CHP İzmir milletvekili Oğuz Oyan’ın dün müzakere süreci ile ilgili Parti Meclisi’nde yaptığı değerlendirme, CHP’nin sürece ilişkin yaklaşımını tartışmaya açtı...
İmralı tutanaklarının sızdırılmasının ardından CHP içinde de konu tartışılmaya devam ediyor.
CHP İzmir Milletvekili ve soL gazetesi yazarı Oğuz Oyan, parti meclisinde yaptığı açıklamada İmralı tutanakları sızıntısının bir yol ayrımı olduğunu dile getirdi.
“Bundan böyle kimsenin üç maymunu oynama imkanı kalmamıştır” diyen Oyan, bundan sonra eski söz ve pozisyonların geride kaldığını ifade etti.
“Bunu kabul etmek istemeyen, tutanakların doğruluğunu inkar eden (örneğin AKP cephesinden RT Erdoğan, Yalçın Akdoğan, BDP’den Ahmet Türk) veya medyaya yeni bir saldırı başlatarak suçlu arayan, tutanakların içeriğini tartışmak istemeyen ve hiçbir şey değişmemiş gibi yapmak isteyenler, inandırıcı olamayacaklardır” diyen Oyan, bu sürecin CHP açısından da kritik bir dönemeç olduğuna dikkat çekti.
CHP’nin duygusal veya tepkisel değil, serinkanlı bir siyasal analiz çerçevesinde olaya yaklaşması gerektiğini belirten Oyan, şu başlıkları parti meclisine sundu:
1) Kürt açılımı/ çözüm açılımı denilen süreç, CHP’nin sadece seyircisi olduğu bir süreçtir. Dolayısıyla, bu sürecin siyasi risklerinin taşınması kabul edilebilir bir durum değildir.
2) CHP’nin bu sürece “şartlı kredi açma” konumunun durumu kurtaramayacağı anlaşılmıştır. Toplumun algısı, CHP’nin sürece destek verdiği yönündedir. Kaldı ki, iktidar CHP’nin şartlarını hiç dikkate almadığını gibi, CHP de son “tutanak olayı”na kadar bunu hatırlatmayı veya daha doğrusu “açtığı şartlı krediyi geri çekme hakkını” kullanmayı düşünmemiştir.
3) AKP’nin güvenilmezliği yanında Kürt tarafının çok parçalılığı da açılım sürecinin bir bataklığa ve/veya başarısızlığa dönüşme olasılığının ne kadar yüksek olduğunu bir kez daha göstermiştir. İktidar sorumluluğunu taşımayan bir anamuhalefet partisinin bu bataklığın sorumluluğuna ortak olması siyasetin doğasına aykırıdır.
4) Kürt meselesinin çözümünde geçmişten farklı davranmak, dış dünyanın övgüsünü almak, sorunun bir çözümü olacaksa bunda pay sahibi olmak yani süreçten dışlanmamak veya bu süreci baltalamamak gibi gerekçeler CHP’nin davranış kodlarını belirlemek için yeterli argümanlar olamazlar.
5) Sürece destek vermek ile sürecin engelleyicisi olmak opsiyonları arasında bir tercih yapılmak durumunda değildir; siyaset daha zengin seçenekleri içerir. CHP’nin, PKK’nin hükümlü lideri Öcalan ile (veya PKK örgütünün silah bırakmamış temsilcileriyle) AKP Hükümeti arasında müzakere yürütülmesine hiçbir koşulda destek vermemesi gerekir. Bir müzakere olacaksa, CHP, bunun ancak Kürt etnik hareketinin TBMM’deki legal siyasal temsilcileriyle yapılmasını kabul edilebilir bulabilir. Bunun da TBMM’deki tarafların bilgi sahibi olduğu şeffaf bir müzakere süreci olması şartıyla...
6) BDP’nin Kürt etnik hareketinin bütününü temsil edip etmediği, asıl belirleyicinin Öcalan veya Kandil’deki lider kadrosunun olup olmadığı ne iktidarın ne de muhalefetin sorunudur; bu o hareketin iç sorunudur. Ve eğer bu hareketin bir uzlaşma/silah bırakma iradesi varsa, bu irade önünde sonunda mecrasını bulur. Eğer iktidar ve anamuhalefet bu konuda kararlı bir duruş sergilerlerse, bu süreç legal hareketin siyasi temsil değerinin güçlenmesiyle sonuçlanır. Böylece silah bırakmamış terör örgütü muhatap alınmamış olur, söz siyasete kalır.
7) Bugünkü duruma seyirci kalınırsa, bundan böyle iktidarın medyaya ve çalışanlarına yönelttiği ağır tehditler nedeniyle bilgi sızmaları da engellenecek göründüğü için, izleyen süreçte hiçbir bilgi alınamadan körü körüne bir müzakereye destek verilmiş olunur. Şimdi CHP’nin şartlarını hatırlatarak kredisini hemen geriye çekmesi ve müzakerelere ancak TBMM çatısı altında olursa destek vereceğini açıklaması zamanıdır. Bu zaman kaçırılırsa, kaybeden CHP olacaktır.
8) Tutanak sızıntısı, PKK veya Öcalan ile AKP arasında yeni anayasa üzerinden bir pazarlığın yürütüldüğünü de apaçık ortaya sermiştir. Bu, CHP’nin Anayasa Uzlaşma Komisyonunda kalmasını eskisinden daha riskli bir duruma getirmiştir.
9) Tutanak sızıntısından sonra, iktidarın anayasa ittifakında strateji değişikliğine gitmesi kaçınılmazdır. Sızıntı öncesinde, bir AKP-BDP ittifakı ve hariçten devşirilecek birkaç oy üzerinden Meclis’te referandum çoğunluğuna ulaşmayı planlayan ve referandumun toplumsal desteğini de AKP-BDP ve diğer parti tabanlarından gelecek serpintilerde gören AKP yönetimi, sızıntı sonrasında daha kuvvetli bir muhalefet desteğine ihtiyaç duyacaktır. Bu ihtiyacını esas olarak CHP’nin desteğini yanına alarak karşılamaya, anayasa sürecinde bazı küçük adımlar atarak bu desteği sağlamaya çalışacaktır. Bu taktik başarıya ulaşırsa, CHP’yi önemli sarsıntılar beklemektedir. Buna meydan verilmemelidir.
10) AKP’nin, karmaşıklığı hergün daha fazla anlaşılan, uluslararası boyuta da taşınmış olan bu sorunu çözmekten ziyade, önümüzdeki iki yılda toplumun önüne konulacak dört sandıktan (anayasa referandumu, yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimler) sağ salim çıkmak, özellikle de kendi Cumhurbaşkanlığını veya başkanlığını tehlikeye atmamak ve iktidar koalisyonu içinde hakimiyeti tam ele geçirmek için yeni anayasaya ve Kürt desteğine olduğu kadar PKK’nin bir çatışmasızlık dönemi içine girmesine de ihtiyacı vardır. 2004’ten itibaren bütün seçimlerde sergilenen bu oyuna gelmemek için yeterli bilgi birikimi elde edilmiştir.
11) Kaldı ki, kendi iç muhalefetinden ve seçmen tepkisinden çekinen AKP liderliğinin her an bu müzakere sürecinden yan çizmesi ve CHP’yi daha da zor durumda bırakması olasılığı da yüksektir.
12) AKP’nin, Kuzey Irak Kürt Özerk Bölgesi’ni de işin içine katarak Özal’dan tevarüs ettiği “bir koy üç al” stratejisiyle bu meseleye yaklaşacağının işaretleri ortadayken, bu tehlikeli maceraya CHP’nin ortak ediliyor görüntüsü verilmesi veya ister istemez böyle bir algının oluşması halinde, telafi edilemeyecek zararlar söz konusu olacaktır.
Solhaber