İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminde kişisel aracını makam aracı olarak kullanmasıyla ilgili Büyükçekmece 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nce açılan ve Silivri’de görülen dava, 23 Ekim’e ertelendi.
Tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yöneltilen Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminde kişisel aracını makam aracı olarak kullanmasıyla ilgili Büyükçekmece 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nce açılan ve Silivri’de görülen dava, 23 Ekim saat 14.30’a ertelendi.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminde kişisel aracını makam aracı olarak kullanmasıyla ilgili açılan ve Silivri’de görülen davada, "2026 yılının 9 Mart’ından bugüne 100’üncü duruşmaya giriyorum. Bana yönelik yürütülen yargı saldırısının sebebi olarak doğmuş siyasi davalardan bir tanesindesiniz ne yazık ki” savunmasını yaptı.
Tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminde kişisel aracını makam aracı olarak kullanmasıyla ilgili Büyükçekmece 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nce açılan ve Silivri’de görülen davada, “2026 yılının 9 Mart’ından bugüne şu an itibarıyla 100’üncü duruşmaya giriyorum. Bana yönelik yürütülen yargı saldırısının sebebi olarak doğmuş siyasi davalardan bir tanesindesiniz ne yazık ki” savunmasını yaptı.
Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminde kişisel aracını makam aracı olarak kullanmasıyla ilgili cumhurbaşkanı adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında açılan davanın yargılaması başladı. İlk olarak İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri’de yeni inşa edilen salonda yapılan ve tutuklu yargılandığı İBB Davası’na katılan İmamoğlu, daha sonra Silivri’deki diğer duruşma salonu binasına geçti.
Büyükçekmece 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nce Marmara Kapalı Cezaevi’ndeki 4 No’lu salonda başlayan 12 sanıklı davada, İmamoğlu’nun kullandığı makam aracının, İmamoğlu İnşaat’tan belediyeye bedelsiz tahsis edildiği, özel bir şirkete ait aracın belediye başkanının makam aracı olarak kullanıldığı, aracın yakıt, lastik, bakım ve onarım giderlerinin belediye bütçesinden karşılandığı gerekçesiyle “görevi kötüye kullanma” iddiasıyla İmamoğlu hakkında 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası isteniyor.
İddianamede, 122 bin 305 lira 70 kuruş kamu zararının olduğu iddiası yer alıyor. İBB Davası kapsamında tutuklu olan İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş ve YENİ Parti Beylikdüzü İlçe Başkanı Mülayim Demirtaş da bu davada yargılanıyor.
Duruşmayı, YENİ Parti Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, İBB Başkanvekili Nuri Aslan ile çok sayıda yurttaş da izliyor. Salonun kapasitesinin kısıtlığı nedeniyle binada izdiham yaşanırken jandarma, salon dolunca girişleri kapattı. İmamoğlu ile 8 tutuksuz sanığın da hazır bulunduğu duruşmada hakimin iddianamenin özetini okumasının ardından İmamoğlu’nun savunmasına geçildi.
MAKAM ARACI DAVASI'NDA EKREM İMAMOĞLU'NUN TAM SAVUNMASI – 22.09.2026
Sayın Başkan, Sayın Hakim ve sizin huzurunuzda tabii Türk milletine sesleneceğim gene. İlginç bir mahkemedeyiz. Öncelikle onun altını çizmek isterim. Çok enteresan mahkemelerde duruşmalara çıkıyorum ama bu daha da ilginç. Böylesi bir mahkemede bulunmaktan ve Yüce Türk Yargısının bu şekilde meşgul edilmesini de sağlayan iddia makamının bu absürt talebini ve kabul olmasını da açıkçası kendi namıma yanlış buluyorum ve çok yanlış bir davanın açıldığını düşünüyorum.
Bu arada 2026 yılının 9 Mart'ından bugüne, şu an itibariyle 100. duruşmaya giriyorum. 100. duruşmaya kaç kişi girmiştir, bilmiyorum. O kadar zaman içinde, yaklaşık, 6-6.5 ay içerisinde, şu an itibariyle 100. duruşmadayım ve yürüme mesafesinde 99. duruşmaya katıldığım bir duruşmadan buraya, 100. duruşmaya katılmak için geldim. Tabii burada, bu kürsüde bulunduğum her duruşmada, yer aldığım bütün davalarda yapılan haksızlıkları, haksızlıkları, adaletsizlikleri anlatmaya çalıştım. Öncelikle şunu söyleyeyim: Elbette ki, burada arabanın lastiği, arabanın mazotu konusuna da gireceğim; girmeyeceğim değil. Savunmamın içinde o da var. Ama bu da bana yönelik yürütülen yargı saldırısının sebebi olarak doğmuş, siyasi davalardan bir tanesindesiniz ne yazık ki.
Dediğim gibi adaletsizlikleri anlatmaya çalıştım. Ülkemizin siyasete bulaşmış yargı eliyle nasıl, esasen telafisi güç zararlar gördüğünü her ortamda ifade ettim. Yargı tarihimizde bizi onurlandıran örneklerin yanında bizi utandıran örnekleri de her aşamada sıraladım. Siyasetin güdümüne girmiş bir yargının yalnızca hukuku değil, anayasayı, yasaları, devlet düzenini, kurumları, ekonomiyi, toplumsal güveni ve nihayet siyasetin kendisini nasıl tahrip ettiğini, her mahkemede anlatmaya çalıştım. Ama şunun özellikle bilinmesini isterim: Benim bu anlatılarım, bu feryadım yalnızca kendim için değildi. Zaten şahsi hayatıma yönelik de ben burada sanık kürsüsünde değilim. Sadece özgürlüğü alınmış, elinden alınmış arkadaşlarım için de feryatta bulunmadım ya da bu anlatıları sıralamadım. Bu feryat, aynı zamanda hem ülkem içindi, hem devletim içindi, vatanım içindi ve aynı zamanda gelecek içindi. Yani bu yaşanan kötülüklerin, siyasi davaların, siyasi saiklerle yürütülen bu kötü saldırıların hiç kimsenin başına gelmemesi için bu mücadeleyi verdim ve vermeye devam ediyorum.
Bugün ülkemiz, yargı güvenliği bakımından 144 ülke arasında 118. Bundan rahatsız olmayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı varsa, ben onun vatanseverliğini ve bu ülkeye bağlılığını çok net sorgularım. Yapılan araştırmalarda, vatandaşlarımızın Türk yargısına, hepimiz için yaşamsal teminat olan, yani bir nevi aslında dimdik ayakta durabilmemizin temeli olan adalete, Türk yargısına güven, sadece %15'lerde. Bunun anlamı, %85'i, yani 100 kişinin 85'i bu ülkede, ne yazık ki sizlerin temsil ettiği bu Yüce Türk Yargısına güvenmiyor. Ve açıkçası adalete güvenmeyince, yaşama dair de güven duygusu azalıyor. Bu, Türkiye için ve milletimiz için en büyük tehdittir. Bundan rahatsız olmayan, bundan hüzün duymayan bir yargı görevlisinin de bu ülkenin geleceğine karşı taşıdığı sorumluluğu, çok net bir şekilde sorgularım.
Çünkü bunlar sıradan istatistikler değildir. Bir devletin en önemli sermayelerinden biri, vatandaşın adalete duyduğu güvendir. İnsanlar, mahkemeye girdiğinde karşısında devleti değil adaleti göreceğine inanmalıdır. Savcının kararını verirken iktidara, muhalefete, medyaya, makama güce bakmayacağına inanmalıdır. Hakimin siyasi sonuç hesabı yapmadan, yalnızca hukukun gereğini yerine getireceğine inanmalıdır. Esasen “inanmalıdır” diyoruz ama az önce verdiğimiz istatistiklerde de inanmadığını görüyoruz ve bunun da neden bu şekilde olduğundan düşünmelidir. Hani dışarıda sorsanız, insanların ilk dualarından birisi, “Allah kimseyi mahkemeye düşürmesin” derler. Esasen mahkeme, sığınılacak yerdir. Mazlumun hakkını arayacağı yerdir, haklının hakkını alacağı yerdir. Haksızın, hukuksuzun bir şekilde cezalandırılacağı yerdir. Ama şu an Türkiye'de bunun tam tersine inanan toplumun %85'i yargıya güvenmiyor.
Ben bütün bunları söylediğim için devletin, vatanın, devletin yönetiminin düşmanı değilim. Tam tersine ben, bu ülkenin, halkın ve bu devletin evladıyım yani. Burada yetişmiş, hayatını bu cennet vatanın topraklarında geçirmiş, üretmiş ve milletin de teveccühünü kazanmış… Sadece teveccüh seçimlerde sandıklar üzerinden değil, aynı zamanda ülkeyi yönetmelidir diye tariflemiş ve dünyada olmayacak bir biçimde, 15.5 milyon insanın da ön seçimde sandığa koşarak oy kullandığı cumhurbaşkanı adayı olarak görmek istediği bir kişiyim. O bakımdan sözlerim öfkeden değil, sorumluluktandır. Hakikati dile getirme sorumluluğumdan doğmaktadır. Devleti yıkan hakikat değil, hakikatten korkmaktır.
Tabii burada insanların aklından geçmeyebilir ama belki bir kısım insanın geçebilir: "Yahu arabanın benzini, mazotu, lastiği varken bunları niye düşünüyor ve konuşuyoruz?" İşte tam da bunu, bu iddiaanameyi yazan iddia makamı düşünecek. Umarım sözlerimin sonunda onların da bu anlatacaklarımdan ders alacağı hususlar çıkabilir.
Cumhuriyet, çok kıymetlidir. Cumhuriyet’e olan inanç, benim şu andaki direncimin en büyük kaynağıdır. Çünkü Cumhuriyet, bize itaati değil sorumluluğu; korkuyu değil hakikati; biatı değil, yurttaşlığı öğretmiştir. Çünkü Cumhuriyet’te insan, iktidarın tebaası değildir. Hele hele bir kişinin tebaası asla değildir. Devletin eşit yurttaşıdır ve yurttaşın görevi, yalnızca seçimden seçime oy vermek değildir. Gerektiğinde devlet adına yetki kullananlara dönüp, “yanlış yapıyorsunuz” diyebilmektir. Evet yurttaş olmak böyle bir şeydir. Yurttaş başını öne eğen, her şeye “evet” diyen ve itaat eden değildir. O dönem biteli, bu topraklarda 103 sene olmuştur. Dolayısıyla “itaat et, rahat et” Türk milletine yakışacak bir duruş asla değildir. Ben, o duruşu temsil ediyorum. O duruşu temsil etmekten de onur duyuyorum. Buna da engel olacak bir kişi, henüz anasının karnından doğmadı.
Sokrates, Atina Mahkemesi’nde devletin gençliğini yoldan çıkartmakla suçlandığında kendisini büyük ama uykuda olan atı uyandıran bir at sineğine benzetmiştir. Ben de imkan bulduğum her anda, bu ülkenin uyuşturulmak istenen her ortamında bu ülkenin güzel insanlarına, yurttaşlarına seslendim. Ve beni duyduklarını düşünüyorum. Yani beni Artvin'den de duyuyorlar, Muğla'dan da duyuyorlar, Hatay'dan da Sinop'tan da Diyarbakır'dan da Van'dan da İzmir'den de Çankırı'dan da Ankara'dan da… Her yerden duyuyorlar. Elbette güzel şehrim İstanbul'dan da duyuyorlar.
Niyetim, insanları sarsmak değil, uyku halini dağıtmak ve hakikati hatırlatmaktır. Çünkü biliyorum ki sorgulanmayan bir devlet, adaletini yitirir. Şu anda tam da bu tehdidin, böyle merkezinde duruyoruz. Gücün sınanmadığı yerde hukuk zayıflar. Sessizliğin, korkunun çoğaldığı yerde zulüm cesaret bulur. Zalimlere fırsat doğar. Ben, bu güzel vatanda zalimlerin çok küçücük, minicik, mini minnacık bir azınlık olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla onların bu pervasızlığına müsaade edecek, onlar karşısında susacak birisi değilim.
Yalçın Küçük, korkuyu “ahlakın silicisi” olarak tanımlar. Makam korkusu, açlık korkusu, işsizlik korkusu, hapis korkusu, tutsak olma korkusu, güvenlik korkusu, ölüm korkusu... Korku büyüdükçe, insanın doğru bildiğini söylemesi zorlaşabilir. Biz bunu bir örneğini yanda görülen mahkemede çok yaşadık. Nasıl yaşadık? Hapse atılanların nasıl iftira mekanizmasına döndüğünü ve yargının da pervasızca bunlardan nasıl yararlanmaya çalıştığını gördük ve örneklerini şu anda da yaşıyoruz. Ona da Yalçın Küçük'ten bir hatırlatma yapayım; itirafçı olmayı, “insanın kendini kusması” diye tanımlar. O kusmuk kusmuk hallerini yaşadık. Onun için bu korkunun bu millete yakışmadığını ve yaklaşamadığını düşünüyorum. Çünkü bizler hepimiz İstiklal Marşı'nı okurken ilk sözünün "Korkma!" ile başladığının bir tesadüf olmadığını düşünenlerdeniz. Yani sadece Mehmet Akif'in kaleminden çıkan bir kelime değil, milletin bağrından, sinesinden kopan bir haykırış olduğunu düşünüyorum. Ben öylesine bir vatanseverim.
İşte hukuk devletinin görevi, insanları korkutarak susturmak, bir sessizliğe sürümek, sürüklemek asla değil ve olamaz. İnsanların korkmadan yaşayabilecekleri bir düzen kurmak zorundayız. Esasen demokrasi, Cumhuriyet, adalet; bunları teminat altına alan, yani korkmadan yaşayabilecekleri bir ortam var eden mekanizmanın çok önemli bileşenleridir. Bunları sarsmaya, sakatlamaya çalışanlara karşı da mücadelemiz katidir ve korkusuzdur. Dolayısıyla benim dünyamda; hakim korkmayacak, savcı korkmayacak, gazeteci korkmayacak, siyasetçi korkmayacak, pazarcı korkmayacak, kadını erkeği, çocuk, hele hele gençler hiç korkmayacak. Vatandaş korkmayacak, esası bu aslında. Şimdi bütün bunlar çok önemli. Esasen vatandaş korkmayacak dediğimiz yerde evet ben o korkusuz vatandaşların, 86 milyon insanın yurdunda var olan birisi olarak buradan bu konuşmayı yapıyorum.
Tabii sorabilirsiniz "Buradan niye giriş yaptınız?" diye. Çünkü bugün önümüze konan bu dava, ilk bakışta bir vakıf arabası meselesi olarak görülebilir. Öyle bir mesele değildir. Siyasidir ve siyasi saiklerle türetilmiştir. Birinci mesele; esasen yine sordum ya, "Böyle bir konu nasıl bir davaya dönüşebilir ya da dönüştü?" Mesele burada birçok davadaki gibi hangi motivasyonla böyle bir absürt konu nasıl, hangi insanların marifetli kalemleriyle, sıralı bir biçimde davaya dönüşerek bugün önümüze geldi?
Tabii esas meseleye gelmek istersem benim için mesele her zaman milletine hizmet etmenin yolunda olmaktan ve milletine hizmet ederken de fedakarlığı önde tutmaktan geçmiştir. Hiçbir zaman makamla ilişki kurarak, makamın büyüttüğü bir insan olmadım, Allah da nasip etmesin. Yani ben gözümü makamda açmadım, makamda insanlara dair bilince kavuşmadım. O makamı, millete ait ve milletin bir emaneti görerek, hizmet etme gayreti içerisinde oldum. Bunu da hem kanuna uyarak hem örf ve adetlerimize uygun davranarak hem de iyi bir insan kimliğiyle toplumla bir arada nasıl şeffaf bir süreç yönetebilirizin arayışı içerisinde oldum.
O bakımdan burada temel mesele ve arayış içinde olmamız gereken konu kamu makamına nasıl baktığınız meselesidir. Ben, dediğim gibi, hayatımın hiçbir döneminde makamı kişisel bir ayrıcalık alanı olarak görmedim. Yani hiçbir zaman hangi yaşta olursam olayım evet, devletin makamını temsil eden insanlara saygı duydum ama aynı zamanda saygı bekledim. Hiç kimsenin önünde el pençe divan olmadım. Çünkü kulak kulluk etmenin inancımıza aykırı olduğunu bilen bir kulum. Demokrasiye olan inancımla, eşitliğe inanan bir yurttaşım. O bakımdan kulak kulluk etmedim. Edeni de sevmem. Yalakayı hiç sevmem. Yani makamdan beklentiyle beraber el pençe divan olup, elini öpenleri sevmem, kınarım. El öptürenleri de hiç sevmem, makam gereği el öptürenleri de sevmem. Örf ve adetten bahsetmiyorum.
Belediye başkanlığını, bu anlamda değerlendirerek görev yaptım. Belediye başkanlığını daha büyük odalarda oturmanın, daha pahalı otomobillere binmenin, daha uzun konvoylarla dolaşmanın aracı olarak hiç görmedim. Benim için makam, milletin verdiği geçici bir görevdir. Seçimle gelen, seçimle gider. Görevi biter, ceketini alır ve gider.
Benim için her anında, görev yaptığım her dönemde, onun için makam milletin arasında geçirdiğim anlarla doludur. “Makam” diye tarif edilen odaya kendimi hiç hapsetmedim. Gecekonduda iftar sofrasında oldum, pazar yerinde dolaştım, okullarda dolaştım. Esnafın lokantasında ya da bir kafeteryasında bulunduğumu, oralarda insanlarla hasbihal içinde olduğumu, hatta toplantılar yaptığımı kıymetli milletimle beraber belki binlerce kez deneyimlemenin büyük onurunu yaşıyorum. Çünkü makamın sahibi millettir. O koltukta oturan kişi de emanetçidir. Beylikdüzü Belediye Başkanı olduğum dönemde de meseleye böyle baktım, İstanbul Büyükşehir Belediyesi döneminde de Sayın Hâkim.
Beni en iyi Beylikdüzü'ndeki komşularım tanır. Tabii ki İstanbul da tanıdı ve tanır. Elbette ki Türkiye de bilir. Çünkü makamda değil, daima onların yanlarında oldum. Özü ne? Esasen bugün burada bulunmamızın basit tanımını söylüyorum: Belediyeye kayıtlarda, evraklarda da belli olduğu şekliyle yüksek maliyetlerle tariflenmiş bir aracın bedelini bana söylediklerinde, bir makam aracının ya da makam hizmet aracının—adı her neyse- çünkü o dönemde kiralanmış kirası, kira işlemi yapılmış bir ihalede önüme getirdikleri aracın bedelini öğrendiğimde, "Yahu bu aracın daha iyisi bende var, ben kullanıyorum" diyerek bilabedel o aracı kamuya tahsis etmemle ilgili bir süreçten dolayı buradayım.
Yani işin özetini söyleyeyim; birazdan başka açılımlarla detayına da geleceğim. İşin özeti şu: O dönem KDV dâhil, yanlış hatırlamıyorsam 7.200 lira ihale—2024 rakamlarıyla ki ben 2015'te arabamı tahsis ettim—o günün rakamlarıyla, 3.000 dolara tekabül eden, aylık kirası 3.000 doları aşan bir aracın kiralanması yerine, "Yahu bu arabadan bende de var. Ben bu arabamı kullanmaya devam edeyim, buna gerek yok. Geri iade edin. Bu arabayı belediyeye bedava tahsis edelim, şirketimin arabasıdır" diyerek yapılan işlemden Ekrem'e suç çıkarma girişimidir. Kanuna uygun olduğunu düşünmüyorum; kanunda bir eksiklik varsa onun da bir yerden geri döneceğini düşünüyorum.
Benim için son derece basit bir soruyla bu iş yürüdü. "Benim aracım varsa, milletin parasını neden makam aracına harcayayım ya da makama hizmet aracına harcayayım—telaffuzu yanlış yapmayalım—" diyerek bir işlem yürütüldü. Bugün ise yıllar önce yaptığım bu tercih, dönüp dolaşıp bir ceza davasının konusu hâline gelebiliyor. Niye? Çünkü Ekrem'i didik didik edelim; saçının teline kadar bakalım, ne buluruz? Öyle bir yapalım ki yazlığının kapısını da kıralım, babasının tarlasını da kazalım, kuyularına da bakalım.
Hâlbuki ben ne beklerim biliyor musunuz? Şu anda Türkiye'de bu fon işinin içinde olan insanların da acaba babalarının tarlalarını kazacaklar mı diye merak ediyorum mesela. Veya bu fon işi içinde olan insanların şoförlerini de tutuklayıp, acaba onları konuşturacaklar mı diye merak ediyorum. Ya da fon içinde olan, 120 milyar dolara yakın, 500.000'in üzerinde insanın dolandırıldığının konuşulduğu böyle bir olayla ilgili, acaba merak ediyorum, sağına soluna polisi koyup, ortasına da o insanları koyup, drone'la, 3-4 kamerayla çekim yapıp, o insanları millete afişe edecekler mi diye merak ediyorum. Hatta daha ileri gidiyorum, bir kısmı gözaltına alındı, tutuklandı; acaba o insanların evlerine gidip—asla bunlar yapılsın da istemiyorum ama—evlerinden görüntüler alıp, kasalarının arandığı, kasalarında ne bulunduğunun görüntüleriyle beraber acaba servis edilecek mi diye bekliyorum. Bunların hepsini yaşadık. Yüzlerce, binlerce arkadaşım bunları yaşadı. Yüzlercesi de hapiste.
Konu niye buradan buraya geliyor? Çünkü hepsi birbirine bağlantılı Sayın Hâkim. Onun için gelin otomobili değil, biraz zihniyeti tartışalım. Konuşalım ve siz de dinleyin lütfen, halkımız da haberdar olsun. Bakın görev yaptığım Beylikdüzü Belediyesi'nde veya İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde, makam odası üretmedim. Kişisel zevk alanları üretmedim; çünkü ihtiyacım yoktu. Allah'ıma şükürler olsun, milletime hizmet üretmenin o büyük enerjisiyle, en çok da eşimi, çocuklarımı, ailemi ihmal ederek, görev yapmanın onurunu yaşadım. Olanı kullandım, aşırılıkları azalttım, kamu giderlerini azaltmayı, tasarrufu öncelemeyi hayatımın felsefesi hâline getirdim.
Benim bir tane büyük teyzem vardı, Allah rahmet eylesin, babaannemin kız kardeşi. Hiç unutmuyorum, 89-90 yılında Ankara'ya davet edildiler. Her ilde en çok, en uzun süre evli kalan çiftler diye davet edildi. Emine teyzemle Hasan Ağa, eniştemiz Ankara'ya gittiler, Cumhurbaşkanının misafiri oldular. Rahmetli Turgut Özal. Cumhurbaşkanının misafiri oldular, Cumhurbaşkanıyla buluşacakları gün otele yerleştiriliyorlar, lüks bir otel. Sabahleyin de kahvaltıya iniyorlar. Karı koca, nur içinde yatsınlar, kahvaltıyı yapıyorlar. O ara usul gereği önüne adisyonu koyuyorlar—tabii o genç yaşta dinlediğimde adisyon olsa gerek—Hasan Ağa adisyonu alıyor, "Nedir bu evladım?" diyor garsona. Diyor ki: "İmzalamanız gerekiyor, yani siz ödemeyeceksiniz ama imzalamanız gerekiyor." deyince adisyonu açıyor, bakıyor, yüksek bir rakam görünce "Ula Emine kalk, köyümüze dönelim" deyip alıyor Emine teyzemi, köye dönüyor. Rakamı yüksek görünce yolda diyor ki teyzeme: "Bunlar" diyor "devleti kazıklayacak, biz bir an önce evimize dönelim." 3 gün 5 gün Hasan Ağa'yı arıyorlar, köyünde buluyorlar. "Yahu niye geri döndün?" Olayı anlatıyorlar, Cumhurbaşkanı bir daha kendisini misafir ediyor.
Bunu niye anlattım? Bizim için kamunun parası böyle bir şeydir. Biz böyle bakarız, biz böyle gördük. Büyüklerimizden de böyle gördük, terbiyemiz de bize bunu gösterdi. Bugün mesele, zihniyet meselesi. Dedim ya, makam üretmedim. Kişisel mekan üretmedim, olanı kullandım, aşırılıkları azalttım, kamu giderlerini azaltmayı, tasarrufu öncelemeyi önüme temel bir duruş olarak koydum.
Bakınız; İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanı olduğumda, bize "Başkanlık konutu olarak yerimiz var" dediler ve yeri gittim, gördüm. Florya'da 50-55 bin metrekarelik alan içerisinde kapalı yüzme, yarı olimpik yüzme havuzu olan, artı 12 tane de başkanlar için yapıldığı söylenen villalar. Her biri de birbirinden farklı. Herkes kendi zevkine göre Florya Atatürk Ormanı'nın yanında 55 bin metrekarenin içinde, kendi özel zevkine göre villa yapmış. Dedim "hayırdır, bu nedir? Birisi 3 kat, birisi 2 kat, birisi 2,5 kat." Dediler ki "belediye başkanları kendilerine göre imar ettiler" falan. Peki Bakırköy'de burası, Bakırköy belediye başkanı ev hangisi dedim? Dedi " Bakırköy yok." Niye? "E sadece AK Partililer var" dediler.
Kim var? Ümraniye belediye başkanı o dönem (yani 2019 öncesi), işte Esenler belediye başkanı, Üsküdar belediye başkanı vesaire vesaire. “Ya arkadaş Ümraniye'nin ne işi var Bakırköy'de?” dedim ve baktım ki bu iş çizgi aşmış. Bu 55 bin metrekareyi oradaki o kaçak binaları ve sadece güvenlik görevlisi 60'ın üzerinde insanın çalıştığı o alanı, kamuya açarak, İstanbul Planlama Ajansı ile beraber İstanbul halkı için veri ve hizmet üreten bir merkeze dönüştürerek, gençlik kütüphanesi üreterek, sadece 12 aile için 2019 rakamlarıyla aylık 5 milyon lira gideri olan bir yeri, kamuya ait bir alana dönüştürdüm. Çünkü bizim işimiz makam değildir.
Daha da kötüsü, burada üretilen ve yapılan iş ve işlemlerde ,hani belediye başkanı diye baksanız meseleye yine bir ölçüde mantığı var. Hayır, öyle de bakılmıyor. Belediye başkanı önemli değil, kendi partisinden bir belediye başkanı varsa önemli. Yani bunun adı sadece şatafat değil, aynı zamanda böyle damarına kadar partizanlık kokan uygulamalar. İşte bu kadar büyük örnekler veriyorum ama basit örnekler büyük israfları önledim. Göreve geldiğinde dediler ki "Sayın Başkan, şahsınıza tahsis edilmiş 15 makamınız var İstanbul'da". Dedim ki "İnsan 15 makam ne yapar?" Bakırköy'deki bir kat belediye başkanına ait. Kasımpaşa'nın yarım katı belediye başkanına ait. Saraçhane'de var, şimdi tek tek saymayalım. Florya'da var vesaire vesaire. Hepsini iptal ettim. Sadece Saraçhane'deki 1950'li yıllarda yapılmış, keyifle gururla onurla protokol anlamında kullandığım o makam hariç, diğer makamları belediyelerin o bölgelerde ihtiyaç duyan birimlerine tahsis emri verdim. Yazıyı yazdım ve uygulama hemen yaşandı.
Çünkü ben, gittiğim bir makamda, bir yerde, bir binada zabıta ise zabıta müdürünün odasını makam olarak 1 saat kullandığım olmuştur. Veya Taksim'de bir kafeteryaya girmişimdir, birkaç toplantımı orada yapmışımdır. O girdiğim kafeteryaların veya bir kısım mekanların kameralarına bile baktılar, "İmamoğlu niye buralara geldi?" diye oradan bile suç aramaya çalıştılar 1,5 yıl içerisinde.
Bakınız, sadece basit örneklerle devam ediyorum. Seçim döneminde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin cebinden parası çıkan 42 tane lüks araç, çoğu da lüks araç listesi elimde, yanılmayayım diye sayıları istedim. Rakibim olan Sayın Binali Yıldırım'a İBB tarafından tahsis edildi. Bunun suç duyurusu yapıldı. Yani on milyonlarca liralık suç duyurusu, siz az önce o dönemde benim kullandığım 20.000 liralık benzinden bahsettiniz 2019'da kendi aracım için yanlışlıkla belediyenin sisteminden benzin almışız, o dönem o fark ediliyor, o paramızı o dönem yatırdık. Tekrardan gittik belediyenin kasasına, 2019 yılında yatırdı Sayın Hâkim, onu da söyleyeyim. Belgesi mutlaka size ulaşacaktır. Ama burada 42 araç rakibime, belediye tarafından tahsis edildi.
Az önce Avcılar Belediye Başkanvekilini burada gördüm. Avcılar’da Belediye Başkanı, birisi araba tahsis edildi diye, rüşevetten aylarca burada hapis yattı. Bir araç tahsis edildi diye… Seçimde, seçimde tahsis edildi diye aylarca burada hapis yattı. Evet, 42 araç. Aynı zamanda daha da kötüsü, 2017'den itibaren bir belediye, bir belediye, bir siyasi partiye, kendi siyasi partisine 59 tane araç tahsis etti. 59 araç. 1 değil, 2 değil. AK Parti'ye tahsis etti.
Ekrem İmamoğlu ne Beylikdüzü’nde ne Büyükşehir Belediyesi'nde mensubu bulunduğu partiye tek bir araç bile tahsis etmemiştir. Çünkü yanlıştır, yanlış olduğuna inandığı için tahsis etmemiştir. Aynı zamanda yine 2019 öncesi Cumhurbaşkanlığı makamına, Cumhurbaşkanlığı korumalarına, yakın aile fertlerine onlarca arabanın İBB tarafından tahsis edildiği belgelendi. Bunların ya soruşturmaya, kovuşturmaya gerek yoktur kararı çıktı ya İçişleri Bakanlığı tarafından el konularak, bizim soruşturmalarımızın önü kesildi.
Onun için yüzlercesini anlatırım, yüzlercesini. Yani millet geçim derdiyle mücadele ederken, işsizlik ve yoksullukla boğuşurken, kamu kaynaklarının makam araçlarına, lüks konutlara, ayrıcalıklı yaşam alanlarına harcanmasını, elbette sorgulamak zorundayız. Benim suçum varsa da o suçun da cezasını çekmekle yükümlüyüm Sayın Hâkim. 50 liralık benzin eğer suçsa onun da yükümlülüğünü çekmekle yükümlüyüm ve bunun da sorumluluğunu taşırım. Ama önümüze konan bu absürt davanın yanı sıra, bunu sürükleyen zihniyetin ülkeyi nelere tabi tuttuğunu da hatırlatmak zorundayım.
Yani bu ülkede bir yargı mensubunun lojmanına 100 milyona yakın para harcanmasından mı bahsedelim, İstanbul'da lüks banyolarla, jakuzilerle donatılmış belediye başkanı makam odalarını mı konuşalım, yoksa yine devletin seçilmiş bir insanın yerine gönderdiği kayyım tarafından gider gitmez Diyarbakır'da, Sur'da makam odaları yaparak şatafatlı bir ortam kazandırmanın gayretinden mi bahsedelim? Nasıl bir zihniyet? Ne zaman yerleşti bu topraklara? Bu topraklarda böyle bir zihniyet ne zaman oluştu? Ama Diyarbakır'da orada milletin seçtiği bir belediye başkanı tutuklanıp hapse atılıyor, 7 sene hapis yatıyor ama onun yerine atanan kayyım, kayyım ise orada o şatafatlı makamı yapabiliyor. Bu vesileyle Selçuk Mızraklı'ya da tekrar geçmiş olsun dileklerimi iletmek isterim.
Lafı gelmişken, esasen şunu söylemek isterim. Bütün tabii siyasi tutsaklar serbest kalsın ve yargılanacak insanlar tutuksuz yargılansın bu cennet vatanda. Bütün bu yaşadığımız her şeyin altyapısı siyasidir. Siyasi davalardır. Gerçi bazıları beni siyasi tutsak olarak görmüyormuş ama bununla övünen zihniyet, ancak ve ancak özgürlüğü Saray’a yakınlıkla ölçen zihniyettir. Hatta daha da ileri gideyim; kendini oraya tabi ve oraya tebaa olarak gören zihniyetin tezahürüdür. Bu bakımdan ben hem Allah'a şükürler olsun çok özgürüm irademi kimseye teslim etmedim etmem. Bu manada nerede olursanız olun doğru bildiğinizi söylüyorsanız, millet iradesini savunuyorsanız, işte o zaman özgürsünüz. Bu manada bu söze de bir kez daha cevap vermek istedim.
Sayın Hâkim, bunların hiçbirini teşhir etmek için anlatmıyorum. Esasen burada ifade ettiğim şey bir zihniyeti tariflemek ve bu zihniyeti göstermek. Kamu kaynağını makam sahibinin konforunun doğal uzantısı olarak gören bir anlayışla karşı karşıyayız. Bir çarpıcı örnek daha vereceğim. Makam arabası ve makam arabası değil makam arabasının benzinini ve mazotunu ya da lastiğini konuşuyoruz ya. Bakın; görev aldığımda ben İstanbul Büyükşehir Belediyesi döneminde de kendi aracımı yine makam arabası olarak kullanmaya devam ettim. Benzin parasını, mazot parasını da kendim ödedim, tekrar ediyorum. Yine Beylikdüzü'nde olduğu gibi Büyükşehir Belediyesi döneminde de kendi aracımı kullandım. Sadece aracımın bakım zamanı geldiğinde, “Belediyenin var mı makam arabası” diye sorduğumda, “2 tane makam arabanız var” dediler. Hatta 1 tane de isterseniz Başkan ilave olarak başka bir araç da tahsis edebiliriz, 2'si lüks binek araç 1 tanesi de cip.
Baktık bu araçlara 2015 ve 17 yılında alınmış. Bakın 2015 ve 17 yılında. Bunu biz yapsak var ya bununla ilgili bugün yaşadıklarıma bakıyorum idamla yargılarlardı, idamla. 2 sene önce 2015 yılında alınan aynı arabadan 2017'de 1 tane daha alındı. Ve bu arabaların İBB bir tanesini KİPTAŞ adlı olan iştirakine aldırıyor, bir tanesini de İGDAŞ diye bir şirketine aldırıyor. Bu aracın bugünkü günlük piyasa rakamı ne biliyor musunuz? 2.5 milyon Euro. Bakın 200 milyon demiyorum size, tanesi 2.5 milyon Euro. Bu araç, S 600 diye anılan bir marka, burası mahkeme, adı Mercedes. VR10 diye dünyada özel insanlara tahsis edilen, şey hazırlanan zırhlı araçlar. Ve bu araçla 300 kilometrede bir de aracın deposunu doldurmak zorundasınız. O kadar da güçlü bir motoru var.
Bu araçları da çok az kullandım. En son dedim ki “Ya yazık günah, bunları satın.” Bu araçlar satılamadı biliyor musunuz, satılamadı? Satılamıyor alıcısı yok. Hatırlıyorum bir ara Irak'tan bir müşteri çıktı araca, Irak'tan. Bir sürü iş ve işlem gerekiyor, kurum o işi başaramadı. 2 tane Mercedes tanesinin günlük bedeli 2.5 milyon Euro. Ve bu araçlar şu anda çürümeye tabi tutuldu. Sadece o cip dediğim araç, o da açık arttırma süreci başlatmıştı KİPTAŞ Genel Müdürü kardeşimiz 1 tanesi açık arttırmada satılabildi, ama o 2 zırhlı araba şu anda çürüyor. İşte bir tarafta kamu kaynağını makam sahibinin konforunun doğal uzantısı olarak gören bir anlayışı yaşıyorsunuz, diğer tarafta ise “Benim aracım var, milletin parasını harcamayın” diyen bir anlayış var ve biz de şu anda mahkemede yargılanıyoruz. İşte bugün aslında bu 2 anlayışı tartışıyoruz. Bu 2 anlayışı bu mahkemede tartışmıyoruz Sayın Hâkim. Bu anlayışı şu anda millet kendi vicdanında tartışıyor ve günü geldiğinde bu tartışmada millet hesabını soracak.
Tabii aynı kamu yönetiminin anlayışının tezahürünü sadece araçta görmedik her ortamda gördük. Milletin ihtiyacı var mı yok mu bakmadan, İstanbul'da Kanal İstanbul denen projenin yapılması da aynı anlayışın tezahürüdür. Nasılsa kendi parasını harcamıyor, nasılsa kendi doğasını hırpalamıyor ya da kendi deresini hırpalamıyor. Yani altüst ettiği doğa ve ortaya koyduğu büyük bir trajik yatırımın, aslında bir yatırım değil bir rant işi olduğunu, ne yazık ki milletimiz görüyor ve yaşıyor. Halbuki biz ne dedik? İstanbul'da metro ihtiyacı var metro yapın. Depreme hazırlığa ihtiyaç var depreme yatırım yapın. Altyapıya ihtiyaç var altyapı, kreş, yurt. Ama iktidarın o büyük proje anlatısını beslemek uğruna yapılan yanlışlar bugüne kadar yapıldı hala yapılmaya devam ediyor. Bir yandan da geçmişte yapılanları da o büyük projeleri de pervasızca satmaya da yani milletin malını 30 yıllığına satmaya da devam ediyorlar.
2019 yılında… Yine bu bölümü araçla bitireyim. Göreve geldiğimde dedim ki “Fazlalık araçları çıkartın.” Tam 730 tane aracı, sadece bir bölümde yapılan çalışmayla 730 tane aracı kiralama dosyasına karşılık geri iade ettiğimiz işlemi 2019'u daha dün gibi hafızalarda hatırlayanlar Yenikapı'daki o fotoğrafı tazeleyeceklerdir diye düşünüyorum. Tabii burada 2 farklı anlayış… Bu şehrin parası kimin parası? Biz cevabını net biliyoruz 16 milyonun parası. O halde kamunun parasından tasarruf edilen her kuruş yine millete dönmeliydi, kreş olmalıydı, öğrenci yurdu, Kent Lokantası, Anne Kart olmalıydı, anneye, çocuğa, kadına harcanmalıydı. Metro olmalıydı, altyapı olmalıydı, İstanbul'un yaşam alanına dönmeliydi. E şimdi ekonomik sıkıntı var, çocukların giyim ihtiyacı var; oraya destek olunmalıydı. İşte daha yeni Başkanvekilimiz İBB'de hazırladı ve işleme koydu dedi ki bu zor dönemde en azından 1 aylığına bütün çocuklar 1 liraya İstanbul'da seyahat etsin dedi ve ellerine o kartı sundu.
İşte tam da bu bizim milleti hissederek, milletin ihtiyacına göre milletin parasını millete harcamayla ilgili bir zihniyetin tezahürü. 2 farklı zihniyetten bahsediyoruz. Yani tanesi 2.5 milyon Euro olan 2 tane makam arabasını almakla; yüz binlerce, milyonlarca çocuğa 1 liraya İstanbul'da dolaş ya da ücretsiz anneye, çocuğunla İstanbul'u gez kartını vermek arasındaki farkı anlatıyoruz. Bu dönüşümü yaşadığımız için esasen bugün burada sizin huzurunuzda sanık olarak bulunuyorum.
Beylikdüzü Belediyesi'nde de aynı şeyi yaptık Sayın Hâkim. Parkını, yeşil alanlarını, yaşam vadilerini, kütüphanelerini; geri dönüp düşünüyorum, o beş yılda yaptıklarımız 200-250 bin nüfuslu bir ilçede, o günkü bütçeyle; Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi, sonra tamamladığımız Fatih Sultan Mehmet Kültür ve Sanat Merkezi, kütüphaneler vesaire. İşte onun için %30'larla başladığımız Beylikdüzü'nde, en son seçimde %60'lara ulaştık. Onun için 13 bin 600 oy farkla İstanbul'u kazanmayla başladığımız seçimlere, İstanbul'da 1 milyon 100 bin oy farkına ulaştık. Meselenin özü burada. Onun için üç seçim İstanbul'da, üç seçim de Beylikdüzü'nde kazandık.
Bunların hiçbiri tesadüf değil. Beylikdüzü'nde bu kadar okulları yapmak, ibadethaneleri yapmak —içinde camiler de var, cemevi de var— kültür merkezlerini açmak, spor salonlarını açmak; evet, iddiayla söylüyorum, Beylikdüzü modelidir, İstanbul modelidir. Evet, altına, o güzel yol arkadaşlarım adına imza atan kişi olmaktan da onur duyuyorum. Biz belediyeciliğin bütün bunların toplamı olduğunu biliyorduk. Onun için bu başarıları elde ettik ve İstanbul'un, Beylikdüzü'nün kaynaklarını orada yaşayan insanlara verdik.
Ben buradan size tabii ki hizmetlerimizi anlatacak değilim ama sadece bizden önceki 15 yılda yılda 7 kilometre metro yapabilen bir yönetim yerine biz 7,5 yılda yılda 14 kilometreyi aşan metro üretimine ulaştık. İki katı metro yaptık, iki katı. Bu kadar baskıya, bu kadar kötü bir ekonomik döneme, bu kadar ekonomik krizin olduğu bir süreçte, bu kadar merkezi yönetimin en baskıcı şekilde davrandığı bir dönemde ,bütün bunları başardık. Bir yandan da hizmet ürettik.
Az önce Anne Kart'tan bir örnek verdim. 2019 seçimlerinde annelere, çocuklarıyla, 0-4 yaş arası çocuklarıyla birlikte İstanbul'u ücretsiz dolaşmalarını sağlayacağım dediğimde, bana kürsülerden "Kimin parasını kime veriyorsun?" diye seslendiler. Ben de onlara "Milletin parasını millete veriyorum" dedim. Hâlâ o zihniyeti onlar temsil ediyor, biz de milletin parasını millete dağıtma zihniyetini temsil ediyoruz.
Kamuculuk, devletin imkânlarının milletin imkânına dönüşmesi meselesidir. Biz iktidarı makam odasını büyütmenin, makam aracını yenilemenin, kamu kaynağıyla ayrıcalık üretmenin aracı olarak görmüyoruz. Diyorlar ya, "İtibardan tasarruf olmaz." Bunu diyenlerden Allah bu memleketi korusun. Milletin parasını, milletin kasasını, milletin Merkez Bankası'nı, milletin borsasını Allah bu zihniyetten korusun.
İktidar, bizim için milletin emanetidir. O emaneti, milletin parasını millete harcamak, devletin kapısını herkese eşit açmak, seçimle gelenin seçimle gittiği bir düzen kurmak, yargıyı siyasi mücadelenin aracı olmaktan çıkarmak ve ülkenin en ağır meselelerini dahi konuşarak, istişare ederek çözebilmek için istiyoruz. Bizim Türkiye hayalimizde, belediye başkanı kullandığı makam aracının markasıyla değil, vatandaşa sunduğu hizmetle anılır. Devletin büyüklüğü sarayların ihtişamıyla ya da kullandığı büyük uçakla ya da en büyük zırhlı araçla değil, vatandaşının karşısında ne kadar adil olduğuyla ölçülür. O adil olma, adaletli olma da nedir biliyor musunuz? Emeklinin cebine girdiği para, asgari ücretlinin cebine girdiği paradır. İktidarın gücü, kendisini eleştirenlerin hakkını dahi koruyabilmesinden gelir; güç budur. Devletin ve milletin itibarı böyle taşınır ve korunur.
Dolayısıyla bugün burada gerçekten bir makam arabası tartışılacaksa, ben bu tartışmadan kaçmam sayın hâkim. Sonuna kadar tartışırız, sonuna kadar hesabını veririm. Verilmeyecek hesabım varsa da o hesabın cezasını kendim çekerim. Burada hiçbir arkadaşımın da bu anlamda suçlu gibi yargılanmasını da sanık olarak yargılanmasını da kabul etmiyorum. Bir litre benzinin hesabını da veririm, bir lastiğin hesabını da veririm. Çünkü kamu görevlisine milletin tek kuruşunun dahi hesabı sorulmalıdır; doğru, tek kuruşun dahi. Ne Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminde ne de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde başkanlığı zenginleşmenin, gösterişin veya ayrıcalığın adresi olarak görmedim. Tam tersine kamu görevinin insana daha fazla imkân değil, daha fazla sorumluluk yüklediğine inandım. Bir zamanlar bu sorumluluk gereği belediyeye makam aracı kiralamamak için kendi aracımı kullanıyordum, bugün o makam aracının hesabını vermek için ne yazık ki sizin karşınızda sanık kürsüsünde, Silivri'deyim.
Bugün Türkiye'nin geldiği noktayı uzun uzun anlatmaya gerek yok. Bu fotoğraf tek başına çok şey anlatıyor. Fotoğrafı yalnızca benim huzurdaki davam üzerinden de okumayın. Çünkü Türkiye, bugün yalnızca siyasi iktidarın kim olacağını tartıştığımız sıradan bir dönemden geçmiyor; daha temel bir eşikteyiz. Önümüzdeki dönemin asıl sorusu, Türkiye'yi kimin yöneteceğinden önce, Türkiye'de siyasetin hangi kurallarla yapılacağı, nasıl bir devlet anlayışının egemen olacağı ve çok daha önemlisi, nasıl bir hukuk ve demokrasi düzeninde yaşayacağımız meselesidir.
Bir tarafta barıştan, demokratikleşmeden, toplumsal uzlaşmadan ve sorunların siyaset yoluyla çözülmesinden söz ediliyor; diğer tarafta siyasi partilerin yönetimleri mahkeme kararlarının konusu oluyor. Seçilmiş belediye başkanları cezaevinde tutuluyor; gazetecilerden siyasetçilere uzanan soruşturmalar ve tutuklamalar siyasetin gündemini belirliyor. Diplomamı tartışıyorlar, belediyeciliğimi tartışıyorlar, çalışma arkadaşlarım soruşturmalara dahil ediliyor, casusluk gibi davalar icat ediliyor; şimdi ise en az bu örnekler kadar absürt olan, yıllar önce kendi arabamı makamımda kullandığım için o otomobili ve o otomobile konan mazotu tartışıyoruz.
Nedir bu makam arabası konusu? Yine ifade ettim ya, kamuya ait kamu tarafından kiralanmış bir makam aracının, rakamını yüksek bulduğum için, o aracın yerine kendi arabamı kullanma meselesi. Dedim ya o dönem 7 bin 200 lira, 3 bin doların üzerindeydi aylık kirası; onu reddetmemden dolayı. Bakın, dedim ki: "Sorun bakalım bugün bu araba kaç lira?" diye. Güncel bir fatura arkadaşlarım temin ettiler ve bana getirdiler. Yani benim aracımın bugünkü faturası kesilmiş; hatta banka kiralaması yapmış şirketten, diye buradan anlayabileceğim kadarıyla öyle anladığımı ifade edeyim, aylık kirası 258 bin lira. O arabanın aylık kirası 258 bin lira, bugünün güncel rakamı.
Esasen 11 yılda ben, 30 milyon liranın üzerinde bir kamu zararı değil, kamu faydası üretmişim. 30 milyon liranın üzerinde. Ve kaldı ki, madem böyle bir tespit yapılmış, müfettişler devreye girmiş, çok azgın müfettişler var, çok azgın bilirkişiler var, devreye girmiş ve bu tespit edilmiş, rapor yazılmış. Benim ortağı olduğum şu an TMSF'nin yönettiği firmam da faizi ile beraber o mazotun ve diğer sair masrafların da giderini belediyeye yatırmışlar. Toplam faizi ile beraber 215 bin lira civarında rakamı da yaklaşık 1 yıl önce belediyeye faizi ile de yatırmış. Ona rağmen bu dava açılmış.
Evet, şunu da ifade edeyim, bunu da söylemek isterim, çünkü önemli olduğunu düşünüyorum. Efendim neymiş, makam aracı kiralaması ilçe belediyeleri yapılmazmış. Çok tesadüf Tuzla Belediyesi, mesela 29 Mayıs 2014 yılında ismi de makam aracı kiralanması diye, çok tesadüf o günün rakamıyla da bugün 7200 lira bile pahalı buldum, çok pahalı ki pahalı, yani bugün 350 bin lira büyük para, o günün parasıyla Tuzla Belediyesi aylığı 9500 liraya araç kiralaması yapmış. Mesela Arnavutköy Belediyesi de 3250 lira bir makam aracı kiralaması yapmış. Avukatlarım detayları sizlere sunacaklar.
Dolayısıyla yani olmayan bir şeyi yapmış gibi, bu işimiz üzerine azgınca saldırmanın alt yapısını ben biliyorum. Bunun müfettişliğini yapan müfettiş, İsmail Yıldırım, AK Parti'de geçmişte belediye, pardon, milletvekili adaylığı yaşamış, dönemin İçişleri Bakanı “terörist işe aldılar, 700 küsur tane terörist var” dediğinde koşa koşa Büyükşehir Belediyesi'ne yollayıp, burada çalışıp, “700 tane terörist tespit ettik” diye çalışma yapmış müfettişin ta kendisidir. Aynı müfettiş, yine Büyükşehir Belediyesi'ne koşa koşa Beylikdüzü'ne gitmiş, bu araştırmayı yapmış ve bu dosyayı çıkartmıştır. Aynı kişi Beylikdüzü Belediyesi'ne gittiğinde dönmüş Ekrem İmamoğlu'nun 30 yıl önce yaptığı inşaatların bile ruhsatlarını çıkarttırmış. Didik didik edildi Ekrem İmamoğlu. Onun için 30 yıllık diploması bile iptal edildi. O bakımdan bu azgın saldırının ne olduğunu ben çok iyi biliyorum. Bu müfettişe eşlik eden iddia makamını da kendi duygularımla, kendi hukuk veya adalet bilincimle kınıyorum. Hep söyledim, yine tekrar ediyorum.
Bu hukuksuzlukları planlayanlar, bunlara aracılık edenler, hukuku siyasi amaçlarının hizmetine sokanlar bir gün bağımsız, tarafsız yargı önünde yaptıklarının hesabını hukuk çerçevesinde vereceklerdir. Ve şunu çok net ve açık söylüyorum: Bu davanın açılması hukuki bir hata diye adlandırılacak kadar basit değildir. Bu dava adeta hukuk yolsuzluğudur. Kendi siyasi vurgunlarının üstünü kapatma çabasıdır. Çünkü şunu söyleyeyim: Bu sürecin eninde sonunda aydınlığa çıkacağını ve adil süreçlerde hesap vereceklerini ben net biliyorum.
Bakın söyleyeyim, dünya öküzün boynuzlarında dönmüyor, dünya eninde sonunda adaletle dönüyor ve dönecek. Bugün burada kendi aracımı neden makam aracı olarak kullandığımı anlattım Sayın Hâkim. Bir kuruşun hesabı soruluyorsa hesabını milletime vermekten geri durmadım, durmam. Ama bir soruyu da ben sormak istiyorum: Kendi aracını kullanan bir belediye başkanını yıllar sonra neden Silivri’de yargılıyorsunuz, acaba neden? Bu sorunun cevabını yalnızca bana değil, milletime de milletimize de aziz ve kıymetli milletimize de vermek zorundasınız.
Ben hep söylüyorum, hedefimiz zihniyet değişimidir, yeni bir dönemdir, yeni bir süreçtir, yeni bir Türkiye'dir. Millet şahidimdir ki bunu her yerde anlattım, anlatıyorum. Anayasayı ihlal etmeyen, hukukun üstünlüğüne inanan, demokrasiden şaşmayan, milletin iradesine saygı duyan, vatandaşlarına eşit davranan, tüm siyasi partilere eşit mesafede olan, halkı ne isterse, ihtiyacı neyse onu yapan, kendini Saray’a sıkıştırmayan, zırhlı araçları kendine itibar olarak görmeyen, şatafattan ve kibirden uzak duran bir gelecek arayışıdır. Vatandaşın arasında; pazarda, sokakta, caddede, meydanda, her yerde insanlarıyla bir ve birlikte olan yönetim anlayışıdır. Bizim arayışımız budur.
Bu davada vereceğiniz karar bunca siyasi gürültünün ortasında bir mahkemenin hukuka sadık kalıp kalmayacağının da cevabı olacaktır Sayın Hâkim. Vereceğiniz kararın zaten ağır yaralar almış yargı düzenimize vurulan yeni bir balyoz olmamasını temenni ediyorum. Bu absürt davalarla yargının yorulmasını istemiyorum. Bunu yapanları tekrar kınıyorum.
Millet şahidimdir, inanın geride bırakacağım hiçbir soru işareti yoktur. Dünya tarihinde ve Türkiye tarihinde bu kadar didik didik edilen, ailesiyle, kendisiyle bu kadar zalimlikle yüzleştirilen bir insan yoktur ama Yaradan'a şükür ki bunu yapandan 1000 kat daha dimdik ayaktayım. 1000 kat daha özgürüm, 1000 kat daha huzurluyum, tarifsiz kat daha da geleceğe umutla bakıyorum. Allah bu tür zalimliği kendine bir siyasi strateji görenlerden bu milleti ve memleketi korusun. Çünkü milletin parasına sahip çıkma konusunda samimi bir insan var karşınızda. Makamı ayrıcalık değil, emanet olarak gören bir anlayış var karşınızda. Bu savunmayı sizlerin huzurunda yaptım, milletimize de sesimi duyurdum, teşekkür ederim.
EKREM İMAMOĞLU AVUKATI KEMAL POLAT’IN SAVUNMASI – 22.09.2026
Dosya kapsamının özünde iki ayrı isnat var: Birincisi, siz de okudunuz, özel bir şirkete ait aracın Belediye Başkanlığı hizmetinde kullanılmasına ilişkin teklifin Sayın Başkan tarafından Belediye Encümenine havale edilmiş olması ve bu nedenle görevi kötüye kullanma suçunun oluştuğu varsayımı; ikincisi yine anlattığınız Belediye Başkanlığı hizmetinde kullanılan bu araç nedeniyle belediye bütçesinden yakıt, bakım ve sair giderlerin yapılmış olması nedeniyle de kamu zararı meydana geldiği iddiası. İddianameyi okudunuz, ben tekrar iddianamedeki sözleri tekrar etmeyeyim ama son cümleyi okumak istiyorum: "Ekrem İmamoğlu'nun belediye başkanı olduğu döneme nazaran havale edilen ve denetleme görevinin gereklerine aykırı hareket etmek ve 122.305,70 TL kamu zararının doğmasına sebebiyet vererek üzerlerine atılı görevi kötüye kullanma suçunu işledikleri sabit olduğu..." İddianamede iddianın sabit olduğu şeklinde bir ifadenin olmasını ben garipsedim. Bir iddianın sabit olup olmadığına Sayın Mahkeme, yargılama sonunda karar verir. Dikkatimi çeken bir husus zapta geçmiş olması ve görülmesi sebebiyle belirtmiş olayım.
Şimdi, asıl müvekkile yöneltilen iddia bir havale işlemi. Ceza hukuku bakımından mevzuata aykırılığı iddia edilen bir işlem olarak kabul etsek dahi bir idari işlem, hatta idari işlem de değil kesin ve yürütülebilir bir işlem de değil zaten, bu ceza hukukunun konusu değil. Bu olsa olsa idare hukukunun konusu olur. Bir encümen kararının yetki yönünden tartışmalı olduğu söylenebilir ki iddianamede de bu vardır ama yetki yönünden tartışma yine ceza hukukunun konusu olamaz. Bunların hiçbirisi TCK 257 anlamında görevi kötüye kullanma suçunun oluştuğu anlamına gelmez. Ceza yargılaması hukukunun cevabını arayacağınız soru, sanığın cezai sorumluluğunu doğuracak müsned suçun kanuni unsurlarının varlığının hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde açık ve kesin delillerle ortaya konulabilmiş olmasıdır. Esasa ilişkin savunmaya geçtiğimizde ve diğer aşamalarda da bunlara detaylı olarak değineceğiz.
Bir havale işlemiyle kamu zararına neden olunduğu iddia edilmiş ise de gerek dosya kapsamı, soruşturma aşamasından beri, gerekse biraz sonra da kısmen değineceğim açıklamalarımız ışığında bir kez daha görülecektir ki şirketin teklifinin belediye encümenine havale edilmiş olması hususu sevk edilecek bir eylem niteliğinde olmadığı gibi encümen kararı neticesinde bir zarar da meydana gelmiş değildir, bir kamu zararı meydana gelmemiştir. Ortada bir zarar var, ortada bir zarardan söz edilecek ise 4 yıl 2 ay 3 gün belediye hizmetlerinin yerine getirilmesi için bu amaçla kullandırılan aracın yapmış olduğu kilometre, bu süredeki kullanım nedeniyle uğramış olduğu yıpranma ve amortisman kaybı İmamoğlu İnşaat Sanayi ve Ticaret Limited Şirketinin zararıdır. Yani burada kamunun bir zararı yok, tam aksine şirketin bir zararı vardır. TCK 257/1 yönünden tüm unsurları tamamlanmış ve delillendirilmiş bir eylemin söz konusu olmadığı açık. Bu konudaki düşüncelerimizi kısaca açıklamak istiyoruz. Söylediğim gibi ilerleyen safhalarda da değineceğiz.
Somut olayda 4 Şubat 2015 tarihinde İmamoğlu İnşaat Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi tarafından bir dilekçe verilmiş. Dilekçede şirkete ait aracın Belediye Başkanlığı hizmetinde kullanılmak üzere belediyeye tahsis edilmesi ve bakım, yakıt ve diğer giderlerinin belediye tarafından karşılanması teklif edilmiştir. Belediye Başkanı olan müvekkil bu dilekçeyi 09.02.2015 tarihinde Belediye Encümenine havale etmiş, daha sonra 17 Mart 2015 tarihinde de Belediye Encümeni gelen teklifi değerlendirmiş ve kabulüne karar vermiştir. Bu kronolojik sıralama ceza hukuku anlamında bir suçun oluştuğunu göstermek için yeterli değildir. Önce havale edildi, sonra karar alındı, sonra gider yapıldı; bu kronoloji ama ceza mahkûmiyeti için kronoloji değil, nedensellik ve kast aranır. Suçun unsurlarının var olup olmadığını araştırmak gerekir. Bir vatandaşın veya şirketin verdiği dilekçenin ilgili belediye organına gönderilmesi idari işleyiş bakımından bir talebin ilgili organın önüne getirilmesinden ibarettir. Eğer encümenin bu konuda bir karar verme yetkisi bulunmadığı düşünülüyorsa bu durum olsa olsa idare hukukunun konusu olur. İdari hukuka aykırılık ile cezai sorumluluk tamamen farklı kavramlardır, aynı değildir.
Soruşturma aşamasında iddianameyi düzenleyen savcılığın almış olduğu bilirkişi raporlarında dahi böyle bir faturası dahi yok, savcılık havale işleminin usulsüz olduğunu ortaya koymuştur. Şimdi, usuldeki bu kanun yönünden tartışmalı bulunan durumu söylemek gerekirse, bir yere gelmek istiyoruz; bu olayın bir de arka planı var. Bunu anlatırken Sayın Başkanın sorgusunda söz ettiği bazı şeylere de değinecek, beyan edeceğiz, bunları daha sonra Sayın Mahkemeye sunacağız. Ama önce şunu söyleyeyim: Bir hukuk kuralının usulen yürürlüğe girmesi, sonrasında etkili olabilmesi uygulanabilir olmasına bağlıdır. Şeklen varlığını sürdüren bir hukuk kuralının fiilen toplumsal yaşamda karşılığının olmaması, uygulanamaması hali bildiğimiz metrukiyettir; yani terk edilmişliktir. Hukuk kuralı şeklen var ancak buna uyulmamakta ve bu uymama karşısında da herhangi bir yaptırım uygulanmamakta, bu da normal karşılanmaktadır.
Biraz eskilerden bir örnek vereyim sonra çok güncel örnekler var. Örneğin 24 Haziran 1998 tarihinde kabul edilen 3489 sayılı Pazarlıksız Satış Mecburiyetine Dair Kanun'un 1. maddesinde perakende ticarette pazarlıksız satış mecburiyeti. Ancak çok kısa süre uygulandıktan sonra bu kanunun hayatta karşılığı kalmamış, uygulanması terk edilmiştir. Yani kural vardır ancak kimse duymamaktadır, beğenmediği bir mevzuatı uygulamamaktadır. Nitekim daha sonra 20 Şubat 1995 tarihinde 4077 sayılı Kanun'la bu şeklen var olan kural kaldırılmıştır.
Bir diğer örnek: 3517 sayılı Yazılı ve Basılı Kâğıtların Kese Kâğıdı Olarak Kullanılmaması, Kullanılmamasına Dair Kanun. Kanunun 1. maddesi yazılı ve basılı kitap ve defter yapraklarıyla kâğıtlardan kese ve torba kâğıdı yapılmaması, satılmaması ve bu gibi kese ve torba kâğıtlarının satıcılar tarafından kullanılması yasaktır. Ancak çocukluğumda ben de yaptım, herkes de çocukluğunda torba torba aldı, kullandı, kullanılıyordu. Ve kimsenin de buna karşı çıktığı, bir ceza uyguladığı yok. Bu kanun da 2 Temmuz 2007 tarihi itibarıyla 5697 sayılı Kanun'la yürürlükten kaldırıldı. Bunlar ömrünü toplumsal yaşam içerisinde doğal yollardan yitiren kurallara örnektir. Nitekim daha sonra çıkarılan kanunlarla da az önce şeklen var olan bu kanunlar varlıklarına son vermiştir ve bu da toplumsal yaşamda bir karışıklığa neden yol açmamış, eksiklikleri hissedilmemiştir.
Şimdi günümüze gelecek olursak: Taşıt Kanunu ile ilgili ve dava konusu olan iddialar doğrudan ilgili. Önce kısaca yasaya bakalım: 237 sayılı Taşıt Kanunu'nun 4. maddesi emir ve zatlarına binek aracı verilebilecek kişilerin 1 sayılı cetvelde, yalnızca makam hizmetlerine araç tahsis edilebilecek makamların ise 2 sayılı cetvelde gösterildiğini düzenliyor; dolayısıyla da kâğıt üzerinde kural olarak cetvellerde sayılmayan kişilere de makam aracı tahsis edilemez. Ancak Esenler Belediyesinin 2014 yılı Faaliyet Raporu'nun 102. sayfası: başkanlığın 14, 11 tane binek aracı, sadece başkanlığın, özel kalemin 10 tane. Bunlar içerisinde başkanın makam aracı var mı, varsa kaç tane, yoksa başkan bunları hiç kullanmıyor mu? Önemli soru, sonra geleceğimiz yer. Bir diğer örnek, Sayın Başkan bahsetti, Arnavutköy Belediyesi. Bir soru önergesine karşı vermiş olduğu cevapta: Öte yandan makam araçlarının aylık kirası 3.150 lira. Buradan anlıyoruz ki makam araçlarının sayısı birden fazla. Arnavutköy Belediyesi Basın Danışmanlığının yapmış olduğu bir haber üzerine basına yansıyan bir açıklamada bu makam araçlarından bir tanesinin Sayın Başkanın kullanmış olduğu araç, tayin marka Mercedes Vito marka araç olduğunu görüyoruz.
Son bir çarpıcı bir örnek daha vereyim: Tuzla Belediyesi, sayın Başkan anlattı. Çarpıcı diyorum çünkü az önce de söylendiği gibi ihalenin adı makam aracı kiralanması. İhale kayıt numarası 2014/44656. İhale sonucu hizmet alımına, ilanına göre de sonuç ilanına göre de toplam bedel 67.5000 lira. Bundan sonra yapılan devam ihalesindeki bedel de 102.000 lira. Şimdi bu örnekleri yukarıda belirttiğim meşruiyete örnek olsun diye verdim. Onlarcasını bunun İstanbul'da bulabilmek mümkün. Türkiye çapında yüzlercesini bulabilmek mümkün. Başkanlık görev süresi ile sınırlı olmak üzere büyükşehir belediye başkanına tahsis edilen araç için yakıt gideri ve diğer giderler kamu zararı kapsamında değerlendirilerek soruşturma ve dava konusu yapıldığına göre ülke genelindeki belde, ilçe, il ve büyükşehir belediye başkanlarımızın emrine ve zatlarına tahsis edilen ve makam hizmetlerinde kullanılan araçlar için yapılan yakıt ve diğer tüm giderlerin İçişleri Bakanlığı tarafından kamu zararı kapsamında değerlendirilerek sorumluları belediye başkanları, harcama yetkilileri ve gerçekleştirme memurları ile ihale komisyon üyeleri hakkında 4483 sayılı Kanun'a göre kamu zararına yol açmaktan ön inceleme yapması gerekmekte midir?
Hatta bunlar hakkında tüm cumhuriyet savcılıklarından izin verilmeden soruşturma izni talep isteyip sorumlular hakkında işlem yapılması gerekmekte midir? Mevzuat açık. Takdirlerinize sunuyorum. Türkiye'de bu şekilde bir soruşturma yapıldığı olay dışında görülmemiştir. Görülmemiştir. Benim şahsi fikrim de soruşturma yapılmasının doğru olmadığıdır. Çünkü mevzuatta ilgili hükümlerin hayattaki karşılığının kalmaması nedeniyle yasal değişiklik yapılması gerekiyor bana göre. Çünkü özellikle büyükşehirlerde makama tahsisli araç ya da yanında koruma amacı aracı olmadan hiçbir belediye başkanının bir mega kentte hizmet yapabilmesi, bir diğer etkinliklere gidebilmesi mümkün değil. Hayatın gerçekleri ve hukukun genel ilkeleri de değerlendirildiğinde bu böyle. Buna bir çözüm bulunması gerekiyor.
Kaldı ki somut olayda kamu zararı değil kamu menfaati söz konusu. Sayın Başkan, bahsetti, dosyanın ikinci ve en önemli yönü bu kamu zararı meselesi. Somut olarak sadece kamu zararı yoktur deyip geçmiyoruz, soruşturma aşamasında da belirttik. Hesaplama yapıyoruz yani ekonomik olarak yapılan bir hesaplama yapıyoruz ki ben savunmanın o kısmına fazla girmeyeceğim ama diğer meslektaşım Enver Bey'in dediği gibi oradaki arkadaşların imza sorumlularını yaparken detay verecektir. Ben kısaca bir değinmek gerekirse 34 LN 4472 plakalı araç belediye başkanının hizmetinde kullanılacak, bakım, onarım ve yakıt giderleri belediye tarafından karşılanacak. Buna karşılık araç sahibine herhangi bir ücret ödenmeyecekti. Buradaki temel soruya tekrar gelelim. Belediye aynı aracı hizmet yoluyla kiralasaydı ne ödenecekti ve mevcut yöntemden ne ödenmiştir?
Şimdi bu kıyaslama en alt düzeyden biraz sonra örnek vereceğim ama bir mevzuat hatırlatması yapmak istiyorum burada. Kamu kurumları tarafından kullanılacak araçların taşıtların edinilmesi, kullanılması, işletme ve onarım giderleri ile diğer hususları düzenleyen 237 sayılı Taşıt Kanunu'nun 7. maddesinin 1. fıkrasına kurumların taşıt ihtiyaçlarını hizmet alımı suretiyle karşılamaları esastır. Bu şekilde temini mümkün olmayan, ekonomik bulunmayan veya sağlık, savunma ve güvenlik gibi nedenlerle hizmet alımı suretiyle karşılanması uygun görülmeyen araçlar diğer yollarla edinilebilir. Yani buradaki diğer yollardan bir tanesi Sayın Başkan'ın şirketinde kullandığı araç da tam da buradaki tarife uygun bir hizmete tahsis.
Bu olayda inşaat ticaret ve sanayi anonim şirketine ait araç. Başkanlık hizmetinde kira, bedel ödenmeksizin kullanılması yani kusura bakmayın da ister istemez gülmek durumunda kaldık, kullanılması aynı aracın ihale ile kiralanmasına göre açıkça daha ekonomik ve daha kamu yararınadır. Bu yalnız bir özel kişiye ait araç belediye tarafından kullanıldı, bu şekilde değerlendirilemez. Ekonomik sonuç tam bir tasarruf. Kamu yararı açısından buna bakılması lazım. Çünkü belediye açısından aynı aracın kiralanması halinde ödenecek bedelle mevcut uygulamadaki bakım ve yakıt harcamalarının karşılaştırılması gerekir kamu zararı için somut bir hesaplama neticesinde.
Şimdi Sayın Hakim, 34 LN 4472 plakalı araç 12 2 2015 ile 15 4 2019 tarihleri arasında, yani 4 yıl 2 ay 3 gün belediye hizmetinde kullanılmış. Bu dönemde 18 tane ayrı ihalede şirket tarafından ihalenin bedeli çok da değildi ama eğer araç hizmet alımı yoluyla gelseydi mecburen yine yakıt bedeli belediye tarafından karşılanacaktı. Yani burada esas şey de karşılaştırma yapılması gereken şirket modelindeki şirketle araç arasında başkanın hizmetine sunulması şirket modeliyle toplam belediye maliyetiyle alternatif hizmet modelindeki toplam belediye maliyetinin karşılaştırılması.
Şimdi hizmet alımı suretiyle taşıt edilmesine ilişkin esas ve usulleri düzenleyen Bakanlar Kurulu kararının 6. maddesinin 2. fıkrasında A bendinde yapılacak bir hesaba göre, yani buna göre bir hesap yapacak olursak buradaki kural şu, taşıtların şoför hariç olarak aylık kiralama bedeli KDV hariç kasko sigortası değerinin yüzde 2'sini aşamaz. Ben soruşturma aşamasında da bir rakam vermiştim. Vermiş olduğum rakam muhtemelen çok asgari bir değer, 160.000 lira olduğunu kabul edelim. 16.0000 lira böyle kabul edilecek olursa aylık kiralama bedelinin yüzde 2'lik sınırı dikkate alındığında 3.200 lira olacağı, 50 aylık dönemde de kiralama bedelinin 160.000 liraya ulaşacağı gözükecektir.
Yani aracın kamu hizmetinde kullanıldığı dönemde araç için bakım yapılan, yapılan bakım bedeli 25.518 lira, lastik gideri 5.000 küsur lira. Bu 160.000 liradan bu rakamları çıkardığınızda 120-130000 lira harcamadan tasarruf edildi. Yani kamunun bir menfaati var. Burada belediye lehine ekonomik sonuç bulunduğu çok açık. Dolayısıyla yalnızca belediye para harcadı şeklinde değerlendirilmesi eksik. Belediye bir araçtan yararlanmıştır, buna karşılık kira bedeli ödememiştir. Araç belediye hizmetinde kullanıldığı için tamirat, bakım gideri etmiştir fakat alternatif olarak yapılacak olan kiralamada yine bu giderler yapılacak ancak kira bedeli de ödenecektir. Kira bedelinden düşüldüğünde en az 120.000 lira bir kar elde edilmiştir.
Harcamaların neden kamu yararına konuştu, aynı şeylerin belki de bu dosyadaki en önemli ayrıntılandırma bu. Belediye araç alır, araç kiralar, araç satar, yakıt alır, bakım yaptırır, personel çalıştırır, hizmet satın alır. Bunların hepsi kamu harcamasıdır fakat kamu harcamasının varlığıyla kamu zararının varlığı da aynı şey değil. Kamu zararının ortaya çıkabilmesi için yapılan ödemenin karşılığında belediyenin bir ekonomik veya kurumsal fayda elde edip etmediğine bakmak lazım. Somut olayda araç belediye hizmetinde kullanılmış bir kira bedeli ödenmemiş, az önce kısaca değindim, sonuçta belediye bir kar elde etmiştir. Sayın Başkan daha yasal imkanlarla daha yüksek rakamlarda benim de değindiğim örneklerde daha yüksek rakamlarla belediyelerin maliyeti görülmektedir. 5393 sayılı Belediye Kanunu 60. maddesi de araç giderlerini belediye giderleri olarak saymıştır. Yani maddede, "Madde B: Belediye giderleri şunlardır: Araç ve malzemelerinin temini, yapımı, bakımı ve onarımı..." Bunları saymış, yani yine burada 5393 sayılı Belediye Kanunu'nda belirtilenlerin dışında bir harcama da yapılmamıştır. Araç kiralama hizmetinde kullanılmışsa belediye hizmetlerinin yerine getirilmesi amacıyla kiralanan bedeller ödenmişse konunun doğrudan doğruya üçüncü şahıslara menfaat temin etme şansı olamaz.
Bir diğer önemli husus daha: İddia edilen kamu zararı şu ana kadar yasal faiziyle birlikte ödenmiştir. Bunların makbuzları dosyada var. Meslektaşlarım sundu, gerekirse bir defa daha diğer belgelerle birlikte sunarız. Yasal faiziyle birlikte tamamen ödenmiş olması hususunun da dikkate alınması gereken bir husus. Yani ortada artık, iddia edilen kamu zararının devam ettiği bir durum yok. İddia edilen zarar ödenmiş, üstelik yalnız anapara değil yasal faiziyle ödenmiş. Dolayısıyla mali kriterler bakımından da öngörülen maliye sonuç tamamen telafi edilmiştir. Bu ne için önemlidir? Yani tartışmaya açık... Bunun ödenmesi bir suç ikrarı değil. Bunun ödenmesi bir suçun işlendiğinin kabulü değil. İdari veya mali süreç sonuçlarına dâhil edilen bedelin ödenmesi, "Ben suç işledim," şeklinde bir ikrar olarak düşünülemez. Burada esas olarak ödemenin yapılmış olması değil; ödemeye konu işlemin ceza hukuku bakımından suç oluşturup oluşturmadığıdır.
Ceza mahkemesi ceza yargılaması sırasında idari veya mali makamların zararı vardır şeklindeki değerlendirmesini otomatik biçimde sanık da zararı tazmin ettiğine göre ceza hukuku bakımından suç işlemiştir olarak dönüştüremez. Çünkü ceza yargılaması sırasında bir anlayanın zimmet kastı önemlidir. İdare hukuku ile zimmet konusu tamamen farklı şeylerdir. Dolayısıyla iddianame düzenlenmeden önceki incelemeler sırasında da, ne yazık ki soruşturma sırasında da bu kamu zararının var olup olmadığı konusundaki lehe olabilecek hususların tamamı göz ardı edilmiştir. Ancak tekrar söylüyorum; yani kamu zararı bir an için varsayılsa bile somut ortada bir zarar var. Gerçi savunmalarda bunu dile getirmedi. Ben tekrar dile getiriyorum: Diyor ki; 2 ay, 3 gün belediye hizmetlerinde kullanılan bir döneme ait aracın yapmış olduğu kilometre, yakılan yakıt, yıpranmışlık ve amortisman kaybı şirketin, dolayısıyla başkanın ortak olduğu şirketin, başkanın da zararıdır.
Aynı uygulamanın belediyelerde ve kamu kurumlarında bulunması kasıt yönünden değerlendirilmelidir. Savunmamız, "Başkaları da yapmış, biz de yaptık," odaklı değil; kesinlikle değil. Ancak aynı veya benzer uygulamaların kamu idaresinde yaygın bir şekilde bulunması, özellikle mevzuatın nasıl yorumlandığı konusunda kamu görevlisinin kastı, bilinci ve kastı bakımından değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Yani metruk bir mekânda bulunmuş, ani ve fevri verilmiş örnekten ziyade yaşadığımız ortamda, gündemimizde değerlendirdiğimiz zaman burada bir suç işleme kastıyla bir bilinçli hareket edildiğini söylemek mümkün değildir.
Ayrıca şunu da söyleyeyim; ceza yargılamasında muhakememle ilgili ihtimale değil, kesinliğe dayalı ispata dayalı delillere ihtiyaç vardır. İddianamede şayet öyle olacak olursa, bu dilekçe havale edilmeseydi, onaylanması gerekirdi, bu idare yapılmazdı, bu idare yapılmasaydı bu program meydana gelmezdi... Bunların tamamı varsayımsal bir sorumluluk zinciri kurmaya çalışılan mantık yürütmesi. Ancak her bir halkasının ayrıca ispat edilmesi gereken böylesi bir zincir varsayımlardan oluşamaz ve ceza mahkûmiyeti için varsayım yetersizdir. Kuşkuya yer bırakmayacak delil, bu noktada bulunmamaktadır.
Bu aşamada söyleyeceklerimi bu kadarla sınırlı tutuyorum. Dosyanın bütününü birlikte değerlendirdiğimizde ortada bir şirket tarafından verilmiş bir teklif var, bu teklif belediye başkanlığına sunulmuş, teklif encümene Sayın Başkan tarafından havale edilmiş, encümenin verdiği kararın yetki bakımından tartışmalı olduğu ileri sürülmektedir. Daha önce de söylediğim gibi bu kararın yetki bakımından tartışmalı olması tek başına cezai sorumluluk doğurmaz, idare hukukunun konusudur. Belediye başkanının görevi kötüye kullanma suçundan sorumlu olacağı anlamına da gelmemektedir. Kaldı ki belirttiğimiz gibi yasal faiziyle birlikte tamamen ödenmiş olması da göz önünde bulundurulması gereken bir husus. Çünkü kamu zararı iddiasının artık devam etmediği ortada, herhangi bir kişisel menfaat olmadığı da ortada bir nokta efendim.
Şimdi Sayın Mahkemenizden yargılama sırasında idari işlemle ceza sorumluluğunu birbirinden ayırt etmesini, bu noktadaki bu konudaki olguları titizlikle süzmesini talep ediyorum. Bir işlemin yetki bakımından sıhhatli olup olmaması ayrı bir meseledir; o işlemin cezai sorumluluk doğurup doğurmadığı konusu apayrı bir meseledir. Bir dilekçeyi havale etmek tek başına görevi kötüye kullanmak değildir. Bir idari işlemin sonradan hukuka aykırı kabul edilmesi, yani "Yetkin yoktu, sen bu kararı veremezsin," denmesi cezai kastın göstergesi değildir. Bir mali hesabın sonradan çıkarılması telafi edilmişliği inkârı değildir; yapılan ödeme de bir suç ikrarı ve kabulü değildir. Esas hakkındaki savunmaları aşamalarda sırası gelirse mahkemeye sunacağız. Söylediğim şeylerin birtakım belgeleri var, onları da sunacağız. Biz şimdilik müvekkilimizin beraatine karar verilmesi gerektiğini düşünüyoruz ve bundan dolayı beraat talep ediyoruz.
AVUKAT NUSRET YILMAZ SAVUNMASI
Sayın hakim, değerli meslektaşım eylemi hukuki nitelendirmelerde bulunup ben huzurdaki davada hukuki nitelendirmelerden önce meseleyi saik yönleriyle ele almaya ve sonrasında da isnad edilen eylemin yasal unsurlarının gerçekleşmediğini anlatmaya çalışacağım. Zira bu davanın içeriği, özelliği, adı geçenler, unvanları, nitelikleri bunu bir anlatım, bir sunum yöntemi olmaktan öte bir zorunluluk haline getirmekte, bir mecburiyete dönüştürmekte. Bir kere baştan bir kere doğrudan şunu ifade edeyim, bu dava da siyasi bir davadır. Yargısal tacize sıklıkla maruz kalan müvekkilimiz açısından zincire eklenen son halkadır. Bu tarafımca katiyetle siyasi saiklerle, mülahazalarla dile getirilmiş bir husus değildir. Zira biz siyasetçi değiliz, ben bir hukukçuyum.
Hakimlik, avukatlık dahil yaklaşık 32 yılını geride bırakmış bir hukukçuyum. Siyaseti siyasetçilere bırakıyoruz, onlar siyasetlerini yapsınlar. Biz meseleleri hukuk düzleminde kalarak, sorunları hukuki açıdan değerlendirerek sonuca ulaşmakla, maddi gerçeğin ortaya çıkmasına ve adaletin tecellisine katkı sunmak bizim hedefimiz. Lakin son dönemlerde öylesine absürt, mesnetsiz, dayanaksız davalarla ve verilen kararlarla karşı karşıyayız ki Ekrem İmamoğlu adının geçtiği dosyalarda öylesine farklı uygulamalarla ve hükümlerle karşılaşıyoruz ki bu iklimde sorunu ortaya koymak ve meramı ifade etmekte sadece hukuki nitelendirmelerde bulunmak kifayetsiz kalmakta. Örneğin diğer belediyeler veya şahıslar söz konusu olduğunda dava konusu yapılmayan, hatta hiç soruşturulmayan, örneğin Türkiye'nin en ücra köşelerinde başka belediyelerde, işte Bayburt Demirözü olsun, Çankırı Atkaracalar olsun gibi yerlerde, belediyelerde ve dahi başka büyükşehir belediyelerinde bile, bunları önemsizleştirme adına söylemiyorum, oralarda bir usulsüzlük olduğu anlamında söylemiyorum, bunu belirtmekte fayda var, başka belediyelerde hiçbir şekilde dikkate alınmayan ama iş İBB ve Ekrem İmamoğlu'na geldiğinde hemen davaya dönüştürülen olaylarla karşı karşıya kalmaktayız. Adaletin terazisi eşit, eşit olmalıdır. Devletin, devlet yiğit yönünü de, celalini de, cemalini de herkese eşit bir şekilde göstermelidir.
Zira adalet bizim pusulamızdır. Hz. Ali'nin dediği gibi, "Devletin dini adalettir." Temennimiz, dileğimiz, gayretimiz adaletin hiçbir kimse, zümre, kesim veya siyaset tarafından gölgelenmemesidir. Bütün gayretler, bütün çabalar bu doğrultudadır. Şu anda huzurdaki davayla birlikte müvekkilimizin adliyemizde, Büyükçekmece Adliyesinde yargılandığı 2. davayla karşı karşıyayız. Biz daha öncesinden 10. Asliye Ceza Mahkemesinin 2023/18 sayılı esas dosyasıyla bir yargılama yapıldı ve nihayet 6 celse savcılık makamının mütalaa vermekten imtina ettiği bir yargılama sonrasında müvekkilimiz hakkında beraat kararı verildi, o dava istinaf aşamasındadır. Huzurdaki davada yine mahkemenizce yargılaması yapılan müvekkilimizin sanık olarak yargılandığı 2. davadır. Şimdi bu davaların karşılaştırılması dahi adı geçen sanıkların, rapor sunan bilirkişilerin ve kaleme alınan iddianamelerin ayrıntılarına bakıldığında biraz önce girizgahta ne demek istediğimi çok daha net bir şekilde ortaya çıkaracaktır.
Sayın hakim, biraz önce belirttiğim o davada 2022 yılı sonu itibariyle, yani 30.12.2023 tarihinde bir iddianame tanzim edilmiş. Bu iddianamede dönemin belediye yetkilileri, ihale komisyonu üyeleri ve Sayın Başkan ihaleye fesat karıştırmakla suçlanmış. 2015 yılında alınan, yapılan bir hizmet alımı ihalesinde asgari ücret fiyat farklarının yanlış uygulanması sebebiyle kamunun, belediyenin 250 küsur bin liralık bir zarara uğratıldığı, ihaleye katılma yeterliliği olmayan firmaların ihaleye katılmasına sebebiyet verildiği ve yine aynı şekilde eksik belgelerin sonradan ibraz edilmek suretiyle rekabet koşullarının ortadan kaldırıldığı ve Sayın Başkanın da iç denetçi biriminin raporuna rağmen gerekli denetimleri yapmadığı, ihale komisyon üyeleri hakkında disiplin soruşturması gerçekleştirmediği, uyarılmadığı ve dahi suç duyurusunda bulunmadığı gerekçesiyle oradan da ihaleye fesat karıştırma suçlamasıyla bir dava açılmıştı.
Bu davalarda tabii savcılık makamı esastır ama o davayı, o iddianameyi tanzim eden, kaleme alan savcıyla işbu davamızın savcısı da aynı kişilerdir. Dolayısıyla iki olaya da çok vakıftır Sayın Savcımız, o manada bu örneği veriyorum. O davada yapılan iddianameye dayanak kılınan bir bilirkişi raporu var. Hükme elverişli olmayan, olaya, oluşa uygun olmayan, bilimsellikten uzak ve uzman sayılmayan bilirkişi, ama ben onlara bilmez kişi diyorum, bir bilirkişi tarafından tanzim edilen, bir rapor esas alınarak, Satılmış, soyadını hatırlayamadım, bir bilirkişi tarafından tanzim edilen, tek kişi tarafından tanzim edilen bütün itirazlara rağmen o rapor esas alınarak hazırlanmış bir iddianame söz konusu. Ve yargılama sırasında aralarında hukukçu ve mali müşavirin de bulunduğu 6 kişiden müteşekkil, 2 uzman emekli Sayıştay denetçisi, 2 bilirkişi heyetinden rapor aldırılmış ve o raporlar neticesinde ihale yetkililerinin kurumu zarara değil 300 küsur bin lira bir kara geçirdiği, ihaleye yeterlilik kriterlerine haiz kişilerin ihalelere katıldığı, bu iddianın yersiz olduğu ve dahi yine herhangi bir şekilde evrak eksikliği sebebiyle bir kurumun, şirketin ihaleye katılmasını sebebiyet verilmediğine dair o birbiriyle 2 bilirkişi heyetinin raporu dosyada olmasına rağmen, Temmuz ayında bu rapor dosyaya girmiş olmasına rağmen biraz önce de zikrettiğim üzere 6 celse savcılık makamı mütalaa vermekten imtina etmiş ve en son nihayetinde mahkeme beraat kararı vermiştir.
Bu davaya bakıyorum, burada da bir iddianame tanzim edilmiş. İddianameye bir bilirkişi kurulu raporu ve müfettiş raporu dayanak kılınmıştır. Şimdi bu kişilerin profillerine baktığımızda ne demek istediğimiz çok daha net ortaya çıkacaktır. Biraz önce Sayın Başkan kendi savunmasında işaret etti. Müfettiş 2015 yılında iktidar partisinin Mersin 6. sıra milletvekili adayı. Seçilemeyince tekrar bürokrasiye dönmüş. 2019 yılında Mart ayındaki seçimlerin iptali sonrasında terör iddialarını araştırmakla yükümlü kılınan bir heyete başkanlık yapmış ve aynı şekilde Sayın Başkanın Beylikdüzü Belediyesinde başkanlık yaptığı döneme ilişkin o dönemi inceleyen heyete de başkanlık yapmıştır. Hatta bu sayın müfettişimizin bazı illerin valiliğinde de adı geçmiştir. Dolayısıyla İçişleri Bakanlığının o dönem içerisinde uhdesinde çok yetenekli, hepimiz biliyoruz alanında çok ehil, çok uzman, çok vicdanlı, adaletli müfettişler vardır. Başka bir müfettiş yokmuş gibi bu sayın müfettişin görevlendirilmesi bu soruşturmayı başından baştan elbette gölge düşürmüştür, eleştirilere maruz bırakmıştır bu soruşturmayı.
Devamla savcılık makamı, biraz önceki davada örneğini verdiğim gibi bir bilirkişi incelemesi yaptırmıştır bu davada da ve Emine Dikmen adlı bir bilirkişiden ayrıntılı bir rapor almıştır. Sayın bilirkişi 16.12.2021 tarihli raporunda huzurdaki eylemle, davaya konu eylemlerle ilgili Kamu İhale Kanunu'na aykırılık ve kamu zararı tespit edilmediğini, adı geçenlerin bütün şu anda huzurda yargılanan sanıkların görevlerini ihmal ettikleri yönünde somut delillere rastlanmadığını rapor etmiştir; ayrıntılarıyla, delilleriyle beraber. 16.12.2021 tarihi. Biraz önce örneğini verdiğim davada ehliyeti, liyakati ve raporu son derece tartışılan bilirkişi raporuna dayanarak dava açan savcılık makamı, bu kez bununla yetinmemiş ve daha sonra 25.09.2025 tarihinde re'sen bir bilirkişi heyeti seçmiştir. Şimdi ben merak ettim. Yani bu kadar siyasetin en azından gölgesinin konuştuğu, konuşulduğu, tartışıldığı, eleştirildiği bu davalarda adı geçen bilirkişiler kimlerdir? Huzurdaki bu davada bilirkişilik görevinde bulunan üç kişi vardır. Birisi Önder Ataseven, diğeri Fethi Dinçer, diğeri Yusuf Kurt.
Şimdi Önder Ataseven nitelikli hesap uzmanı olarak iddianameye konu bilirkişi raporuna imza koymuş. Baktım kendisi bir avukat. HUDER üyesi, yani Hukuki Araştırmalar Derneği Yönetim Kurulunda yer almış. Açık kaynaklardan görebildiğim kadarıyla Aralık 2025'te Yönetim Kurulu üyesi olarak gözüküyor. Güncel künyede o dönemin yöneticilerinin ekseriyeti görevine devam ettiği hâlde adı geçen meslektaşımızın ismi yer almıyor. Bu derneği biliyorum çünkü bize de geçmiş dönemde temsilcilik teklifinde bulunmuşlardı. Aralarında son derece saygın, değerli hukukçular var. Ama yine açık kaynaklara baktığımızda, yine söylüyorum biraz önce bu tür davalara gölge düşürmemek adına söylüyorum, iktidar partisiyle düzenli temaslardan, kurumsal siyasetleri ve ortak hukuki, siyasal etkinliklere dayanan yakın bir diyalog ve iş birliği ilişkisi bulunduğuna dair bu derneğin bazı sayın üyelerinin milletvekili, il başkanlıkları ve genel sekreterlik gibi görevlerde bulunulduğunu görmekteyiz açık kaynaklardan. Yine söylüyorum, şöyle basit bir araştırma yapıldığında 17 tane bilirkişilik kurulu var Türkiye'de. Bildiğim kadarıyla sayı 30 ila 50 bin arasında değişmekte, güncel rakamlar 36 bin civarında olmakta. Keşke bu davalarda en azından bu işlerde rapor tanzim edebilecek çok sayıda nitelikli isim var. Bunlardan keşke rapor alınsa biz de bu konuları konuşmak, tartışmak zorunda kalmasak, eylemleri konuşsak.
Şimdi bir diğer üye de Mali Müşavir Yusuf Kurt. Bu isimlere baktığımda bir yerde daha karşımıza çıkıyor bu isimler. Aralık 2025'e biraz önce işaret etmiştim. Maalesef öyle bir iklimden geçiyoruz ki kimliği, kişiliği son derece tartışmalı olan kişiler muteber kabul edilmekte ve onların beyanlarına dayanarak onlarca kişi hakkında dava açılmakta ve mağdur edilmekte, öyle bir iklimde yaşıyoruz. Hakkında tecavüz, alıkoyma, taciz şeklinde iddialar bulunan ve maalesef beyanları muteber kabul edilerek çok sayıda belediyeye ve belediye çalışanına dava açılan, onun beyanlarıyla... Bir vatandaş var, Aziz İhsan Aktaş. 1. Ağır Ceza Mahkemesinde bu zatın sanık olarak yargılandığı davada Ağır Ceza Mahkemesine bir mütalaa sunuluyor. Bu mütalaada ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat, kamu kurumlarını dolandırma, sahtecilik ve suçtan elde edilen mal varlığını aklama suçlarının unsurlarının onun açısından oluşmadığına dair bir mütalaa sunuluyor bu mahkemeye ve maalesef tesadüf dikkat ediyoruz bizim dosyamızda ismi bulunan iki bilirkişinin mütalaada ismi var. Bu da tesadüf ve yine söylüyorum keşke olmasaydı, keşke bu şekilde büyük tesadüflerle karşı karşıya kalmasak idik.
Bir şeye daha dikkat etmekte fayda var. Şimdi savcılık makamı, aynen ifadeyi okumak durumundayım. 25.09.2025 tarihinde işbu davanın dayanağı bilirkişi raporunu aldırırken şöyle denilmiş: "Ankara Bilirkişi Bölge Kurulu Başkanlığı tarafından bilirkişi listesinde aktif olarak görev yapan Sayıştay Denetçisi Fethi Dinçer, Kamu İhale Uzmanı ve Avukat Önder Ataseven ve Muhasebe Uzmanı Yusuf Kurt'tan oluşan üçlü bilirkişi heyetinin re'sen seçilerek dosyanın heyete teslim edilmesine karar verilmiştir." Var mıdır bunda bir şey? Savcılık makamı re'sen tespit edebilir ama biraz önce söylediğim şekilde özellikle geçtiğimiz bu dönemin koşulları dikkate alındığında keşke daha dikkatli davranılsaydı.
Devam ediyor, bizzat bilirkişi raporundaki ifadeyi okuyorum: "Ancak bilirkişilerin UYAP Bilirkişi Görevlendirme Sistemi üzerinden teslim süresi geçmiş birkaç dosyasının bulunması," yani bu bilirkişilerin ellerinde bulunan bazı dosyaları sayın bilirkişiler zamanında teslim etmemişler, "ay sonu olması (25 Eylül) ve aylık kotalarının dolmuş olması gerekçesiyle sistem üzerinden atamalarının yapılamadığı anlaşılmıştır." Sistem bu gerekçelerle atamaya müsaade etmemiştir. Biraz önce söyledim, yine söylüyorum; 17 bilirkişilik kurulu, yaklaşık ortalama 35 bin, 40 bin bilirkişinin, alanında onlarca, yüzlerle belki binlerce bilirkişinin olduğu bir ortamda ne yapılmış? Bu nedenle bilirkişilerin haricen atanmasına ve heyet bilirkişilerin dosyayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Talimat Bürosundan teslim almalarına karar verilmiştir. Bu memlekette, söyledim biraz önce de çok sayıda ehil, yetenekli...
Hâkim: Mesela sonuç olarak yeni bir bilirkişi raporu alınması talebiniz var mı?
Nusret Yılmaz: Daha oraya daha gelmedim Sayın Başkan, Sayın Hâkim. Şöyle; yani bu davada gidişatı, yani biz bu davada açılan davalarda elbette hukuku konuşmak isteriz, fiilleri konuşmak isteriz. Ama şöyle bir davada hakikaten Türk yargısının, Türk kamuoyunun, bizlerin, herkesin bu tür davalarda meşgul edilmesi hakikaten üzüntü verici.
Davaya dayanak kılınan bilirkişi raporunda ne demiş sayın bilirkişi heyeti? Şunu söylemiş: Demiş ki; yüklenici firma, yani sayın başkanın da ortağı olduğu firma, aracın sahibi olan ve masraflarının belediye tarafından karşılanmasını teklif ederek bu süreçten maddi menfaat sağlayan, özel hukuk tüzel kişisi olması nedeniyle sorumluluğun doğabileceği değerlendirilmiştir. Yani şurada, biraz sonra ayrıntılarına değineceğim, daha sonraki aşamalarda ayrıntılarını vereceğim, şurada kendi aracını kullanan, kullandıran bir firmanın, bir şahsın nasıl bu eylemden menfaat temin ettiğini anlamakta inanınız zorluk çekmekteyiz. Ve devam etmiş sayın bilirkişi heyeti, demiş ki; 122.000 ön inceleme raporu ve ilk bilirkişi raporuna göre belediye bütçesinden yapılan toplam harcama 122.305 TL olarak tespit edilmiş, bu tutar kamu zararının net miktarını oluşturmaktadır. Biraz sonra kamu zararını da tartışacağız. Yani evet, kendi bu konuda bir yasaklık yapmış ve kamu zararını net olarak nitelemiş. Ve sonrasında da bu gerekçelerle beraber raporunu tanzim etmiş ama Allah var, Allah var bir yerde şu ibareyi de kullanmış: Sayın Başkan olur vermekle suçlanıyor bu davada görevini kötüye kullanma açısından. Onu da şu şekilde; onun da diyor bu şekilde imza adımlarında havale dışında başkaca iş ve işlemlerde imzası bulunmadığından konuya ilişkin değerlendirmenin Cumhuriyet Başsavcılığına ait olduğu ve biz Cumhuriyet Başsavcılığından tabii CMK 160-170'teki maddelerde gereğince lehe ve aleyhe delilleri toplamakla ve kanunun emredici hükmü gereği şüphelinin haklarını korumakla mükellef olan Cumhuriyet Savcılığından tabii ki böyle bir tavır, davranış, davranış beklerdik. Şimdi bu iki iddia var. Bir belediye başkanı düşünün, diyor ki sayın başkan kendi özel aracını, yani şirkete ait aracı makam aracı olarak kullanan belki ilk kişi değil, belki tek kişi de değil. Ama bu sebepten yargılanan muhtemelen ilk ve tek kişidir.
Biraz önce dedim, yinelemekte fayda var. Ekrem İmamoğlu olunca dava, ceza tehdidi; başka belediyeler ve isimler olunca takdir, övgü... Şimdi buna dair bir örneği de yine sizinle paylaşmak istiyorum. Haber İhlas Haber Ajansında yapılmış. Diğer bir belediye başkanı, Çanakkale Gelibolu ilçesindeki belediye başkanı benzer bir şekilde eski belediye zamanından kalan aracı satışa çıkarmış, 2024 tarihinde seçildikten sonra. Kendi aracını makam aracı olarak kullanmaya karar vermiş ve aynen ifade şu: Vatandaşların, satışa sun- vatandaşların büyük ilgi gösterdiği bu adım, lüks makam aracının satı- satışa çıkarılmasını takdirle karşılandı. Başka bir gazetede Yeni Akit yine benzer olayı haber yapmış: Vatandaşların büyük ilgi gösterdiği bu adım, lüks makam aracının satışa çıkarılmasını takdirle karşıladı vatandaşlar diyor. Yani başkaları yapınca takdir, övgü; ama bunun örnek olarak Ekrem İmamoğlu yapınca ceza tehdidi, dava. Bir hususa da işaret etmekte fayda var. Şimdi burada iddianamede dayanak bilirkişi raporunda zarar olduğundan bahsedilmiş. Merak ettim, bugünkü karşılığı nedir zarar miktarlarının diye. Mesela 631 lira var. 14.000 küsur liralık bir rakam var. 5.084 artı KDV lastik alımı, 6.002 liralık bir rakam var. 79.395 liralık bir yakın alımıyla ilgili bir rakam var. 79.300 liralık bir rakam var. Şimdi bunlarla ilgili devletin her kuruşu değerlidir. Devlet yeri geldiğinde her kuruşun hesabını sormalıdır. Ama biraz önce söylediğim şekilde; 1, eylem suçsa bunun hesabını sormalıdır, 2, herkese eşit sormalıdır. Dönemin kuru itibarıyla baktığımda ne kadarlık bir davaya konu olmuş acaba? Ne kadarlık bir dava konusu, birinci eylem haricinde 65.800, 65.600 liralık rakamlar haricinde araçla ilgili bedeller nedir diye merak ettim, baktım. 631 lira karşılığı yaklaşık 100-110 dolar.
5.084 lira, 6.000 lira karşılığı dönemin kuruyla yaklaşık 950 dolar. 14.000 lira karşılığı yaklaşık 2.600 küsur dolar. Yani araç bakım, tamir, onarım bedelleri yaklaşık 3.700 dolar, günlük kurla yaklaşık 180.000 lira. Biraz önce sayın başkan ifade etti. Çok basitinden, uluortak ilanların sitelerine bakıldığında bugün böylesi bir aracın günlük kullanım bedelleri çok daha fazla, 10.000 liraya gidiyor. 5.000, 10.000, 7.000, 8.000... Aracın modeli, bedeli, yeniliğine göre değişiyor. Bu araç 2014 yılı, 2014 modül yeni bir araç. Ve bu araçla ilgili aylık yaklaşık minimum 150-200.000 liralık bedeller karşımıza çıkıyor. 250-300.000 liraya yakın bedeller var. Yani demeye çalıştığım şu: Yargılamaya konu yapılan aslında bakım, onarım, tadilat bedelleri, günlük rakamla 180.000 lira civarında bir rakama tekabül ediyor. O aracın 4,5 yıl yaklaşık o belediyede kullanılan ve sonraki hizmet döneminde kullanılmaya devam eden kendi aracı, 10 bir yıldır kullanılan kendi aracını kullanan sayın başkanla ilgili 1 aylık, neredeyse olsun 1,5 aylık kullanım bedeline denk geliyor dava konusu yapılan. Şimdi böyle bir durumda kalkıp da hakkaniyet soruyorum size.
Kamu zararından bahsetmek ne kadar makul, vicdanlara ne kadar uygun? Bir diğer husus da bu hususta şu: 79.000 liralık bir yakıt giderinden bahsediliyor. Bu duruma baktığımızda bu araç tahsisli bir araç olsa da özel bir araç olsa da belediye hizmetleri kapsamında kullanıldığı müddetçe ki iddianamede aksine bir beyan yok, aksine bir delil yok, aksine bir iddia yok. Dolayısıyla bu araç belediye hizmetlerinde kullanılmış bir araç. Ne şekilde, hangi araç kullanılırsa kullanılsın o yakıt zaten harcanacak. Hal böyle olunca bu nasıl oluyor da iddianameye konu yapılıyor? Ve bir diğer husus da yine biraz önce sayın başkan da savunmasında ifade etti. Belediye başkanlığından ayrıldığı döneme ilişkin sehven ödemesi yapılan 21.955 liralık bir bedel farkına varılıyor ve 12.12.2019 tarihinde faizi ile beraber 27.538 TL olarak belediye kasasına yatırılıyor. Tıpkı bu bilirkişi raporu aşaması, daha sonra işaret edildiği dönemde kamuoyu sonu tartışmalarla meşgul edilmesin ve başka şekilde bir anlam çıkarılmasın diyerekten şu an yargılama konusu yapılan toplam 122.305 TL'nin ayrıyeten faizleri ile beraber 2025 yılının 10. ayında 211.000 küsur TL olarak belediye veznesine yatırıldığı gibi.
Bir hususa da işaret etmekte fayda var, toparlıyorum kısaca geçeceğim. Yani... Yargılamaya konu araç, başkanlık hizmetinde sadece kullanılan bir makam aracı değil. Sayın Başkana aldığı tehdit ve hakaretler sebebiyle koruma tahsisi yapıldı. Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminden bu tarafa kendisinin korumaları var, resmi korumaları var; özel korumaları olduğu gibi. Şimdi bir araçta bir yerden bir yere nakli haricinde, aynı zamanda güvenlik hizmetleri de temin ediliyor. Yani bu araçta Sayın Başkan kendisi tek başına hizmet anlamında onu kullanmıyor; hizmet anlamında bu araç kullanılırken kendi korumaları da o araçla beraber hareket ediyor, o araçta yer alıyor. Dolayısıyla bu araç sadece bu haliyle belediye hizmetine tahsis edilmiş bir araç olarak nitelendirilemez, nitelenemez. Aynı zamanda güvenlik amacıyla da kullanılan bir araç olduğu aşikârdır. Bunu niye söylüyorum? Biraz sonra yine işaret edeceğim. Suçun 257. madde kapsamında yasal unsurları gerçekleşmemiştir ama zorlama bir yorumla Taşıt Kanunu'nun 17. maddesine atıfta bulunulmuş ve dayanak kılınmış iddiaya. Taşıt Kanunu'nun 17. maddesinde aynen, açıkça "güvenlik hizmetlerinde kullanılan taşıtlar hariç" ibaresi kullanılmaktadır. Yani bu aracın kullanım şekli, kullanan amacı, bu yönüyle de iddia edilen bu madde kapsamında düşünülemez, buradan bir suçlama yapma cihetine gidilemez.
Şimdi Sayın meslektaşım çok ayrıntılı bir şekilde anlattı ama kısaca değinmekte yine fayda görüyorum. İsnat edilen eylem Türk Ceza Kanunu 257'deki kapsamında görevi kötüye kullanma suçu. Görevi kötüye kullanma suçu, malumunuz olduğu üzere, sadece norma aykırı davranışın yapılmasıyla cezalandırılabilecek bir suç değil. Suç nedeniyle failin cezalandırılabilmesi için aranan koşullar vardır. Bunlar objektif cezalandırılabilme şartlarıdır. Görevi kötüye kullanan kişilerin mağduriyetine yol açarsa, kamu bir cezalandırma, görevi kötüye kullanma kişilerin mağduriyetine sebebiyet verirse cezalandırma cihetine gidilir. Huzurdaki davada, bu eylemde herhangi bir kişinin mağduriyeti söz konusu değildir. Görevi kötüye kullanma kamunun zararına, zarara uğramasına yol açarsa cezalandırma cihetine gidilir. Biraz önce Sayın meslektaşımın ifade ettiği, benim de kısaca değindiğim, iç üzerinden geçtiğim şekilde kamunun faydasına işlem vardır. Kamunun cebinden çıkacak, Sayın Başkan ifade etti, belki milyonlarca liralar kasada kalmıştır. Görevi kötüye kullanma kişilere haksız bir menfaat sağlanmasına yol açarsa yine cezalandırma cihetine gidilir der. İşbu huzurdaki davada herhangi bir şekilde hiçbir kimseye haksız bir menfaat de temin edilmemiştir.
Şimdi kamu zararı kapsamında bir iki hususa değinmekte fayda var. Bilirkişi raporunda ve onu esas alan iddianamede 5018 sayılı yasanın 71. maddesindeki kamu zararından bahsedilmiş ve biraz önce örneğini verdiğimiz açık, sarih hususlara rağmen bir kamu zararı kavramından bahsedilmiştir. Bu olayda kamu zararı yoktur, kamu faydası vardır, kamu menfaati vardır, kamu kaynaklarının verimli kullanımı vardır. Burada hâkim, Ceza Genel Kurulu kararlarında da olduğu gibi, her somut olayda kamu görevlisinin fiiliyle kamu zararının meydana gelip gelmediğini araştırmakla mükelleftir. Ancak bu araştırmayı yaparken norma aykırı olan her davranışın kamuya duyulan güveni sarstığı, dolayısıyla kamu zararına yol açtığı ya da zarara uğrama ihtimali ortaya çıkardığı şeklinde bir ön kabulle de hareket edilmemelidir. Maalesef iddianamede bu hususta, bu anlayışla biz karşı karşıya kaldık.
Ve yine değerli meslektaşım biraz önce değindi. Sayın Başkan encümene havale noktasında bir olurla suçlanmaktadır. Bu olur imzanın suçlanmak için tek başına yeterli değildir. Zira burada da objektif cezalandırılabilme şartlarına ihtiyaç vardır. Biraz önce söylediğimiz gibi bu olur yine kişilerin mağduriyetine, kamunun zararına veya bir kişinin, kişiye haksız menfaat sağlanmasına yol açmalıdır. Yargılamaya konu olayda bu husus da yoktur. Bilaahare, daha sonraki aşamalarda ayrıntılarıyla biz savunma yapacağız. Şu aşamada usul ekonomisi açısından bu açıklamalarla yetiniyorum ve gerek Sayın Başkanın gerekse hukuka, mevzuata ve kamu menfaatine uygun şekilde davranan, hareket eden diğer sanıkların savunmaları alındıktan sonra 223/9. maddesi gereğince derhal beraatlerine karar verilmesini talep ediyorum.
MAKAM ARACI DAVASI | ERCAN DOĞAN SAVUNMASI – 22.09.2026
Ercan Doğan: Şimdi bizim buraya gelme sebebimiz, 2018 ve 2019 yıllarında Beylikdüzü Belediyesi Spor İşleri, iki defa doğrudan temin. Bu doğrudan teminlerin arasındaki sürenin 21 gün olmasından dolayı ben buradayım. Savcıya vermiş olduğum beyanda ben doğrudan temin yapılmasına ya da ihale ya da açık ihale yapılmasına yetki veren kurum değilim. İnanın niçin burada olduğumu bilmiyorum. Dediğim gibi, ben 2018 yılı aralık ayında olan bir ihaleydi. 2019 yılı ocak ayında da olan ikinci ihalenin arasındaki sürenin kısa olmasından dolayı buradayım. Dediğim gibi ben bir yani hizmet verdim. Beylikdüzü Belediyesi Spor İşleri için yapılmıştı, yapılan bir ihaleydi. Bu ihale için bir hizmet verdim. İkinci bir ihale yapıldı. Bu ihaleye de teklif verdim. Teklif bende kaldı, benden başka kimse girmemişti. Ama inanın niçin burada olduğumu bilmiyorum.
Hakim: Niçin burada olduğunuz size tebliğ edilen iddianamede yazıyor. Okuyayım mı, dinlemek ister misiniz?
Ercan Doğan: Tabii.
Hakim: "Belediye Başkan Yardımcısı Spor İşleri Müdür Vekili İhale Yetkilisi Fatma Hoşgöz Açıkgöz'ün hizmet alımı iki kısma bölerek doğrudan temin usulüyle hizmet alımını gerçekleştirmek suretiyle her iki doğrudan alıma tek başına katılan ve alan firma olarak ihalenin bölünmesi işleminden doğrudan fayda sağlamış olduğu tespit edilen, kamu görevlisi olmamakla birlikte yüklenici firma Medikal Sağlık Ürünleri Gıda Tanıtım Şirketi yetkilisi Ercan Doğan'ın, şüpheli Fatma Hoşgöz Açıkgöz tarafından işlenen suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunmak suretiyle her iki doğrudan alıma tek başına katılmak icrasını kolaylaştırdığı sabit olduğu, böylece şüpheli Ercan Doğan'ın üzerine atılı görevi kötüye kullanma suçunu işleyen Fatma Hoşgöz Açıkgöz'e yardım ederek üzerine atılı görevi kötüye kullanma suçuna yardım eden sıfatıyla işlediği sabit olduğu" şeklinde yazıyor iddianamede. Bunu size tebliğ ettik. Bu sebeple sizi sanık olarak çağırdık.
Ercan Doğan: Fatma Hanım'ı ilk defa burada gördüm. Fatma Hanım'la bir ilgim yok. Dediğim gibi, ben ihaleye gittim, ihalenin birini aldım. Birinci ihale bittikten sonra ikinci bir ihale yapıldı. Bunun sebebi de çünkü burada çalışan öğretmenlerin maaşlarının ve SGK'sının boşa düşmemesi gerektiği için ikinci bir ihale yapıldı. Ben de bu ihaleye teklif verdim. İkinci ihaleye benden başka kimse katılmadığı için ikinci ihale de bende kaldı. Ondan sonra zaten ikinci ihaleden sonra ben Beylikdüzü Belediyesiyle herhangi bir ihalede çalışmadım.
Hakim: Tamam.
Ercan Doğan: Yani ben beraatimi talep ediyorum.
Hakim: Bir yardımda bulunmadınız, Fatma Hanım'ı tanımıyorsunuz.
Ercan Doğan: Yok, hayır. Fatma Hanım'ı tanımıyorum, burada gördüm. Burada tanıştım kendisiyle. Herhangi bir yardımda, herhangi bir para, benzin veya hiçbir şeyim olmadı kendisiyle.
Hakim: Tamam. Başka diyeceğiniz bir şey var mı?
Ercan Doğan: Yok, hayır.
Hakim: Tamam.
ERCAN DOĞAN AVUKATI DİLAN BOZKURT SAVUNMASI
Müvekkil hakkında, Beylikdüzü Belediyesi tarafından gerçekleştirilen hizmet alımının iki kısma bölünerek, doğrudan temin usulüyle gerçekleştirilmesine iştirak ettiği ve bu suretle de görevi kötüye kullanma suçuna yardım ettiği iddia edilmektedir. Söz konusu isnadı kesinlikle kabul etmiyoruz. Öncelikle belirtmek gerekir ki bir alımın, alımın bölünüp bölünmeyeceğine, hangi kapsamda gerçekleştirileceğine ve hangi ihale usulünün uygulanacağına karar verme yetkisi idareye ve ilgili kamu görevlilerine aittir. Müvekkil, idarenin iç karar alma mekanizmasına müdahale etme, alımın kapsamını belirleme veya doğrudan temin usulünü tercih etme yönünde herhangi bir yetkisi bulunmamaktadır. Müvekkile idarenin kendi görev ve sorumluluk alanında bulunan bir kararın hukuki sonuçlarının yüklenmesi mümkün değildir.
Müvekkil, kendisinden teklif istenen bir ticari şirket olarak ticari faaliyeti kapsamında fiyat teklifini sunmuş, alımın ne zaman yapılacağını, işin bölünüp bölünmeyeceğini, hangi usulle temin edileceğini ve 4734 sayılı Kanun'un 22/D maddesinin uygulanıp uygulanmayacağına müvekkil değil, idarenin yetkili makamları karar vermiştir. Kaldı ki TCK'nın 39. maddesi kapsamında yardım etmeden söz edilebilmesi için yalnızca bir kamu görevlisinin gerçekleştirdiği işlemin karşısında bulunmak yeterli değildir. Yardım eden kişinin suçun icrasını kolaylaştıran ve suça yönelik olduğu bilinen, bilinçli ve kasıtlı bir kastının bulunması gerekir. Dosyada ise müvekkilin alımın bölünmesini talep ettiğine, kamu görevlilerini bu yönde yönlendirdiğine, doğrudan temin sınırının altında kalmasını sağladığına ve kamu görevlileriyle bu konuda anlaşarak hareket ettiğine ilişkin somut, kesin ve inandırıcı hiçbir delil bulunmamaktadır. Aynı şekilde müvekkilin diğer teklif sahipleriyle danışıklı hareket ettiğine, tekliflerinin önceden kararlaştırıldığına veya müvekkilin diğer firmalardan teklif temin ederek süreci şekillendirdiğine ilişkin de hiçbir somut tespit bulunmamaktadır.
Netice itibariyle müvekkilin hangi somut fiiliyle görevi kötüye kullanma suçuna yardım ettiği, kamu görevlisinin fiilini ne şekilde kolaylaştırdığı, bu fiili hangi kasıtla gerçekleştirdiği ve müvekkilin eylemi ile ileri sürülen kamu zararı arasında nasıl bir illiyet bağı bulunduğu ortaya konulmuş değildir. Müvekkilin yaptığı ticari faaliyet kapsamında kendisinden istenen teklif sunmak ve üstlendiği hizmeti yerine getirmekten ibarettir. Sat yüklenici sıfatı müvekkili kamu görevlisinin gerçekleştirdiği iddia edilen fiilin yardım edeni haline getirmeyecektir. Bu nedenle müvekkilin atılı suçtan, suçun yasal unsurlarının oluşmaması sebebiyle beraatini talep etmekteyiz. Şu aşamada beyanda alınmış olmakla ilerleyen mahkemelerde de yargılamadan bağışık tutulmasını talep etmekteyiz.
MAKAM ARACI DAVASI | ORHAN YILMAZ SAVUNMASI – 22.09.2026
Hukukun ve kanunun ne söylediğini söylemek bağımsız Türk yargısının mahkemelerine aittir bilincimle, mahkemenin ciddiyetine ve zamanınızı almadan dosyanın saçmalığına 1-2 kelime söylemek isterim. Az önce sevgili Belediye Başkanımız Sayın Ekrem İmamoğlu ve meslektaşlarım gerekli açıklamaları ve anlayış farkını ortaya koydular. Bu işin başlangıcı 1 tane idari denetim yapan bir mülkiye müfettişinin ifade almasıyla başlıyor. Arkadaşlar söylediler, ben tekrar etmek istemiyorum. Bence iddia makamı da yanıltılmıştır. Çünkü aynı müfettiş bana hukuki konularda, mevzuat bilgisi konusunda danıştığı halde, usulen savunmanı alacağım dediği halde, başka bir dosyada da Orhan Bey seni nihayet yakaladım deme cürretini gösterecek kadar zihniyeti bozuk bir anlayışla göreve geldiğini söylemekle başlıyorum. Şimdi tesadüf bu dur ya, biz ben hukuki savunma yapmak isterdim ancak şu anda sanık pozisyonundayım. Şöyle söylenebilir, hukuki incelemeyi zaten bağımsız mahkemeler yapacaktır. Ancak ben de fiili olarak ne yaptığımızı söylüyorum. Encümen üyesi, Hukuk İşleri Müdürü olarak üyesiyim. Benim ifademi Hukuk İşleri Müdürü olarak, Sayın Hukuk İşleri Müdürü olarak alan Sayın İdari Denetimci Müfettiş, Adalet Bakanlığı'dan olmam sebebiyle izin alması gerekirken sonradan encümen üyesi olarak beni ön inceleme sonucunda sanık pozisyonuna bugün itibarıyla düşmemi sağlamıştır.
Ne yazık ki bugün için şunu söylemem lazım. E tabii Taşıt Kanunu'nu biliyorum. Daha önce belediyede yabancı menşeili araçlar meclis kararıyla bağış aldım. Ben Beylikdüzü Belediyesi'nin Sayın Ekrem İmamoğlu gelmeden önce 2 başkanla daha çalıştım. Yani o geldi. Bizim tesadüf Büyükçekmece Başsavcısı ile bir yemekte karşılaştığımızda hemşehrilerini topluyorsun ithamıyla espri şeklinde yaklaşmıştır kendisine. O da ben geldiğimde Orhan Yılmaz burada vardı. Evet, ben 40 yılı aşkındır kamu avukatıyım. 1979'da ben devletten maaş aldım. Yani kamu avukatları arasında ismim de bilinir. Belki sizler tanımıyorsunuz. Burada bizi izleyen arkadaşlarımız çoğu beni bilir. Yani ben yanlış işi başkan da söylese hem yapmam hem de yaptırmamaya çalışırım. Ama öyle bir teklifle geldi ki yani bu bizim belediyenin yararına bir iş. Bugün bunun örneğini vereceğim, çok tesadüf. Sayın Ekrem İmamoğlu ikimiz Trabzon Akçaabatlıyız. Ben sülalesini tanırım, o da beni tanır. Ama biz tesadüfen belediyede buluştuk.
Şu anda bizim mensubu olduğumuz ve gurur duyduğumuz Akçaabat Belediye Başkanlığı'nın kullandığı araba belediyeye ait değildir. İsmini vermek istemediğim bir bankaya ait bir araçtır ve o aracın yakıtını kullanıyorduk. Daha önce daha fazla araçtı, bugün itibarıyla da söylüyorum. Ve o aracın yakıtını kullanmaktan dolayı denetimde sorulduğu zaman 1 araca indirmiştir, halen devam ediyor. Ve haklarında hiçbir şey yok kardeşim. Böyle bir ülke olabilir mi ya? Bizim yaptığımız iyi niyetli bir hiçtir. İyi niyetten dolayı ben nasıl kötüye kullanmış olabilirim? Yani benim hukuk mantığım almıyor. Bize fakültelerde demek başka şeyler öğrettiler yani.
Söyleyeceğim kısa öz budur. Ayrıca ben böyle teknik olarak dosyaların ayrıntısına girmeyeyim daha önce bilirkişi raporları vardı kamu zararı var mıydı? Bunun ceza hukukuyla bir ilgisi de yok. Bu olsa olsa belki mali denetim yani mali sorumluluk olabilir o da Sayıştay'ın işidir. Bunun müfettişle bir ilgisi yoktur. Yani yetkili işlem yapmış mıyım yapmamış mıyız az önce meslektaşlarım söyledi hizmet alımı yoluyla temin edemiyorsan başka yollardan da temin edilebilir dendi. Biz buna da baktık dedik ki ya böyle bir şeyi yapabiliriz. Yani bunda bir sakınca yok. Yani kızarsam şunu da söylemem lazım bugün de olsa yine aynı imzayı atarım evet. Yani bunda belediyenin bir zararı yok. Niye biz bu zarardan dolayı sanık oluyoruz? Eee burada mali bir sorumluluk varsa zaten ödenmiş. Yani bundan dolayı bu insanların burada olması bence CMK açısından Sayın Mahkemeden istirhamımdır yani bu incelemenin bir an önce yapılıp yani bunun için bilirkişiye de gitmeye gerek yok kamu zararı diye bir şey yok yani bizim hakkımızda beraat kararı verilmesini diliyorum. 123'e 9'a göre. Teşekkür ediyorum bundan ibaret savunmam.
MAKAM ARACI DAVASI | FATMA HOŞGÖZ AÇIKGÖZ SAVUNMASI – 22.09.2026
Bir kere ben, hayatım boyunca, 25 yıllık devlet memuriyetimde hiçbir zaman böyle bir şeyle, suçla suçlanmadım açıkçası ve bu istinat edilen hiç bir suçlamayı kabul etmiyorum firmayı bakın bugün burada ilk defa yabancı birisi olduğu için konuştuk ve Ercan beyi ben hayatımda görmedim tanımıyorum tanımadığım bir insana nasıl menfaat sağlama imkanım olabilir ayrıca bakın Sayın Hakimim biz açık ihale yaptık o tarihte açık ihaleye kimse katılmayınca biz mecburen hizmetlerin devamı için yaz kış spor okulları için eğitmen ve bu eğitmenlerin de kullanacağı malzemeleri doğrudan teminle ve kamu zararı oluşturmadan üstelik eşik değerin altında kalarak yaptık ikincisini de mecburen yine şeylerin hizmetlerin devamı için bir organizasyon yaptık burada anlamakta hakikaten güçlük çekiyorum ben ihaleye hayatım boyunca bir kere yetim malına asla el uzatmadım.
Ne talimat aldım ne ihaleye fesat karıştırdım ben görevim gereği yapmam gereken binlerce emin olun o dönemde isterseniz sayıları isteyebilirsiniz Beylikdüzü Belediyesi'nden yüzlerle ifade edilen insanlara hizmet verdik engellilere hizmet verdik yani bir taraftan öğretmeni fiili olarak 12 ay boyunca çalıştırmak mı yoksa hizmet satın almak mı daha doğru ve siz aldığınız yüzme hocasına çocuklara eğitim verirken engellilere eğitim verirken bunlara malzeme almayalım mı veya bir basketbol eğitimi verirken malzeme almayalım mı bunu anlamakta güçlük çekiyorum açıkçası ve yani hakikaten çok zor bir şey sizin karşınızda konuşmak hele de vicdanen ve ruhen suçsuz olduğunuz halde bu ifadeleri vermek sizin karşınızda olmak hakikaten çok üzüyor insanı ben kamuyu nasıl zarara uğratabilirim firmayı tanımam komisyonda değilim doğru işlemleri yaptığıma inanıyorum ne mala artışım var yani hakikaten yasal olmayan hiçbir şeyi yapmış durumda değilim açıkçası ve istinat edilen hiçbir suçlamayı kabul etmiyorum sizlerden ricam beraatımı talep ediyorum ayrıca bundan sonraki hukuki süreçlerde de avukatım
Hakim: bağışık tutulmak istiyorsunuz
Fatma Açıkgöz: Evet lütfen çok teşekkür ediyorum
FATMA HOŞGÖZ AÇIKGÖZ AVUKATI MEHMET GENCEL ERGÜN SAVUNMASI
Özellikle şunu belirtmek istiyorum ki yıllardır bu meslekteyiz. İddianame, çok önemli bir şey. Her türlü eylemin hangi eylemle hangi olay meydana geldiğinde bir illiyet bağı kurularak 170. maddenin dördüncü fıkrasına göre aktif ve net bir şekilde belirtilmesi gerekir. Ama maalesef son zamanlardaki bütün davalarda karma karıştırıp bir iddianameyle karşılaşıyoruz.
Odamıza gelince, odamızda iki tane hizmet işi var. Bir tanesi bir hizmet işi var, bir malzeme alım işi var. Suçlandığımız nokta, mal ve hizmet alımlarının bir arada alınması. 4734 sayılı Kanun'un 5. maddesine baktığımız zaman eğitim hizmetiyle malzeme alımı arasında doğal bir bağlantı olduğunda bu noktada her ikisinin ihaleye birlikte çıkartılması mahkûmu değildir. Kaldı ki diğer taraftan yapılan alımlar doğrudan alıma dönüştürülmüştür. Doğrudan alımlar da ihaleye değildir ve fiyat bakımından dolayı bir kamu zararı da mevcut değildir, bu da kabul edilmektedir.
Özetle ben şunu söylemek istiyorum: Kamu İhale Kanunu tebliğinin süreklilik arz eden mal ve hizmet alımlarında kesintiye uğratılmamasına ilişkin 20. maddesine göre bu ihale Kamu İhale Kanunu'nun 62/B maddesi, Kamu İhale Kanunu'nun 21/B fıkrasına göre gerçekleştirilmiş ve bu fıkralardan alınan yetkiye istinaden idarenin takdir yetkisi içerisinde meydana getirilmiş ve sonuçlanmış yasal mevzuata tamamıyla uygun bir doğrudan alımdır. Dolayısıyla bu noktadaki atılı suçları kabul etmiyoruz. Müvekkilimizin bu noktada beraatine karar verilmesi gerekmektedir. Arz ederim.
MAKAM ARACI DAVASI | BÜLENT ARSLANER SAVUNMASI – 22.09.2026
Üzerime atılı hiçbir suçlamayı kabul etmiyorum. Başkanımız da zaten gerekli açıklamaları yaptı, izah etti. Yani hepsine katılıyorum ve beraatimi talep ediyorum. Ekleyeceğim bir şey yok.
MAKAM ARACI DAVASI | MÜLAYİM DEMİRTAŞ SAVUNMASI – 22.09.2026
Şimdi Sayın Hakimim bizim burada olmamızın sebebi 2014 yılında Ekrem İmamoğlu'nun AKP'den metropollerde ilk ve tek ilçeyi kazanmış olmasıdır. Onun dışındakiler bir sürü uydurma. Yani siz nasıl bakıyorsunuz bilmiyorum ama kamu yararının açık olduğu bir ortamda siyasetin dışında hiçbir şey bunu böyle değerlendirmez. Yani her ay kira ödenmeyeceğini bilerek ve isteyerek yani kimsenin baskısı olmadan o encümen kararına imza attım ben. Bir daha olsa yine imza atarım.
Hakim: Devamı var mı?
Mülayim Demirtaş: Uzatmak istemiyorum belki bugün biter diye. Çok alışkın değiliz bu kürsülere, başka kürsülere daha çok alışkınız. Maalesef Cumhurbaşkanı adayımız önümüzdeki ilk seçimde Cumhurbaşkanı olacak Ekrem İmamoğlu ile ilgili her gün bir şeyler uyduruyorlar. Bu da onlardan bir tanesi. Beylikdüzü'nde olmak, Beylikdüzü'nde yaşamak bir ayrıcalıktır. Hele Ekrem İmamoğlu ile bir dönem çalışmak en büyük keyifli zamanlardan biridir. Beylikdüzü'nü bilseniz, gelseniz, gezdirsek her köşesinde bir kamu yararı 5 yılda oluşturulmuş bir ilçedir. Yani bakışınız bile değişir insanlara. Çünkü bizim dönemimizden önce neler yapıldığını bilmiyorum ama biz 5 yıllık dönemde Türkiye'de 25 yılda yapılmayan işleri Ekrem Başkanla beraber yaptık. Onunla beraber yargılanıyor olmak da benim için onur verici bir şey. Söyleyeceklerim bu kadar. Tamam yerinize geçebilirsiniz.
MAKAM ARACI DAVASI | NURAY KÖKER SAVUNMASI – 22.09.2026
Benim buradaki konum, parasal boyuta, harcama talimatı vermek, ödemeyi düzenlemek, gerçekleştirmek görevlisi gibi bir durum değil. Tarafıma isnat edilen o belediye encümen üyesi olarak belediye encümen kararının imza bölümünde olmamdan kaynaklı. Ben yaklaşık bir buçuk yıl kadar belediye encümeninde Plan Proje Müdürü olarak görev yaptım. Tamamen benim konum teknik bir konu aslında uzmanlık alanım. Kendi mesleğimin dışındaki bir konuyla ilgili de zaten ilgili birimden gelen talep doğrultusunda encümen üyeleri olarak kendi içimizde değerlendirdiğimizde burada hizmet alımı yapılması ya da bunun kiralanması durumunda çok daha yüksek maliyetlerle karşılaşacağımızı tespit ettiğimizden tamamen kamu zararı kastı hiç yok, tam tersi aslında kamu yararı kastıyla hareket ettik. Belediyemiz bütçesinden daha fazla para çıkışını engellemek maksadıyla hareket ettik.
Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun 71. maddesine göre kamu zararı; kamu görevlisinin kastı, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel olma veya eksilmeye neden olmak şeklinde tanımlanmış. Biz burada aslında artışa engel olmuyoruz, tam tersi kamuya bir kâr kazandırıyoruz; kamu yararı yönünde hareket ediyoruz. Eksilmeye neden oluyor muyuz? Kayıttan aslında çıkış, fazla para çıkışını engellemiş oluyoruz, tam tersi kaynağı korumuş oluyoruz. Bu nedenle herhangi bir kamu zararı kastı kesinlikle kişisel olarak bende yoktur. Üçüncü kişilere bir menfaat kazandırmamız söz konusu değildir; burada menfaat kazanan sadece bir kurum vardır, o da belediyenin kasasıdır.
Ayrıca belediye encümen kararının öncesinde ve sonrasında da birtakım ödemeler yapıldığını biliyoruz sehven de olsa, sonrasında yapılanlar ödenmiş olsa da. Yani burada encümen kararının aslında oluşturulduğu iddia edilen kamu zararına çok da bir etkisi olmadığını, bunu ödemeyi başlatan unsur olarak görmüyorum. Üzerime atılan suçlamaları asla kabul etmiyorum. Çünkü ortada kesinlikle bir kamu zararı kastı yok. Tamamen yarar niteliğinde bir işlem yaptığımızı düşünüyorum. Bugüne kadar her zaman kamu yararını öncelemişimdir. Asla yani böyle bir isnatla da karşılaşmadım bugüne kadar. Benzer konularda görevi kötüye kullanma suçunun oluşmadığına dair Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Hukuk Dairelerinin ve Sayıştay'ın kararlarını bulduk. Onları da dosyamda yazılı savunmama ekte sundum. Beraatimi talep ediyorum.
MAKAM ARACI DAVASI | SELÇUK ALTUN SAVUNMASI – 22.09.2026
37 yıllık, 37 yılın üzerinde devlet memuriyetim var. Bu sürenin büyük bir çoğunluğunu farklı belediyelerde yönetici pozisyonlarında geçirdim. Şu andaki yargılandığım davada encümen üyesi olmam nedeniyle karşınızdayım. Bu encümen kararında biz daha önce dışarıdan kiralama yapacak olsak çok farklı daha yüksek rakamlarla bir araç kiralamak yerine, daha kamusal bir değil bilakis kamu yararı olacak şekilde bedelsiz bir şekilde bir kullanım sağlayacağımızı düşünerek bu şekilde bir karar aldık. Bu konuyla ilgili çok uzun detaylı savunmamı dün akşam saatlerinde UYAP portalı üzerinden sistemlerinize yüklemiştim. Aynı savunmamı şu anda yazılı savunmamı tekrar ediyorum. Bütün detayına girmek istemiyorum. Söyleyeceklerim bu kadar. Bu nedenle beraatime karar verilmesini talep ediyorum. Mahkemeniz farklı bir kanaatteyse, kamu zararının gerçekten oluşup oluşmadığının, yalnızca encümen kararıyla illiyet bulunan giderler üzerinden karar öncesi ve sonrası dönemler ayrıştırılarak ve aynı hizmetin kiralama hizmet alımı yoluyla temin edilmesi durumunda oluşacak maliyet de hesaplanarak uzman ve tarafsız yeni bir bilirkişi heyeti tarafından incelenmesini de talep ediyorum. Tekrar beraatimi talep ediyorum. Saygılarımla.
SELÇUK ALTUN AVUKATI MEHMET GENCEL ERGÜL SAVUNMASI
Bu davada huzurunuzda altı müvekkilim yargılanmaktadır. Bunlardan dört tanesi şu anda belediye, Beylikdüzü Belediyesi encümen üyeleridir. İki tanesi de encümenin verdiği kararı uygulayan kişilerdir. Ancak öncelikle iddianamede bir nokta dikkatimi çekmiştir. Encümenin aldığı karar 17 Mart 2015 tarihlidir. Hâlbuki iddianamede 2018 olarak eylem bitiş tarihi gösterilmiştir. Zamanaşımı olayında önem taşıyan bu olay üzerinde dikkat çekilmesini arz olunur. İkincisine gelince: Efendim, müfettiş incelemesinden sonra Danıştay Birinci Dairesi soruşturma izninde, Beylikdüzü'nde Sayın Ekrem İmamoğlu ve diğer üyelere dâhil olmak üzere soruşturma izni verilmiş, soruşturma dosyası Büyükçekmece Cumhuriyet Savcılığına gelmiş, 2020/16.702 sayısını almıştır. Bu sayıdan biraz evvel sayın meslektaşımın da anlattığı gibi mahkeme resen bir bilirkişi seçerek inceleme yaptırmış, sonuç olarak bilirkişinin verdiği raporda kesin ve net bir şekilde, 19 sayfalık kapsamlı bir rapordur, kamu zararının oluşmadığı açıklanmıştır.
Binaenaleyh, bunlara yetinilmemiş, Danıştay kararından İstanbul mahkemeleri yetkili, savcılığı yetkili kılındığından Büyükçekmece Cumhuriyet Savcılığı tarafından 16.702 sayılı dosyadan yetkisizlik kararı verilerek İstanbul Cumhuriyet Savcılığına gitmiş, İstanbul Cumhuriyet Savcılığında 228.000 bilmem kaç sayısını almış, orası da incelemeden sonra bu yetkisizlikle tekrar göndermiştir. Bu döndüğü sırada da zaten Fethi Bey'in ve Önder Atasoy'un ve Yusuf Kurt tarafından bir bilirkişi raporu tanzim edilmiştir. Bu bilirkişi raporu enteresan, çok enteresandır. Son kısmına baktığımızda efendim, bu şekildeki tahsisi 237 sayılı Kanun'un 17. maddesine eklenen 6338 sayılı Kanun'un 2. maddesine göre uygun düşmediği, bu sebeple hukuka aykırılık teşkil ettiği deniliyor. Her hukuka aykırı olan bir durum görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabilir mi? Kesinlikle hayır. Bu görev içerisinde hani bilirkişi kurulunun bir kamu zararı oluşup oluşmadığını kendilerinin tespit etmiş görevinin gereklerinden değildi? Hâlbuki biraz sonra açıklayacağımız ve göreceğimiz gibi sonunda atıfta bulunarak bir kamu zararının oluştuğunu ifade etmektedir. Demek ki buradaki atılı bir suçlama bilirkişi raporundaki savcılığın dayandığı maalesef yerinde değildir.
Şimdi esas durumumuza gelelim. Efendim, 237 sayılı Taşıt Kanunu'nun 4. maddesinin b bendinin 2. maddesinde belediye başkanlarına araç tahsisine izin verilmemiştir. Esasında gerçekten yanlış bir olay. Bir belediye başkanının hizmetin ifasını gereği yerine getirecek araçsız olması düşünülebilir mi? Buna ilişkin kiralama suretiyle aracın tahsis edilebileceğine dair hüküm getirilmiştir. Yani devlet tasarruf edeceğine bu tasarrufun üzerinde harcama yapmak isteğini göstermiştir. Bu arada encümen yani encümen de bulunan müvekkillerim burada bir aracın tahsis edilmesi ve bu tahsis sırasında bir kira bedeli ödenmemesi hem de Vito gibi Mercedes marka ki kira tarihinde doların 3 lira 1 lira, 10 kuruş olduğu, ve gün bittiği, bittiği tarihte de 5 lira 70 kuruş olduğu sırada bir Mercedes aracın aylık kirasını ne kadar olacağı çok açık ve barizdir. Dolayısıyla bu aracı teslim eden, tahsis eden şirket milyonlarca değerindeki aracını vermektedir. Burada tasarruf olan, bir yapım parasından veya onarım parasından mı kaçınmıştır da bunu kabahatli görmüş demiştir? Hiçbir kastı yoktur. Dolayısıyla kasta tabii olmayan ve iyi niyetle yapılan ve devletin ve kamunun yararına olan bir tahsisi, encümen üyesi olan müvekkillerimiz kamu yararının bulunduğu, kamu zararının 5018 sayılı Kanun'un 71. maddesine göre oluşmayacağı noktasından kabul ederek bunu imzalamışlardır.
Diğer iki müvekkilime gelince: Üzeyir Çök ve Bülent Aslaner. Encümenin almış olduğu bu kararı uygulamışlardır. Ama alınan karar acaba Türk Ceza Kanunu'nun 257. maddesinde hüküm altına alınan görevi kötüye kullanma suçunun unsurlarını oluşturur mu? Kesinlikle hayır. Bir görevi suça, görevi kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için öncelikle kişinin mağdur olması, kamunun zarara uğraması, üçüncü kişilere menfaat sağlanması gerekmektedir. Burada bir kamu zararı yoktur. Olması da mümkün değildir. Bunun için bir bilirkişi incelemesi yapılmasına, yapılmasına dahi gerek yoktur. Bu kadar açık bir olaydır. Menfaat kime? Devlete yapılmıştır, sağlanmıştır. Mağdur olan kimse var mıdır? Hiç kimse yoktur. Öyleyse burada atılı görevi kötüye suçun, kötüye kullanma suçu oluşmamıştır. Oluşmayan bir suçun uygulanmasını da yapan kişiler de oluşmayan bir suçtan dolayı cezalandırılmaları mümkün değildir.
Bütün bunların peşinden şunu söylemek istiyorum. Şimdi bir saniyenizi rica edeceğim. Efendim, devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun hareket etmek zorundadır. Buradaki ilke eylemli ilke değil, hukuksal eşitliği öngörmektedir. Halen tüm büyükşehir, il ve ilçe belediye başkanlarına 237 sayılı Taşıt Kanunu'na aykırı olarak makamlarına veya hatta zatlarına araç tahsis edilirken ve bu araçların tüm giderlerinin kurumlarınca bütçe dışı karşılanması söz konusu iken yalnız Beylikdüzü Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile müvekkillerimiz belediye encümeni üyeleri ve ilgili birim görevlileri aleyhine açılan bu dava Türk Ceza Kanunu'nun, Türk Anayasası'nın 10. maddesinde hüküm altına alınan eşitlik ilkesine aykırı düştüğü gibi çifte standart uygulamasını içeren dikkat çekici bir uygulamadır. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır. Burada gerçekten 17. maddeyi katı olarak uygulayan bir kişi var. Ama diğer bütün 51 il ve ilçelerde, büyükşehir ve diğer ilçelerde maalesef uygulanmıyor. Özellikle üzülerek söylüyoruz ki bu siyasi davadır.
Şimdi bir başka olay daha var efendim. 237 sayılı Taşıt Kanunu'nun 5. maddesinde kanunun 1. maddesinde yazılı kurumların daimi hizmetleri için Cumhurbaşkanı kararıyla yalnız birer hizmet arabası bulundurabilecekleri yazılı denmiş. Buna dayalı olarak da Cumhurbaşkanlığı tarafından 17 Mayıs 2024 Cuma günü 32.549 sayılı tasarruf genelgeleriyle adeta 237 sayılı Taşıt Kanunu'nun 17. maddesine 6338 sayılı Kanun'un 2. maddesiyle eklenmiş olan katılık, yumuşatılma noktası tutulmuştur. Çünkü burada aynen şöyle söylenmektedir: Efendim, bu kanuna göre... sayılı cetvelde yer alan kadro, pozisyon görevinde bulunan belediye başkanları ve belediyeler belediyelerde genel sekreterler ve genel müdürler, ikametgâhları ile görev yerleri arasında sadece sabah akşam geliş ve gidişleri için hizmet aracı olarak kurumların mevcutlarında bulunan binek veya station vagon tipi taşıtlardan yararlanılabilecektir. Hemen altında da bu hükümler 237 sayılı Kanunun 17. maddesinin 2. fıkrası kapsamında kullanılan taşıtlar hakkında da uygulanacaktır diyor.
Şimdi burada tahsis edilen bir araç tahsis edildiği için belediyenin mevzuatı içinde sayılıyor. Yani bu kararla, Cumhurbaşkanlığı genelgesiyle acaba bu katı madde yumuşatılmak mı istenmiştir? Dolayısıyla artık bunun da olumlu algılanması gerekir. Keza soruşturma iznini içeren Danıştay'ın 2020 taksim 13-33 sayılı kararında Sayın Mevlüt Aktaş da bunun bir tazmin niteliğini taşıdığı ve ceza niteliğini ifade etmediğini söylemiştir. Benim sonuç olarak söyleyeceğim şudur: Ortada suç, müvekkillerimin eylemlerinde oluşmamıştır. Mahkemenizin ne olursa olsun beraat kararından başka verebileceği bir karar yoktur. Aksi haldeki karar hukuki hakları çiğnemiş olacaktır. Saygılarımı arz ederim.
Kaynak : istanbulgercegi.com