loading
close
SON DAKİKALAR

Su işkencesi

Mustafa Mutlu
Tarih: 28.01.2013

Mustafa Mutlu yazıyor; ''Artık günde kişi başına 200 litre soğuk, 50 litre de sıcak su veriliyormuş''...

Silivri‘de tutuklu bulunan Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan, Odatv’ye avukatları aracılığıyla bir mektup göndererek, cezaevi yönetiminin kendilerine “su”yla, daha doğrusu susuz bırakarak işkence ettiğini söylemişler.

Çünkü hücrelerinde günde 9 saat boyunca akan su, bir süredir 10 dakikaya düşmüş...

Artık günde kişi başına 200 litre soğuk, 50 litre de sıcak su veriliyormuş!

“Nelerine yetmiyor” demeyin; Mustafa‘yla Tuncay, saate bakıp ölçmüş:

Elli litre sıcak su dediğiniz, musluktan iki dakikada akıp gidiyormuş...

Yani bu iki dakikada yıkanacaklar; bir de çamaşırlarını, bulaşıklarını yıkayacaklar!

Oysa aynı musluklardan yakın bir zamana kadar günde 50 dakika sıcak su akıyormuş...

İşin ilginci, Adalet Bakanlığı da dün yaptığı açıklamayla bu iddiaların doğru olduğunu onaylamış ve “Bir insana bir günde bu kadar su yeter” demiş...

Ancak açıklamada, 50 litre suyun iki dakikada akıp gittiğine değinilmemiş!

***


Olay, “su” olayı değil aslında, “su”sturma olayı!

Tutukladılar, “su”san olmadı.

Tek kişilik hücrelere tıktılar “su”san olmadı.

Mahkemelerde konuşma sürelerini kısıtladılar, “su”san olmadı.

Avukatlarıyla aralarına jandarma koyup, en temel hakları olan savunma hakkını kısıtladılar; “su”san olmadı.

Savunmalarında yargılamayı eleştirdikleri için duruşmalardan menettiler, “su”san olmadı.

İşte bu yüzden...

Polisle, askerle, gardiyanla, cezaevi müdürüyle, hâkimle, savcıyla, sahte CD‘lerle, terörist gizli tanık ifadeleriyle, tavandan sarkan mikrofonlarla, 24 saatlerini izleyen kameralarla...

Yani tehditle, baskıyla, korkuyla “su”sturamayacaklarını anladılar ve “su”suz bırakarak, umutlarını salgın hastalığa bağladılar!

Şimdi onları hasta ederek “su”sturmaya çalışıyorlar!

***


Peki; onlar “su”sar mı?

İşte orası zor!

Onlar ki çay deminde bitki yetiştirdiler, parmaklarının nasır tutmasına aldırmadan yüzlerce sayfalık kitaplar yazdılar, pet şişelerden spor aleti icat ettiler, semaverin buharında yemek yaptılar, kantin bisküvilerinden eşleri için yıldönümü pastası hazırladılar, kanalizasyon borularını cep telefonu gibi kullanarak yan koğuştakilerle haberleştiler...

Eminim ki şimdi de demir parmaklıkların “su”yunu çıkarıp çamaşırlarını yıkarlar da...

Yine de “su”smazlar!

Onları “su”sturacak tek şey, “su”suzluk değil; kitlelerin “su”skunluğudur!

Bu yüzden 18 Şubat tarihini şimdiden işaretleyin takvimlerinizde...

Çünkü “su”smayan ve “su”sturulmayan o muhaliflere, “suskun kalmadığımızı” göstermek için, tıpkı 13 Aralık‘taki gibi Silivri‘de olacağız 18 Şubat‘ta...

***


Su vermemişler ne gam...

Yeter ki “su”skunluk olmasın!

*****


İLACA HACİZ!

Sosyal Güvenlik Kurumu‘nun talimatı üzerine katılım payı borcu bulunan sigortalılar, eczanelerden ilaç alamayacak.

Diyelim ki çocuğunuz hasta; devlet hastanesine götürüp muayene ettiriyorsunuz. Sonra da eczaneden ilaç almak istiyorsunuz. Ancak sistemden, örneğin 20 lira borcunuz olduğu görülüyor ve o anda yanınızda para yok...

İlaçları alıp çocuğunuza götüremiyorsunuz! Diğer bir deyişle devlet, kendisine olan borcunuzu, çocuğunuzun ilacına haciz koyarak tahsil ediyor!

Soruyorum:

Bu uygulama, Anayasa‘daki “sosyal devlet” ilkesine aykırı değil mi?

İnsanlığa aykırı değil mi?

*****


GÜNÜN SORUSU


Başbakan, durup dururken göreve gönderecek asker kalmadığından yakındı... Sorum size:

Siz de benim gibi “genel af için ön hazırlık” yapıldığı gibi bir hisse kapıldınız mı?

*****


‘Misak-ı Milli’nin 93’üncü yılı!

Dün Misak-Milli’nin 93‘üncü yıldömüydü. Çok basit bir soru:

On binlerce kez duyduğunuz Misak-ı Milli nedir?

Aklınıza ilk gelen tanımı bir kenara yazın ve okumaya devam edin:

***


28 Ocak 1920‘de, Osmanlı Meclis-i Mebusanı‘nda kabul edilmişti Misak-ı Milli...

Türkiye işgal altındaydı. İşgal orduları, yurdun dört bir yanında at koşturuyordu.

Atatürk Samsun‘a çıkmış, Sivas Kongresi‘ni toplamıştı. Ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi henüz oluşturulmamıştı.

Sivas Kongresi‘nin talepleri doğrultusunda Osmanlı Hükümeti, 1919‘un kasım ayında seçimlere gitti. Seçimleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti‘nin gösterdiği adaylar kazandı.

Seçilen mebuslar ikişer üçer kişilik gruplar hâlinde Ankara‘ya giderek Mustafa Kemal‘le görüştü.

Bu görüşmelerin sonucunda hazırlanan metin, Trabzon Mebusu Hüsrev Sami Bey aracılığıyla İstanbul’a götürüldü.

İşte bu metin, Osmanlı Meclis-i Mebusanı tarafından 28 Ocak 1920‘de kabul edilen Misak-ı Milli‘ydi.

Birinci Dünya Savaşı‘nı sona erdirecek olan barış antlaşmasında, Türkiye‘nin sınırları altı maddede yeniden tanımlanıyordu.

***


Şimdi... “Misak-ı Milli nedir?” sorusunun karşılığı olarak ne yanıt vermiştiniz?

Ben söyleyeyim:

En az yüzde 90‘ınız “ulusal sınırlar” demiştiniz değil mi?

Yanlış!

Evet, “Misak-ı Milli”, ulusal sınırlarımızı belirliyor ama “ulusal sınır” anlamına değil; “ulusal yemin” anlamına geliyor.

Topraklarımızı korumak için edilen, ulusal yemin!

***


Sorum çok basit:

Doksan üç yıl önce edilen o yemini, bugünkü Meclis‘te kaç milletvekili edebilir?

Vatan

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları