loading
close
SON DAKİKALAR

Ne badireler atlattık, yıkılmadık, ayakta kaldık

Can Ataklı
Tarih: 10.11.2019
Kaynak: Korkusuz

Can Ataklı: Artık yaşadığımız kadar yaşayamayacağımızı, bir bu kadar daha ömrümüzün olmadığını biliyoruz. Olsun iyi ki o yılları gördük, o hayatları yaşadık. Pişmanlık mı asla!.. Sadece o doludizgin unutulmaz yılları özlüyoruz… Verseler aynı hayatları yeni baştan, büyük bir keyifle yaşamak isteriz. İşte!.. Bu bizim hikayemiz.

HOŞUMA GİDEN ŞEYLER

İkinci kuşak Atatürk neslinin hayatı

Benim yaş grubumun anne babaları “İlk kuşak Cumhuriyet dönemi” çocukları.

Bizler İkinci Dünya Savaşı sonrası doğanlarız.

Kendi adıma bu nedenle çok mutluyum.

Çünkü bizim hayatımız biraz çetrefilli, mücadele dolu, zorluklarla önü kesilen bir süreçte geçtiği halde, aynı zamanda çok renkli, değişimlerin baş döndürücü hızla yaşandığı, kısacık bir döneme ulusal ve uluslararası sayısız eylemin sığdığı bir hayattı.

Atatürk’ü yine özlem ve saygıyla andığımız bu günde, Cumhuriyet’in ikinci kuşağı olarak, kendi hayatımızı şiirsel biçimde sizlerle paylaşmak istedim.

Şimdi okuyacağınız şiirsel anlatım benim değil.

Edebiyatçı şair Coşkun Demirçelik’in, 2011 yılında yazdığı uzun bir şiirsel anlatım bu.

Haydi birlikte okuyalım;

50’li yıllarda Demokrat Parti’yle

Hayata gözlerini açanlar,

tahta beşiklerde ninnilerle uyuyup

60 ihtilalinin ayak sesleriyle uyananlar…

Çocukluğunu bu kargaşayla geçirip

68’de, 18 yaşın heyecanıyla

68 kuşağının çilesini çekenler…

Bu hikaye sizin.

Bizim o yıllarda çocukluğumuz

hep sıkıntılarla geçmedi.

Biz nedense ergenliğe geç girdik.

Çocukluğumuzu uzun yaşadık.

Bizim oyun alanlarımız çoktu.

Yemyeşil çayırlarda, bahçelerde,

evimiz kadar güvenli sokağımızda,

çeşit çeşit oyunlar oynardık.

Biz küçük şeylerden mutlu olmasını iyi bilirdik.

Uzun kış gecelerinde içilen semaver çaylarıyla,

aile toplantılarının sıcaklığını hep hissettik.

O yıllarda komşuluk bağlarımızda güçlüydü.

“Bir maniniz yoksa akşam ANNEMLER size gelecek”

sözü bizi çok mutlu ederdi.

Karanlık günlerde önlüklerimiz karaydı ama

karanlıkları aydınlatan beyaz yakalarımız gibi,

umutlarımız, mutlu günlerimiz de vardı.

Kitaplarımızı, defterlerimizi itinayla kaplardık.

Tahtadan,

telden,

ağaçtan oyuncaklar yapardık.

Yaratıcı,

yetenekli,

paylaşımcı ÇOCUKLARDIK.

Biz,

yuvarlak,

köşeli kurşun kalemlerimizle

düz,

eğik,

süslü

italik

okunaklı yazılar yazardık.

Biz halk kütüphanelerine,

Halkevlerine giderdik.

Ne omuza asmalı deri, renkli çantalarımız,

ne

0.5 uçlarımız,

ne kokulu silgilerimiz vardı.

Tahta sıralı, varil sobalı sınıflarımızda,

kara tahta başı heyecanlar yaşardık.

Nohutlu, fasulyeli matematik derslerimiz.

Cin Ali serisi okuma saatlerimiz

Andımız,

Gençlik Marşımız,

Cumhuriyet şiirlerimiz

sapanla kuş avımız,

derede yüzme yarışlarımız

Ömer Seyfettin, Dede Korkut Hikayeleri,

Kafdağı arkasına uzanan masallarımız.

Battalgazi, Köroğlu Destanları,

Uzun kış gecelerinde uyuklayarak dinlediğimiz,

babaların, dedelerin askerlik anıları.

Amerikan yardımı süt tozundan hazırlanmış

beslenme saatlerimizi unutmak mümkün mü?

Ya sabahları üzerine ‘’tereyağı’’ sürülmüş,

taze yumurtalı, pekmezli

sabah kahvaltılarımız?

Tarhana çorbasının lezzetini nasıl unuturuz?

Pazar sabahları sıcak ekmek kuyruğunda,

buharı kokusuna karışmış pidelerden, somunlardan

elimiz yana yana yediğimiz lokmalar…

Bizim Amerika’dan ithal

herkesin okuduğu:

Teksas

Tommiks’imiz

Zagor’umuz da vardı.

Hayat,

Ses Mecmuaları,

Hürriyet’in ilaveleri…

Radyoda Enosis-Makarios,

Vietnam haberleri

‘Arkası Yarın’larımız,

liselerarası bilgi yarışmaları,

Bizimkiler,

Kaynanalar,

Radyo tiyatrolarımız

Erkan Yolaç’la ‘Evet-Hayır’ yarışmalarımız,

Orhan Boran’ımızla Yuki’miz

hayatımızın bir parçasıydı.

Soğuk kış günlerinde,

buzlu yollarda

tahta okul çantalarımızı

kızak yapar kayardık.

Bizim mahalle bakkalımız

Haydar Amca’mız,

yolunu hasretle beklediğimiz

postacımız,

Bekçi Hasan’ımız,

kasabımız,

manavımız,

aile fertlerinden biri sayılırdı.

Lastik ayakkabıdan

naylon ayakkabıya,

bez toplardan

naylon toplara,

batarya pilli radyodan

ağır,

iri,

sandukalı

dantel örtülü

siyah-beyaz televizyona biz kavuştuk.

Gaz ocağından “Aygaz”lı ocaklara

biz geçtik.

“Vita” yağı tenekelerinden

su kapları yapardık.

60’lı sıkıntılı yılların sonunda

Amerika Apollo 11’i Ay’a gönderirken,

bizim ilk yerli otomobilimiz

Anadol’umuz…

Arkasından ‘124 Hacı Murat’ımız

O yıllarda bizim ne emniyet kemerimiz,

ne otomatik klimamız,

CD çalarımız,

ne uzaktan kumandamız,

ne oto alarmımız,

ne hava yastığımız,

ne otoyollarımız vardı…

Çatılarda daha iyi görüntü için!.

ölüm tehlikesiyle

antenleri biz çevirirdik.

Grundig,

Schaub Lorenz,

Philips marka,

asker bavulu…

Televizyonlarda

karlı,

silik,

bulanık görüntülerden oluşan

yerli diziler bizi mutlu ederdi.

Arnavut kaldırımlarındaki oyunlarımız,

gece muhabbetlerimiz,

cambazlı panayırlar,

topacımız, (tendürük )

misketimiz,

uçurtmamız,

gizlice içtiğimiz,

Birinci,

Bafra,

Gelincik

Yaka sigaraları…

Pamuk şeker,

horoz şeker,

şeker elma,

kağıt helvalarımız

uzun eşek,

birdirbir,

saklambaç,

komen,

elim sende

oyunlarımız…

Hayatımıza renk katan,

bayramlarımız.

Biriktirdiğimiz bayram harçlıklarıyla gittiğimiz

dönme dolap,

atlı karınca,

langırt,

beş atış yirmi beş,

çadır tiyatrosu,

istop,

dokuz taş,

mendil kapmaca,

gazoz kapağı,

sigara kutusu,

bilye,

düğmelerle (kopça)…

Yaratılmış bir oyun dünyamız vardı.

Yakan top,

seksek,

çelik-çomak oyunları.

Okulda Yerli Malı haftalarımız,

evde tasarrufa teşvik edici kumbaralarımız.

Ada’ya barışı götüren Kıbrıs Harekatı’mız.

Sokakta

şeker,

yağ,

benzin kuyrukları.

Postahaneden yazdırmalı telefonlarımız

Pötikareli, muşamba kaplı odalarımız.

Kestane pişirdiğimiz kuzine sobalarımız.

Mutfaklarımızda tel dolaplarımız,

duvarında günlük

“Saatli maarif” takvimimiz,

samimi, sıcak aile toplantılarımız,

at arabası,

hamal arabası,

süslü faytonlarımız.

Austin,

Magirus,

Ford

Opel

Chevrolet marka,

bagajı üstünde şehirler arası otobüslerimiz.

Futbol sahalarında Lefter’li,

Metin Oktay’lı

Şenol Birol’lu

Kadri’li

Sanlı’lı

Kedi kaleci Varol Ürkmez’li

Can Bartu’lu

Sabri Dino’lu

Cemil Turan’lı

Metin Kurt,

Metin, Ali Feyyaz’lı

Unutulmaz derbi maçları.

Sinemalarda John Wayne’lı

Clint Eastwood’lu

unutulmaz kovboy filmlerimiz.

Beyaz perdede

Ayhan Işık,

Belgin Doruk,

kötü adam Ahmet Tarık Tekçe,

Göksel Arsoy,

Filiz Akın,

Fatma Girik,

Ediz Hun,

Yılmaz Güney.

Müzeyyen Senar,

Behiye Aksoy,

Emel Sayın,

Zeki Müren,

Erkin Koray,

Berkant,

Erol Büyükburç,

Barış Manço ile dünya turu…

AŞK dolu,

duygu dolu,

hüzünlü şarkılar.

70’li yıllarda muhtıralar,

sağ-sol çatışmaları.

Üniversitelerde

komünist,

faşist suçlamaları.

Fabrikalarda DİSK-MİSK mücadeleleri.

Grevler,

emeğin patronları,

sendika ağaları.

İdeolojilere kurban edilen zavallı işçiler.

Okullarda

devrimci

ülkücü kavgaları.

Bölünmüş öğretmenler,

taraflı polisler,

ülkesine sahip çıkanlar,

bu arada yok olan gencecik fidanlar…

Denizler,

Mahirler,

Hüseyinler,

Ulaşlar,

Taylanlar,

bu öykü sizin…

Birbiri ardına devam eden

cenaze törenleri…

Romantizm ile terör arasına sıkışmış

kayıp bir kuşağın çocuklarının savaşı.

Kardeş kavgaları,

siyasi cinayetler,

kurtarılmış bölgeler,

okullar,

mahalleler…

Yakılan,

yıkılan,

boşaltılan köyler,

Deniz,

Mahir,

Hüseyin’in idamları…

Akılalmaz işkencelere göğüs gerenler,

68 kuşağının özgürlük savaşcıları,

bu hikaye sizin…

Sonra Dallas

Köle Isaura

Yalan Rüzgarı

Cosby Ailesi

Uzay Yolu

Tatlı Cadı

Küçük Ev

Amerika

Avrupa

Brezilya dizileri

Beatles

Rolling Stones

Boney-M

Adamo

Amerika, Avrupa hayranlığı derken,

Hippiler,

bitli turistler, ansızın girdi hayatımıza.

Benliğimizi yavaş yavaş kaybetmeye başladık.

Cola

Adidas

bluejean,

rak-rok-pop merakıyla

unutuverdik kendi müziğimizi,

öz değerlerimizi.

Türküleri,

bozlakları,

halk oyunlarını,

destanları,

hikayelerimizi.

Sonra 80’de 12 Eylül sabahı,

Hasan Mutlucan’la uyananlar,

tutuklananlar,

gözaltına alınanlar,

akılalmaz işkencelere uğrayanlar,

bedenlerini,

ruhlarını kaybedenler,

yeni idamlara,

haksızlıklara şahit olanlar.

Gönülden yaralanıp

gençliğini sürdürenler,

bu öykü sizin…

Ulusal değerlere

biz sahip çıktık.

İstanbul’da, Amerikalıları Dolmabahçe’den

biz denize döktük.

Bağımsızlık sevdalısı

vatansever gençlerdik.

ÖSS ‘yi bilmezdik ama

gece en son 23.00’te,

radyodan puanları dinler, erken davranmak için otobüslerle

geceden yola çıkardık.

Eğitimin çilesini de biz çektik,

ülkesini ölesiye seven de bizdik.

Erkeklerde İspanyol paça pantolonlar,

geniş gösterişli kravatlar,

uzun saç ve favoriler.

Siyasi görüşe uygun,

yukarı-aşağı,

kalın bıyıklar,

deri çizmeler,

asker postalları,

parkalar,

kalın kemerler,

palaskalar,

kalpaklar.

Arka cepte ince dişli taraklar,

yuvarlak aynalar,

gömlek ceplerinde Gelincik,

Bafra sigaraları.

Kızlarımızda

lüle lüle saçlar,

allıklar,

küpeler,

her genç kızın rüyası!..

Zetina dikiş makinası reklamları.

İnce belli mantolar,

yüksek topuklu rugan ayakkabılar

döpiyesler,

jarseler,

koyu kırmızı rujlar,

kalın kemerler

doğal güzellikler,

tabii kokular,

masumane bakışlar.

kınalı eller,

ahh… ah o ince beller…

Biz anne-baba sözü de dinlerdik.

Çoğumuz görücü usulü ile evlendik.

Kim ne derse desin,

Hâlâ devam eden çok mutlu

evlilikler kurduk.

Sevmesini de sevilmesini de iyi bilirdik.

Leyla’yı bilir, Mecnun’u anlardık.

Bizim ne unutulmaz AŞKLARIMIZ vardı.

Mevsim mevsim yaşadık duygularımızı.

Şarkılarda sever,

şarkılarda ayrılırdık.

Bizim mektuplarımız renkli  kağıtlara yazılmış,

kendi el yazımızla,

gözyaşı dökülmüş,

aşk mektupları,

asker mektupları.

Gül kokulu,

duygu dolu,

gözyaşlarıyla ıslanmış,

içinde bir tutam saç,

bir küçük el izi,

dudak izi taşıyan mektuplar…

Ahh…

Biz neydik, ne değildik.

Romanlara konu hayatların sahibiydik.

Biz o yıllarda iyi ki vardık.

Bütün olumsuzluklara rağmen,

mutlu bir çocuk, sevdalı birer gençtik.

Biz 2000’li yıllarda yine varız.

Biz 60’larda çocuk,

biz 70’lerde gençtik.

Biz 80’lerde ihtilali,

biz 90’larda ekonomik krizleri

bir kez daha yaşayanlarız.

Şimdi teknolojik gelişmelerle dolu 21’inci asrı yaşıyoruz.

Kredi kartı,

bilgisayar,

internet,

cep telefonu

süpermarket,

MP3 çalar,

dizüstüler,

plazmalar…

Artık o kokulu, duygu dolu

uzun mektuplar yok

AŞKLAR yok oldu,

duygular kısaldı,

sembol oldu.

Gençlerin iletilerinde

“nbr’’,

“by’’,

“slm’’ kısaltmaları.

Cep telefonlarında kısa mesaj çılgınlıkları.

Nerede meyvesini elimizle topladığımız ağaçlar?

Korkusuzca oyunlar oynadığımız sokaklar…

Nerede o sözünün eri

yağız delikanlılar..?

Vefalı dostluklar, ölesiye arkadaşlıklar

Nerede utangaç, al yanaklı kızlar..?

Saflık,

doğallık,

bağlılık nerde…?

Bu nedenle ÇOCUKLUĞUMU özlüyorum.

El yapması oyuncaklarımı,

Uçurtmamı,

yaralı dizimi,

ANNEMİN ninnisini,

kağıt helvayı,

bakkalın sakızını,

bahçedeki kiraz ağacını özlüyorum.

Ya şimdiki çocuklar!..

Çoğu internet başındalar,

fesfutlarda süper menülerle beslenerek,

bilmem hangi yabancı müziği

indirip dinliyorlar.

Cep telefonlarına, bilgisayarlarına sarılmış,

çoğu kilolu,

renkleri uçuk,

dişleri bozuk

Teknoloji çağını yaşıyorlar.

Artık 20’nci asır gerilerde kaldı.

Çocuktuk, genç olduk,

baba olduk,

dede olduk.

Ne badireler atlattık,

yıkılmadık, ayakta kaldık.

Artık yaşadığımız kadar yaşayamayacağımızı,

Bir bu kadar daha ömrümüzün

olmadığını biliyoruz.

Olsun iyi ki o yılları gördük,

o hayatları yaşadık.

Pişmanlık mı asla!..

Sadece o doludizgin unutulmaz yılları

özlüyoruz…

Verseler aynı hayatları yeni baştan,

büyük bir keyifle yaşamak isteriz.

İşte!.. Bu bizim hikayemiz…

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları