loading
close
SON DAKİKALAR

'İtibarsız Türkiye, itibarsız Erdoğan'

'İtibarsız  Türkiye, itibarsız Erdoğan'
Tarih: 05.12.2012 - 17:25
Kategori: Siyaset

CHP'li Haluk Koç, gündeme ilişkin değerlendirmeler yaparken Sonuç; itibarsız Türkiye, itibarsız Erdoğan' dedi...

CHP Sözcüsü ve Genel Başkan yardımcısı Prof.Dr. Haluk Koç Genel Başkan Kılıçdaroğlu Başkanlığı’nda MYK çalışmalarını sürdürürken basın toplantısı yaptı. Koç, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu;

''Yine her gün vaazlarını eksiltmeden sürdüren bir Başbakanın yanıtlanması gerekiyor Cumhuriyet Halk Partisi açısından da. Çünkü ne zaman ağzını açsa yine 80 yıl öncesine, 90 yıl öncesine, 70 yıl öncesine gitmeyi çok seven bir Başbakan söylemi. 

Bunu gelenek haline getirmiş, bir siyaset tarzı haline getirmiş. Asılsız suçlamalarla yakın tarihimizden, yakın tarihimizin devlet yönetenlerinden bugüne husumet çıkartmaya bütün gayretiyle devam ediyor Sayın Başbakan. 10 yıldır Türkiye’yi ne hale getirdiğinin farkında değil. 10 yıldır Türkiye’yi nasıl bir ülke haline getirdiğinin farkında olmayan bir Başbakanın çizdiği fotoğrafa bizlerinde haftalık konuşmasında yanıt vermesi gerekiyor doğal olarak.

Değerli arkadaşlarım, dünkü grup konuşmasında Sayın Başbakan doğrudan kılık kıyafetle ilgili yönetmeliği atıf yaparak yine Cizvit papazlarından başladı, Mussolini ve Hitlerle devam etti ve İsmet Paşa’ya geldi her zamanki gibi. Son durak İsmet Paşa. Aslında dilinin altında bir bakla, kafasının arkasında bir tortu var Sayın Başbakan'ın. 

Ne zaman İsmet Paşa’dan söz edecek olsa aslında fotoğrafın gerçeği şu; Sayın Başbakanın derdi İsmet Paşa’yla filan değil. Başbakanın derdi Mustafa Kemal Atatürk’le. Mustafa Kemal Atatürk’e şimdilik söylediği boyutta, İsmet Paşa’ya söyledikleri çerçevesinde sataşamadığı için, eleştiremediği için İsmet Paşa üzerinden dolanarak Mustafa Kemal Atatürk’e laf söylemenin ucuzluğu içerisinde günlerini geçiriyor Sayın Başbakan. 

Değerli arkadaşlarım, niye bu kin, niye bu nefret, niye bu öfke? Türkiye’yi kuşatan çok daha ağır sorunlar var. Hem iç, hem dış sorunlar var. Kürt sorunu duruyor ortada. Ciddi bir terör sorunu Türkiye’yi bunaltmış vaziyette. Dış politika konusunda yapılan resmi ziyaretlerin, içeride görüşülenleri dışarıya çok daha farklı yansıtılıyor ama Başbakanın aklı, fikri 70, 80 yıl öncesinde. 

Bu kin, bu nefret, bu öfke neden diye sorduğunuz zaman bunun açıklaması çok basit. Aslında Başbakan karanlıktan aydınlığa çıkaranlara düşman. Aslında Başbakan kuldan yurttaş yaratanlara düşman. Aslında Başbakan ulusal egemenliğini Türkiye’nin dünyaya ilan edenlere düşman. Türkiye’yi eşit hukuku paylaşan eşit cumhuriyet yurttaşları halinde kuranlara düşman. 

Aslında Başbakan köken ve inanç farklılığını ortadan kaldırarak deminde vurguladığım gibi eşit yurttaşlık kavramını getirenlere düşman. Sayın Başbakanın sütre gerisinde, kafa arkasındaki tortular bunlar. Bunları da günlük tartışmaların içerisinde ikide bir ortaya sürüyor. O önlükleri bizlerde giydik diyor Başbakan. Önlük hiçbir zaman gelir farklılığını örtmüyor diyor, örtmez de diyor yine eleştiriyor. 

Bakın, Türkiye’de ilkokullarda resmi kıyafet. Resmi kıyafettin öte yani önlük dediğimiz kıyafet ilk defa 1924 yılında Mustafa Kemal Atatürk Cumhurbaşkanlığı döneminde başlatıldı. Amaç burada yoksul Anadolu’da bu çocuklar arasındaki sosyal farklılığı ortadan kaldırmaktı. 

Herkesin eşit koşullarda eğitime başlamasının bir simgesiydi.Tek tip okul giysisi faşizmin göstergesidir diyor. Çok açıklıkla söylüyoruz. Bugün bakın dünyada Arjantin, Brezilya, Avusturalya, Şili, Yeni Zelanda, İngiltere, Japonya gibi ülkelerle ABD’nin resmi okullarının %23’ünde tek tip resmi okul giysisi giyiliyor, kullanılıyor. 

Şimdi bu ülkeler faşizmle mi yönetiliyor? Başbakanın kurgusunu sorguluyorum. Bu ülkelerde faşizm mi hüküm sürüyor? İlgisi yok. Bir daha uyarıyoruz. Sayın Başbakanın bir türlü algılamak istemediği temel nokta şu değerli arkadaşlarım. Atatürk milliyetçiliği olarak tarif ettiğimiz Cumhuriyet Halk Partisine dönük suçlamaları var ya. Nedir Atatürk milliyetçiliği? Bir siyasi ders vermekten kendimi uzak tutmaya çalışıyorum ama bir kere daha hatırlatmakta fayda var. Çünkü aklı evvel danışmanlarının sürekli promptera akıttığı saçmalıkları Türkiye’nin gündemine taşımaktan Sayın Başbakan yorulmadı. Ama dinleyenler yoruldu, izleyenler yoruldu. 

Atatürk milliyetçiliği ayrımcı ve ırkçı bir kavram değildir. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkının kökeni ne olursa olsun devlet yönetiminde tartışmasız eşitliğini, birliğini ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Türk devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenden dolayı siyasal veya hukuksal bir ayrım yapmamasının adıdır. Bu kadar açık söylüyorum. Burada bir etnik vurgu yok, bir birleştiricilik var, bir kapsayıcılık var. Bunların anlamak istemedikleri bu. Sürekli aynı yerde dönüp dolaşıyorlar.

Sayın Başbakan ayna önünde bu faşizm halüsinasyonuyla bir noktada kendini tarif ediyor. Şimdi bakın, daha öncede birkaç defa söyledim bunu. Faşizm ille tankla, tüfekle, postalla Türkiye’de olduğu gibi bir Mart sabahı, bir Eylül sabahı gelmez. 

Faşizm demokrasinin tanıdığı hak ve özgürlükleri kullanarak, onları araç olarak kullanarak bir şekilde iktidara geldikten sonra bu hak ve özgürlükleri kullanmaya devam ederek yasama, yürütme, yargı, üniversiteler, medya, tüm demokratik kurum ve kuruluşları baskı altına alıp muhalefeti sindirip demokrasiyi tahrip etmeye de yönelebilen durumları vardır. 

Daha önce Hitler ve Mussolini çok sevdiği için Başbakanın oradan örnek vereyim. Hitler ve Mussolini dönemleri seçimle işbaşına geldiler. Daha sonra ne oldu? Demokratik hak ve özgürlükleri kullanarak iktidara gelenler önce bu hakları yok etmeye başladılar. Medyayı susturdular 1933’ler Almanya’sı. 2012 Türkiye’si. Medyanın durumu ortada. 

 1933’te Almanya’ya iktidara gelenler, sandıkla gelenler soy sop tartışması açtılar. Bugün Türkiye’yi yönetenler yine aynı şekilde soy sop tartışması, inanç farklılığı tartışması yapmaktan medet umar hale geldiler.
 
Bağımsız medya o tarihte Almanya’da, İtalya’da ortadan kalktı. Bugünde maalesef bağımsız medya tanımlaması Türkiye için oldukça zor olan bir tanımlama haline geldi. Yargı orada da iktidarın yönetiminde çalışmaya başladı. Aynı Türkiye’de de talimat verilen bir yargı haline dönüştü. 

Şimdi Türkiye’deki bugünkü manzaranın adı tankla, topla, tüfekle gelen bir faşizm değil. Ama uygulamalarıyla birlikte bir açık, net sivil faşizmdir. Uygulayıcısını merak ediyorsunuz herhalde. Uygulayıcısı da bizzat Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dır. 

 Türkiye gündeminde biliyorsunuz dokunulmazlıklar var. Başbakan taşıdı diye dokunulmazlıklar gündeme gelmedi. Onu hemen söylemek istiyorum. Uzun yıllardır dokunulmazlıklar tartışılıyor. Dokunulmazlıklar geçmişten bugüne kadar bizzat Başbakanında söylemlerinde yer aldı. 

Şimdi biraz geriye dönelim, belgelere gidelim. 2002 seçimlerinden hemen önceydi anımsayacaksınız. 2002 seçimlerinden önce Ekim ayının son haftası olacak. Bir televizyon programında dönemin iki lideri Deniz Baykal ve Recep Tayyip Erdoğan Uğur Dündar’ın bir programında karşı karşıya gelmişlerdi. Ve orada temel konu dokunulmazlıkların kaldırılması idi. 

Açık, net 2002 Kasım seçimlerinden önce Türkiye’ye Başbakan, yani şimdiki Başbakanın ağzından verilmiş bir söz vardı. Evet dokunulmazlıklar sadece kürsü dokunulmazlığıyla sınırlı kalmalı. Biz bu ayrıcalıklardan faydalanmak istemiyoruz. Bu söz ortada. Daha sonra 2002 yılının seçim kampanyası sırasında Kahramanmaraş ve Mersin’de Başbakanın yaptığı konuşmalar var. 

Biz dokunulmazlıkları sadece kürsü dokunulmazlığıyla sınırlamak istiyoruz. Açın bakın AKP programını, açın bakın seçim beyannamemizi dokunulmazlıklarla ilgili ne söylediğimiz ortada, ne uzatıyorsunuz daha. Bu sözler Sayın Başbakanındır. 2002 seçim meydanlarında verilen. Daha sonra seçimler oldu Cumhuriyet Halk Partisi bu konuyu gündeme getirdiğinde efendim bir yıl bunu erteliyoruz sözü. 

Daha sonra dokunulmazlıklar dünyada acaba nasıl ele alınıyor diye bir meclis araştırması 2003’te kurulan. 2004 Haziran’ında TBMM genel kurulunda görüşülen bir araştırma komisyonu raporu. Dünyadaki dokunulmazlıklar ne alemde. Bütün bu süreçlerden geçiyoruz ve bugüne geliyoruz. 

Daha sonraki dönemde biz kürsü dokunulmazlığıyla sınırlı kalsın dedikçe Sayın Başbakan dokunulmazlıklara dokundurtmama kararı ve politikası yürüttü. Yakın arkadaşlarına da bu söylemleri dile getirtti. 

Şimdi Başbakanın bu istemezük tavrı çakma milliyetçi rolüne soyunana kadar da devam etti. Şimdi çakma milliyetçilik yapan Sayın Başbakan kamuoyunu tatmin etmek bakımından bu milliyetçi oyların peşine düşünce birdenbire BDP’lilere savaş açtı. Oslo’yu, Habur’u unuttu, unutturmaya çalıştı ama partisindeki milletvekillerini de kızdırdı. AKP içerisinde ciddi tartışmaların olduğunu biliyoruz bu konuda. 

Gruptan değişik seslerin yükseldiğini görüyoruz, izliyoruz. Efendim Tandoğan’da grup toplantısında yapılır mı? Grup toplantıları bir tek iç tüzükte yazılı TBMM’de yapılır diye yeri göğü inletenler kendi grup toplantılarında TBMM dışında yapmak zorunda kaldılar. O tartışmalar kapalı duvarların arkasında kalsın gayreti gösterildi. Dünkü toplantıyı söylüyorum. 

Bunu dün Sayın Genel Başkanımızda grup konuşmasında ifade etti. Dağdan inen eli silahlı terör örgütü ile sarmaş dolaş fotoğraf çektirmek, bu manzaraları vermek kabul edilebilir değildir. Bu manzaraları masum göstermek kimsenin hakkı da değildir, haddi de değildir. Peki bu manzara nerede gerçekleşti diye Allah aşkına vicdan sahibi yurttaşlarımızın, insanlarımızın sorgulaması gerekmiyor mu? 

Bu manzaralar nerede gerçekleşti? Başka bir ülkede mi gerçekleşti? Başka bir gezegende mi gerçekleşti? Bu manzaralar 10 yıldır bu ülkeyi yöneten Sayın Başbakanın yönettiği ülkede gerçekleşti. Peki kimse sormayacak mı bu nasıl bir iç güvenlik anlayışı? Bu nasıl bir kamu düzeni? Ve bu iç güvenlik anlayışından, kamu düzeninin bu şekilde bozulmasından kim sorumlu? Senin sorumluluğun nerede diye adama sormazlar mı Allah aşkına bu tartışmalar yaşanırken. 

Hadi onlar suç işlediler, bir tartışmanın ortasına geldiler. Peki bu ülkede bu ülkenin güvenliği için gencecik yaşında şehit olanlara kelle diyen Başbakanların hiç mi suçu yok, hiç mi sorumluluğu yok? 3, 5 Memet öldü diye meclis mi toplanacak diyen AKP Genel Başkan Yardımcılarının hiç mi sorumluluğu yok? 

Terörü ve teröristi sahiplenme suçunun yanında ahlaksızlık suç değil mi, rüşvet almak suç değil mi? İhaleye fesat karıştırmak suç değil mi? Zimmetine para geçirmek suç değil mi? Kalpazanlık suç değil mi? Bunlar yüz kızartıcı suçlar değil mi aynı zamanda? Bunları bu suçlamaların hedefinde olan milletvekillerinin milletin gözünün önünde dokunulmazlık zırhına bürünerek TBMM’de ahkam kesmeleri kimsenin vicdanını sızlatmıyor mu?

Bir samimiyet çağrısı yapıyoruz. Sayın Başbakan, bir ara ip aldın eline bir 10, 15 gün dolaştın, oyalandın, iple oynadın. Şimdi sıra dokunulmazlık şarkısına geldi. Yönetemediğin, güvenliğini sağlayamadığın ülkede teröristle kucaklaşanın dokunulmazlığını iç piyasaya süreceksin, perde arkasında terör örgütü ile bizzat sen ve muteber adamların kucaklaşacaklar, millette bu gayretkeşliği yutacak. Perde önündekilerle cambaza bak oynayacak, perde arkasındakileri hiç yorumlamayacak, görmeyecek.
 
Sayın Başbakan, çağrımız açık. Yüreğin yetiyorsa, eğer karnın ağrımıyorsa gel tüm dokunulmazlıkları kaldıralım. Dokunulmazlığı sadece kürsü dokunulmazlığıyla sınırlı tutalım. Cumhuriyet Halk Partisinin başından beri söylediği çizgi budur. Bunu bir kere daha sizlerin huzurunda da kamuoyuyla paylaşmak istiyorum. 

Tabi bu arada Sayın Başbakanda dokunulmazlığını kaldırtsın. Yargıya talimat verir hale geldi artık 2002 değil, bunu herkes görüyor. Kalpazanlıkla suçlanıyor. Ben söylemiyorum savcı fezlekesinde suçlanıyor. O zaman kalpazanlıkla suçlandığın davada sende yargılanabil, aklanabilirsen aklan. 

Tabi bu arada sadece Sayın Başbakanda değil, illegal süreçlere ittiğin kamu görevlilerini koruma altına alma Hakan Fidan gibi. Özel yasa çıkartarak onlara kamu alanında dokunulmazlık giydirme. Deniz Fenerinde köstebeklik yapan yardımcını Beşir Atalay’ı kollama. Hepimiz sadece kürsüde söylediklerimizden dokunulmaz olalım. Sade yurttaşlar gibi soruşturulabilelim, yargılanabilelim. Biz bunu istiyoruz, yurttaşlarda bunu istiyor. Ha tutuklama? Eğer yüz kızartıcı bir suç TCK’da karşılığı varsa o ayrı. Ama tutuklama olmadan sorgulanabilsin milletvekilleri, yargılanabilsin. Bunu ifade ediyoruz. 
 
Artık bütün söylediklerini alt alta eklediğimiz zaman karşımıza öyle bir fotoğraf çıkıyor ki, Sayın Başbakanın suyuna artık Türkiye’de bulgur salacak kimse kalmadı. Sayın Başbakanın ipiyle kuyuya inecek, ona güvenecek kimse kalmadı. Bunu bütün dünyada öğrendi 10 yılda. Bütün tavırlarının, söylemlerinin fason olduğu görüldü. Tabi bir sıkıntılı durum daha var. O sıkıntılı durumu da biraz kimse kusura bakmasın CHP sözcüsü çok müstehzi ifadeyle bunu dile getiriyor demesin. Ama bunu da söylemek zorundayım. Sayın Başbakanın günlük vaazları sırasında kamera ordusu karşısında her sözünden keramet çıkartmaya çalışan bir takım görevliler var biliyorsunuz. Onlarda Başbakanın bu tutumundan iyice şaşırdılar, bunaldılar. Onlara da çok büyük zorluk çıkartıyor Sayın Başbakan bu dönemde. Bunu da unutmamak gerekiyor. 

Özeti; Sayın Başbakan artık kendi partisinin içerisinde bir kahraman olarak görülebilir ama bizce artık Sayın Başbakan sadece Türkiye’de değil, dünyada bir mizah kahramanı oluyor. 
 
Bugün bir başka konuşma yaptı. Yine Cumhuriyet Halk Partisi, yine Cumhuriyet Halk Partisinin Sayın Genel Başkanı, yine Cumhuriyet Halk Partisi sözcüleri, yine Cumhuriyet Halk Partisinin geçmişi. Esti, gürledi, kavurdu, yaktı. Şimdi yazıktır, günahtır. Sen nasıl girdin siyasete kardeşim? 

Bir lokma, bir hırka dedin değil mi? Bugün geldiğimiz duruma bakın. Hepiniz han, hamam sahibi oldunuz. Gemi, şirket sahibi oldunuz. Dünyanın en zengin Başbakanları arasında zirveye oynar oldun. Bir lokma, bir hırka dedin. İETT işçiliğinden geldin. Söylemin buydu. 10 yılda geldiğin noktaya bak. İş mi yaptın? Hepimiz eşit maaş alıyoruz. Nedir bu gelirin kaynağı? Başbakan yardımcısın dediği gibi Allah verdikçe veriyor kardeşim. Böyle mi diyelim?

Yüzlerce yolsuzluk iddiası. Efendim bir tane kanıt gösteremiyorlar. Kanıt ortada. Unakıtan döneminden başlayın, o dönemin siyaseti takip edenler bilir. Hilmi Güler döneminden çıkın. Erdoğan Bayraktar’ın evet yolsuzluk yapıldı itiraflarına kadar. Her şey ortada. Deniz Feneri ortada. Zekat hırsızlığı ortada, fitre hırsızlığı ortada, TÜPRAŞ ortada daha. Yağmalamalar ortada özelleştirme adında yapılan. Balıkesir SEKA ortada, Manisa Sümerbank ortada. Her şey ortada. Daha hala kanıt diyor. Yani bütün bunlar ne? Bütün bunlar ille alnının ortasına çakacak birini mi arıyorsun? Kanıt. Ortada kanıttan geçilmiyor Başbakan kanıt istiyor. Dünyanın en zengin Başbakanı. 

Millet zaten sindirilmiş. Allah’tan korkma sözde var ama eylemde yok. Mahkeme deyince Deniz Feneri dedim. Türkiye’den biraz mahkeme manzaraları da size sunmak istiyorum. Tayyip Erdoğan yargısı Deniz Feneri davasında maalesef boğuldu. Şimdi bütün yaşanan süreci alt alta getirdiğimiz zaman Türkiye’de bu işin Kanal 7 Başkanı dahil, RTÜK Başkanı dahil, şuanda tutuksuzlar biliyorsunuz. 

Kime ne şekilde uzandığı ortada, Almanya’daki dosya ortada. Ucu Başbakana kadar gidiyor. Hakan Fidan olayında kendisi itiraf etmişti biliyorsunuz. Ucu bana dokunacak bir süreci niye çalıştırayım dedi. Şimdi aynı şekilde Deniz Fenerinde de aynı. Ucunun nereye gittiği belli. Fakat bakıyorsunuz sanıklar serbest, bu iddiaları kovuşturan, soruşturan savcılar iki haftaya kadar sanık durumundaydı biliyorsunuz. Mahkeme manzaraları. Sanıklar serbest, iddiaları soruşturan, kovuşturan savcılar sanık durumunda.

Skandal bir gelişme daha yaşandı Deniz Fenerinde. Sanıklar arasında yapılan bir takım telefon görüşmeleri var biliyorsunuz. Bunlara ilişkin tüm kayıtlar imha edildi. Soruşturmayı yürüten savcılar hazırladıkları iddianamede yeni savcılar örgüt ve nitelikli dolandırıcılık suçlaması yapmayınca tüm telefon dinlemelerine ilişkin kayıtlar Ankara Cumhuriyet Savcılığı tarafından imha edildi. 

Yani böylece köstebek olarak ortaya çıkan Başbakan Yardımcısının Kırıkkale belediye başkanı ve valisiyle yaptığı konuşmalarda bu şekilde kapatılmış oldu. 

Bu bir paniktir. Bu bir suçluların telaşıdır. Alman yargıçlar Deniz Feneri yolsuzluğunu 100 yılın yolsuzluğu olarak adlandırılıyorlar biliyorsunuz. Ve Türk hükümetini de soruşturmayı engellemekle suçluyorlar. Başbakan hala bana yolsuzluk iddiası ortaya koyanlar kanıt göstersin diyor. Şimdi kayıtların imha edilmesi Türk hükümetinin bu soruşturmayı bizzat engellediğini bir kere daha ortaya koyuyor.

 Türkiye’den mahkeme manzaraları tabi bir tek Deniz Feneriyle sınırlı değil. Ergenekon, Balyoz davalarına bakacak olursak, bunu daha öncede söyledik. İlginç ilginç tipler teröristler gizli tanık. Genel Kurmay Başkanlığı yapmış kişiler terör örgütü kurmaktan sanık. Avukatlar çeşitli davalarda savunmadan men ediliyorlar. Adil yargılanma hakkı ihlal ediliyor Balyoz davasında. Yargı ve adalet kaybolmuş. Bugün KCK davaları, dün faili meçhuller. Bu iktidar pis işlerini temizlemeyi adalet sistemine havale etmiş durumda. Eğer böyle bir gelişme yaşanırsa bir ülkede o ülkede her şeyin çivisi çıkar. Yargı üzerinden devri sabık yarattılar. Bundan sonrada yaratma gayretlerine devam edecek gibi gözüküyorlar. 

İtibardan bahsediyor Sayın Başbakan. F. Times’ta bir yazı çıktı biliyorsunuz geçtiğimiz günlerde. Bunu paylaşmak istiyorum. İran doğalgazına karşı Türkiye’nin altınla ödeme yapmasından rahatsız olan ABD biliyorsunuz İran’a uyguladığı ambargoda kıymetli madenlerle ilgilide bir tasarrufa gidiyor. Şimdi gazete Başbakan Erdoğan için aynen şu ifadeyi kullanıyor. Erdoğan önce hayır der, ondan sonra hizaya gelir. İşte dış dünyada Başbakan Erdoğan’ın itibarı manzarası. Yani sen emperyalist ülkelerin işbirlikçisi olmanın, onlara her türlü koşulsuz desteği sağlamanın, isteklerinin tümünü yerine getirmenin doğal sonucu olarak bu itibarı değerlendirmesiyle karşı karşıya kalıyorsun. Sonuç; itibarsız Türkiye, itibarsız Erdoğan. 

Bir başka olay daha yeni gelişti. İtibar deyince aklıma geldi. Türkiye Cumhuriyetinin Enerji Bakanın uçağı Irak’a sokulmuyor. Erbil’de bir toplantıya gidecek iniş izni verilmiyor. Resmi uçak bu ve Ortadoğu’nun fatihi rolüne soyunmuşlardı, geldikleri noktaya bakın; Ortadoğu’nu şamar oğlanı haline geldiler. Geldikleri itibar düzeyi ortada bir de verdiği cevap var bugün Enerji Bakanının, biz kırgın, küskün değiliz canım. Ben yine de Irak Enerjiden Sorumlu Bakanı Boğaza davet ediyorum, balık yeriz. Nota verecek misiniz diyorlar. Bir arada demişti askerin kafasına çuval geçirildiğinde müzik notası mı bu demişti hatırlıyorsunuz. İtibar deyince bütün bu yaşananları da sizlerle paylaşmak istedim. 

Bu kamu denetçisi olayı. Biliyorsunuz Avrupa Konseyinin Türkiye’yi denetimde tutma maddelerinden 12 tanesinden biri de bir kamu denetçisinin olmayışıydı Türkiye’de. Bununla ilgili bir yasa çıkartıldı. O yasa çıkartılırken her zaman ki gibi TBMM’nin seçeceği bu kamu denetçisine 3.turda salt çoğunlukla seçme özelliği getirdiler. Yani 276’yı alan seçiliyor.
Bu ne demek? Tek başına çoğunluğu elinde bulunduran bir partinin bağımsız olması gereken devlete ve kurumlarına karşı bireyin hakkını koruması görevi olan kamu denetçisinin AKP kimlikli birinin 276 olduğuna göre 3.turda seçilmesine yol açacak bir sonuç ortaya koyuyor. 

Aynen de öyle oldu. CHP bu olayı kamuoyuyla paylaştı ve seçime katılmadı. Seçilen kişi, şimdi tarafsız olması gereken baş denetçi ve yardımcıları, bunlardan iki tanesi eski AKP milletvekilli, Mehmet Erkatmış ve Zekeriya Aslan. Bir bayan, Serpil Çakın AKP eski kadın kolları yöneticisi. Baş denetçi Nihat Ömeroğlu’na gelince; zaten yaştan bir sıkıntı var. 65 yaş. Daha sonrasında AKP ile her konuda içli dışlı. TCK 301 ile ilgili verdiği Hrant Dink kararı ortada. Daha sonrasında Başbakanın oğlunun da nikah şahidi. Yani böyle bir AKP’daşlık, AKP’lilik, AKP’msi tırak değil doğrudan AKP’lilik söz konusu. Bağımsız kamu denetçileri ve baş denetici yardımcıları. Hepsi AKP fotoğraflı, armalı, sicilli, geçmişli tavırlı. 

Şimdi siz bunu Avrupa birliğine ve Avrupa Konseyine Türkiye’yi denetirken bu hususu eksik olarak belirten kurumlara biz bunu söylediğimiz zaman Türkiye’yi ihbar mı etmiş olacağız? Türkiye’yi şikayet mi etmiş olacağız yoksa bir gerçeği mi söyleyeceğiz? Bütün dünyada kamu denetçisi bağımsızdır, devlete karşı kişinin hakkını korur değil mi tanım bu. Sen AKP denetçisi ve AKP denetçi yardımcıları atıyorsun. Bunu söylemeyecek miyiz? Bunu söylediğimiz zaman bütün zevat mecliste bağıracak. Bu CHP’liler şikayet ediyorlar bizi Avrupa’ya. İlgisi yok. Gerçeği söylüyoruz.
Bunları yazın. Böyle bir kamu denetçiliği olmaz. Bu kurumun adı Bağımsız Kamu Denetçiliği. Kişilerin özellikleri de orada yazılı. Bütün bunlar kapatılacak, AKP denetçisi ve AKP denetçi yardımcıları seçilecek. 

Böyle demokrasi de olmaz, bu tür uygulamalarla demokrasi de ileri demokrasi olmaz. Olsa olsa konuşmamın başında söylediğim gibi sivil faşizmin öğelerinden birisi haline gelir.

Vişne Haber Ajansı

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları