Kemal Kılıçdaroğlu yazdı: Yeni dünya düzeni düşük yoğunluklu sosyalizm mi, sosyal demokrasi mi?

Cumhuriyet Halk Partisinin 7. Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, 'Yeni dünya düzeni düşük yoğunluklu sosyalizm mi, sosyal demokrasi mi?' başlıklı köşe yazısı T24''de yayımlandı.

Dünya Ekonomik Forumu’nun bu yılki toplantısı 19-23 Ocak 2026 tarihlerinde Davos’ta yapıldı. Bu yılki toplantının yıldızı bana göre Larry Fink’ti. Fink, dünyadaki ekonomik gelişmelerin yarattığı ve böyle giderse yaratacağı risklere dikkat çekerek, küresel sermayenin birinci elden sorgulanmasının zorunluluğuna dikkat çekmişti. Larry Fink’in özelliği, 11 trilyon doları aşan bir varlık yönetim şirketinin yöneticisi ve ortağı olmasıydı. Bu konumdaki bir yöneticinin küresel sermayenin bugünkü durumu ve bu durumun dünya için yarattığı riskleri dillendirmesi elbette önemliydi… Şu sözler ona ait:
“Berlin Duvarı 1989’da yıkıldığından beri tarihin en büyük serveti yaratıldı. Ancak bu zenginlik, toplumsal barışı bozacak kadar küçük bir azınlığın cebine girdi. Bu kadar adaletsiz bir dağılıma hiçbir toplum uzun süre dayanamaz; eninde sonunda sistem çatırdar.”
“Burada toplanmış bir grup elit, herkesin dünyasını şekillendirmeye çalışıyor. Ama asıl darbeyi yiyecek olan halkın bu masada sandalyesi bile yok."
Aslında söylenenler biz sosyal demokratlar ya da sosyalistler için yeni değil. Yıllardır bunu dillendiriyoruz. Ayrıca bir uluslararası kuruluş olan Oxfam'ın Ocak 2026 tarihli " Zenginlerin Yönetimine Direnmek: Özgürlüğü Milyarder Gücünden Korumak" başlıklı raporunda da bu gerçek dile getiriliyor. Burada önemli olan, dünyanın yaşadığı gerçeği küresel sermayenin bir numarasının dillendirmesiydi. Çünkü küresel sermayenin hegemonyası, ekonomik adaletsizliğin kaynağı durumundaydı ve bu durumun sürdürülebilirliği artık kalmamıştı.
Meşruiyet arama…
Dünya Ekonomik Forumu’nun ilkeleri “meşruiyet, hesap verebilirlik, şeffaflık ve eşgüdümlü hareket” olarak belirlenmiştir. Fink’in açıklamalarından anlaşılıyor ki küresel sermaye, bir meşruiyet ve hesap verebilirlik sorunu yaşıyor. Bunu Fink, anlaşılır bir dille anlatıyor:
“Halkı büyümenin kurbanı veya sadece izleyicisi olmaktan çıkarıp, (meşruiyet için bu gerekli) bu yeni zenginliğin ortağı haline getirmek (hesap verebilirlik için gerekli) zorundayız. Aksi halde, adaletsizliğin yarattığı öfke tüm dünyayı saracak.” (Eşgüdümlü hareketin zorunluluğu)”
Fink, bu açıklamaları yaparken, küresel sermayenin karşılaşacağı tehlikeye de dikkat çekiyor:
“… İşbirliği yapmazsak, ölçeklendirmezsek, Çin kazanır.”
Ve Türkiye…
Küresel sermayenin gördüğü ve yaşadığı adaletsizliği dile getirmesi elbette çok önemlidir. Çünkü yaşadığımız dünya düzeninin sorunlu olduğunu görüyor ve önlem alınmasını istiyorlar. Bu adaletsiz ekonomik düzenin hem sürdürülemez olduğunu hem de toplum vicdanında meşruiyet yaratmadığını biliyorlar.
Türkiye ivedilikle ekonomik, siyasal ve toplumsal dönüşümünü gerçekleştirmek zorundadır. Çünkü dünyada yaşanan tablonun daha ağırını Türkiye yaşamaktadır. Türkiye’yi yıllardır yönetenlerin öncelikle “büyüme” ve “refah” kavramlarının ne anlama geldiğini öğrenmeleri gerekiyor. Bizde ekonomik büyüme (milli gelir) rakamları yükselirken, hane halkı refahı düşmektedir. Türkiye bu çelişkinin en net yaşandığı ülkelerden biridir. Gelir dağılımı bozulmuş, ücretlerin, emeklilerin, çiftçilerin millî gelir içindeki payı gerilemiş, sosyal mobilite zayıflamıştır. Bu durum doğal olarak mevcut ekonomik düzenin toplumsal meşruiyetinin sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır. TÜİK’in 2025 Gelir Dağılımı İstatistikleri, bu çelişkiyi bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. En yüksek gelire sahip yüzde 20’lik kesim, toplam gelirin yüzde 48’ini alırken en düşük yüzde 20’nin payı yalnızca yüzde 6,4’te kalıyor. Gelirin bölgesel dağılımı ise başlı başına ciddi bir sorun. Kaldı ki, asgari ücretin açlık sınırının altında kalması aslında başka bir yorum yapmayı gerektirmiyor. Açıkça söylemek gerekirse, yoksulluğun kalıcılaştığı bir Türkiye gerçeği ile karşı karşıyayız.
Bu gelişmelerin küresel sermayenin dünya genelindeki uygulamalarıyla paralellik gösterdiğinin de artık tanığıyız. Saray iktidarı devleti yönetmek değil, yoksulluğu yönetme pozisyonunda… Kaldı ki, yapay zeka gerçeği istihdam yapısını kökten değiştirdiğinde eğitimli iş gücü işsizliği gerçeğiyle de karşılaşılması kaçınılmazdır. Daha acı olanı ise adaletin ve ahlakın güvencesi olan orta sınıf erimekte ve genç kuşaklar sistemin çalışmadığına, -daha açık bir söylemle- sistemin yozlaştığına tanık olmaktadırlar.
Biz bütün bu gelişmeleri önceden saptamış ve Türkiye’nin bu girdaptan çıkmasının çözümlerini 30 Ocak 2023 tarihli ‘Ortak Politikalar Mutabakat Metni’nde açıklamıştık.
Gerçeği görmek…
Kuşkusuz Türkiye, dünyadaki bu dönüşümün merkezinde değildir. Ancak tamamen dışında da değildir. Bu dönüşümü Türkiye rasyonel politikalarla izlemek ve süreci kendisi için avantaja dönüştürmek zorundadır. Bunun için Türkiye’nin üç önemli avantajı var.
- Genç nüfusa sahip olmak…
- Orta teknoloji üretim kapasitesini yakalamak ve teknolojiyi geliştirme potansiyeline sahip olmak… (Unutmamak gerekiyor, teknolojik gelişmeler reel ekonomiyi domine etmekte, yönlendirmektedir.)
- Dünya coğrafyasında jeopolitik merkez olma özelliğine sahip olmak…
Ancak bu avantajlarına karşın hedeflenen sonuçların gerçekleşmesi için üç temel adımın eş zamanlı atılması gerekiyor.
- Kurumsal kırılganlıkların giderilmesi…
- Hukuk devleti olma iradesinin güçlü bir şekilde hayata geçirilmesi…
- Toplumsal gerilimlere yol açacak siyasal kararlardan kaçınılması; yani siyaset kurumunun topluma güven vermesi…
Sonuç…
Larry Fink’in Davos’ta yaptığı açıklamalar küresel sermayenin olağanüstü karlar elde etmesine karşın, bu sistemin kendi sonlarını getireceğini de anlatıyor. “Bu kadar adaletsiz bir dağılıma hiçbir toplum uzun süre dayanamaz; eninde sonunda sistem çatırdar” diyor. Sistemin halkları yoksullaştırdığı artık inkar edilemiyor. Bazı çevreler çözümü “düşük yoğunluklu sosyalizm”de görüyor.
Aslında çözüm sosyal demokrasidedir. Çünkü sosyal demokrasi, dayatmacı, edilgen bir ideoloji değildir. Değişimle birlikte ortaya çıkan sorunlara akılcı politikalar üretme, geliştirme esnekliğine sahip bir ideolojidir. Olağanüstü koşullarda büyük sermayeye toplumsal yükümlülükler getirmekten çekinmeyen bir sorumluluğu da göz ardı etmez.
Türkiye bu gerçeği erken okursa alan kazanır. Geç kalırsa ağır bedel öder.
ÜYE YORUMLARI
Yorum YapFacebook Yorumları












