loading
close
SON DAKİKALAR

Kürt sorununda yanlış hesaplar

Prof. Dr. Ahmet Özer
Tarih: 28.12.2012

1991’de 1994, 1998, 1999 yıllarında bu parti liderleri ne sebeple söylediler ve niçin söylediklerinin arkasında durmayıp çark ettiler, bu gün bile hala tam açıklanmış değil...

Öncelikle Kürt siyasetinin “Elçisi” ve dueyinlerinden Şerafeddin Elçi’nin vefatı dolayısıyla duyduğum derin üzüntüyü dile getirir, kendisine Alllah’tan rahmet, ailesine ve tüm sevenlerine başsağlığı dilerim.

Şerafeddin ağabey ömrünü Kürt sorunun demokratik yollardan çözümüne vakfetmiş bir siyaset adamı idi.  Ne yazık ki ömrü bu sorunun çözümünü görmesine yetmedi. Son ana kadar bu özlemle yaşadı bu yolda umut aşıladı ve beklentilerini diri tutu. Ancak Kürt sorununda çözüm konusunda politikacıların uyguladığı bir ileri iki geri taktiği ve tutumu toplumda bir güvensizlik yarattığı gibi konunun çözülmesi konusunda umudu da torpilemektedir. Birgün müzakereden bahsederken ikinci gün milletvekillerin dokunmazlıklarının kaldırılıp hapsedilmesinden demvuruluyor, barış şart denilen günün ardından uçakların fırlattığı bombalar kendi masum 34 vatandaşını katlediyor, genel af olsa silahlar susar denilen bir ortamda ‘’Başbakan ben olsaydım Öcalan’ı asardım’’ diyor, AB ilerleme raporundaki eksiklerin giderilmesi için çaba sarfedilmesi gerekirken rapor AKP yöneticileri tarafından kamuoyunun gözü önünde çöpe atılıyor, bununla da yitinmeyen Başbakan tekrar  idam cezası olmalı diye ortaya çıkıyor. Şimdi hal böyle olunca nereden tutsan elinde kalıyor. Böylece iyi şeyler de bu kötü atraksiyonların karanlık kuyularında kaybolup gidiyor. Üstelik tarihsel bellek bu konuda hiç de iyi deneylerle malül değil iken şimdi toplum bu konuda nasıl umut var olsun, nasıl destek sağlasın?


Hatarlayalım,  Erdoğan 2005 yılında Diyarbakır’a gitmiş, 12 Ağustos’ta Diyarbakır meydanlarında ‘’Kürt sorunu bizim sorunumuzdur, bu sorunu daha fazla demokrasi ile çözeceğiz’’ demişti. Erdoğan’ı o Ağustos sıcağında dinleyen grup BDP’nin protestosu nedeniyle Diyarbakır’a göre küçük sayılırdı ama bu sözlerin  başta Diyarbakır olmak üzere bütün ülkede yankısı büyük oldu. Her kesimden insan lehte veya alehte heyecan duydu. Fakat sorunun demokratik yollardan çözülmesini isteyen ve bekleyen Kürtler heyecanlanmakla birlikte biraz itidal ile karşıladılar söylenenleri. Hatta iyice siyasallaşmış Kürtler bu açılımı biraz şüpheyle karşılamayı ve bekleyip görmeyi tercih ettiler. Onları böyle düşünmeye ve davranmaya iten sebep geçmişteki benzer durumlarda yaşamış oldukları hayal kırıklığıydı.

1991 yılında Demirel koalisyon ortağı İnönü ile Diyarbakı’a gitmiş aynı meydanda Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt realitesini tanıdığını ilan etmiş, ama bu sözü söyledikten sonra ne gereğini yapmış ne de bir daha bu mealde söz sarf etmişti. Ardından Çiller başbakan iken İspanya’ya yaptığı bir seyahat esnasında Bask’la ilişki kurarak Kürtlerin haklarından söz etmiş, anadillerinden demvurmuş ama o da ne hikmetse bu sözleri sarf ettikten sonra bir daha Kürtleri anmamıştı. Aksine binlerce köy ve mezranın yakılıp yıkılması, Kürt işadamlarının “faili meçhule” kurban gitmesi en çok onun döneminde yaşandı. Mesut Yılmaz da başbakan iken 1998’lerde AB’nin yolunun Diyarbakır’dan geçtiğini belirtmiş ama ne AB kriterleri ne de demokratik hak ve hukuk O’nun döneminde de Diyarbakır’a uğramamıştı. O da  diğerleri  gibi sadece bu sözleri söylemekle kaldı. Emniyet Genel Müdürüyken Kürtleri sindirmek için bin operasyona imza attığını söyleyen dönemin  İçişleri Bakanı  Mehmet Ağar DYP’nin başına geçince dağda silahla gezenlerin düz ovaya inip siyaset yapmasını önermiş, bunu söyleyen Ağar olunca hem büyük şaşkınlığa hem büyük tepkilere yol açmış, ama Ağar söylediklerinden çark etmemiş fakat bir anda siyaset kulvarının dışına düşmüştü.


Dolayısıyla 1991’de 1994, 1998, 1999 yıllarında bu parti liderleri ne sebeple söylediler ve niçin söylediklerinin arkasında durmayıp çark ettiler, bu gün bile hala tam açıklanmış değil. Ama bunu hararetle söyleyip sonra çark edenler T.C.’nin başbakanları olduklarına göre Erdoğan’ın onlardan ne farkı olabilirdi. İşte hayatın acıları içinde pişen, ateşin içinden yürüyerek gelenlerin şüpheleri bundandı. Ne yazık ki tarih onları haklı çıkardı. 2005 yılında ‘’Kürt sorunu var, bu sorun bizim sorunumuzdur ve bu sorunu demokrasiyle çözeceğim’’ diyen Erdoğan birkaç yıl sonra ‘’Kürt sorunu diye bir sorun yok tek tek Kürt vatandaşların sorunları var’’ diyerek Kürt sorunun varlığını inkar etti.


 Peki Erdoğan’ı oradan buraya savuran neydi? Kanımca bunun iki nedeni var: Birincisi, işe başlarken “mağdur mahallesinden” gelmenin etkisiyle mazlumlarla empati kuran Erdoğan devleti ele geçirdikçe onu değiştireceğine kendisi değişerek ona benzedi,  onunla bütünleşti. Kendi statükosunu oluşturdu ve Kürt sorunu bu statükoda  yok hükmündeydi. Dolayısıyla o da devletin içine nüfuz ettikçe, statükonun nimetleri adına onu yok saymaya başladı. Ikincisi de Erdoğan’ın kişisel hırsının Onun devlet adamlığının önüne geçmesiydi. 2014 yılında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçiminde ilk turda seçilmek istiyor olmasıdır. Bunun için kendine en yakın müteffik olarak milliyetçileri seçmiş durumda. Kürt sorununu çözmenin siyasi bedeli, bu yeni müteffiklerinin ondan uzaklaşması olacak diye hesap ediyor. O yüzden kendisi siyasi bedeli göğüsleyip ülkenin en ciddi meselesini çözmek yerine, milliyetçi söyleme sığınıp tek adamlığa giden yolu yeğledi. Kısa gün karı kendine göre fazla ama tarihsel açıdan O’nun siyasi geleceğini  küçültecek bir küçük hesap. Yanlış hesap Bağdattan döner.
Bakalım sonu nasıl gelecek?
 

Prof. Dr. Ahmet Özer

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları