Hüseyin Aygün: Yine "Ölüm orucu"na dair

BirGün yazarı hukukçu Hüseyin Aygün, "Açlık grevlerini "siyaset" haline getiren arkadaşlar var, biliyorum. 2000 ölüm oruçları ve devamında da bu arkadaşlar yalnız başlarına direndiler, saygı da duyuyorum" dedi.
Hukukçu Hüseyin Aygün sosyal medya hesabından ölüm oruca ilişkin yazdığı yazıda "Ama arkadaşlar artık bir "muhasabe" yapmak gerekmez mi? Korsakof süreci, alınan yenilgi, içimizde yaşayan sakat yüzlerce genç, bize bir şey söylemiyor mu? Helin ya da Mustafa'nın ölümünden bir sonuç çıkarmayacak mıyız? Makul bir değerlendirme ve ölüm oruçları eylem tarzında bir revizyon gerekmez mi?" ifadelerini kullandı
"Helin ya da Mustafa'nın ölümünden bir sonuç çıkarmayacak mıyız?" ifadelerinin yeraldığı Hüseyin Aygün'ün ölüm orucuna ilişkin yazısı şöyle:
"İki binli yılların başıydı, Halvori Gözeleri'ndeydik (burası Dersim merkeze yakın, Ovacık yolu üzerinde, Munzur üstünde kutsal bir su gözesidir), dağ gibi genç bir adam, bıyıklı, cüsseli, yakışıklı, ailesiyle yan masadaydı, kardeşinin kolunda kalktı, yürüdü, bizim masaya yanıma geldi, ben de kalktım, ağır hasta biri sandım, elimi sıktı, zorlukla bir "teşekkür ederim" lafı çıktı ağzından, "ölüm orucuna çok destek oldunuz", dedi bana. "Ölüm orucu direnişçisi" imiş, korsakof olmuş.
Adamı ilk defa gördüm, adını bile duymamıştım (o kadar çok insan ölüm orucu yapmış, düşünün), tanıdığım bir arkadaşın kardeşi. "Sezer Affı" ile bırakılmış. Yüzüne baktım, sadece acı ve keder duydum, nelere dayanmış bu koca adam, şimdi bir çocuktan farksızdı, yemeğini yemekte zorlanıyordu.
Hapishane farklı bir yerdir, insanı katılaştırır, orada "düşmanlar" ve "dostlar" vardır, her şey iki renktir. Bir görüş kabininde siyasi birini ilk kez gördüğümde sene doksan dörttü, karşımdaki devrimci abimiz benimle her cümlesinin başında bir "düşmaan" takısıyla konuşuyordu.
İçerideki insan, dışarıdakilere sesini duyuramadığını, yapayalnız olduğunu sıklıkla düşünür. Duvarlar, içerideki insanın sadece bedenine değil, zihnine de işler.
Türkiye'de ise tablo daha korkunçtur. Bir telefon hakkı için bile açlık grevi yapılmıştır. Hak, hukuk kırıntısı hapishanelerde yoktur. Bunu "düşenler" iyi bilir, bir de oraları mesken edinen meslekler.
Son yirmi beş yılın tutuklusu ve avukatıyım, ne olup bittiğini biliyorum, açlık grevini, korsakofu, ailelerinin bakımına muhtaç ve bir çocuktan farksız kocaman insanları.. Bir gün yazarım elbet bu tanıklıkları.
Benim naçizane görüşüm, bu tür eylemlerin sadece tutukluya, ailesine ve arkadaşlarına ağır zarar verdiği yönünde. Cezaevine düşmek, açlık grevi yapmak, hayatını feda etmek değil; tutuklanmamak, sağlığını korumak, ölmemek değil midir aslolan? 1940'larda kırklı günlere kadar açlık grevi yapmış Nazım biraz da bu yüzden, "yaşamakta ayak direyeceksin", "düşmana inat bir gün daha yaşamak" dememiş midir?
Açlık grevlerini "siyaset" haline getiren arkadaşlar var, biliyorum. 2000 ölüm oruçları ve devamında da bu arkadaşlar yalnız başlarına direndiler, saygı da duyuyorum.
Ama arkadaşlar artık bir "muhasabe" yapmak gerekmez mi? Korsakof süreci, alınan yenilgi, içimizde yaşayan sakat yüzlerce genç, bize bir şey söylemiyor mu? Helin ya da Mustafa'nın ölümünden bir sonuç çıkarmayacak mıyız? Makul bir değerlendirme ve ölüm oruçları eylem tarzında bir revizyon gerekmez mi?
Soru budur, düşünmenizi öneriyorum."
ÜYE YORUMLARI
Yorum YapFacebook Yorumları












