Tarih:
08.11.2014
Yorgun bir kafa ürünü, boş bir yazı!
Mustafa Mutlu; Bugün pazar. Sormanın tam zamanıdır: Yorgun ve mutsuz musunuz?
Soğumuş yüreklerimiz; selamlaşmamız bile “mecburiyetten...”Kimseyi gerçekten sevmiyor, özlemiyoruz...
Bu gözlemimi aktarıyorum, işinin ehli bir psikolog arkadaşıma, “Yorgunluktan” diyor; kestirip atarcasına...
“Hadi canım, gençlerimiz de mi yorgun?” diye üsteliyorum...
“Evet” diyor, “Onlar da yorgun... Çünkü yorgun anne babaların çocukları olarak doğuyorlar. Yorgun insanlar arasında büyüyorlar ve daha yorulacak yaşa gelmeden yorgun ilişkiler kuruyorlar...”
“Peki, neden yorgunuz bu kadar?” diyorum...
“Kalabalıktan” diye yanıtlıyor: “Piyasa ekonomisinin kuralıdır. Bir şey ne kadar çoksa, o kadar değersizdir... İşte; büyük kentlerde yaşayanlar bunun sıkıntısını çekiyor...”
Sonra bir örnek veriyor:
“Diyelim ki bir sahil kasabasındasın... Gecenin karanlığında yolda yürürken yerde yatan bir adam görüyorsun... Hemen ona yardım etmek çırpınırsın... Çünkü bilirsin ki yardım etmezsen, o adam belki de ölecek... Ancak büyük kentte çok kalabalık bir sokakta yerde yatan, hatta kıvranan bir adam görenler, genellikle başlarını çevirip giderler. Sorumluluğu başkalarına atarlar. O anın tek sorumlusu onlar değildir çünkü...”
İtiraz ediyorum:
“İyi de kalabalık bir kentte yaşamanın yorgunlukla ilişkisi ne?”
Aramızdaki sohbet sonra şöyle devam ediyor:
“Olmaz mı? Dedim ya, ‘Bir şey ne kadar çoksa, o kadar değersizdir’ diye... Metropollerde kendisi gibi milyonlarca insanla yaşayan birey, “özel” olmadığı, kendisinin niteliklerine sahip, hatta kendisinden çok daha donanımlı yüz binlerce insan olduğunu hissettikçe, coşkusunu kaybeder. Kendisini anlatma, başkalarını anlama, ilişki kurma çabası azalır. Ne kadar uğraşsa, didinse kaybolup gideceği hissine kapılır. O kalabalıkta fark edilmesinin olanaksızlığına inanır çünkü... Aynı şekilde; başkalarına verdiği önemi de azaltır bu his... Arkadaşınla kavga mı ettin? Aman, ne özür dileyeceksin, başkasını bulursun! Sevgilin mi terk etti? Dert etme, elini sallasan ellisi... İşte tüm bunlar yüzünden soğur yürekler... Senin deyiminle selamlaşmalar bile mecburiyetten olur!”
“Bu durumda küçük kentlerde yaşayanlar, İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de yaşayanlardan daha mutlu sana göre... Ve daha dinç?”
“Elbette... İstanbul’da yaşama sevinci olan kaç kişi tanıyorsun? Herkes hep bir ‘mecburiyetin’ peşinden koşturup durmuyor mu? Okumak, çalışmak, sohbet etmek, spor yapmak, hobi sahibi olmak, alışveriş etmek, hatta sevişmek bile mecburiyetten... Mecburiyet duygusuyla yapılan hiçbir şey de mutlu etmez insanı... Yorar! Oysa dinç ve mutlu insan, bunları yaparken zevk alır. Daha da mutlu olur.”
“Neden küçük kentlerde yaşamayı tercih etmiyoruz o zaman? Neden mutsuzluk kaynağı kentlere göçüp duruyoruz?”
“Sürünün dışında kalmaktan korkuyoruz çünkü... Sanıyoruz ki eğer o kalabalığın dışında kalırsak, dışlanacağız ve bir şeyler kaçıracağız... Gerçek öyle değil oysa... Kalabalığın içinde ezilip unufak olurken, kendisini dışarıya atmayı başarabilenler derin bir nefes alırlar ama o kalabalığa hiç girmemiş olanlar genellikle toplumun gerisinde kaldıklarını düşünürler. Onların tek mutsuzluk kaynağı da budur... Bir şeyleri kaçırma duygusu!”
“Herkes bir şekilde mutsuz yani...”
“Evet ama en azından küçük kentlerdeki mutsuzlar daha az yorgun!”
“Nereden geldik biz buraya?”
“Dedim ya yorgunsun... Muhabbetin başını bile hatırlamayacak kadar yorgunsun...”
“Çare?”
“Kaç, kurtul... Çık şu kalabalığın dışına... Sana düşen metrekareleri ve metreküpleri büyüt! Kentlerde yüz kişi aynı havayı solurken, deniz kenarında koca bir körfezin havasını solu tek başına... Belki tek başına olacaksın ama asla yalnızlık hissetmeyeceksin... Göreceksin; yorgunluğun da kaybolacak... Ve belki kendi kendine şarkı bile söyleyebileceksin yeniden!”
“Hadi canım sende...”
***
Psikolog arkadaşım haklı: Kaçıp kurtulmalı belki...
İyi de ya kafam? Onun içindekiler... Onlar gelmeyecek mi peşimden?
Kaç-Ak sarayları, ayakkabı kutularını, enselerinden vurulan askerleri, haksız tutuklamaları, Berkin’i, ülkeyi bölmek ya da din devletine dönüştürmek isteyenleri nereye koyacağım?
Diyelim ki koyacak bir yer buldum; iyi de ben, ben olabilecek miyim o zaman?
Offff... Zor işler bunlar...
İyisi mi ben yine Kılıçdaroğlu’nu eleştireyim!
GÜNÜN SORUSU
Bugün pazar... Sormanın tam zamanıdır:
Yorgun ve mutsuz musunuz?
SARAYLAR KONUŞULMASIN DA... (18)
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, cuma günü kendisine Kaç-Ak Saray’ı soran bir gazeteciyi fırçalamış... “Mescid-i Aksa baskını varken bu soruyu mu soruyorsun bana?”
Elbette; içinde din sömürüsü olan bir şeyler konuşulsun ki bu dünyanın günahları sorgulanmasın, kendini bilmez (!) gazeteciler tarafından...
Kaç-Ak Saray konuşulmasın... Huber konuşulmasın...
Din savaşları, mezhep kavgaları konuşulsun sadece...
***
Neyse... Sayın Gül; nerede kalmıştık?
Kısmetse ne zaman çıkıyorsunuz Huber’den?
GÜNÜN İSYANI
İsyanım, İsrail’in Mescid-i Aksa’ya saldırmasını fırsat bilip “Kudüs bizimdir” diye salya sümük nutuk atan Bülent Arınç’a:
Kudüs’ü bırak da Silopi’ye bak! Kudüs’ü alacağım diye evdeki bulgurdan edeceksiniz bizi!
Mustafa Mutlu - Aydınlık
ÜYE YORUMLARI
Yorum YapFacebook Yorumları





