loading
close
SON DAKİKALAR

HDP: Kendine her şeyi az, halka ise her şeyi fazla gören açgözlü bir yönetimle karşı karşıyayız

HDP: Kendine her şeyi az, halka ise her şeyi fazla gören açgözlü bir yönetimle karşı karşıyayız
Tarih: 10.12.2018 - 14:51
Kategori: Gündem

2019 bütçesi Meclis Genel Kurulu'nda görüşülmeye başlandı. Bütçe görüşmelerinde HDP adına eş genel başkanlar Pervin Buldan ve Sezai Temelli konuştu.

Pervin Buldan, "İnsan haklarına, eşitlik anlayışına, toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırı olan bu bütçeye karşı olduğumuzu, mücadele vereceğimizi belirtiyoruz" dedi.

Sezai Temelli ise, "İktidarın topluma ne kadar değer verdiğini anlamak için sadece bütçe sürecine bakmak yeterlidir. Kendine her şeyi az, halka ise her şeyi fazla gören açgözlü bir yönetimle, bir iktidarla karşı karşıyayız" ifadelerini kullandı.

Pervin Buldan'ın konuşması şöyle:

"Buradan sevgili vekilimiz Leyla Güven’i, Selahattin Demirtaş’ı, Figen Yüksekdağ’ı, Selma Irmak’ı, Sebahat Tuncel’i, Çağlar Demirel’i, Gülser Yıldırım’ı, Burcu Çelik’i, İdris Baluken’i, Sırrı Süreyya Önder’i, Ferhat Encü’yü, Abdullah Zeydan’ı, Gültan Kışanak’ı ve rehin tutulan tüm arkadaşlarımızı saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Arkamızdaki duvarda “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazıyor. Ne yazık ki, bugün bu Parlamento’da ve dışarıda olması gereken seçilmişlerin cezaevlerinde hukuksuz bir biçimde rehin tutuluyor olması egemenliğin halkta değil, muktedirlerin elinde olduğunu göstermektedir. Bugün adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen yönetim şekli farklılıkların red ve inkârı üzerine kurulmuştur. Tekçidir, merkeziyetçidir, milliyetçidir, otoriter ve baskıcıdır. Demokratik katılımcılığı ve çoğulculuğu değil, tek adam dayatmasını esas almaktadır. Özgürlükçü değil, güvenlikçidir. Hukukun üstünlüğüyle değil, Saray talimatıyla çalışan siyasal yargı gücüyle hareket etmektedir. Bu rejim etkisiz bir parlamenter sistemi ve demokratik siyasetin tasfiyesini hedeflemektedir.

Yeni rejimde sadece iktidara biat edenlerin hakları vardır. Bu toprakların kadim halkları olan Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin, Süryanilerin, Ezidilerin, tüm inanç ve kimliklerin, kadınların, gençlerin, emekçilerin, ezilenlerin hakları yoktur. Herkes vergi öderken eşit olacak, ama haklar söz konusu olduğunda, kimliklere ve inançlara karşı ayrımcılık yapılacak, bu en büyük zulümdür. Otoriter rejimin toplumsal, siyasal, ekonomik yaşama yansıması tam anlamıyla faşizmdir. Rejim varlığını; korkutmayla, sindirmeyle, diz çöktürme ve kutuplaştırmayla sürdürmeye çalışmaktadır. Toplum faşizmle yaşamaya alıştırılmak istenmektedir. Hesap sormayan, talepte bulunmayan, her şeyi sessiz bir kabulle onaylayan bir toplum hedeflenmektedir. İtiraz edene, sesini yükseltene dayatılan ise dört duvarın arasıdır, işsizliktir, yoksulluktur.

Toplum; duyguda, acıda, sevinçte bölünmüştür. Ayrışma ve kutuplaşma tehlikeli boyutlara doğru ilerlemektedir. Bir tarafın acısına diğer taraf seviniyorsa bu tablo iktidarın eseridir. Aysel Tuğluk’un annesinin mezarına yapılan ırkçı saldırı, öteki düşmanlığının geldiği boyutu gösteren sadece tek bir örnektir. Barışa, özgürlüklere, adalete olan umut ve özlem iktidar eliyle bir bir tüketilmeye, toplum ruhen çökertilmeye çalışılmaktadır. Sokakta geleceğe umutla bakan tek bir insan ne yazık ki göremezsiniz. İnsanların kapısına polisin dayandığı, işinin ekmeğinin elinden alındığı, her gün bir kadının cinayete kurban gittiği, gençlerin savaşta toprağa düştüğü, anaların ağladığı, çocukların öksüz kaldığı, adaletin isminin sadece duvarlarda kaldığı, fabrika yerine yeni cezaevlerinin yapıldığı, özgür medyanın bir bir susturulduğu bir coğrafyada iyi bir gelecekten nasıl söz edilebilir ki? AKP iktidarı bu ülkede umutları, hayalleri, sevinçleri, beklentileri, sevgi ve saygıyı bir bir yok etmektedir.

Düşünün, Cumhurbaşkanına eleştiriler nedeniyle bugüne değin 20 bin soruşturma açılmış! Kendi halkından korkan bir yönetimin rakamıdır bu. 7 yaşındaki bir çocukla, 78 yaşındaki Sisê Anne’yi cezaevine koyan anlayıştan adalet beklenebilir mi? Roboski’de köylüleri, Soma’da işçileri, Sivas’ta, Gazi’de, Gezi’de Alevileri, sokaklarda kadınları katledenlerden; Uğurların, Berkinlerin, Ali İsmaillerin, Kemal Kurkutların, Şenyurtların, Suruç’un, Gar’ın faillerinden hesap soramayan bir yargı sistemi Saray için seferber olmuş! Cumhurbaşkanının yüzlerce araç filosunun yanında aynı zamanda yargıç filosu da oluşturulmuş.

Bugün burada halkın değil, Saray’ın bütçesi görüşülüyor. Ülke tablosu Saray’ın ışıklı pencerelerinden tozpembe görünebilir, ama halkın yaşadığı tablo içler acısıdır. Bir yanda yoksulluk, işsizlikle açlık ve sefalet; diğer yanda ise devletin tüm gücü ve imkânlarını har vurup harman savuran bir yönetim anlayışı var. Kürt’ün Türk kadar, Alevi’nin Sünni kadar, kadının erkek kadar, emekçinin patron kadar, yoksulun zengin kadar kadar hakkı ve hukuku yoksa, haklı olanlar değil güçlü olanlar korunuyorsa soruyorum size: Adalet bunun neresinde? Eşitlik ve vicdan bunun neresinde? Bir yerde eğer sokaktaki ayakkabısız çocukların sayısı artıyorsa, orada bilin ki birileri mutlaka zenginleşiyordur! Saray’ın şaşalı ışıkları kesintisiz yanıyorsa; bilin ki orada halkın sofrasında bölüştüğü ekmek her geçen gün azalıyordur!

Adalet sadece muktedirleri ve güçlüleri koruyorsa bilin ki orada haklının, mazlumun hakkı olan adaletten çalınıyordur! Devletin bekası diyerek iktidarın bekası korunuyorsa, bilin ki orada toplumun bekasından çalınıyordur! Yalanlar doğrunun yerini almaya başlamışsa, emin olun ki orada hakikatten çalınıyordur. Demokrasinin yerini faşizmin, özgürlüğün yerini esaretin, adaletin yerini hukuksuzluğun, eşitliğin yerini ayrımcılığın aldığı karanlık bir dönemi hep birlikte yaşıyoruz. Ama unutulmasın ki; bu topraklara faşizm tohumu ekenler, sonunda mutlaka isyan ve direniş biçecektir.

Yaşadığımız bu tabloyu vicdanı ve irfanı olan herkesin sorgulaması gerekiyor. Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en derin siyasi, ekonomik ve toplumsal krizini yaşıyor. Her seçimde istikrar diyerek halkın desteğini alan, ancak ülkeyi istikrarsızlığın, darbe ve krizlerin tam da ortasına sürükleyen bu yönetim anlayışının görülmesi gerekiyor. Bu sistemle ülke ve toplumun daha büyük felaketlerle karşılaşmayacağının hiç garantisi yoktur. Bakınız; bu noktaya nasıl gelindiğinin doğru anlaşılması için sizleri çok değil, bundan 4-5 yıl kadar öncesine götürmek istiyorum. 2013’te Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümüne yönelik ciddi bir süreç başlatıldı. Taraflar arasında müzakere görüşmeleri yürütüldü. Ben de Sırrı Süreyya Önder ve İdris Baluken’le birlikte bu sürecin içinde yer alanlardan sadece biriydim. Türkiye’de çok olumlu bir iklim başlamıştı. Güven ve istikrar giderek gelişiyordu. Demokrasinin ve özgürlüklerin önü açılıyordu. Edirne’den Hakkâri’ye herkes umutlanmıştı. Barışa olan inanç ve bir arada yaşama iradesi güçlenmişti. Hepsinden önemlisi ölümler durmuştu.

O dönem iktidar adına yapılan açıklamaları bu vesileyle bir kez daha parlamentonun dikkatine sunmak istiyorum:

“Silahların değil fikirlerin, siyasetin konuşmasını istiyoruz. Savaş kolaydır, barış zordur. Biz zor olana talibiz” Başbakan Erdoğan, 16 Şubat 2013.

“Şu anda İmralı, beklentilerimize cevap verecek şekilde adımlarını atıyor.”  Başbakan Erdoğan, 1 Şubat 2013.

“Öcalan bölgenin ve Türkiye’nin reel politiğini daha sağlıklı değerlendiriyor.” Dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 25 Ocak 2013.

Sayın Öcalan’ın 2013 Newroz’undaki çağrısına ne demiş Erdoğan: “Doğrusu bu açıklamayı, daveti olumlu bir gelişme olarak görüyorum”.

28 Şubat 2015’te Dolmabahçe mutabakatı için Cumhurbaşkanı Erdoğan aynen şöyle diyor: “Bu, hasretle beklediğimiz bir çağrıdır”.

Başbakan Yardımcısı Arınç bakınız ne demiş çözüm sürecinde: “İktidardan gidelim ama yeter ki Çözüm Süreci başarıya ulaşsın, bu gözyaşları bitsin, bu kan dökülmesin artık." Tarih, 23 Mayıs 2015.

İşte bütün mesele de burada başladı, iktidardan olma meselesinde. 7 Haziran seçimlerinde Çözüm Sürecinin de etkisiyle Türkiye halkları, barış ihtimalinin belirmesine paralel olarak sandıktan Demokratik Cumhuriyet sonucunu çıkarmıştı. Ancak AKP’nin de dâhil olduğu resmi ideoloji Demokratik Cumhuriyet ve barış talebini tarihsel bir dönüşüm olarak kabullenmek yerine, bunu; tekçi, vesayetçi sistemin sonu ve aynı zamanda bir Türklük Krizi olarak gördü. Çözüm sürecini bugünkü tek adam rejiminin ve Suriye politikasının önünde engel olarak gören AKP iktidarı, çözüm masasını devirerek çatışmalı sürecin önünü açtı. Bugün Cumhur İttifakı denilen ittifak 7 Haziran gecesi bizzat çözüm sürecinin bitirilmesi, tekçi devlet yapısının yeniden şekillendirilmesi için kuruldu. Masanın devrilme süreci 5 Nisan 2015’te İmralı’da Sayın Öcalan’a yönelik uygulamaya sokulan tecritle başlatıldı. Sürecin bitirilmesiyle neler olduğunu herkes biliyor. Erdoğan, “Gerekirse baldıran zehri içeriz” demişti. İktidar, çözüm sürecini bitirerek baldıran zehrini topluma içirdi! Sürecin bitirilmesi, 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminin de ne yazık ki önünü açtı.

Sayın Erdoğan, 15 Temmuz için “Allah’ın lütfu” demişti. Bu lütuf sonra anlaşıldı; darbe girişimi fırsat bilinerek, demokratik siyasete ve toplumsal muhalefete resmen darbe yapıldı. 15 Temmuz, AKP’ye karşı bir darbe girişimiydi, doğrudur. 22 Temmuz’da OHAL ilanıyla başlayan süreç ise AKP iktidarının demokratik siyasete bir darbesidir. Dokunulmazlıkların kaldırılması, Demirtaş’ın, Yüksekdağ’ın, Baluken’in, milletvekili ve belediye eşbaşkanlarımızın rehin alınması, halk iradesinin gasp edilerek belediyelere kayyum atanması, KHK’lerle yüz binlerce insanın kamudan tasfiye edilmesi, muhalif kurumların, medyanın kapatılması, gazetecilerin, aydınların, siyasetçilerin tutuklanması her halde demokratik açılım olmasa gerek. Bu; düpedüz çözüm sürecinin ve 7 Haziran’ın intikamının alındığı bir darbe açılımıdır! Eğer, 15 Temmuz başarılı olsaydı iktidarın tam da 2 yıldır yaptıkları zaten yaşanacaktı.

Soruyorum size: Çözüm sürecinde önemli rol ve risk alan İdris Baluken neden rehin olarak tutuluyor? Geçen hafta Sevgili Sırrı Süreyya Önder de cezası onaylanarak cezaevine girdi. Her iki arkadaşımız da bu ülkede ölümler yaşanmasın diye İmralı, Kandil ve devlet arasında benimle birlikte mekik dokudu. Ölümleri durdurmak suç mudur? Bu neyin intikamıdır? Halkın, kamuoyunun bunu bilmesi, görmesi gerekir. O süreçte bu görüşmelerin tamamı bizzat dönemin Başbakanı Erdoğan’ın, hükümetinin ve devletin bilgisi, onayı ve talebi doğrultusunda yapıldı. Eğer bu görüşmeler suç ise -ki asla değil- peki, buna onay veren Erdoğan dâhil hükümet ve devlet yetkililerinin de içeride olması gerekmez mi? Suç olmadığına göre arkadaşlarımızın derhal serbest bırakılması gerekir. Bugün arkadaşlarımızı rehin tutarak barış sürecini mahkum etmeye çalışanlar şunu unutmasın! Barış sürecini bitirerek, anaların gözyaşı dökmesine sebep olanlar, bu ülkeyi darbe ve krizlerin içine sürükleyenler er geç yargı önüne çıkacak ve hesap verecektir! Bugün barışı yargılayanlar, yarın barış tarafından yargılanacaktır.

İmralı’da Sayın Abdullah Öcalan’a karşı 3 yıldır kesintisiz ağırlaştırılmış bir tecrit uygulanıyor. 5 Nisan 2015’ten bu yana İmralı’dan haber alınamıyor. Hukuka aykırı bir biçimde avukat ve aile görüşüne izin verilmiyor. Tüm görüşme talepleri reddediliyor. Sayın Öcalan’ın devrede olduğu süreçte demokrasi, özgürlükler, demokratik Anayasa, demokratik cumhuriyet, barışçıl dış politika konuşuluyordu. İmralı’nın kapısına kilit vurulduğu günden bu yana demokrasi de kilitlendi.  O gün bugündür kriz, baskı, şiddet, ölüm, gözyaşı, darbe, OHAL, adaletsizlikler, hukuksuzluklar ülkenin temel gündemi oldu. Bu yönüyle tecrit sadece İmralı’ya değil tüm ülkeye uygulanıyor. Demokrasi, adalet, özgürlükler, barış umutları ve bir arada yaşama iradesi tecrit altındadır. Bu parlamento tecrit altındadır! Meclis’in bir etkisi ve gücü kaldı mı? Her şey Saray’a devredildi ne yazık ki.

Çözümsüzlüğün ve tecridin ülkeyi getirdiği nokta kriz ve çöküştür. Darbelere açık bir ortam oluşmasıdır. Ne zaman çözüm bitirildi, ülke çözülmeye başladı. 100 yıllık tarihsel geçmişi olan Kürt sorunu bu ülkenin kanayan bir yarasıdır. Ve bu sorunun içeride çözülmesi gerekir. Çözüm geliştirilmediği sürece de bu yara kanamaya ve kanatılmaya devam edecektir. İşte bu yara büyümesin, barış umutları sönmesin diye, Leyla Güven rehin tutulduğu Diyarbakır Cezaevinde açlık grevine başladı. Bugün 33. gününde. Acaba haberiniz var mı? Parlamento’ya seslenmek istiyorum. Vekilimiz kendi özgürlüğü ve koşulları için değil; barış için, Türkiye halklarının geleceği için açlık grevindedir. Sayın Meclis Başkanı ve değerli milletvekilleri, bu sesi duymalısınız.  Buradan bir kez daha iktidara çağrı yapıyorum: Bu hukuksuz tecride derhal son verilmelidir. Eninde sonunda bu ülkede barış ve çözüm masası mutlaka yeniden kurulacaktır. AKP Genel Başkanı “Kürt sorunu yoktur” diyor. “Yoktur” deyince bir sorun yok olmuyor! Bu tutumla ancak çözümü erteleyebilirsiniz. Erteledikçe de sorun daha da büyüyecek ve uluslararası boyut kazanacaktır.

Kürt sorunu vardır, çözümü de müzakere ve barıştır. Bundan asla kaçamazsınız. Siz kaçsanız da, barış ve çözüm peşinizi bırakmayacaktır. Sorunlara çözüm üretmek yerine sorunu yok saymayla, çözüm arayışında olanları da tasfiyeyle meşgul olan mevcut iktidarın baskı politikasından en fazla nasibini alan bir partiyiz. Eski eş genel başkanlarımız, milletvekillerimiz, belediye eşbaşkanlarımız, binlerce yönetici ve üyemiz bugün cezaevlerinde rehindir. Kadrolarının neredeyse yarısı cezaevinde olan bir siyasi partinin eş genel başkanı olarak burada konuşuyorum. Bin bir türlü engellemeye, tehditlere ve baskıya rağmen halkımızla birlikte barajları yıkarak 24 Haziran’da Parlamento’ya girdik. Seçimlerde, valisinden polisine varıncaya kadar tüm devleti ve devlet imkânlarını kendi seçim çalışmaları için seferber eden AKP’yle eşitsiz koşullarda yarışarak buraya gelmeyi başardık. Bu, hazmedilmediği için her gün bize saldırı yapılıyor. Partimize yapılan operasyonlar, saldırılar hukuki değil tamamen siyasidir. İktidar, partimizi sürekli hedef gösteriyor, yargı da bunu talimat olarak alıyor ve düğmeye basıyor.

Sayın Demirtaş hakkında AİHM, tahliye kararı verdi. AKP Genel Başkanı kendisini mahkeme yerine koyarak “Kararı tanımıyoruz” dedi. Ardından Demirtaş’ın istinaftaki hukuka aykırı cezası jet hızıyla onaylandı. İşte size talimatla çalışan siyasal yargı örneği. Demirtaş hakkındaki uyduruk fezleke ve iddianameleri hazırlayan polis ve savcıların FETÖ’cü olduğunu biliyor musunuz? Çok net söylüyorum, bu iddianameye sahip çıkan siyasiler FETÖ’nün siyasi ayağıdır.

Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin bir tarafıdır. AİHM kararı bağlayıcıdır. Kararı tanımıyorsanız çıkın dürüstçe deyin ki, “Biz bu sözleşmeden imzamızı geri çekiyoruz. AB’yle de ilişkileri bitiriyoruz”. İşinize gelince AB, gelmeyince de “tanımıyorum” demek tam anlamıyla tutarsızlıktır. AİHM kararını uygulamamak açıkça hukuk gaspıdır! Bu tutum bağımsız yargının kalmadığının bir kanıtıdır.

Saray mahkemeleri gibi çalışan yargı şunu bilmelidir ki, bu iktidar yarın arkanızda durmaktan vazgeçtiğinde -ki örnekleri var- ne yapacaksınız? Soruyorum. Kelli felli yargıçların nasıl kaçtığından biraz ders alın. Sizin rehberiniz Saray’ın talimatları değil, evrensel hukuktur. Bakınız; aynı gaspçı anlayış belediyelerde de yaşandı. AKP, OHAL süreciyle birlikte 96 DBP’li belediyeye hukuksuz bir biçimde kayyum atadı. Bu belediyelerin sınırları içinde 6 milyonu aşkın insanımız yaşamaktadır. Kayyum atamak, bu 6 milyon insanın iradesini hiçe saymak, gasp etmektir. AKP sandıkta kazanamadığı yerleri kayyum atayarak ele geçirme yoluna gitmiştir. DBP’li belediyelerde tek bir kalem dahi yolsuzluk tespit edilememiştir. Yolsuzluklar asıl kayyumlarla başlamıştır. Sayıştay raporları da bu durumu belgelemiştir. Kayyumların görevlerindeki ilk icraatları ise Kürtlerin dilleri, tarihleri, bellekleri ve hakikatleri ile bağını kesmek olmuştur. Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesindeki Roboski Anıtı, Cizre’de Orhan Doğan, Kızıltepe’de Uğur Kaymaz, Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde Ehmedê Xanî Anıtı kayyumlar tarafından yıkılırken Van’ın Çatak İlçesinde Tahir Elçi adı parktan kaldırıldı. AKP kayyumlarının marifeti işte budur; yolsuzluk ve halkın değerlerine saldırı...

Kayyum siyaseti Kürtlerin ret ve inkârı çizgisinin bir devamıdır. Kayyumlar Şark Islahat Döneminin bugünkü Umumi Müfettişleridir. Merak ediyoruz, AKP ne ara ittihatçıların çizgisini öğrendi ve buna sarıldı. HDP’ye bu denli saldırıların amacı, bir arada yaşama iradesinin ortadan kaldırılmasıdır. HDP’yi “terörist” olarak göstermek, bizlere oy veren 6 milyon seçmeni “terörist” olarak görmektir. İktidar öyle bir mekanizma yarattı ki, AKP muhalifi olan herkes terörist ilan edilmiş durumda. Unutmayın bu mekanizme gün gelir kendi sahiplerini de aynı tanımın içine oturtur.

İktidarın tüm müdahalelerine rağmen demokratik siyaset bitirilemeyecek, tasfiye edilemeyecek. Siyasette, parlamentoda, meydanlarda, yaşamın her alanında halkın içinde olan HDP’nin varlığı bunun teminatıdır.

Toplumun yarısını oluşturan kadınlara bu ülkede yaşam hakkı reva görülmüyor ki, kadına bütçe hakkı tanınsın. En nihayetinde kadınlar, “Kadın erkek eşitliğine inanmıyorum” diyen bir zihniyetle karşı karşıya. Bu zihniyetin sokaktaki yansıması da kadına şiddettir. Devletin şiddetini yaşayan kadın. Erkeğin şiddetini yaşayan kadın. Ekonomik sosyal krizin şiddetini yaşayan yine kadın. Kadına yönelik şiddette sürekli işleyen üçlü bir mekanizma var. Devlet-yargı-erkek! Dolayısıyla şiddetin nedeni kişisel değil, politiktir. Yaratılan tekçi iktidar olgusunun sokaktaki yansımasıdır şiddet! Dikkat edilirse kadına yönelik şiddete cezasızlık bu iktidar döneminde sistemleşmiştir.

Bu bütçe de şiddeti besliyor. Kadının adı yok ki bütçede pay ayrılsın! “Nasıl olsa kadınlar her gün öldürülüyor, ne gerek var bütçe ayırmaya” diyen bir anlayışı görüyoruz. Bütçenin mantığı işte budur. Erkek devlet ve erkek iktidar, kadına hiçbir zaman yaşamda, adalette, çalışma hayatında eşit hak ve temsiliyet sağlamayacaktır. Kadınlar haklarını ancak örgütlenerek, mücadele ederek, kadın ittifakı kurarak elde edebilir. Tüm kadınlara buradan çağrı yapıyorum: Haykırın, sesinizi yükseltin, itiraz edin, size dayatılan köleliği asla kabul etmeyin. Buradan siyasi parti ayrımı yapmaksızın tüm kadın parlamenter arkadaşlarıma seslenmek istiyorum.  Kadına yönelik şiddete karşı daha güçlü birliktelik oluşturalım. 

Türkiye bir yol ayrımındadır. Faşizmle demokrasi arasındaki bir ayrımdır bu. Eğer özgürlüğe, demokrasiye, adalet ve eşitliğe sahip çıkmaz isek, hep beraber faşizmin girdabında boğulacağız. Halklara nefes aldırmayan bu otoriter, baskıcı rejim karşısında sessiz kalamayız, bize dayatılan diz çöktürme politikalarına boyun eğemeyiz, eğmemeliyiz. İnanın ki bu rejim, toplumu korkuttuğu oranda ayakta kalabilmektedir. Korku biterse iktidar da biter. Ve bu sistem fazla uzun sürmeyecektir. Demokrasi mutlaka kazanacaktır. Bunun için cesur olmalıyız, korkmamalıyız, umutsuzluğa asla kapılmamalıyız. Barış için, özgürlük için, demokratik cumhuriyet için, emek ve adalet için yan yana durursak, hep birlikte mücadele edersek, bu karanlık günleri aydınlığa çevirebiliriz. Türkiye halkları bunu mutlaka başaracaktır. Bu ülkede barış umutları asla söndürülemeyecek, özgürlük türküleri asla susturulamayacaktır. Said- Nursi, “Ekmeksiz yaşarım ama hürriyetsiz yaşayamam” demiştir.

İnsanca, onurluca ve özgürce yaşayabilmek için, halklar olarak HDP’nin amblemindeki koca çınar ağacı gibi olacağız; derinlere inen köklerimiz, semalara yükselen dallarımız gibi dimdik duracağız güçlü olacağız. Para, pul, rant, makam, şan muktedirlerin olsun, insanlık onuru bizim olacak ve bu onur asla yere düşmeyecek. İnsan haklarına, eşitlik anlayışına, toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırı olan bu bütçeye karşı olduğumuzu, mücadele vereceğimizi belirtiyoruz."

HDP E ş Genel Başkanı Sezai Temelli'nin konuşması ise şöyle:

"Bütçe konuşmasının 10 Aralık İnsan Hakları Günü’ne denk gelmiş olması anlamlı bir tesadüf oldu. İnsan hakları düzeninin sarsıldığı, hukuka güvenin bittiği bir ülkede bütçeyi konuşuyoruz. 2019 bütçesi de, AKP’nin insan hakları ihlalleri raporu gibidir.

Bütçe hakkını gasp eden, bütçeyi adeta parlamentonun iradesinden, denetiminden kaçıran bir anlayışa karşı bütçe hakkını savunmaya, toplumun en temel haklarını savunmaya devam edeceğiz. Bütçe yapmak, bütçe hakkını korumak toplum olmaktır, eşit vatandaşlık hukukuna dayalı bir demokrasiyi inşa etmektir. Bugün demokrasiyi bir araç olarak görenlere inat radikal demokrasi anlayışımızla halklarımızın barış içinde yaşama hakkı için bütçe hakkını savunarak mücadeleyi devam ettireceğiz. Bütçe hakkının korunması adaletin korunmasıdır. Adaleti vicdanlarında duymayanlar, adaleti kendi siyasi çıkarlarıyla tutsak alanlar bütçeyi de bu adaletsizlik girdabına sıkıştırmaktan geri kalmadılar. Unutmayalım; herhangi bir yerde haksızlık varsa adalet her yerde tehlikede demektir!

Aslında konuşmama Sırrı Süreyya Önder'in 2013 Newroz’unda yaptığı konuşmayla başlamak isterdim. Barıştan, demokrasiden, umuttan bahsederek. Ama Sırrı Süreyya Önder zaten cezaevine Newroz’da söylediği sözler nedeniyle girmedi. Kanıtlarını sunduğu halde hiç kullanmadığı kelimeleri söylenmiş gibi Sırrı Süreyya Önder’in iddianamesine kondu. Hakikat çarpıtıldı, adalet bir kez daha herkesin gözleri önünde yok edildi. Açın tutanakları bakın; 2013 Newroz’unda yapılan konuşmaları o gün Meclis’te “barış ve kardeşlik mesajları” olarak yorumlayanlar bugün sevgili milletvekillerimizi gayet rahat suçlayabiliyorlar.  

İşte bizim vekillerimiz, o gün Meclis’te de alkışlanan barış ve kardeşlik dili nedeniyle rehin alındı. Bugün biz kullandığımızda terörist ilan edildiğimiz barış kelimesi sadece o gün Meclis’te tam 45 kez kullanılmış. Ne değişti? Kürt meselesi bu arada buharlaşıp yok mu oldu? O günden bugüne milletin temsilcileri cezaevine konuldu, yerlerine kayyum atandı. 27 milletvekilimiz, bir kısmı birden fazla olmak üzere toplam 67 kez gözaltına alındı. 21 vekilimize ceza yağdı. Leyla Güven cezaevinde açlık grevine girerek fikrini ifade etmek zorunda kalıyor. Leyla Güven, biz burada bu konuşmaları yaparken açlık grevinde, 33 gündür bedeniyle direnerek hepimize ısrarla barış mesajı gönderiyor. Bir vekiline bile kulak veremeyen Meclis, halka nasıl kulak verebilir ki?

Cezaevindeki tutuklu sayısı 240 bine ulaştı. Şu anda 70 bin öğrenci cezaevinde. AKP’nin insani sınırlarını görmek isteyen cezaevlerine baksın. Urfa’da 1 yaşındaki Arin bebek çok hasta olmasına rağmen annesiyle birlikte cezaevinde. Bu konudaki bütün talepler reddedildi. Gözlerinizin içine bakarak sormak istiyorum: 1 yaşındaki çocuk nasıl cezalandırılıyor, bunu vicdanınıza nasıl sığdırıyorsunuz. İstediğiniz kadar icraat yalanları anlatın, Kürt Halkının AKP’yi hatırlayacağı tarih budur. Biz bunları söylerken içiniz sızlamıyorsa vicdanınızda bir sorun var demektir.

Meclis’in varlık sebeplerinin başında ülkenin kaynaklarının adil olarak dağıtımını sağlamak gelir. İktidarın topluma ne kadar değer verdiğini anlamak için sadece bütçe sürecine bakmak yeterlidir. Kendine her şeyi az, halka ise her şeyi fazla gören açgözlü bir yönetimle, bir iktidarla karşı karşıyayız. 10 milyona yakın işçi ayda 1.603 liraya çalışıyor. Bir ailenin açlık sınırı 1.900 lira. Sofralarda ejder meyvesi ama asgari ücretlilere dönüp “fedakârlık yapın” diyebiliyorsunuz.  Bütçe değil, sanki “kamu kaynakları nasıl talan edilir” el kitabı hazırlamışsınız. “Kürtlere karşı savaşı nasıl finanse ederiz, kadınları nasıl erkeklere bağımlı hale getiririz, emekçilere bir süre daha böcekli yemekleri nasıl yediririz, çocukları denetimsiz yurtlara nasıl mahkum edebiliriz” sorularının yanıtlarını bu bütçede bulabilirsiniz.

Biz sürekli olarak ekonominin demokrasiye bağımlı olduğunun altını çiziyoruz. Bunu bütçeden daha iyi anlatan bir metin olamaz. Bütçe ekonomik olmaktan çok siyasi bir metindir. Bütçenin zenginlerle yoksullar, kadınlarla erkekler, çocuklarla yetişkinler, sosyal desteğe ihtiyacı olanlarla olmayanlar arasında nasıl bölüştürüleceğine, vergilerin kimden alınacağına karar veren bir siyasi metin olduğu unutulmamalıdır. AKP aç, yoksul demeden herkesten para topluyor ama bu kaynağı bir tek kendisi ve yandaşları harcıyor. AKP-Saray iktidarı bu bütçe ile toplumun bütçe hakkını gasp ederek iktisadi bir şiddet uyguluyor. Bugün iflas eden esnaf sayısı 72 bini aştı. Tam 72 bin kişi kim bilir ne umutlarla açtığı, belki anne babasından kalan işyerlerini kapattı. Milyarlarca lira KOBİ kredisi takibe düştü. Yeni Ekonomi Programı'nda 2019 yılında 59 milyar TL tasarruf edileceği söylenirken, öbür taraftan her yıl 50 cezaevi yapılacağını söylüyorsunuz. Cezaevi yapmak için mi tasarruf edeceksiniz! Topluma bir tane de hayırlı bir iş yapın. Bugün güvenlik bütçesini harcayan 7 kurumun toplam bütçesinde son iki yıldaki artış miktarı 38 milyar TL. Şırnak’ta kamu yatırımları için ayrılan 1 yıllık rakam ise 169 bin TL. Ayrılan değil sadece artırılan rakamla bile Türkiye’nin 81 iline 3’er kez Şırnak’a ayrılan kadar yatırım yapılabilirdi. Ama buna karşın Saray’ın kredi kartı olan örtülü ödeneği sürekli artıyor. Cumhurbaşkankanlığı bütçesi 3 kat artıyor, illere komik rakamlar ayrılıyor.

Kürt meselesinin ekonomik olarak yarattığı yıkım, Kürt halkına yoksulluk, işsizlik olarak dönüyor.  Bursa, Eskişehir, Bilecik Bölgesine insan sağlığı ve sosyal hizmet alanında 121 bin yatırım yapılmışken, bölgesel gelişmişlik sıralamasında en sonda yer alan Ağrı-Kars-Iğdır-Ardahan Bölgesine yaklaşık 5700 yatırım yapılmış. Bursa da, Bilecik de, Ağrı da, Kars da daha iyisini hak ediyor. Yeter ki bu bütçeyi halk için yapın. Bütün bu iller çok daha iyisine layıktır.

Su, atık ve kanalizasyon hizmetlerinde Samsun-Tokat-Çorum-Amasya Bölgesine 95 binden fazla yatırım yapılmış. Van-Muş-Bitlis- Hakkâri’de ise yaklaşık 2400. Arada devasa bir fark var. Neden? Çünkü “AKP’ye oy vermeyenlere su da yok” diyor iktidar.

Hiç güvenlik bahanesini karşımıza getirmeyin. Şeker fabrikaları güvenlik yüzünden mi kapatıldı, yapay şeker tekelleri o yüzden mi kollandı!  Çiftçinin borcu o yüzden mi 13 kat artmış durumda. Dış borç 15 yılda, iktidarlarınız döneminde 14 kat arttı. AKP borç açığını şu anda halkın bütçesinden dev faizler ödeyerek kapatmaya çalışıyor. Dış mihrakları değil, yıllardır faiz ödemeleri ile zengin ettiğiniz finans kuruluşlarını gelin bu kürsüden halka anlatın.

Siz borcu borçla kapatmaya çalışırken yandaş şirketler yıllardır tek kuruş vergi ödemiyor. Vergi borçları her fırsatta affediliyor. Biraz önce Berat Albayrak’ı dinledik. Temmuz ayında aynı bakan yaptığı açıklamada mali disiplini sağlamak amacıyla bundan sonra kamu alacakları için yeni af getirmeyeceklerini belirtmişti. Ama Albayrak'ın af çıkarmayacaklarına dair verdiği sözün üzerinden 4 ay bile geçmeden af tasarısı getirildi. Ekonomi mi bakanı dinlemiyor bakanın ekonomiden mi haberi yok? Sanki kanunda sadece belli gelir altındakilerden vergi alma şartı varmış gibi sürekli olarak işçilerden yoksullardan vergi alınıyor. Gelir vergisinin dahi en az üçte ikisini halk ödüyor. Elektrik, su, doğalgaz faturalarından 4-5 çeşit vergi alınıyor. Faturalar fatura değil neredeyse haraç belgesi.

Bu ülkede iyi giden ne varsa AKP’nin başarısı, kötü giden ne varsa halkın suçu. En çok işsiz üniversite mezunları arasında ama siz “insanlar beceriksiz, o yüzden iş bulamıyor” diyorsunuz. Sizin akıttığınız paralarla büyüyen inşaat sektörü, iş cinayetlerinin en fazla gerçekleştiği sektör. Bugüne kadar sizin döneminizde 22 bin işçi yaşamını yitirdi. Ama siz iş cinayetlerinin de sorumluluğunu, “işçiler cahil” diyerek emekçilere yüklemeye çalışıyorsunuz.

Emeklilikte Yaşa Takılanları da tembellikle suçluyorsunuz. İnsanlar ne emekli olunca ne yaşlanınca çalışmaktan kurtulabiliyor. 803 bin kişi, 65 yaş üzerinde olduğu halde bu ülkede çalışmak zorunda. Emeklilerin yüzde 64’ü çalışmaya devam ediyor.

Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT) için savunma ve güvenlik harcamalarından Çalışma Bakanlığı bütçesine 20 milyar lira aktarılsın dedik, onu da reddettiniz. EYT’liler emekli yapılmazken, AKP üst düzey kamu yöneticilerine emeklilikte ayrıcalık getiren bir düzenlemeyi apar topar geçirmeyi ihmal etmedi. Cumhurbaşkanlığının araç sayısı 350’ye çıkmış. Ne yapacaksınız bu araçlarla, krizi bu araçlarla mı önleyeceksiniz? Hatırlayacaksınız enflasyonla mücadele için zabıtalar dolaşıyordu sokaklarda, dünyaya bu görüntülerle rezil olduk. Şimdi zabıtalar bu araçlarla mı dolaşacak? Niye alıyorsunuz bu kadar arabayı? Emeklilere para yok ama saray araca doymuyor.

Bütçesini yıl sonuna yetiştiremeyen, habire ek bütçe isteyen iki kurum var. Biri Cumhurbaşkanlığı, diğeri Diyanet. Oysa her ikisi de yurttaşlara hizmet eden kurum olmaktan çıktı. Diyanet İşleri Başkanlığı çocukları korkutmaktan başka bir şey yapmıyor. Bugün bu ülkede inanç özgürlüğü çerçevesinde Diyanet İşleri Başkanlığının yapacağı hizmet tüm inançlara eşit mesafede yaklaşmak, farklı inançların beklediği hizmeti üretmek olmalıyken Diyanet bugün tüm farklı inançları yok sayıyor. 

İşsizlik Sigortası Fonundan işsizlerin sadece yüzde 10’u yararlanabiliyor. Fonun yüzde 70’i işsizlik ödeneği dışındaki kalemlere harcanıyor. 2019 yılına kadar 1 milyon yeni işsiz olacağı ekonomi programında vardı. Bakın büyüme rakamları açıklandı, beklenen 1 milyon işsizin çok daha üstünde bir işsizlikle karşı karşıya kalınacak. İşsizlik Sigortası Fonu bir ekonomide işsizleri gözeten, işsiz kaldıkları sürece ayakta kalmasını sağlayan bir fonken kapsamı dışında başka yerlere kullanılmakta. Ama komisyondaki bütçe sürecinde sanki bambaşka bir ülkenin bakanlarını dinledik. Sanki eğitime son 2 yılda ayrılan para sadece yüzde 6 artırılırken, savaşa ayrılan para yüzde 70 artırılmamış gibi sunumlar dinledik. Sanki bu ülkede 43 emekçi aşağılanarak işinden atıldığı için intihar etmemiş gibi, her gün ortalama 400 insan KHK’lerle işten atılmamış gibi bakanlar konuştular. Bu Meclis’in vekilleri tutuklu değilmiş gibi konuştular. Saray Harikalar Diyarında, halk perişan!

Sayenizde dış politikada da elinde piyonla şah çekip her defasında mat olarak dillere düşen ülke olduk. Suriye’de şah dediniz, mat oldunuz. Libya’da şah dediniz, mat oldunuz. Neredeyse mat olmadığınız bir satranç oyununuz yok, satrancı bilmiyorsunuz.  Orta Doğu’da IŞİD ne zaman zorda kalsa imdadına bu iktidar yetişti. AKP bu ülkenin evlatlarına IŞİD’in çetelerine baktığı kadar bakmadı. Kürtler IŞİD’e karşı mücadelesiyle sadece Suriye’de değil, Türkiye ve Avrupa’ya yönelik önemli bir tehdidi zayıflattılar, neredeyse ortadan kaldırdılar. Oysa AKP’li belediyeler IŞİD’lileri makamlarında ağırladılar.

Ticaret Bakanı Afrin’den zeytin çalındığı iddialarını yalanladı ama aynı kabinede Tarım Bakanı Bütçe Komsiyonunda bunu kabul etti. Şimdi de arka çıktığınız çeteler arasında yağmalardan elde ettiklerini paylaşım savaşları yaşanıyor. Sayın İbrahim Kalın, 21 Mart 2018’de CNN International canlı yayınında Afrin’e giren ÖSO unsurlarının evleri yağmaladıkları konusunda bilgileri olduğunu söyledi. Zaten ÖSO’nun bir yağmacılar ordusu olduğunu bir kez daha doğrulamıştı. Hatırlatmak isterim, 30 Ocak 2018’de AKP grup toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Özgür Suriye Ordusu Tıpkı Kuvayi Milliye güçleri gibi sivil bir oluşumdur” diyerek ÖSO’yu savunuyordu. Sonra İbrahim Kalın bunu başka bir dille yalanlıyor.

Gençlere bakıyorsunuz, iş arayan her 5 gençten 1’i işsiz. 3 milyon genç ne çalışıyor ne okuyor. Her 10 gençten 8’i kendisine benzemeyenin yanına bile gitmek istemiyor. 

Ne zaman yaptığınız ihlalleri dile getirsek “halkın güvenliği için yaptık” diyerek zorbalıklarınıza karşı halkın sesini kısmaya çalışıyorsunuz. Sıklıkla Kürt kentlerine gidiyoruz. İki ilçe arasında bile 50 kere kontrolden geçiyoruz. Her yerde güvenlik bariyerleri var özellikle de belediyelerin önünde, Kayyum atadığınız belediyelerin önünde. Onları güvenlik gerekçesiyle yaptıklarınızla koruduğunuzu sanıyorsunuz.  

24 Haziran seçimleri öncesinde Urfa’da Şenyaşar Ailesi hastanenin güvenlik kameraları önünde katledildi. Ne oldu? Tek bir kişi bile yakalanmadı, yargı önüne çıkarılmadı. Kimin güvenliğinden bahsediyorsunuz.

37 havalimanı işçisini tutukladınız. İşçiler taleplerini ifade ederken, böcekli yemeklerden-yataklardan, ölümlerden şikâyet ederken oraya gitmeyen bakanlar ve jandarma, eylem haberini alır almaz koşa koşa gittiler. İşçiler güvende mi? 3. Havalimanı işçilerinin haklı olduğunu nereden anlıyoruz biliyor musunuz? Anadolu Ajansı’ndan. Bakın nasıl haber geçiyor AA: "Sarı yelekliler hükümete geri adım attırdı, sarı yeleklilerin protestoları akaryakıt zamlarını engelledi.” Sarı Yeleklilerin talepleri 3. Havalimanı emekçilerinin taleplerinden farksızdır. Belli ki sizler topluma güvenlik sağlamak yerine güvensizliğin kaynağısınız. Halk güvende değil. Tam tersine sizin güvenlik diyerek yaptıklarınız nedeniyle halk tehlikede. AKP’nin nasıl bir rejim istediğini anlamak için kadınlarla ilgili söylemlerine bakmak gerekiyor. AKP’nin özgürlükten, eşitlikten duyduğu korkunun kanıtı burada.

16 yıldır iktidardasınız, hala 16 Bakanlığın 2’si, 49 bakan yardımcısından sadece 4’ü kadın. Sosyal yardım almak zorunda kalanların çoğu kadın. 2019’a doğru yol aldığımız bu günlerde, her 100 kadından 70’i çalışmak istediği halde çalışamıyor. Tarımda çalışanların yarısı kadın ama tamamına yakını kayıt dışı çalışıyor.

Şimdi yerel seçimlere gidiyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan geçenlerde yerel seçim kampanyalarında görüntü ve gürültü kirliliğinden kaçınılacağını açıkladı. Ne yapıyorsunuz, partiyi mi kapatıyorsunuz? Her seçim döneminde bütün devlet binaları, bütün devlet kaynakları, bütün devlet görevlileri AKP’nin il örgütü gibi çalışıyor. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne atanan kayyum Cumali Atilla, AKP’den aday adayı olduktan sonra istifa edip görevi bırakması gerekirken seçim çalışmalarını hala belediye binasında yürütüyor. Belediyelerimizde kamp kuran İçişleri Bakanı müfettişlerinin tek bir yolsuzluk, hukuksuzluk belgesi bulamadığını hepimiz biliyoruz, bulsalardı davulla zurna ile ilan ederdiniz. Kürt halkının aklı, vicdanı belediyelerine kayyum yerleştirilerek aşağılandı. Amed’de esnaf bir kadın kendisiyle yapılan röportajda “bizi ruhen, kalben incittiler, bizden oy istemesinler” diyordu. Kayyumlarla Kürt Halkının onurunu nasıl hiçe saydığınızı bundan daha güzel anlatan cümle bulamazsınız. AKP’nin yıllardır içinde tuttuğu Kürt düşmanlığını bu kayyumlar ifşa etmiştir. AKP’nin Kürt düşmanlığını Kürt halkı kayyumların yapıp ettikleriyle açık bir şekilde gördü. Kayyumlar göreve gelir gelmez, yılların birikmiş öfkesiyle Kürtlerin diline, değerlerine saldırdı.

Seçim sürecinde halkımız tehdit ediliyor, yerinden ediliyor, sandık görevlilerimiz reddediliyor, oy kullanılan yerlerin etrafı panzerlerle çevriliyor, seçim bölgeleri değiştiriliyor, garnizon etkisiyle oy dağılımı değiştiriliyor, oylarımız çalınıyor. Biz bugüne kadar seçimlerde sadece seçim barajını yıkmadık -ki bu seçim barajı bu parlamentonun utançları arasındadır- AKP’nin korku barajını, hile barajını yıktık, yıkmaya devam edeceğiz.

Her seçim döneminde HDP’ye yönelik saldırılar arttı. Tüm bu saldırılara rağmen demokrasi ve barış mücadelemize devam ediyoruz, asla da mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz. Bakın 2015’ten bugüne 10 bine yakın HDP’li gözaltına alındı ve binlerce HDP’li tutuklanarak cezaevine kondu. Sonuç ne oldu? Biz oylarımızı artırırken AKP yüzde 7 oy kaybetti. Kayyum atarız dediğiniz illerde kayyumlarınız tel örgülerin ardında korumalarla saklanıyor. Kazanamadınız, kazanamayacaksınız.

Konuşmamı bu yıl yitirdiğimiz Sevgili İbrahim Ayhan vekilimizin sözleriyle sonlandırmak istiyorum. Şöyle diyor İbrahim Ayhan, “Bizler Türkiye’de ortak vatanda demokratik ulus perspektifi ile diğer halklarla bir arada yaşama umudumuzu koruyoruz. Bu umudun gerçeğe dönüşmesi Gezi Ruhu ile Kobanî Ruhunun buluşmasından geçmektedir.”

Evet, Gezi direnişi, kendini de aşarak Türkiye’de farklı bir gerçekliğin adını koydu; muhalifleri hapsetmeye çalıştığınız mağduriyetin diline hapsolmadan, bizler çokuz ve güçlüyüz, dedi."

Kaynak : Vişne Haber Ajansı-www.istanbulgercegi.com

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları