loading
close
SON DAKİKALAR

SADAT'ın kurucusu Tanrıverdi: Her tür sivil silahlı örgütlenme tehlikelidir

SADAT'ın kurucusu Tanrıverdi: Her tür sivil silahlı örgütlenme tehlikelidir
Tarih: 28.01.2018 - 11:05
Kategori: Söyleşi

SADAT kurucusu ve Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Adnan Tanrıverdi SADAT'ın Türkiye içinde faaliyeti olmadığını söyledi.

Meral Akşener, Tokat ve Konya'da silahlı eğitim kampları olduğunu söylemiş, Ümit Özdağ da bunların SADAT’la ilişkili olduğunu ima etmişti. Habertürk'ten Kübra Par'a konuşan Tanrıverdi bu iddiaları yalanladı.

İşte o röportajdan bazı bölümler:

SADAT tam olarak nedir? Kuruluş amacı nedir? Hakkında pek çok spekülasyon var.

1996 yılının temmuzunda, tuğgeneralliğimin 4’üncü sene­sini tamamlamak üzereydim. Kara Kuvvetleri Sağlık Daire Başkanlığı’ndaydım. Sırp- Bosna Savaşı yeni bitmişti. Bosna’daki Türk birliğine ve Bosna yönetimine destek ama­cıyla, Bosna’ya ziyarete gittik. Kafile başkanımız, o zamanın Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Çetin Doğan’dı. O yolculuk sırasında Çetin Doğan Paşa bir olay anlattı. MPRI “Military Prefessiyonal Resources Incorporated” isimli bir ABD özel savunma danış­manlık şirketinden bir yetkili, Genelkurmay Başkanlığı’na gelerek, şirketlerinin bünye­sine TSK’dan bir muvazzaf personel verilmesini istemiş. Sonradan öğrenilmiş ki bu şirket daha önce rahmetli İzzet Begoviç’e, Bosna ordu­sunu kurup, eğitip, donatıp hazır olarak Bosna Hersek’e teslim etmeyi teklif etmiş, Begoviç de “Türkiye kabul ederse olur” demiş. Özel savunma danışmanlık şirketle­rinin yeni yeni kurulmaya başlandığı yıllardı. Seyahat­ten döndükten 1 ay sonra ben kadrosuzluktan emekliye sevk edildim. Bu şirketlerle ilgili araştırma yapmaya baş­ladım. Sonunda Peter Waren Singer tarafından yazılmış 400 sayfalık “Kiralık Ordular-Özel Askeri Şirketler” isimli, 2009 yılında basılmış kitabı buldum ve okudum. Kitapta, MPRI şirketi ile birlikte 3 özel savunma danışmanlık şirketinin dünya üzerindeki bütün faaliyetlerinden, ayrıca 70 ABD şirketinin her birin­den de birkaç paragrafla hangi ülkelerde hangi faaliyetlerde bulunduklarından bahsedili­yordu. O zamanki tespitle Ame­rika’nın Suudi Arabistan’da 5 ayrı savunma danışmanlık şir­keti vardı. Bunların sermaye­leri 5 milyon dolardan fazla ve 1500’e yakın emekli askeri per­soneli var. Aşağı yukarı 5-6 bin kişilik askeri danışma heyeti, Suudi Arabistan’ın karar mer­cilerine yakın bir yerde faaliyet gösteriyor. Böyle faaliyet göste­rilince, Suudi Arabistan’ın veya başka bir ülkenin Ameri­ka’nın kontrolü dışında adım atamadığı sonucuna vardım.

Kitabın yazıldığı tarihteki bilgilere göre, Örneğin Suudi Arabistan’da; VINNELL adlı şirket; stratejik mevkileri kollayarak rejimi koruyan “Suudi Ulusal Muhafızları”na eğitim ve danışmanlık hizmeti veriyor. BDM şirketi; Suudi Arabistan ordusuna ve hava kuvvetlerine lojistik, eğitim, istihbarat, danışmanlık ve operasyon hizmetleri veriyor. Booz-Allen Hamilton şirketi; harp akademilerini eğitiyor yönetiyor. SAIÇ Şirketi; donanma ve hava savunmasına destek hizmeti veriyor. O'Gara Şirketi; kraliyet ailesini koruma, yerel güvenlik güçlerine eğitim, kontr-terör ve meskûn mahal eğitimi sağlama hizmeti veriyor. ABD savunma bakanlığı ve dışişleri bakanlığı kontrolünde hizmet gören 70 özel savunma danışmanlık şirketi varken bu şirketlerin hizmet verdiği ülkelerin ABD’nin iradesi dışında hareket etmesinin mümkün olamayacağı düşünüldüğünde işin fecaati ortaya çıkıyordu.

Bunu fark edince “Biz de böyle bir şirket kurmalıyız’’ mı dediniz?

Evet, tabii. 2. Dünya Sava­şı’ndan sonra İslam ülkeleri­nin köklü askeri geleneği olan ülkelerin desteğine ihtiyaç duy­duğu anlaşılıyor. Türkiye’nin de köklü bir askeri geleneği var. “Bu ülkelerin kendi ayak­ları üzerinde kalması için emekli askerlerimizi organize ederek destek verelim” diye bir düşünce hasıl oldu. Dev­letimizin kontrolünde, eski Osmanlı coğrafyasındaki Müs­lüman ülkelere ihtiyaç duy­dukları hizmet verilmeliydi. Bu şirketler aynı zamanda ülke­mizin dış politikasının da bir enstrümanı olmalıydı. ASDER mensupları ile durumu istişare ettik ve 28 Şubat 2012 tarihinde Uluslararası Savunma Danış­manlık İnşaat, Sanayi ve Tica­ret Anonim Şirketi’ni kurduk. Kurulması da zaman aldı; bunu bürokrasiye ve siyasi iradeye anlatmak çok kolay olmadı.

‘İDDİALAR TAMAMEN İFTİRA!’

SADAT’la ilgili çok kritik iddialar var. Bunlardan en dikkat çekeni, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Tokat ve Konya’da silahlı eğitim kampları olduğunu söylemesiydi. Ümit Özdağ da bu iddiayı sürdürdü ve bunların SADAT’la ilişkili olduğunu ima etti. Sizin Türkiye’de silahlı eğitim kamplarınız var mı? Bu iddialara ne diyorsunuz?

Tamamen iftira, hayal mah­sulü! Bunların SADAT’la alakası yok. Hiçbir eğitim tesi­simiz yok. Ümit Özdağ bunu 2017’nin temmuzunda da söy­ledi. 2012’de de bir gazete bu iddiaları ortaya attı. O gazete hakkında tekzip davası açtık ve kazandık. ABD’de yayınlanan ve “Kontrollü darbe” iddia­sını pekiştirmek, Cumhur­başkanı’mızı yıpratmak için ortaya atılmış bir pro­paganda haberini gerçek olarak algıladılar. Dev­lete böyle ağır bir iddiada bulunmak, bir siyaset insa­nına yakışmaz. Tabii bunun sonucu yargıdan çıkacak.

Web sitenizde bireysel eğitim vermediğinizi belirtmişsiniz. Ama yine de sorayım, sivillere yönelik askeri eğitim veriyor musunuz?

Bu tür asılsız iddialar SADAT’ın kurulduğu zamandan beri sürdürülüyor. Aslında mevzuatımız dikkatlice incelense SADAT’ın neye hizmet ettiği çok rahat bir şekilde anlaşılır. Kuruluş amacımıza uygun olarak dost ülkelerin devlet organlarını muhatap alıp kendi ülkelerinde kendi hukuki mevzuatlarına uygun olarak kurumsal bazda danışmanlık, eğitim ve donatım hizmeti veriyoruz. Bunun dışındaki yakıştırmalar, mesnetsiz ve iftira niteliğinde...

‘BANA GELİP ‘CUMHURBAŞKANI’NI SİLAHLARLA KORUYALIM’ DİYORLAR’

Halk Özel Harekât (HÖH) gibi sivillere yönelik askeri yapı­lanmalara nasıl bakıyorsunuz?

HÖH’ü tanımıyorum. Askeri yapılanma içinde olup olmadığını da bilmiyorum. Ama her tür sivil silahlı örgütlenme tehlikelidir, gerekmez, uygun değildir. Bunlar kontrol edilemez. Devletin emniyet güçleri yeterlidir.

Bu anlamda HÖH gibi yapılanmalara sıcak bakmıyorsunuz, öyle mi?

Sivil silahlı organizasyonlar, prim verilecek veya tasvip edile­cek bir hareket olarak kabul edile­mez. Uçuk insanlar yok mu; elbette var. Bana gelip “Cumhurbaşkanı’nı silahlarla koruyalım” diyorlar. Neden öyle bir şey istediklerini sordu­ğumda, devletin Silahlı Kuvvetler’ine güvenilmeyebileceğini söylüyor­lar. “Peki size nasıl güvenilecek?” diye soruyorum. Ben de militarist yapıya sahibim zannediyorlar. İnce­lediğiniz zaman, adamın psikolo­jik bir sorunu veya eksik bir tarafı var; normal bir insan böyle düşün­mez! (Gülüyor) Bizimle ilgili çok asıl­sız haber yaptılar. Buraya gelip “Siz kontrgerilla merkeziymiş­siniz, öyle mi?” diye sordu­lar. “Bana baktığınızda öyle bir şey görüyor musu­nuz?” deyince güldü­ler. Ertesi gün “İslami gladyo merkezi” diye haber çıktı. Bu sefer de “Efendim siz İslami gladyo merkeziymiş­siniz, doğru mu?” diye sordular. “60 tane İslam ülkesi var ve bunların her birinde benim örgütüm var. Parmağımı kaldırıyorum, bu devletler darbe yapıyorlar, iktidara geliyorlar ve benden emir alıyorlar” dedim. Öyle deyince yine güldüler. Ama maalesef yine böyle haberlere devam ettiler!

Peki, Cumhurbaşkanı Danışmanlığı’na nasıl getirildiniz? Erdoğan ile nasıl tanışmıştınız?

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı İstanbul Belediye Başkanlığı’na adaylığını koydukları, benim de İstanbul Maltepe’de tugay komutanı olduğum 1994 yılında tanıdım. Samandıra’nın belde baş­kanı, Sayın Mehmet Sekmen Bey vasıtası ile Maltepe Kışlası’nda bizi ziyarete geldiler. Bu ziyaret, ilerleyen zaman içinde dostluğa vesile oldu. 28 Şubat postmodern darbesi son­rasında kendilerini daha yakından tanıma imkânım oldu. İhtiyaç duy­dukları zamanlarda ihtisasım olan konularda istişarelerde bulunduk. 15 Temmuz 2016 hain darbe girişimin­den sonra Cumhurbaşkanı Başda­nışmanı olarak davet edildim.

‘SADAT’I ABARTIYORLAR’

Geçen hafta Afrin harekâtı konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında yapılan “Güvenlik Zirvesi”nde siz de MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın yanında yer alırken gördük. O toplan­tıya hangi sıfatla davet edildiniz? SADAT kurucusu olarak mı?

Ben “Güvenlik Zirvesi”ne Cum­hurbaşkanımızın “Güvenlik Politi­kaları” konusundaki başdanışmanı olarak katılıyorum. Afrin konulu zir­veye de bu sıfatla katıldım. MİT Müs­teşarlığı ile fiili bir bağlantımız yok.

Peki; hükümetin, AK Parti’nin veya Cumhurbaşkanlığı’nın SADAT’a resmi ya da gayriresmi olarak maddi desteği var mı?

Hayır, hiçbir destek almadık. Böyle bir şirket Türkiye’de ilk kez kuruldu. Kurulduğu zaman herkes, “Nasıl olur?” gözüyle baktı. Hatta İstanbul Ticaret Odası’na şirket sözleşmesini gönderdiğimiz zaman, okuyan hanımefendi kâğıdı elinden düşürmüş. “Siz bu yetkiyi nereden alıyorsunuz?” deyince biz de, “Bunu engelleyen hangi kanun var? Biz bu şirketi şirketler kanununa göre kuruyoruz” dedik. Oradan Ticaret Bakanlığı’na, daha sonra Savunma Bakanlığı’na, ardından Genelkurmay’a gitti. Oraları harekete geçirdi. Hatta o zamanın başbakan yardımcısı bizi çağırıp, “Ooo paşam, ordular kurup silah yapıyormuşsunuz. Bizim silahlı kuvvetlerimiz yok mu?” dedi. Ben de Bosna’yı anlattım. Bizi dinlediler. Dinledikleri zaman, “Bu benim omzumda bir mesuliyet. Ben 70 yaşından sonra para kazanmak için bu şirketi kurmuyorum. Birikimimin bir zekatı, bir misyon için kurdum. Dolayısıyla, ‘Sizin kuruntunuz bu. Biz devlet olarak tüm bunların altından kalkarız. Silahlı kuvvetlerimiz o 70 şirketin karşısında durur’ diyorsanız ben bu sorumluluğu sizin omuzlarınıza bırakıp, kapıdan içim rahat çıkar giderim” dedim. Ondan sonra böyle bir ihtiyaç olduğunu anladılar. İnceleme yaptılar. Sürekli de takip ediyorlar. Bizim yasadışı bir şeyimiz yok.

15 Temmuz’dan sonra orduda yeniden yapılanma oldu. Ordunun bu yeni yapılanmasında sizin tavsiyeleriniz oldu mu, o tavsiyelere ne ölçüde paralel gelişmeler yaşandı?

Ben 15 Ağustos’tan itibaren danışmanlık yapıyorum. Ama benim 2012’den beri yeni Anayasa çalışması için çalışmalarım, makalelerim var. “İç güvenlikle dışa karşı savunma birbirinden ayrılmalıdır” diyorum. Savunma konseptimiz, “Tehdit sınırların ötesinde tespit edilsin ve yine sınırların ötesinde bertaraf edilsin” olmalıdır. Onun için silahlı kuvvetlerimiz tek görevi dış tehdidi önlemek olsun. İçerideki güvenlik meselesi de iç güvenlik elemanlarımız, yani emniyet ve jandarma tarafından yapılsın. İç güvenlik, iç hukukun uygulanmasını gerektirir. Askerin işi uluslararası savaş hukukuna göredir.

Ama sizin bu söylediğiniz durumda PKK ile mücadeleyi de jandarma ve polis yürütmeli...

Evet, jandarma ve polis yapsın. Askerin eğitimine göre, karşısındaki ya dostu ya düşmandır. Düşmansa öldürür.

Peki, sizin tavsiyelerinizden bugün hayata geçen ne var?

“Jandarma Genel Kurmay’dan ayrılsın” diyorduk, ayrıldı. Ama biz bunu 15 senedir söylüyoruz.

Peki bu adımların atılması için Cumhurbaşkanı’yla veya danışmanlarıyla görüştünüz mü?

Hayır, ben sadece makalelerimi yayınladım.

Yani Cumhurbaşkanı direkt sizi dinleyerek bazı adımlar atması söz konusu oldu mu?

Hayır, daha önceden yayınladığım yazılarımı biliyorlar. Daha önce Cumhurbaşkanı iken Sayın Abdullah Gül ile görüştürmek istemişler, “Biz Adnan Paşa’nın makalelerini okuyoruz, inceliyoruz zaten” demiş.

Adnan Bey, bir kez daha sorayım; AK Parti’nin ideo­lojik çizgisine uygun şekilde bir parti ordusu hazırladığınıza dair bir iddia da var, ne diyorsunuz?

Ben böyle bir fikrin tam karşısın­dayım! Partinin silahlı gücü ya da silahlı milislerin oluşması son derece yanlıştır. “Devletin resmi silahlı gücü dışında silahlı militanlar olsun” fik­rine taban tabana karşıyım. Ayrıca Cumhurbaşkanı’mız, güncel olaylara ilişkin kararlarını resmi kurullarla alır. Danışmanlar buna etki edemezler.

Gücünüzü biraz abartıyorlar mı yani?

Abartıyorlar! Ben de şaşırıyorum hatta “Biz neler yapabilirmişiz meğer” diyorum! Gülüyorum açık­cası... Böyle bir şey mümkün değil. Çok saf, temiz duygularla İslam ülkelerine, Silahlı Kuvvetler’imi­zin tecrübelerini nakletmek istedik. Hepsi bu... Ayrıca İslam ülkeleri­nin birlik olmasını istiyoruz, bu bizim “kızıl elma”mız.

Peki SADAT neden şüphe uyandırıyor? Neden hep tartışmaların odağında?

SADAT’a saldırı okyanus öte­sinden başladı. Michael Rubin, ABD’den SADAT hakkında yazılar yazmaya başladı. Hain FETÖ’nün hoparlörü Suat Avni sazı aldı. Meh­met Eymür de iftiralara katıldı. Sal­dırı ABD’den geldiğine göre, İslam ülkelerindeki etkili faaliyetlerin­den rahatsız olunduğundan dolayı SADAT tartışma konusu yapıldı. Son zamanlarda da ben Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığı’na getirildiğim­den Cumhurbaşkanı’mıza saldırı için SADAT ve şahsım mesnetsiz iddia­larda kullanılmak isteniliyor.

‘SADAT’IN TÜRKİYE’DE HİÇBİR FAALİYETİ YOK’

Türkiye içerisinde SADAT’ın faaliyeti var mı, varsa nedir?

Yoktur.

SADAT’ın Reis anlamına geldiğini iddia edenler olmuş...

Seyit anlamına geliyor, reis değil.

Nakşibendîlikle bir ilginiz var mı?

Gönül bağı var. Emekli oluncaya kadar herhangi bir tarikatla, cemaatle ilişkim yoktu. Babam imamdı, Birinci Dünya Savaşı sırasında Uşak’ta medresede okumuş. Aileden dindar bir insanım. Silahlı Kuvvetler’deyken herhangi bir meşrebe dahil olmamız söz konusu değildi. Ama Silahlı Kuvvetler’den ayrıldıktan sonra cemaatleri dolaştım, “Darbe geliyor ve bu darbenin hedefinde de siz varsınız” dedim. O zaman cemaatleri tanıdım.

‘ÖSO SADAT’IN HİZMETLERİNİ FİNANSE EDEBİLECEK GÜÇTE DEĞİL’

Yine başka açıdan sorayım. Türkiye, ÖSO ile ortak operasyon yürütüyor. Orada muhalif grupların desteğe ihtiyacı olabilir. SADAT neden Türkiye’nin orada işbirliği yaptığı gruplara eğitim danışmanlığı vermedi?

SADAT, hizmet alıp hizmet satan ticari bir şirket. Amacı kâr değil misyon. Dolayısıyla, bir hizmeti vereceği zaman onun karşılığında bir ücret de alması lazım. O grupların böyle bir ödeme imkânı yok. Eğer olsaydı, Türkiye’nin de müsaadesiyle Özgür Suriye Ordusu’na eğitim verirdik. Onlar bunu finanse edebilecek güçte değiller. Biz bunu tamamen proje olarak o dönemde hükümete intikal ettirdik, “Bunların böyle bir eğitime ihtiyacı var. Türkiye bu eğitimi desteklerse, biz bu grubu 1 senede rejimle mücadele edecek duruma getiririz. Türkiye kendisi desteklerse 6 ayda getirir. Ya siz resmi olarak destekleyin ya da bize imkân sağlayın, biz destekleyelim” dedik. Ancak o tarihlerde de bu gün de Suriye’de SADAT’ın bahsettiğim istişare türü dışında aktif ve operasyonel bir faaliyeti olmadı.

“Keşke destekleselerdi” diyor musunuz?

O zaman çok daha yeniydi. Bu olaylar 2012 yılında oluyor. 2012 henüz Amerika’nın, Rusya’nın veya küresel güçlerin bölgeye aktörlerini sokabildiği bir dönem değildi. Tabii şimdi bölgede öyle hareket ediyorlar ki birtakım silahlı muhalif grupları parayla kendi istikametlerine çevirmek için gayretleri var. O bakımdan, Türkiye daha önce ÖSO ile ilişki kurmuş olsaydı bu kadar ıstırap, bu kadar mülteci olmazdı; bu kadar kan akmaz, dünyanın rotası da bu denli oraya çevrilmezdi ve her şey daha erken sonuçlanırdı kanaatindeyim.

‘15 TEMMUZ GECESİ SADAT’A ÜYE OLANLARDAN HİÇBİRİSİ SİLAHLI BİR ŞEKİLDE MEYDANLARA ÇIKMADI’

Özellikle 15 Temmuz’dan sonra sivillere yönelik silahlandırma, eğitim birimleri oluşturuluyor iddiaları var. SADAT’la ilişkisi var mı? Yoksa bile sizin bu tür yapılanmalara dair gözleminiz var mı?

Yok. 15 Temmuz’da yaşanan tecrübeyle sivil toplumun daha organize olması konusunda bir düşünce var ama silahla değil. Sivil toplum kuruluşlarında, bu tür bir olay gerçekleştiği zaman, nasıl daha iyi organize olunabileceği konusunda tartışmalar olmuştur.

Peki, siz Cumhurbaşkanı danışmanı olarak bu tür bir sivil toplum örgütlenmesi içinde misiniz?

Hayır. Ben sivil toplumdayken bunun içerisindeyim. Mesela, 2008’de Temel Hak ve Özgürlükler adlı bir platformumuz vardı ve yaklaşık 17 sivil toplum kuruluşu buna üyeydi. O zaman da 27 Nisan muhtırası verilmişti, darbe söylentileri vardı. O dönemde aşağı yukarı her hafta o platformdakilerle toplantı yaptık. Bu toplantılarda, “Eğer bir darbe olursa, darbeciler, ‘Sokağa çıkmayın’ derlerse sokağa çıkacağız, tersi olursa sokağa çıkmayacağız. Sokağa çıktığımız zaman da darbeci kışlaları işgal edeceğiz” diye bir karar aldık. Bunu deklare ettiğimiz zaman Kara Harp Okulu, sivillerin kışlaları işgal etmesi durumunda nasıl tedbir alınacağına dair tatbikat yaptı.

Peki 15 Temmuz’da sivillerin örgütlenmesinde SADAT’ın etkisi oldu mu veya o gece SADAT üyeleri ellerine silah alıp sokağa çıktılar mı?

15 Temmuz 2016 gecesi, bir vatandaş olarak darbeye karşı münferit tepki koymanın dışında ve “ne yapılması gerektiğini” soran eş-dost-yakınlara, “Cumhurbaşkanımızın çağrısına uyun demenin” dışında her hangi bir eylemimiz ve söylemimiz olmadı.

SADAT’a üye emekli askerlerden o gece eline silah alıp, silahlı direnişe katılan oldu mu?

Hayır, kesinlikle olmadı. SADAT’a üye olanlardan hiçbirisi silahlı bir şekilde meydanlara çıkmadı.

Normalde refleks olarak çıkmalarını beklemez miyiz? Siz emekli bir askersiniz ve darbeye karşısınız. Darbe oluyor, silahınızı alıp çıkmak istemez misiniz?

Hayır. Silahını alıp çıkan olmadı. Sadece sokağa çıkanlar, çevresindeki insanlara veya karşısındaki askerlere askeri birikimleriyle müdahale ederek münferit girişimlerde bulundular.

Peki siz 15 Temmuz gecesi darbe olduğunu öğrendiğinizde ne yaptınız?

O akşam Marmara Ereğlisi’ndeki yazlığımdaydım. Darbeyi aşağı yukarı 10 buçuk 11 gibi öğrendim. Radyo, televizyon dinlemeye başladım. Oradan İstanbul’a nasıl geleceğimi düşündüm. Darbecilere karşı, “Bunlar haindir, başları Amerika’dadır. Onların kontrolü dışında hareket edemezler” şeklinde beyanatlarım var. Ayrıca ölüm listelerinde olduğuma dair bilgim de var. Durum netleşinceye kadar orada kaldım, ondan sonra İstanbul’a intikal ettim. Cumhurbaşkanımızın çağrısı olunca, “Ne yapalım?” diye arkadaşlarımızdan soranlar oldu. Ben de onlara, “Çağrıya uyun” dedim.

27 Nisan muhtırasından sonra kışlaların siviller tarafından işgal edilmesi konusunda toplantılar yaptığınızı anlattınız. Peki 15 Temmuz gecesi sivillerin darbecilere karşı direnmesinde ya da belediye kamyonlarının kışlaların önüne çekilmesi gibi stratejik hamlelerde sizin etkiniz/tavsiyeniz oldu mu?

Olmadı, çünkü o gece çok süratli gelişti. Ama “AK Parti’nin üyelerini ilçe merkezine topluyorlar” diye haberler geldi. Yani onlar kendileri organize olmuşlar.

Soruyu başka bir açıdan da sorayım.  15 Temmuz gecesi sivil direnişte gördüğünüz eksikler yanlışlar var mıydı?

Darbe bir suç, organize bir işlem ve devletin imkânlarının milletin iradesi dışında kullanılmasıdır. Böyle bir güç ortaya çıktığı zaman bunu milletin kendinden başka önleyecek gücü olmayabilir. 15 Temmuz’a nazaran daha sistemli olunabilir. Tankın üzerine heyecanla yürüyen insan yerine, şuurlu bir şekilde tanka giden; tanka nereden binildiğini, tankın nasıl açıldığını bilen kişiler organize edilirse, yaralanabilecek sivillere sıhhi ilk yardımın yapılması için hazırlıklı olunursa, o zaman sivil toplum direnişi daha etkili olur. O gece herkes tankın altına girdi, üstüne çıktı. Tankın ezdiği insanlar oldu. Yaralananlara ilk yardım gecikti. Ateşin üzerine yürüdüler. O topluluk daha planlı olabilirdi. Liderleri yoktu.

Peki, bundan sonraki bir darbe girişimine karşı böyle bir şey olmalı mı?

Evet, olmalı. 15 Temmuz sadece Türkiye’deki darbecileri caydıran bir karşı koyma değildi; dünyaya, “Türkiye’ye herhangi bir fiili askeri güç kullanırsanız, Türkiye’nin askeri gücü olmasa bile bu halk sizi durdurur” mesajı verildi. Bu müthiş bir karşı mesajdır. Bunu anlayanlar anladı. O bakımdan, devletin emniyet güçleri, silahlı kuvvetleri milli iradenin emrinde olduğu sürece, böyle bir şeyin harekete geçirilmesi söz konusu değildir. Hemen emniyet güçleri bunu engeller.

Peki, silah olmazsa eli silahlı askerlere karşı bu sivil direnişin etkisi ne olur?

15 Temmuz’daki gibi daha güzel olur. Karşımızdaki de bu vatanın evladı, ona hitap edecek psikolojik hamleler olmalı. “Ne söyleyelim de o asker elindeki silahı bıraksın?” diye düşünülmeli. Bu söylemler bile konuşulsa, bunlar bile büyük bir hazırlıktır.

‘SADAT İSLAM ÜLKELERİ ARASINDA ORTAK BİR SAVUNMA İTTİFAKI OLABİLİR’

SADAT'ın misyonu neden özellikle İslam ülkelerini kapsıyor? Siz İslamcı mısınız?

İslam coğrafyası dediğimiz yer Kuzey Afrika’yı kapsıyor ve orada yaklaşık 28 İslam ülkesi var. Bir bu kadar İslam ülkesi de Asya’da ve 4 ülke de Avrupa’da var. Ağırlık merkezi coğrafi olarak Kuzey Afrika ve Orta Asya’yı kapsayacak şekilde, biz buraya “Afrasya” veya “Asrika”, yani Avrasya’nın alternatifi bir coğrafya olarak tanımlıyoruz. Bu coğrafya Osmanlı coğrafyası. Sonuç itibariyle asgari 400 yıllık bir tarih birliğimiz ve ayrıca din ve kültür birliğimiz var. Bugünkü kutuplaşmış dünyada sömürü düzeni var. Bunun karşısında adalet sistemi olacaksa eğer ortaya bir güç çıkması lazım. Bu gücün alanı da bu coğrafya ve buranın sakinlerini de İslam dünyası oluşturuyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin uygulayacağı politikalar bakımından geniş bir alana ve tabana ihtiyacı var. Bu da ittifakla olabilir. Türkiye, inancından dolayı 60 yıldır Avrupa Birliği’ne girememiştir. Orası bir noktada Hıristiyan inancının hâkim olduğu bir siyasi yapılanma. Türkiye’nin de kendi tarihine, mevcut durumuna, kültürüne uygun olarak bir ittifak veya birliği desteklemesi gerekiyor.

TSK’den ne zaman ve neden ayrılmıştınız?  İrticai faaliyet yürüttüğünüz gerekçesiyle uzaklaştırıldığınıza dair iddialar doğru mu?

TSK’dann, dört yıl olan tuğgenerallik bekleme süresinin sonunda, kadrosuzluktan emekliye sevk edildim. Ancak Emekliliğe sevk sürecimde bazı olaylar cereyan etti. 1992-1995 yılları arasında İstanbul Maltepe’de konuşlu, seçkin bir zırhlı Tugayın Komutanlığını yaptım. 1995 yılının Şubat ayında tugayımın bağlı olduğu Kolordu Komutanım benimle birlikte diğer tugay komutanlarının da katıldığı bir toplantıda, Aralık 1994 Yüksek Askeri Şura Toplantısında alınmış kararı, her birimize birer sayfa evrak vererek tebliğ etti. Bana verilen kâğıtta “Aşağıda isimleri yazılı, birliğinizde görevli subay ve astsubaylar irticai faaliyette bulunmaktadırlar. Bu personel bu faaliyetlerinden vazgeçmeleri için ikaz edilecekler. İkaza uymayanlar hakkında TSK’den ihraç işlemi yapılacak, emri uygulamayan amirler hakkında da aynı işlem yapılacaktır” diye yazıyordu. 14 astsubay ile 4 subayın ismi vardı. Meğer bunların bazıları namaz kılarmış, bazılarının da eşlerinin başları İslâmî esaslara göre örtülü imiş. Mahiyetimdeki bu personelin askeri disiplini, bilgi ve becerisi, birliklerinin eğitim, atış, spor ve muharebeye hazırlık durumları; araç, silah ve gereçlerinin bakım durumu; sorumluluklarındaki bina ve tesislerin bakım ve temizliği örnek denebilecek seviyede idi. Bu durum karşısında, ya mahiyetimdeki personelimin inançlarına baskı koyarak müdahale edip, ikaza uymayanların TSK’den ihracı için sicil düzenlemem gerekecekti. Ya da personelimin hakkını korumak için irademi ortaya koyacaktım. Ben ikinci yolu seçtim. Suçlanan personelin sakıncalı bir faaliyette bulunmadığını, vatanını, milletini seven devletine bağlı, çalışkan ve örnek niteliklere sahip birer asker olduklarını, haklarındaki sakıncanın kaldırılması gerektiğini ifade eden kanaatimi üst komutanlıklarıma gönderdim. Subaylardan birinin Harp Akademilerine giriş sınavlarına başvuru dilekçesine eklediğim nitelik belgesindeki “Eşinin temsil kabiliyeti var mı?” sorusuna, başı örtülü olduğu halde “Vardır” cevabını verdim. Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki ilgili daire başkanı telefonla, bu nitelik belgesini kastederek, komutan nitelik belgesinin ilgili maddesini değiştirmemi istediğini bildirdi. Ben de değiştiremeyeceğimi bildirdim. Bu hadiseden birkaç ay sonra Kara Kuvvetleri Komutanlığı Tugayımı denetlemeye geldi. Birliğim her bakımdan noksansız bulundu. Ancak Kara Kuvvetleri Komutanı bizzat “Adnan Paşa, eşinin başı örtülü subayı ben akademiye almam. Benzer şekilde gelen nitelik belgelerini haber gönderdiğim komutanlar değiştirdi. Bir sen değiştirmedin” dedi. Bu olaydan sonra Tuğgeneralliğimin dördüncü senesine girerken, Kara Kuvvetleri Sağlık Daire Başkanlığı görevine tayin edildim. Tuğgenerallikteki dördüncü senem tamamlanınca da kadrosuzluktan emekliye sevk edildim.

‘HULUSİ AKAR TALEBEMDİ’

Geçen hafta çıkan bir haberde 15 Temmuz darbe teşebbüsünden 1 ay sonra SADAT heyetinin Genelkurmay Başkanlığı'nı ziyaret ettiği iddia edildi. SADAT'ın Genelkurmay'ı ziyaretini bizzat Cumhurbaşkanı'nın istediği, Genelkurmay Başkanı Akar'ın görüşmeyi uygun bulmayıp Salih Ulusoy'u görevlendirdiği, Ulusoy'un da Karargâh'ta rahatsızlığa yol açmaması için gelen heyetle makamında değil, bahçede görüştüğü iddia edildi. Bunlar doğru mu?

SADAT değil ASDER olarak, 15 Temmuz’dan 1 ay sonra değil, 17 Ocak 2016 tarihinde, randevu talebimize verdiği cevap olarak, Cumhurbaşkanı’mızı Kısıklı’daki konutunda ziyaret ettik. Ziyaretin ana sebebi, 28 Şubat 1997 sürecinde mağdur edilen bir kısım askerin mağduriyetlerinin giderilmesi için hazırladığımız yasa teklifine destek vermesini temin idi. Heyetimizi kabul ettiler. Teklifimizi ayrıntılı dinlediler. Ayrıca “savunma sanayii hizmet sektörünün oluşturulması” ile ilgili yasa teklifimizi de arz ettik. Her ikisini de uygun buldular. Cumhurbaşkanı’mız, Başbakan’ımıza ve Genelkurmay Başkanı’mıza meseleyi bildireceğini, bizim de teklifi TBMM kanalı ile Meclis’e intikal ettirmemizin uygun olduğunu bildirdiler. Biz de öyle yaptık. Aradan 2 aya yakın zaman geçtikten sonra, Genelkurmay Başkanı’mızdan ocak ayında istediğimiz randevuya cevap olmak üzere, Genelkurmay Başkanı’mızın yoğunluğu nedeniyle Genelkurmay Başkanlığı Plan Prensipler Başkanı heyetimizi davet etti. Mart 2016 başında bu ziyarete icabet ettik.

Bahsettiğiniz haberde ziyaret yeri konusundaki iddia da yanlış. Bizi makamlarının yanındaki toplantı salonunda kabul etti. Sonra da yine askeri protokole tahsis edilen yemek salonunda öğle yemeğine aldı. Sonra, Genelkurmay Başkanı’mız Sayın Hulusi Akar ile de bir hukukumuz vardır. Ben Kara Harp Akademisi’nde öğretim üyesi olarak bulunduğum sırada, Hulusi Paşam akademi eğitimini tamamladı. Kendileri ile öğretmen-talebe ilişkisine dayanan bir hukukumuz da vardır. 15 Temmuz 2016’dan sonra, zannederim 25 Temmuz 2016 tarihinde de Cumhurbaşkanı’mızın daveti üzerine, darbe girişiminin değerlendirilmesi ile ilgili olarak asker hüviyetimiz nedeni ile bir istişare toplantısı gerçekleştirilmiştir.

RÖPORTAJIN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları