. AKP de politik davrandı.

"Hakimmişsiniz gibi davranarak aslında iktidarın politik emelleri doğrultusunda hareket ettiğinizi hatırlatmakla sorumluyum"

Normal, AKP’nin politik davranmasını suçlayacak değiliz. En tuhaf kısmına geliyorum. Mahkemeniz bu fezlekeden tutukluluğumun devamına karar verdi. Daha geçen duruşmada, önceki duruşmada, bir önceki duruşmada, işte 5. fezlekeden 601. fezlekeye kadar olay tutanakları, dijital veriler, deliller, dosya içerisindeki CD’ler, görüntüler diyerek bu delillerle tutukluluğumun devamına karar verildi. Bakın savcıyı anladım, parlamentoyu anladım... Ama sizin Anayasayı hukuku, yasaları, usulü hiçe sayarak aklımızla alay eder gibi, hakimmişsiniz gibi davranarak, yargıçmışsınız gibi davranarak aslında iktidarın politik emelleri doğrultusunda hareket ettiğinizi hatırlatmakla sorumluyum.

"Türkiye IŞİD zihniyeti tarafından yönetiliyor"

Tarihe kayda geçsin, yarın bu konu AİHM’de tekrar konuşulacak. Hani o takmadığınız, tanımadığınız uluslararası hukuk, bu dosyaları ele alacak. Bilinsin, o dönemde Türkiye’de ne yaşandı. Mesela, beni bu delillerle 2 yıldır hapiste tutan yargı. Bakın 1,5 milyon lira ödülle aranan DAEŞ’li Ayşenur İnci, ki Habur sınır kapısında güvenlik güçlerine teslim oldu, adli kontrol kararıyla serbest bırakıldı. 19 Aralık 2018. Yani siz benim tutukluluğuma devam kararı verdikten 7 gün sonra, 1 hafta sonra. Mavi kategoride, terörden arananlar listesinde bulunan Ayşenur İnci, Habur sınır kapısı girişinde teslim oldu ve adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı! Sonradan kamuoyu tepkileri oluşunca, itiraz üzerine geri tutuklandı. Yani oradaki hakimleriniz bir IŞİD’li ve mavi kategoride aranan üst düzey bir IŞİD’li teröristi cezaevine bir gün dahi  koymayı hukuk ihlali olarak görmüş! Onu cezaevine koymak onun mağduriyetine yol açar demiş, hak ihlali olur demiş. Ve dolayısıyla kendisi adli kontrol şartıyla serbest kalabilir. Yargılanmasını bu şekilde de sürdürebilir, mağdur olmasın demiş. Bu, aranan üst düzey bir IŞİD’li. Yargı olarak buna yaklaşımınız bu, bana yaklaşımınız bu. Mevzu bu işte, mesele bu! Türkiye IŞİD zihniyeti tarafından yönetiliyor. İktidarın siyasi anlayışı IŞİD’lidir.

Mavi listede aranan IŞİD’li adli kontrolle serbest; Demirtaş, Yüksekdağ, Eren Erdem tutuklu

IŞİD’li teröriste adli kontrol, Selahattin Demirtaş’a, Figen Yüksekdağ’a gelince dosyadaki dijital veriler, suç isnadının ciddiyeti vs vs. tutukluluk halinin devamına. Eyvallah, itirazımız yok. Evet devam ediyoruz.  Aynı yargı bir başka muhalif milletvekili Eren Erdem’e ne yaptı? Adam tahliye oldu, kendi mahkemesi tahliye etti. Yine yargı tarihinde görülmemiş fırıldaklıklarla, cezaevine yazılması gereken tahliye yazısı saatlerce geciktirilerek, cezaevinde tutulması sağlandı. Bu arada gece yarısı mahkeme toplandı, itiraz değerlendirildi ve tutuklanmasına karar verildi. Ama IŞİD’li, mavi listede aranan terörist adli kontrolle serbest. Türkiye’deki yargının durumu budur, kayıtlara geçsin.

Geçiyorum 22 nolu fezlekeye.

Mahkeme Heyeti: Ondan önce fezlekede bulunan bazı bilgiler var onlara karşı söyleyeceklerinizi soracağız. Olay tutanakları, olay yeri incelemeleri var… Bunlara karşı bir diyeceğiniz var mı?

Demirtaş: Bunların hepsi aynı zamanda benim aynı zamanda tutukluluğumun da sebebi ya, okunmasını istiyorum. Dosyaya delil koymuşsunuz madem kamuoyunun huzurunda aleni yargılamada bir okuyun bakayım Selahattin Demirtaş ile bağı ilişkisi nedir?  Ben de anlayayım ki ona göre itiraz yapayım.

Mahkeme Heyeti: Bilirkişi raporunu okudunuz, rapora herhangi bir itirazınız var mı?

Demirtaş: Okuduğum bilirkişi raporuna bir itirazım yok.

Mahkeme Heyeti: Peki, şimdi 28.07.2010 tarihli olaylara ilişkin olarak düzenlenen olay tutanağı… Bir itirazınız var mı?

"Benim şiddet içerikli bir eylemde bulunduğuma dair bir görüntü var mı?"

Demirtaş: Olay tutanağındaki bilgiler doğru mu yanlış mı bilemem. Fakat benimle hiçbir illiyet bağı kurulmadığı da zaten olay tutanağında belirtilmiş. Bahsedilen şiddet olayları yaşandı mı yaşanmadı mı onu da bilemem. Fakat benim şiddet içerikli bir eyleme dahil olduğuma dair bir şey olay tutanağında yine yoktur. Sahte olay tutanağı olma ihtimali bile yüksektir. O bile olabilir bilemiyorum. Elinizde şiddet içerikli bir eylemde bulunduğuma dair bir görüntü var mı, yok mu? Benim katıldığıma ilişkin bir fotoğraf gösterdiniz mi? Benim fotoğrafımı bana gösterin diyorum. Benim fezlekemde dosyada 18’inci fezlekeye ilişkin bilirkişi raporlarında bana ait fotoğraf var mı?  Basın toplantısı esnasında çekilmiş fotoğraf var mı? Sizin okuduklarınızda bana ait bir fotoğraf varsa bana gösterin, fotoğraf budur deyin. Benim şiddet içerikli bir eylemde bulunduğuma dair bir görüntü var mı, yok mu? Varsa bana gösterin. Bana söyleyeceğiniz şey, "dosyada size ait bir görüntü yok" deyip geçmekti. Neden bu kadar büyüttünüz, anlamadım.

"10 binlerce sayfayı cezaevinde inceleme şansım yok"

Kayıtlara geçsin, daha önce de söyledim; bana cezaevinde incelemek üzere flash bellek içerisinde tebliğ ettiğiniz belgeler 10 binlerce sayfa. Bana cezaevinde haftada 4 saat bilgisayarda çalışma izni verilmiş. Daha önce de hesabını sundum size ki dosyaya yeni giren belgelerle bu hesap çok değişti. Tek tek haftada 4 saat her sayfayı sadece kısaca bakarak geçsem 5 buçuk yıl sürüyor bu belgeleri incelemem. Avukat huzurunda incelememe izin verilmiyor. Yasa dışı bir şekilde bir siyasi rehin olarak tutukluluğuma devam kararı verdiğiniz için dosyaları incelemem, avukatlarla birlikte oturup çalışmam da mümkün olmadı. Ben bu dosyaları inceleyemedim. Cezaevinde inceleme şansım yok. 10 binlerce sayfa karmakarışık evrağın içinden tek başıma çıkma şansım yok. Sadece Demirtaş Savunma Grubundaki avukat arkadaşlarım bu dosyayla ilgileniyorlar. Ama benim tek birini bile burada, yanımda bilgisayar başında hukuki desteğini alarak savunma hazırlığı yapma şansım yok. O nedenle, "Sana binlerce sayfayı, yüksek güvenlikli cezaevine gönderdik, inceleyip incelememen bizi ilgilendirmez" deyip geçemezsiniz. Geçiyorsanız da siz bilirsiniz. Umurumda değil.

"Erdoğan tek adamlığına karşı en büyük gösterilere ben katıldım Türkiye'de"

Ben yasa dışı gösteriden korsan gösteriden kaçarken yakalanmış bir üniversite öğrencisi değilim. Bana bu soruyu soruyorsunuz: "Bu gösteriye katıldın mı, katılmadın mı?" Ben gösterilerin en büyüğüne de katıldım. Faşizme karşı, diktatörlüğe karşı, Erdoğan tek adamlığına karşı en büyük gösterilere ben katıldım Türkiye'de. Bana soracaksanız onu sorun. Türkiye'nin en büyük mitinglerini yapmış partinin eş genel başkanıyım ben. "Diyarbakır'ın bilmem hangi sokağında molotoflu gösteri oldu, katıldın mı?" Bilmem hangi sokakta görüntü mü var, onu sorun. Fotoğrafım varsa o dosyada gösterin. Ben gerçekten merakımdan sordum. Benim önümdeki çıktılarda, cezaevindeki dosyada Emrullah Nurcan'a dair çıktı yok. Avukatlarım buna gerek duymamış. Benimle alakalı değil. Siz okuyunca ve fotoğraflardan söz edince; bana ait bir fotoğraf var mı izahta bulunmamı gerektiren diye sordum. Siz de diyorsunuz ki, "Biz sana tebliğ ettik, baksaydın". Olmaz böyle şey.

Avukatlarımın itirazı var ve haklı bir itiraz. Bana ait bir fotoğraf varsa ve tereddütteyseniz, bana sormanız gerekiyorsa sorun. Yoksa deyin ki "Size ait fotoğraf yok. Okuduklarınızdan ibarettir, geçelim". Bugüne kadar tek bir ara kararı doğru verseydiniz sizi tebrik edecektim, tebrik etmeden geçiyorum.

"Kumpastır kumpas!"

Şöyle bir cümle de belirteyim; 18 nolu fezlekede bir yürüyüş yapıldığına ve benim katıldığıma dair iddia bile yok. Ortada bir yürüyüş var, kim katılmış; tutanak bunu da söylemiyor. Bir de benim ve Gültan Hanım'ın katıldığı basın toplantısı. İkisinin birbiriyle alakası ne, ben bu yürüyüşe nasıl katılmışım? Sadece Selahattin Demirtaş ismi geçiyor. Dolayısıyla kumpastır kumpas. 5 yıl sonra fezlekeyi hazırlayan Vural Balcı'nın, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısının, dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ'ın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, hepsinin ortak kumpasıdır. Bu kadar.

"Anadilde eğitim talebini savunmam ceza kanunu açısından bir suç oluşturamaz"

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde, bir Kürt'ün anadilinde eğitim istemesi teröristlik olarak tarifleniyor, tutuklanma gerekçesi oluyor. Bir Kürt anadilinde eğitim istiyorsa devletin bölünmez bütünlüğüne karşıdır. E PKK ve Öcalan da anadilinden bahsettiğine göre, dolayısıyla bu bir terör faaliyetidir. Sen istediğin kadar 'değildir' de kardeşim. Ben devlet olarak böyle görüyorum. Milyonlarca insan istiyor. Ben istiyorum. Halen istiyorum. Anadilim Kürtçe, Anayasal güvencede olmalı ve Kürtçe eğitim yapılmalı. Sadece o konuşmamda söylememişim. Mitinglerde, kürsülerde, grup konuşmalarımda defalarca değinmişim.

Anadilde eğitim talebimiz TBMM'ye sunulmuştur, partimin Yargıtaya verilen resmî programında vardır. Dolayısıyla benim anadilde eğitim talebini savunmamam bir parti disiplin suçu olabilir, ama savunmam ceza kanunu açısından bir suç oluşturamaz. Bir mahkeme anadilde eğitim talebim nedeniyle beni yargılayamaz. "Sen misin bunu isteyen" diye soru soramaz. Böyle bir hakkı yoktur. Meşru değildir. Bu fezlekenin içeriği suçtur, halkıma hakarettir. Yargının, anadilde eğitim talebi getirip terör meselesi olarak ele alması kabul edilebilir bir durum değildir. Bu talebin dile getirilmesi şiddet yoluyla olursa o zaman suç olur. Suç kısmı, talebin içeriğiyle ilgili olmaz.

"Savcı Ahmet Karaca'nın yaptığı ırkçılıktır. Benim anadil talebimi terörist bir faaliyet olarak nitelemek faşistliktir"

Bu fezleke kumpas anlayışının, Kürt halkına karşı saygısızlığın, terbiyesizliğin ciddi bir örneğidir. Savcı Ahmet Karaca'nın yaptığı ırkçılıktır. Benim anadil talebimi terörist bir faaliyet olarak nitelemek faşistliktir. Her dil kıymetlidir. Her halkın anadili eşittir. Türkçe de öyledir Kürtçe de. Ben, anadilime bu yaklaşımı kabul etmediğim için HDP'de siyaset yapıyorum. Doğru bir siyasi çizgi izlediği için ben HDP'deyim. Tam da bu faşistliklere karşı mücadele ettiğim için HDP'deyim. O zaman, BDP eşbaşkanı olarak bu konuşmayı yapmışım. (Anadilinde eğitim talebini içeren konuşma) Doğru bir iş yapmışım. İyi ki de yapmışım. Tümüyle partimin programına, benim görüşlerime uygundur.

Anadilinde eğitimi iki nedenden savundum; birincisi, insanım diye. Her insanın anadili hakkı vardır. Benim meşruiyet temelim budur. İkincisi, evrensel hukuk bana bu hakkı veriyor. Türkiye'nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler. Anadilinde eğitim hakkını talep ederken şiddet mi kullanmışım? Hayır. Şiddete teşvik mi etmişim? Hayır. Böyle bir iddia var mı peki hakkımda? Hayır. Ama utanmadan sıkılmadan, bunu bir terör faaliyet olarak fezlekeye koymuş.

"Benim değil sizin açınızdan hazin"

Kızlarım Kürtçe konuşamıyor. Sizin çocuklarınız kendi anadillerinde eğitim yapabiliyor, benimkiler yapamıyor. Siz de aynı vergiyi veriyorsunuz ben de. Çocuklarım Türkçe bilsin, çok iyi bilsin. Türkçe ortak resmi dildir. Ama anadillerini de öğrensinler. Haklarıdır.
Cemaatçi savcı Ahmet Karaca madem çok hassas, o yürüyüşü ve kampanyayı düzenleyen ve dilekçe imzalayan iki milyon insanla ilgili ne yapmış? Hiçbir şey. Bir tek Selahattin Demirtaş hakkında fezleke düzenleyip Meclise göndermiş. O dönemin Ahmet Karaca gibi savcıları siyasi saikle hareket ettiğinden dertleri muhalifleri boğmak. "Size muhalefet edenleri sıkıştırıyorum" deyip aferini almak, terfiyi kapmak. Nitekim yükseldiler, HSYK'ye kadar çıktılar. Bu yürüyüşün üzerinden 9 yıl geçmiş, bana soruyorsunuz. Hazindir. Benim açımdan değil, sizin açınızdan. Ben durduğum yerdeyim. Halkımla birlikte. Partimle birlikte. Özgürlüklere inananlarla. Daha güçlüyüm. Daha inançlıyım.
Türkiye'nin aydınlık yarınlarına daha fazla inanıyorum. Peki Ahmet Karaca nerede? Çıksın da bu fezlekeyi savunabilsin bakayım. Keşke imkan olsa da SEGBİS ile bağlasanız. Bu dava da öyle olacak. Aradan 9 yıl geçmeyecek belki de.

"Bu ülkede asli unsuruz"

Duruşma başlarken ilk talebim buydu. Dedim ki, bu fezlekeleri ayıklayın. İddianameyi kabul ettiniz ama bazı fezlekeler soruşturma konusu olması itibariyle büyük haksızlık. Bakın bu fezleke de onlardan biri. Bunlarla yargılamayın dedim. Ben sadece Demirtaş değilim. Milyonların bu ve benzeri siyasi taleplerinin temsilcisiyim. Beni anadili talebi sebebiyle yargılamakla milyonlarca insanı yargılamış olursunuz. İnsanlar incinir.Bakın orada ben 2 kızımın velisi olarak değil, eşbaşkan olarak konuşmuşum.

Biz bu ülkede asli unsuruz. Anadilinde eğitim Kürtler için haktır. Almanya'daki yurttaşlarımızın da anadilinde eğitim hakkı olduğunu savunuyorum. Onun da hakkı var. Bizim niye burada olmuyormuş? Niye eşit olmuyormuşuz? Ben anadilinde eğitim hakkını her yerde açık açık savundum. Parlamentoda mitinglerde de savundum. Bu fezlekeye konu olan STK'lerin etkinliklerinde de savundum. Bilmem kimin elinde bir belge yakalanmış, orada anadilinde eğitim savunuluyormuş, Demirtaş da buna dayanarak gitmiş yürüyüşe katılmış, anadilinde eğitimi savunmuş, dolaysıyla bu bir terör faaliyetidir. Hadi oradan. Savcı hiç alakası olmayan delil koymuş. Siz de Diyarbakır Emniyet Müdürlüğüne yazınca, herhalde "elimizde Demirtaş konuşması yok, size Gültan Kışanak ile Osman Baydemir konuşması gönderelim. Onlar konuşmuş ama siz cezayı Demirtaş'a verin, bi şey olmaz" demişler. Gültan Kışanak ile Osman Baydemir orada ne konuşmuşlarsa arkasındayım. Suçsa da ben üstlenebilirim, sorun değil.

Savcı çok zorlanmasın, delil bulamadığı için. Anadilinde eğitim talebi suç değildir. Tam tersine bana karşı, partime karşı suç işlenmiştir. AKP-Cemaat ortaklığıyla yürütülen kirli operasyonlarının parçalarıdır bunlar. Cemaat faaliyetlerinden mağdur olmuş herkes aklanırken bizler yargılanmaya devam ediyoruz."

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları