loading
close
SON DAKİKALAR

Devrim Kanunları’nın gerekçesi

Sinan Meydan
Tarih: 04.03.2026
Kaynak: Sinan Meydan - Cumhuriyet

Sinan Meydan: Atatürk’ün 1 Mart 1924 tarihli bu meclis konuşması, Devrim Kanunları’nın habercisi ve laik Cumhuriyet’in yol haritası gibidir.

“Din ve ordunun siyasetle ilgilenmesi birçok kötülükler doğurur. Bu gerçek, bütün uygar uluslar ve hükümetlerce bir temel ilke olarak kabul edilmiştir…” (Din ve Vakıflar ve Genelkurmay Bakanlıklarını Kaldıran Kanunun Gerekçesinden, 1924)

Laiklik Bildirisi’ne imza atan aydınlar, yazarlar, gazeteciler ifadeye çağrıldı; böylece Türkiye’de anayasada güvenceye alınan laikliği savunmak “suç” sayılmış oldu. Bugün, 2026 yılında, Türkiye Cumhuriyeti’nde laikliği savunmak “suç” sayılırken, 102 yıl önce,1924 yılında, Türkiye Cumhuriyeti’ni laikleştirecek 3 Mart Devrim Kanunları kabul edilmişti.

ATATÜRK’ÜN YOL HARİTASI

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), 1 Mart 1924’te meclisin yeni toplanma yılının başlaması nedeniyle yaptığı konuşmada Devrim Kanunları’nın ilk işaretini vermişti:

"Geçen yıl içinde, Büyük Millet Meclisi, Türk milletinin gerçek eğilimine uyarak devletin idare şeklinin cumhuriyet olmasının kesin kararına vardı. (..) Millet, Cumhuriyet'in bugün de ileride de kesinlikle ve sonuna kadar her türlü saldırılardan korunmasını istemektedir. Milletin isteği, Cumhuriyet'in denenmiş ve ispatlanmış olan bütün esaslarının uygulanması olarak anlatılabilir... 

Atatürk, milletin, “Cumhuriyet’in bugün ve ileride de kesinlikle ve sonuna kadar her türlü saldırılardan korunmasını” istediğini ve bunun için Cumhuriyet idaresinin tamamlanması gerektiği belirterek, Cumhuriyet idaresinin tamamlanması için yapılması gerekenleri de şöyle açıklamıştı:

“Milletin genel yaşantısında orduyu siyasetten ayırmak ilkesi, Cumhuriyet’in daima göz önünde tutuğu bir politikadır. Şimdiye kadar izlenen bu yolda Cumhuriyet orduları vatanın gücü ve güvenilir kurtarıcısı olarak saygılı ve güçlü bir mevkide kalmıştır. “

“Bunun gibi bağlı olmakla gönül huzuru ve mutluluk duyduğumuz İslam dinini de yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere, bir siyaset aracı olmak durumundan çıkarıp yükseltmenin gerekli olduğu gerçeğini görüyoruz. Tanrısal ve kutsal olan inanç ve vicdan duygularımızı, karmakarışık ve renk renk her türlü çıkarların ve aşırı isteklerin sahneye çıktığı siyasetten ve siyasetin örgütlerinden hızlıca ve kesinlikle kurtarmak, milletin dünyadaki ve ahiretteki mutluluğunun emrettiği bir zorunluluktur.”

“Memlekette milli eğitim nurunun yayılmasına ve en uzak köşelere kadar girmesine özellikle göz dikiyoruz… Milletin kamuoyunda beliren eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ilkesinin bir an yitirmeksizin uygulanması gereğini görmüş bulunuyoruz.”

“Önemli olan nokta, adalet düşüncemizi, adli kanunlarımızı, adli teşkilatımızı, bizi şimdiye kadar bilinçli ve bilinçsiz etkisi altına bulunduran, çağın gereklerine uymayan bağlardan bir an önce kurtarmaktır… Millet hızlı ve kesin adaleti sağlayan medeni yöntemleri istiyor. (…) Medeni hukukta, aile hukukunda takip edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır. Hukukta idarei maslahat ve hurafelere bağlılık, milletleri uyanmaktan alıkoyan en ağır kâbustur. Türk milleti üzerinde kâbus bulunduramaz.”

Atatürk bu sözleriyle Cumhuriyet idaresinin tamamlanması için öncelikle “ordunun ve din işlerinin siyasetten ayrılması” gerektiğini belirtmiştir. Çünkü o sırada mecliste milletvekili olan yüksek rütbeli komutanlar aynı zamanda orduda birer birliğin başında görevlidir. Ayrıca hükümette bir Genelkurmay Bakanlığı vardır. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasına gelince, o sırada Ankara’da hükümette Şeriat (Din) ve Vakıflar Bakanlığı, İstanbul’da ise din ve dünya işlerini birlikte yürüten halife vardır. Atatürk konuşmasında eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ve “milli eğitimin” ülke geneline yayılması gerektiğini de belirtmiştir. Çünkü o sırada eğitim öğretim bölünmüş, parçalanmış durumdadır ve milli değildir. Yabancı okullar, azınlık okulları, misyoner okulları, mektep ve medreseler birbirinden farklı nesiller yetiştirmektedir. Atatürk, Cumhuriyeti tamamlamak için yapılması gerekenleri sayarken hukuk konusuna da değinmiştir. Bir an önce eski, çağdışı hukuk sisteminin yerine çağdaş hukuk sisteminin ve medeni kanunun benimsenmesi gerektiğini belirtmiştir. Çünkü o sırada Şeriat Bakanlığı, şeriat hukuku ve şeriat mahkemeleri vardır. Henüz çağdaş medeni kanun da yoktur.

Atatürk’ün 1 Mart 1924 tarihli bu meclis konuşması, Devrim Kanunları’nın habercisi ve laik Cumhuriyet’in yol haritası gibidir.

Atatürk’ün, bu konuşmasının en dikkat çekici yönlerinden biri, “ordunun ve siyasetin birbirinden ayrılmasını” yani laikliğin gerekçesini açıklarken “İslam dinini de yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere, bir siyaset aracı olmak durumundan çıkarmayı” gerekli gördüklerini belirtmesidir.

DİN İŞLERİ VE VAKIFLAR VE GENELKURMAY BAKANLIKLARININ KALDIRILMASI: (KANUN NO: 429)

Siirt Milletvekili Halil Hulki Efendi ile 50 arkadaşı, “Şeriye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye Umumiye Vekâletlerinin” (Din İşleri ve Vakıflar ve Genelkurmay Bakanlıklarının) kaldırılması için bir kanun teklifi sundular.

Kanun teklifinin gerekçesi şöyleydi: “Din ve ordunun siyasetle ilgilenmesi birçok kötülükler doğurur. Bu gerçek, bütün uygar ulusalar ve hükümetlerce bir temel ilke olarak kabul edilmiştir. Bu bakımdan yeni bir hayatın varlığını sağlamak görevini üzerine almış olan Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi kuruluşlarında zaten ifadesini bulmuş olan Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı ile Genelkurmay Bakanlığı’nın bulunması doğru olmaz. Din işleri ve Vakıflar Bakanlığı kaldırılınca da bütün vakıfların millete geçmesi ve ona göre de idare edilmesi doğal bir sonuçtur…”

Açıkça görüldüğü gibi “din ve ordunun siyasetle ilgilenmesinin birçok sakıncalar doğurduğu” ileri sürülerek din ve orduyu siyasetten ayırmak gerektiği belirtilmişti.

TBMM, 3 Mart 1924’te “Din İşleri ve Vakıflar ve Genelkurmay Bakanlıklarının Kaldırılmasına Dair Kanun”u kabul etti. (Kanun no: 429) Bu kanunla “Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı” ile “Genelkurmay Bakanlığı” kapatılmış (md. 2 ve 8), onların yerine Diyanet İşleri Başkanlığı (md.1), Vakıflar Genel Müdürlüğü (md. 7) ve Genelkurmay Başkanlığı (md. 9) kurulmuştu.

3 Mart 1924’te Şeriye Vekaleti (Din İşleri Bakanlığı) kapatılmıştı, ama Şeriye Mahkemeleri (Din kurallarıyla yargılama yapan mahkemeler) ve Yargıtay’daki Şeriye Dairesi duruyordu. TBMM, 8 Nisan 1924 tarihli ve 469 numaralı “Şeriye Mahkemelerinin Kaldırılmasına Dair Kanun”u kabul etti. Böylece Şeriye Mahkemeleri kapatıldı. Türk hukuk sistemi laikleşmeye başladı.

ÖĞRETİMİN BİRLEŞTİRİLMESİ: (KANUN NO: 430)

Manisa Milletvekili Vasıf (Çınar) Bey ve 50 arkadaşının teklifiyle TBMM’de “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” görüşülmeye başlandı. Kanunun gerekçesi şöyleydi: “Bir devletin kültür ve genel milli eğitim siyasetinde milletin düşünce ve duygu bakımından birliğini sağlamak için öğretim birliği en doğru, en bilimsel ve en çağdaş ve her yerde yararları ve güzellikleri görülmüş bir ilkedir.”

“1939 Gülhane Hattı Hümayun’undan sonra açılan Tanzimatı Hayriye döneminde yıkılmış Osmanlı Saltanatı öğretim birliğine başlamak istemiş ise de bunda başarılı olamamış ve aksine bu konuda bir ikilik bile meydana gelmiştir. Bu ikilik, eğitim ve öğretim birliği görüşünden birçok zararlı sonuçlar doğurdu. Bir millet fertleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir memlekette iki türlü insan yetiştirir. Bu ise duygu ve düşünce birliğini ve dayanışma amaçlarını tümüyle yok eder.”

Kanun teklifinin kabulü durumunda Türkiye Cumhuriyeti içinde bütün kültür kurumlarının tek makamı Milli Eğitim Bakanlığı olacaktır. Bu şekilde bütün okullarda bundan böyle Cumhuriyetin kültür siyasetinden sorumlu ve kültürlerimizi duygu ve düşünce birliği içinde ilerletmekle görevli olan Milli Eğitim Bakanlığı, olumlu ve birleşmiş bir milli eğitim siyaseti uygulayacaktır…”

Görüldüğü gibi “milletin düşünce ve duygu birliğini sağlamak” için Türkiye’deki tüm okullar ve kültür kurumlarının Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanması önerilmişti.

TBMM, 3 Mart 1924’te “Tevhidi Tedrisat Kanunu” (Öğretim Birliği Kanunu)’nu kabul etti. (Kanun no: 430) Kanuna göre Türkiye’deki tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanacaktı. (Md.1) Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı veya özel vakıflar tarafından yönetilen medrese ve okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanacaktı. (Md.2) (MEB kendisine devredilen medreseleri kapattı.) Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı bütçesindeki eğitim ödenekleri Milli Eğitim Bakanlığı’na aktarılacaktı. (Md.3) Milli Eğitim Bakanlığı din uzmanları yetiştirmek için üniversitede bir İlahiyat Fakültesi kuracak ve imamlık-hatiplik için de ayrı okullar açacaktı. (Md.4) Milli Savunma’ya bağlı askeri okullar ile Sağlık Bakanlığı’na bağlı yetim okulları da Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanacaktı. (Md.5)

HALİFELİĞİN KALDIRILMASI: (KANUN NO: 431) 

Din ve orduyu siyasetten ayıran, ulusal ve laik eğitim sistemine zemin hazırlayan kanunların kabul edildiği 3 Mart 1924 günü, Urfa Milletvekili Şeyh Saffet Efendi ile 53 arkadaşı meclise, “Halifeliğin Kaldırılması ve Osmanlı Soyundan Olanların Türkiye Dışına Çıkarılması” hakkında bir kanun teklifi verdiler.

Kanunun gerekçesi şöyleydi: “Türkiye Cumhuriyeti içerisinde halifelik makamının bulunması, iç ve dış politikasında Türkiye’yi iki başlı olmaktan kurtaramadı. Bağımsızlığında ve milli hayatında ortaklık kabul etmeyen Türkiye’nin görünüşte ve kapalıca olsa bile ikiliğe tahammülü yoktur. Yüzyıllardan beri Türk milletinin felaket sebebi, bir Türk imparatorluğunun çöküş aracı olan hanedanın halifelik örtüsü altında Türkiye’nin varlığına daha etkili bir tehlike olacağı, büyük sıkıntılarla, edinilmiş tecrübelerle kesinlikle belli olmuştur. Bu hanedanın Türk milleti ile ilişkili olan her durumu ve kuvveti, milli varlığımız için tehlike kaynağıdır. Aslında halifelik ilk İslam devletlerinde hükümet anlamında ve görevinde ortaya çıkmış olduğundan dünya ve dine ait verilmiş bütün görevleri yapmakla yükümlü olan bugünkü İslam hükümetlerinin yanında ayrıca bir halifeliğin bulunuşunun sebebi yoktur. Gerçek bundan ibarettir. Türk milleti güvenliğini korumak için gerçeğe uymaktan başka bir hareket yolu seçemez…”

Buna göre halifeliğin kaldırılmasının gerekçeleri Türkiye’yi iki başlılıktan kurtarmak, halifelik örtüsü altında hanedanın Türkiye’nin varlığına karşı tehlike oluşturmasını engellemek ve hükümetin olduğu bir ortamda, tarihsel olarak hükümet anlamına gelen halifeliğin artık gereksiz olması biçiminde özetlenebilir.

TBMM, 3 Mart 1924’te “Halifeliğin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti Dışına Çıkarılmasına Dair Kanun”u kabul etti. (Kanun no: 431)

Kanuna göre halife görevden alınmış, halifelik kaldırılmıştır. (Md.1) Görevden alınmış halife ve tüm hanedan üyelerinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde oturması yasaklanmıştır. (Md.2) Halife ve hanedan üyelerinin Türkiye Cumhuriyeti’nden çıkarılması kararlaştırılmıştır. (Md.3) Padişahların, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki taşınır, taşınmaz malları, sarayları, köşkleri millete geçmiştir. (Md. 8,9,10)

***

3 Mart 1924 Devrim Kanunları ile ordu ile siyaset ve din ile siyaset birbirinden ayrılarak, hukuk düzeni ve eğitim laikleştirilerek Atatürk’ün ifadesiyle “Cumhuriyet’in tamamlanması” yolunda çok güçlü bir adım atıldı. Atatürk’ün için “Cumhuriyetin tamamlanması” laik ve demokratik ulus devlet niteliği kazanmasıydı. Ordu ile siyasetin ayrılmadığı, halifenin varlığını koruduğu ve laikliğin olmadığı yerde demokrasi de olamazdı. 3 Mart Devrim Kanunları ile Türkiye Cumhuriyeti’nin laik, demokratik ve ulusal temelleri atıldı. Bu nedenledir ki, laikliğe saldırmak Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine saldırmaktır.

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları