Ender İmrek: Henüz iktidarı ürküten bir sınıf hareketinin olmayışı, 17 yıllık baskıcı ve sömürücü iktidarın en büyük avantajıdır

Ender İmrek: "Henüz iktidarı ürküten bir sınıf hareketinin olmayışı, işçi ve emekçi sınıfların 17 yıllık baskıcı ve sömürücü iktidarın karşısına dikilmemiş olması, iktidarın en büyük avantajıdır ve sınıftan soyutlanmış “demokrasi mücadelesi”nin sürüyor olmasını AKP en büyük avantajı saymaktadır."...
Evrensel Gazetesi yazarı Ender İmrek, 1 Mayıs'a ilişkin bir yazı kaleme aldı. İmrek, yazısında "Bugünkü Türkiye, AKP’nin hükümet kurduğu 2002 yılından daha geri bir duruma itilmiş bulunuyor. Bu süre içindeki siyasal, sosyo-ekonomik gelişmelerin derin etkileri yine bu yazının kapsamını aşacaktır, ancak şu söylenebilir ki, işçi ve emekçi sınıfılar bu süre içinde azalmamış, çoğalmıştır. Çelişki ve çatışma ögeleri bu süre içinde azalmamış artmıştır. Nesnel verilerin, üstü örtülen birçok gerçeğin varlığı küçük kıvılcımlarla birlikte güçlü bir sınıf ve emekçi hareketine dönüşebilecek potansiyele her zaman sahiptir. Bu gerçek, önümüzdeki dönemin elde tutulması gereken ve ayrışmanın sağlanıp, sınıf ve emekçi tutumunun belirginleşmesini sağlamak için daha fazla yapılacak işe/göreve işaret etmektedir" ifadelerini kullandı.
İmrek'in "1 Mayıs 2018'e Girerken, Türkiye’de Durum ve Gelişmeler" başlıklı yazısı şöyle:
"Bu yazıya temel teşkil edecek konu oldukça kapsamlı olmakla birlikte, sadece değinmeler düzeyinde saptamalarla yetineceğiz. 1 Mayıs öncesi birkaç not gibi de düşünülebilir… Ancak içerisinde bulunduğumuz koşullar ve önümüzdeki süreç sınıf temelli kapsamlı çalışmaları gerekli kılmaktadır.
Bu ihtiyaç sadece bir durum saptaması bakımından değil, gelişmenin yönünün anlaşılması ve elbette tarihi sorumlulukların algılanması, dönemin idraki ve bununla birlikte yönelimi ve eylemi açısından da önem taşıyor.
17 yıldan bu yana iktidarda bulunan ve bu süre içerisinde birçok konuda zikzaklar çizmekle beraber, AKP’nin değişmediği temel konu sömürünün yoğunlaştırılması olmuştur.
Kısaca somutlayacak olursak; Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği gibi farklı algılar yaratmış olmakla, Askeri vesayete son verme azminde olduğunu ilan etmekle, yeni demokratik bir Anayasa hazırlayacağı gibi beklentiler oluşturmakla, Türkiye’nin birikmiş tarihsel bazı sorunlarına, Kürt sorunu gibi, Alevilerin talepleri, farklı inançlar, diller, kültürler üzerindeki baskıya ve asimilasyon politikaların son verip görece özgürlüklerin tanınacağına ilişkin konulara el atıp çözüm yolu öneriyormuş gibi gözükmekle birlikte, AKP’nin hiç değişmediği temel konuların başında ise, işçi ve emekçiler karşısındaki tutumu olmuştur.
Kıskanç bir sermaye partisi olduğunu iki yıla varan OHAL uygulamasındaki; "OHAL'i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Grev tehdidi olan yere biz OHAL'den istifade ederek anında müdahale ediyoruz” söylemi ile de göstermiştir.
1 Mayıs’ın ‘Emek ve Dayanışma Bayramı’ olarak ilanı ise; aslında fiiliyatta kullanılır olan ve her yıl bir kez daha sınıfın kısmı bir kesimiyle sınırlı olsa da, (başta metal iş kolu olmak üzere, sınıfın esas gövdesinin harekete geçtiği bir biçimde olmasa bile,) yarattığı etki bakımından kapitalist güçleri, büyük sermayeyi rahatsız etmeye yeten bir gelişme yaşanıyordu ve dünyanın dört bir yanında 1 Mayıs yasal bir bayram olarak kutlanırken, Türkiye’de daha fazla yok sayılması olası olmadığından kabul etmek durumunda kaldılar.
Ve iktidar bu durumu işçi ve emekçiler üzerindeki etkisini sürdürmenin gerekçelerinden biri saymayı sürdürmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 1 Mayıs’tan bir gün önce yaptığı açıklamadaki “İşçi ve emekçi kardeşlerimizle sonuna kadar kol kola, omuz omuza yürüyeceğiz” vurguları da bunu göstermektedir.
Ancak bu durum, 17 yıllık AKP iktidarı boyunca sömürünün yoğunlaşması, inceltilmiş haliyle tüm emekçi sınıfları sarıp sarmaladığı gerçeğini ve aslında işçi ve emekçi olarak yurttaşların hiç de memnun olmadıkları, ancak din, milliyetçilik, sol, sağ vb kavramlar üzerindeki kategorileştimeye hapsedilen sınıfın ve emekçilerin önemli bir kesiminin kendilerini AKP’ye yakın gördükleri gerçeği göz ardı edilemez bir gerçek olarak orta yerde durmaktadır.
İşçi ve emekçi sınıfların durumunda bir iyileşmeye denk düşmeyecek bir gelişme olmakla birlikte, seçimin baskın ilanının hemen sonrasındaki İYİ parti atraksiyonları, CHP’nin 15 milletvekili vererek İYİ Partinin seçime sokulmaması hesabını boşa çıkarması ve Abdullah Gül’ün Saadet Partisi ve diğer bazı partilerin Cumhurbaşkanı olarak sahneye çıkacağı varsayımı bile, AKP’nin yıllardır nemalandığı politik kamplaşmaya bir darbe vurmuş oldu. Bu konunun hassasiyetle, ama işçi ve emekçilerin burjuva düzen partilerinin birinden koparılıp, bir diğerinin yedeğine düşmeyecekleri biçimde önermeler, taktikler ve bir çalışma içinde olmak bu günün en öneli sorunlarından olsa gerek…
İşçi ve emekçi sınıfların emek sorunları üzerinde değil de farklı aidiyetlerle politik tercih yapıyor oluşu dönemin en büyük sorunu olarak orta yerdedir ve bu esareti kırmak günümüzün önemli sorunu ve görevi olsa gerek…
Bu durumu, Kürt işçi sınıfı için de, farklı boyutta olmak kaydıyla, ifade etmek mümkündür. Günümüzde yaşanan politik kötü atmosfer içinde, emekçi olarak durumundan memnun olunamayacağının bilincinde olmakla, hatta bunun için yer yer eyleme geçiyor olmakla beraber, çözülmemiş Kürt sorunu ve ulusal demokratik taleplerin yakıcılığı karşısında Kürt işçi sınıfı politik tercihini bu yönlü yapmaktadır. Belki bu tercihin işçi ve emekçi sınıfın talepleriyle çakışıyor olması bir sorun olarak gözükmese de her ulustan işçi ve emekçilerin birliği açısından çözülememiş bir sorunun varlığını da gösteriyor olması bakımından önemlidir.
Yeniden AKP’nin sözü edilen, yani, demokratikleşme alanındaki vaatlerine dönecek olursak, her hangi bir adım atılmadığı gibi, bugünkü Türkiye, AKP’nin hükümet kurduğu 2002 yılından daha geri bir duruma itilmiş bulunuyor.
Bu süre içindeki siyasal, sosyo-ekonomik gelişmelerin derin etkileri yine bu yazının kapsamını aşacaktır, ancak şu söylenebilir ki, işçi ve emekçi sınıfılar bu süre içinde azalmamış, çoğalmıştır. Çelişki ve çatışma ögeleri bu süre içinde azalmamış artmıştır. Nesnel verilerin, üstü örtülen birçok gerçeğin varlığı küçük kıvılcımlarla birlikte güçlü bir sınıf ve emekçi hareketine dönüşebilecek potansiyele her zaman sahiptir. Bu gerçek, önümüzdeki dönemin elde tutulması gereken ve ayrışmanın sağlanıp, sınıf ve emekçi tutumunun belirginleşmesini sağlamak için daha fazla yapılacak işe/göreve işaret etmektedir.
Başka bir boyutuyla ise, AB ülkeleri, ABD, Ortadoğu’daki hemen her ülke ile sorunlu, kavgalı ve yer yer düşmanlaşmış bir AKP iktidarı mevcuttur. Buna gerekçelerinden birisi iç politikaya yönelik taraftara gaz anlamındaki “Anti-emperyalist tutum” gibi gösterilse de bu bir aldatmacadan öteye geçmemektedir. Rusya ile önceki durumun tersine dönmüş olmasının düşmanlığın dostluğa dönüşmüş olmasının ne kadar süreceği ve nasıl bir boyut kazanacağını kestirmek ise hiç de kolay değil. Bunun en yakın kanıtı ise, Suriye’nin kimyasal gaz kullandığına dair iddia karşısındaki AKP iktidarının konumunun AB ve ABD lehine bir anda değişmiş olmasıdır.
Bu kısa izahattan da anlaşılacağı gibi, Türkiye yönetimi siyasi ve ekonomik olarak bir çıkmaz içerisindedir. Emperyalistler, bölge devletleri ve birçok ülke için bu iktidar güvenilmez ve uzun vadeli iş yapılabilir bir ülke olmaktan uzaklaşmıştır. Verdikleri her destek içinse ağır bedeller ödetmeyi dayatmaktadırlar. Bu da ekonomik ve siyasi sorunları daha da biriktirmekte, Türkiye’yi her geçen gün daha fazla uçurumun kenarına doğru sürüklemektedir.
Aynı zamanda borç batağındadır Türkiye. Bütçe açığı büyümektedir. Cari açık, iç ve dış borç, bu yıl ödenmesi gereken borç ile rezerv sorunu/yetersizliği vb. veriler durumun giderek vahimleşeceğini göstermekle kalmıyor, içeride ve dışarıda karşı karşıya kalınacak yeni sorunlara işaret ediyor ve belki de altüst oluşlara vesile olacak gelişmelere ilişkin veriler de sunmuş oluyor.
İşçi sınıfının ve emekçi sınıfların durumu bu iktidar buyunca hiç iyiye gitmediğini kanıtlamak için çok sayıda veriye de gerek bulunmamaktadır. Kapitalist işletmeler, sanayi, ticaret gibi birçok sektördeki patronların bu iktidar dönemi boyunca hemen her alanda karlarını katladıkları da sır değildir.
Bunun için kapsamlı analizler, ekonomi alanındaki gelişmelere ilişkin kıyaslamalı veriler verilebilir olmakla birlikte çokça konuşulan ve çok da çarpıcı veriler veriliyor olduğundan dolayı ayrıntılara girmeyeceğiz.
TL’deki önü alınamaz değer kaybı, Dolar ve Euro’daki hızlı yükseliş ekonomideki sorunların giderek derinden etkilenmesi; enflasyonun düşmüyor oluşu vb yapısal temel sorunlardaki kötü tablo, gidişatın iflaslara, yıkımlara, işsizliğe, açlığa ve yoksulluğa, bu alandaki artan verilere dönüştüreceğine işaret etmektedir.
İşsizlik, düşük ücretler, yoksulluk, hayat pahalılığı, çarpık kentleşme, yağma vs. büyürken, bunlarla sınırlı olmayan, eğitimden, sağlığa kadar bir kötüleşmedir sürmekte olan. Aynı zamanda içeride ve dışarıda süren savaş politikalarıyla eş güdümlü hale getirilen yönetme biçimi, Türkiye’yi faşizan uygulamaların esiri haline getirmiş bulunuyor. Afrin çıkartması, dinmeyen milliyetçi, şoven söylem, işgal ve toprak kazanma, katma hedefi sürüyor. Dini söylem, mezhepçi yaklaşım, farklılıkların körüklenip hedef gösterilmesi… Bölge halklarıyla süren düşmanlaşma, çatışma, kapışma propagandası, güç gösterisi… AB, ABD, yer yer İsrail, Yunanistan ile girilen ağız dalaşı, savaş çığırtkanlığı… İktidarın esas olarak beslendiği ve beslenmeyi sürdürdüğü temel alan da burasıdır.
Politik kamplaşmanın sınıflar, ezilen ve sömürülen milyonların sorunları üzerine oturtulmayıp, din ve milliyetçilik argümanları, savaş, vatan, millet izahatı üzerinden ısrarla sürdürülmesi, iç ve dış tehdidin sıcak tutulması, 15 Temmuz ruhu gibi yeni kurtuluş savaşı icadı, FETÖ argümanın her alanda sürdürülüyor oluşu, Kürtlerin demokratik hak ve özgürlüklerinin çarpıtılması, bölgede hala çatışma koşullarının sürüyor olması, demokratik çözüm yerine, PKK, bölücülük argümanlarının pişirilip pişirilip sunulması ve seçimlere bir kez daha bu atmosferde girilmiş olunması ve ısrarla buradan sürdürülecek olunması aynı zamanında önümüzdeki dönemin çatışma dinamiklerinin neler ve nereler olduğu konusunda da ipuçları sunmaktadır.
Oysa yapılması gereken mümkün olduğunca buradan, bu tuzaktan uzaklaştırmayı öngören çalışmanın ve kapsamlı taktiklerin sergilenmesidir.
Bu gelişmeler yaşanırken, güçlü bir işçi hareketinin iktidarın karşısına dikilmediği/dikilemediği gerçeği bu gün üzerinde durulması gereken temel konulardan biri olsa gerek. Hemen her kesimden işçi ve emekçilerin kaygı içinde olduğunu gösteren çok fazlasıyla veri bulunuyor. İşçi ve emekçi kesimlerin geleceğe hemen hiçbir konuda güven içinde bakamadıkları gerçeği her geçen gün daha fazla su yüzüne çıkarken, buna koşut bir işçi ve emekçi hareketinin/muhalefetinin/örgütlenmesinin geliştirilememiş oluşu üzerinde ciddi biçimde durmayı ve bu alanda yapılanları ve yapılamayanları irdeleyip, bir çalışma öngörmeyi gerekli kılmaktadır. Bunların bulunup ısrarla öne çıkarılması, üzerinde yoğunlaşmak ve görünür kılınması toplumsal zehirlenmenin panzeri olsa gerek.
İşçi sınıfının durumu, sınıf tutumu, sınıftaki gelişmeler, politik etkilenmeler vb. konulardaki birçok yeni gelişme, irdelemeyi sadece gerekli değil, zorunlu kılmaktadır. Ancak, yukarıda da belirttiğimiz gibi bu yazının kapsamı günümüzle ve bu 1 Mayıs’la ve içinde bulunduğumuz dönemle sınırlı olacaktır.
Bu yıl 1 Mayıs’a iktidar tarafından, yanına tarihi hiç de parlak anılarla dolu olmayan sağcı, milliyetçi partiyi de alarak ilan ettiği baskın seçimlerle giriliyor.
Sınıf taleplerinin yoğunluğuna ve sınıfın günlük yaşam içindeki ciddi sorunlarına, uzun ve ağır çalışma koşullarına, her gün üç, beş, on’a varan işçi ölümlerine, düşük ücretlere, yoğun sömürüye rağmen ne yazık ki, işçi sınıfın ve emekçilerin gelişmelere damgasını vurduğu bir süreçten geçmiyoruz.
Henüz iktidarı ürküten bir sınıf hareketinin olmayışı, işçi ve emekçi sınıfların 17 yıllık baskıcı ve sömürücü iktidarın karşısına dikilmemiş olması, iktidarın en büyük avantajıdır ve sınıftan, sınıf taleplerinden, sınıf dayanaklarından, temsiliyetinden ve örgütlerinden soyutlanmış bir “demokrasi mücadelesi”nin sürüyor olmasını AKP en büyük avantajı saymaktadır. Elbette özgünlükleri olan ve bu özgünlükler gözetilmeden sınıf tavrının sergilenemeyeceği bir dönemden geçtiğimizi atlayamayız. AKP’nin geriletilmesine hizmet edecek en küçük olanak bile önemlidir ve bu yaklaşımla birleştirmeye bakmalıdır…
Ancak bu durumu değiştirecek ve süreç içerinde geliştireceğimiz her tavrın, her taktiğin sınıfın ve emekçilerin önünü açacak olması, çelişki ve çatışmaların işçi ve emekçi sınıflar ile kapitalist sınıf ve onların egemenliğini savunan temsilcileri arasındaki bir mücadeleye evrilmesi gözetilerek ilerlenebilineceğini atlamamak gerek.
Bu seçim (24 haziran 2018) bilinçli bir tercihle öne alındı. Bu seçim bir iktidar savaşı gibi ele alındı. İktidarın yanındakiler ve karşısındakiler… Israrla elde tutulmak istenen iktidarın her koşulda kazanılması hedeflenmektedir. Baskın hale getirilmiş olması her ne olursa olsun, 16 Nisan referandumunda olduğu gibi, seçimin, mutlaka ama mutlaka “kazanılması” hesabıdır. Buradan hareketle sınıfın en duyarlı, bilinçli ve örgütlü kesimlerinin önümüzdeki bu süreç içinde yaşanabilecek olası gelişmeler konusunda eğitimi ve donanımı her zamankinden daha da aciliyet kazanmış bulunuyor.
1 Mayıs kutlamalarına sayılı saatler kaldı… Baskın seçim atmosferi içinde çok belirgin, döneme damgasını vuracak denli etkili olacak bir ön çalışma yürütülmüş olmasa da, tepkilerin ve oluşan havanın işçi ve emekçi sınıfların mücadelesinin yükseleceği bir döneme denk geldiğini/işaret ettiğini söylemek olası…
1 Mayıs’ın her inançtan, her ulustan, her kültürden ve dolayısıyla henüz sınıf bilincine erişmemiş olmasından hareketle her partiye oy veren tüm işçi ve emekçilerin birlik, dayanışma ve mücadele günü olduğunun henüz anlaşılamadığı gerçeğini atlayamayız. Bu algıyı yaratanlar egemen sınıflar ve onların partileridir, ancak sosyalistler de bunu yıkmak için güçlü veriler ve çalışmalar sergileyemediler. Ne yazık ki, işçilerin, emekçilerin ezici çoğunluğu hala sömürü ve baskı düzeninin devamını sağlayan partilerin etkisindedir ve onlara oy vermektedir. AKP bunun en canlı örneğidir.
Dolayısıyla, önümüzdeki dönem aynı zamanda bu çelişkilerin, bu yanılgıların, bu yanlış saflaşmaların ayırdına varma çalışması sürecidir. Saflaşmayı ve örgütlenmeyi işçi ve emekçi sınıfların etrafında örmeye girişmiş bir demokrasi hareketi ise, geleceğin gerçek garantisidir!"
ÜYE YORUMLARI
Yorum YapFacebook Yorumları












