loading
Yükleniyor
close
SON DAKİKALAR

Başkent Ankara, Cumhuriyet ve İngilizler

Sinan Meydan
Tarih: 14.10.2026
Kaynak: Sinan Meydan - Cumhuriyet

Sinan Meydan; İngiliz Henderson’un, “En az iki yıl, en çok Mustafa Kemal’in ömrü boyunca başkent kalabilir,” dediği Ankara, 103 yıldır Türkiye Cumhuriyeti’ne başkentlik yapmaya devam ediyor.

Dün Ankara’nın başkent ilan edilmesinin (13 Ekim 1923) 103. yıl dönümüydü. Ankara, emperyalizme karşı ulusal direnişin, saraya-sultana karşı ulusal egemenliğin karargâhı oldu. Mustafa Kemal Atatürk, Türk tarihinde, üzerine saray-sultan gölgesi düşmeyen ilk meclis durumundaki TBMM’yi Ankara’da açtı. Yeni Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu’nun kalbinden, Ankara’dan yükseldi.

ANAKARA’NIN BAŞKENT OLUŞU

Mustafa Kemal (Atatürk), 22 Eylül 1923’te Neue Freie Presse gazetesi muhabiri Mösyö Lazar’a verdiği demeçte, Türkiye’nin yeni rejiminin anayasaya göre zaten “Cumhuriyet” olduğunu söylemişti. Atatürk aynı röportajında başkent konusunda da şöyle demişti: “Yeni Türkiye’nin başkenti meselesine gelince bunun cevabı kendiliğinden belirir. Hükümet merkezimizi olaylar belirlemiştir. Artık ortada böyle bir konu yoktur. Ankara, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentidir.” (Yeni Gün gazetesi, 27 Eylül 1339 (1923), s. 1)

6 Ekim 1923’te İstanbul’un kurtarılmasından sonra Türkiye’nin başkentinin neresi olacağı tartışılmaya başlandı. TBMM’deki muhalefet grubu, İstanbul’un “Payitaht” olarak kalmasının zorunlu olduğunu ileri sürdü. “Payitaht” kelimesi sarayı-sultanı-tahtı-tacı akla getiren bir kavramdı. Muhalifler, saltanatın kaldırıldığı; tahtın, tacın ve sarayın tarihe gömüldüğü bir ortamda artık “Payitahttan” söz edilemeyeceğini görmek istemiyorlardı. Atatürk’e göre “yönetim merkezi” ile “payitaht” deyimi birbirinden farklıydı. Atatürk’ün Nutuk’taki anlatımıyla “Payitaht deyiminin de yeni Türkiye Devleti’nde anlam ve kullanıma yeri kalmadığını göstermek gerekti.”

Ne ilginçtir ki, 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile kendileri ile savaş durumundan henüz çıktığımız İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa ve İtalya) de TBMM’deki muhalefet grubu gibi İstanbul’un başkent olarak kalmasını istiyorlardı.

Dışişleri Bakanı İsmet Paşa ve 14 arkadaşının, 9 Ekim 1923 tarihinde Meclis’e sundukları “Ankara’nın yönetim merkezi seçimine yönelik teklif” şöyleydi:

“Lozan Barış Antlaşması’nın eklerinden olan tahliye protokolü uygulaması son bulmuş ve baştan başa yabancı işgalinden kurtulan Türkiye’nin fiilen bütünlüğü gerçekleşmiştir. (…) Diğer taraftan Türkiye Devleti’nin idare merkezi için Büyük Millet Meclisi’nde karar vermek zamanı gelmiştir. Bir devletin merkezini belirlemek için temel olacak düşünceler, yeni Türkiye’nin idare merkezini Anadolu’da ve Ankara şehrinde seçilmesini gerektirir yöndedir. Sözü edilen düşünceler; antlaşma (Lozan) ile Boğazlar için kabul edilen hükümler, yeni Türkiye’nin temel varlığı, memleketin kuvvet kaynakları ve gelişmesini Anadolu’nun merkezinde kurmak gereğini coğrafi ve stratejik durumunun elverdiği iç ve dış güven ve yeteneği konusunda geçmiş olan deneyimler ile özetlenebilir. Bu düşüncelerin her biri başlı başına kesin bir öneme sahiptir. Devletin yönetim merkezinin yeni bir şekilde kurulmasına ve gelişmesine bir an önce başlamak ve iç ve dış tereddütlere son vermek için aşağıdaki kanun maddesinin kabulünü arz ve teklif ederiz. Kanun maddesi: ‘Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara şehridir.’ “

Bu kanun teklifine göre Ankara’nın başkent ilan edilmesinin belli başlı gerekçeleri; ülkenin kuvvet kaynaklarını ve gelişmesini Anadolu’nun merkezinde kurmak gerekliliği, coğrafi ve stratejik durumun elverişliliği ile iç ve dış güven olarak sıralanmıştı. Ancak gerekçelerin başında, “Antlaşma (Lozan) ile Boğazlar için kabul edilen hükümlerden” söz edilmişti. Çünkü “Lozan Boğazlar Sözleşmesi” ile Boğazlardan geçişi düzenlemek için uluslararası bir Boğazlar Komisyonu kurulacaktı ve Boğazların iki tarafında askerden arındırılmış bölgeler olacaktı. Bu durum, İstanbul’un başkent olarak kalmasına engel olarak görülmüştü.

TBMM, 13 Ekim 1923’te Ankara’nın yönetim merkezi olmasına yönelik kanun teklifini kabul etti. Böylece Ankara başkent ilan edildi.

İNGİLİZLERİN TÜRKİYE CUMHURİYETİ RAHATSIZLIĞI 

İngilizler, Türkiye’de 13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent ilan edilmesini, 29 Ekim 1923’te de cumhuriyetin ilan edilmesini şaşkınlıkla karşıladılar. Ankara merkezli Türkiye Cumhuriyeti, İtilaf Devletlerini, özellikle de İngiltere’yi çok rahatsız etti. İngiltere ve müttefikleri, Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımamak için “Taraflar arasında resmi ilişkiler kurulacaktır,” diyen Lozan Barış Antlaşması’nın (Madde 1) onayını olabildiğince geciktirdiler. İngiltere, uzun yıllar boyunca Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’ya büyükelçi göndermediği gibi müttefikleri Fransa ve İtalya ile birlikte Japonya ve ABD’nin de Ankara’ya büyükelçi göndermemesini istedi. İngilizler, Türkiye Cumhuriyeti’nin fazla uzun ömürlü olmayacağını, kısa sürede yıkılacağını düşünüyordu; daha doğrusu bazı İngilizler böyle umuyordu.

Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından sonra İngiltere, Türkiye ile diplomatik ilişki kurmak istemedi. İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından 9 gün sonra, 2 Ağustos 1923’te, Paris ve Roma büyükelçiliklerine gönderdiği bir gizli yazıda, Osmanlı İmparatorluğu ile büyükelçilik düzeyinde diplomatik ilişkiler kurmanın normal olduğunu, ancak yeni Türkiye ile büyükelçilik düzeyinde ilişki kurmanın bu “küçük” ve “yoksul” ülkeye fazla değer vermek olacağını belirterek Müttefiklerin Türkiye’ye büyükelçi değil, maslahatgüzar düzeyinde düşük seviyeli temsilci göndermelerini istedi. Curzon ayrıca, “Her halde diplomatik misyonların Ankara’ya gitmeyip İstanbul’da kalmaları arzu edilir,” diyerek de Ankara’ya temsilci gönderilmemesini önerdi. (Bilal Şimşir, Ankara…Ankara… Bir Başkentin Doğuşu, 2. Bas., Ankara, 2006, s. 233-234)

İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiser Vekili Henderson da 3 Eylül 1923’te Londra’ya şunları yazdı:

“Ankara’ya sürekli bir görevli atamak için acele edilmesine karşıyım. Londra’ya atanacak Türk Konsolosuna karşılık Ankara’ya bir konsolos atayabiliriz. Bu atama için de barış antlaşmasının (Lozan’ın) yürürlüğe girmesini neden beklemeyelim? Bu da gelecek yıl sonunu bulur ve o zamana kadar çok şey değişebilir. (…) Ankara’daki Türkler, İngilizlerden öylesine nefret etmektedirler ki eğer bugünkü hükümet, bizim desteğimiz olmadan ayakta kalabilirse, o zaman burada bir büyükelçilik bulundurmak veya bulundurmamak zaten pek fark etmeyecektir. Bugünkü Türk hükümeti ayakta duramazsa ki, uzun zaman duramaz kanısındayım. O zaman İngiliz Büyükelçiliği hangi şehirde oturursa Türk hükümeti de oraya gelecektir. Bizim desteğimizle Türkiye ayakta kalabilir, ama bizim desteğimiz olmazsa Türkiye’nin anarşiye sürüklenmesi kaçınılmazdır. Bu anarşide bizimle iş birliği yapacak yeni bir hükümet iş başına gelecektir.” (Şimşir, s. 242)

Açıkça görüldüğü gibi İngiliz Henderson, Türkiye Cumhuriyeti’nin uzun süre ayakta kalamayacağını düşünüyordu. Türk hükümetinin anarşiye sürükleneceğini ve bu anarşide İngiltere’yle iş birliği yapacak bir hükümetin başa gelmesini bekliyordu. Bu nedenle de “Lozan Barış Antlaşması yürürlüğe girmeden Ankara’ya büyükelçi atamamak gerekir,” diyor; bunun da gelecek yıl sonunu bulacağını söylüyordu. Anlaşıldığı kadarıyla Henderson gibi bazı İngilizler, Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımamak, Ankara’ya büyükelçi atamamak için Lozan’ın onayının ağırdan alınmasını öneriyordu.

Türkiye, Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra Türkiye’deki İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinin “yüksek komiser” olarak adlandırılmamalarını istedi. Bunun üzerine İngiltere, İstanbul’daki yüksek komiserlerine “temsilci” denilebileceğini, ancak bu temsilcilere “elçi” veya “büyükelçi” denilmesi için Lozan’ın onaylanıp yürürlüğe girmesini bekleyeceklerini bildirdi.

Henderson, 20 Kasım 1923’te Lord Curzon’a yazdığı bir raporda şu düşüncelere yer veriyordu:

“Ben bugünkü Büyük Millet Meclisi’nin iki yıllık ömrü olacağını ve Ankara’nın da en az iki yıl başkent kalacağını düşünüyorum. (…) Majesteleri temsilcisinin Ankara’ya taşınması, Türk hükümetini ve Mustafa Kemal’i elbette çok memnun edecektir. Ama bu taşınma, majesteleri hükümetinin tatsız ve aşağılayıcı bir taviz vermesi anlamına gelir kanısındayım.” (Şimşir, s. 268)

Henderson, 20 Kasım 1923’te Londra’daki Lancelot Oliphant’a gönderdiği bir mektupta da şöyle diyordu:

“Ankara’nın en az iki yıl başkent kalacağını düşünüyorum. Türkiye’nin geleceğini böylesine karanlık olduğu bir dönemde (…) hiçbir şey kalıcı değil. Ama Ankara Mustafa Kemal’in ömrü boyunca başkent olarak kalabilir. Kesinlikle emin olduğum şudur ki, saltanat diriltilirse İstanbul yine başkent olacaktır. Ama muhalefet, Mustafa Kemal’i devirse bile padişahı geri getirip tahta oturtacak değildir. Mustafa Kemal’in hastalığı da pek ağır görünmüyor.” (Şimşir, s.268)

Görülen o ki Henderson, Türkiye Cumhuriyeti’nin fazla ayakta kalamayacağını ve Ankara’nın en az iki yıl, en fazla da Mustafa Kemal’in ömrü boyunca başkent kalacağını düşünüyor; “saltanatın diriltilmesini” ve İstanbul’un yeniden başkent olmasını bekliyordu.

Ekim 1923’te İngiltere’nin Ankara’ya hiçbir zaman büyükelçi göndermeyeceğini bildiren Lord Curzon, 30 Kasım 1923’te Fransa’nın, İtalya’nın, Japonya’nın ve ABD’nin de Ankara’ya büyükelçi göndermemelerini istedi. (Şimşir, s.269)

Lozan Barış Antlaşması imzalanıp onaylanıp yürürlüğe girmesine karşın İngiltere, Fransa ve İtalya hemen Türkiye ile normal diplomatik ilişki kurmadılar.

Türkiye, 1924 yılının başında Yusuf Kemal (Tengirşek) Bey’i Londra’ya elçi olarak atadı. Bunun üzerine bir ay kadar sonra İngiltere de Ronald Lindsay’i İngiltere’nin Türkiye temsilcisi olarak atadı. Fakat Lindsay, 12 Şubat 1924’te Ankara’ya değil, İstanbul’a geldi. Lozan Barış Antlaşması imzalandıktan sonra da İngiltere, temsilcilerini Ankara’ya göndermeyip İstanbul’da tuttu. Eylül 1924’te Fransa ve İtalya Türkiye’ye büyükelçi atamaya karar verdiler. Fakat onlar da büyükelçilerinin İstanbul’da oturmalarında ısrar ettiler.

1925 yılında İstanbul’da 18, Ankara’da ise sadece 5 ülkenin temsilciliği vardı. 1925 yılında Türkiye, elçilerini Ankara’ya göndermeyen İngiltere, Fransa ve İtalya’ya nota verdi. Buna karşın İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Ronald Lindsay, 24 Mayıs 1925’te Londra’ya gönderdiği bir raporda, büyük devletlerin Ankara’ya karşı direnmelerini istedi; “Direnmekle zaman kazanmış oluruz ve bu tek adam rejiminin ne kadar ömrü olduğunu kimse söyleyemez,” diyen Lindsay, “İngiltere ve Batılı devletler Ankara’ya karşı sistematik olarak direnirlerse Türkiye’deki yeni rejim (Cumhuriyet) ve Mustafa Kemal devrilebilir,” diye düş kuruyordu. (Şimşir, s. 232, 236)

İngiltere’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kurduğu direniş cephesi Lozan’ın imzalanıp yürürlüğe girmesiyle değil, bundan dört yıl sonra, 1928’de ancak çöktü. Fransa ve İtalya gibi birçok ülke büyükelçiliğini Ankara’ya taşıdı. Türkiye, büyükelçiliklerini Ankara’ya taşıyan ülkelere elçilik binası vb. konularda bazı kolaylıklar sağladı. Fakat İngiltere Büyükelçisi hala İstanbul’da oturuyordu. İngiliz Temsilci Henderson’un, “İki yıl içinde yıkılır!” dediği Türkiye Cumhuriyeti -Şeyh Sait İsyanı gibi saldırılara karşınyıkılmayınca, İngiltere de Lozan’dan yaklaşık 7 yıl sonra, 1930’da büyükelçiliğini Ankara’ya taşımak zorunda kaldı. Ancak İngiltere, II. Dünya Savaşı’nın ufukta görülmeye başladığı 1930’ların sonuna kadar Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı örtülü direnişini sürdürdü. (Sinan Meydan, Lozan, Onurlu Barış, İstanbul, 2024, s. 353-354)

***

Eğer Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının iddia ettiği gibi Türkiye Lozan’da İngilizlere Türkiye’de cumhuriyeti ilan etmek ve halifeliği kaldırmak gibi gizli sözler vermiş olsaydı, İngiltere’nin Türkiye’de cumhuriyetin ilanı ve halifeliğin kaldırılması sonrası Türkiye Cumhuriyeti’ni hemen tanıması, hiç sorun çıkarmadan büyükelçisini Ankara’ya göndermesi, müttefiklerini Türkiye’ye karşı kışkırtmaması, Türkiye’ye uygun koşullarda kredi vermesi gerekmez miydi? Ancak İngiltere Lozan’ın onayını geciktirmiş, 1930 yılına kadar Ankara’ya büyükelçi göndermemiş; müttefiklerinin de Türkiye’ye büyükelçi göndermemelerini istemiş ve 1938 yılına kadar Türkiye tek kuruş kredi vermemişti. Bu süreçte bazı İngiliz yetkililer, Atatürk’ün devrilmesini, cumhuriyetin yıkılmasını, saltanatın yeniden dirilmesini, İstanbul’un yeniden başkent olmasını bekleyip durmuştu.

İngiliz Henderson’un, “En az iki yıl, en çok Mustafa Kemal’in ömrü boyunca başkent kalabilir,” dediği Ankara, 103 yıldır Türkiye Cumhuriyeti’ne başkentlik yapmaya devam ediyor.

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları