''Ben bu yarışa neden girdim? Bazı değerleri topluma kazandırmak için girdim.''
Cumhurbaşkanlığı seçimi için tüm ülke çılgınca bir yarışın içinde… Herkes kendi tercihi olsun istiyor. Evet belki ilk kez Cumhurbaşkanını halk seçiyor olabilir ama bu yarış gerçekten “başka bir yarış” haline geldi.
Bu yarış kimisi için varlığını sabitleme, kimisi için rüştünü ispat.
Kimsenin önce tanımadığı ancak sonrasında anketlere bakılırsa “tanıdıkça sevilen” bir aday.
Koşullar dolayısıyla o kadar hızlı bir deparla çıkış yapmak zorunda kaldı ki, nasıl yakalasam da iki kelam etsek derken, Yeniköy’deki evde dün sabah yakaladım Ekmel Hoca’yı…
Çok zarif ağırlandım, çok doğal bir adam gördüm karşımda… selfie bile çektik…daha ne olsun…
Cumhurbaşkanlığı yarışının son düzlüğüne girerken bir aday fotografı çekmiş oldum…buyurun;
Diyarbakır’da çocuklar size “ ekmek amca” diye seslendi…slogan Diyarbakır’la beraber tuttu galiba?
Tuttu ve çok anlamlı olduğunu halkımız keşfetti. Birkaç slogan düşünürken, tartışma yaptık lehte alehte olanlar vardı, sonunda lehte olanların fikri kabul edildi…hala tereddütü olan bazı arkadaşlarımız kalmıştı ki onlarda halkın gösterdiği ilgiyi görünce bu tereddütlerinin biraz “entel” olduğunu anladılar.
Çünkü ekmek’te büyük semboller var, her şeyden önce ekmek rızık demektir, kazanç demektir, hayat demektir, kazanmak, hayatını kazanmak demektir…ekmeğini bölüşme paylaşmak demektir…kutsal bir anlamı var ekmeğin, bayrak gibi…kitap gibi…
Bu yüzden çocukların “ekmek amca” demeleri beni çok sevindiriyor.
Bu bizim gönül bağımızın kurulduğunu gösteriyor.
Sembol kelimesi tam isabet oldu. Çünkü özellikle son
1 yıldır ekmek bizim için, var olan anlamının dışında çok başka bir sembol haline geldi.Berkin ekmek almak için evden çıktı ve bir daha geri dönemedi…
Siz de konuşmalarınız da Gezi’de kaybettiğimiz gençlerimizi mutlaka anıyorsunuz. O dönemde Türkiye’de olmadığınızı biliyoruz ama, nasıl kritik ettiniz, Gezi’yi?
Fiziki olarak burada değildim ama, 24 saat takip ediyordum, bütün dünya takip ediyordu. Bu acı mesele Türkiye’nin yaptığı hataların nereye kadar gittiğini gösteriyor…
Bu meselenin temelinde ne var? Bazı gençlerimizin, yani sağdan soldan, kızlarımız, oğullarımız, başı açık, başı kapalı, muhafazakar, liberal herkes, çevre sevgisi, ağaç sevgisi ile o “tarihi hafıza” dediğimiz önemli konunun yani, Taksim Meydanı’nın tarihi hafıza da nasıl nakş olunduysa, gelecek nesillere de öyle devam etmesini isteyen gençlerdi bunlar…
Bu toprağı seven evlatlar gidiyorlar, “yapmayın bunu, değiştirmeyin, kesmeyin!” diyorlar… sonra devlet ne yapıyor? Geliyor sopayla kafalarına vuruyor, biber gazını basıyor… devletle millet arasında, siyasetle insanlar arasında bir düşmanlık nefret söylemi gelişiyor…
Biz genellikle çocuklarımızı iyi anlayan bir millet değiliz ya, buna da “jenerasyon farkı” deriz, bundan kaynaklanıyor olabilir mi? Devlet babalık yapmayı öğrenemedi mi?
Çok faktör var, devletin hatası sırf burada değil ki, çok yerde var, en başta uslüp hatası var. Devleti bizatihi fiziki varlık olarak düşünebilirsiniz ama esas devletin eli kolu onu yönlendirenlerdedir. O siyasi sorumluluğu taşıyan insanlardadır.
Sizin çocukluğunuzu da öğrenelim mi?
Gurbette doğmak, sizin özellikle milli konularda daha hassas olmanıza yol açıyor. Dil meselesinde, ana dil meselesinde çok hassas oluyorsunuz. Ana dili konuştuğunuz yer sizin vatanınız oluveriyor. Aileniz içerisinde, dostlarınız arasında, Türklerin buluştuğu yerlerde…Cumhuriyet bayramlarında, milli günlerde, sefarette yapılan merasimlerde bulunmak, orada tüm vatandaşlar bir arada olmak, aynı şeyleri paylaşmak, bayrağı görmek…bunlar insanın hayatında unutulmaz anlar…
Orada siz kendi kültürünüzle, dilinizle, edebiyatınızla daha çok meşgul oluyorsunuz. mesela ben, Türkiye’deki kutuplaşmanın dışında yetiştiğim, için aynı zaman da hem Nazım’ı, hem Necip Fazıl’ı, baba dostu Akif’i, çok sevdiğim Yahya Kemal’i okuyor,seviyordum, başkaları da okusun diye tercüme ediyordum.
O bakımdan, farklı ama çok zengin bir gençliğim oldu.
Sizinde gerçek anlamda bir çocukluğunuz olmuştur mutlaka. misket oynadınız mı, Japon kale maç yaptınız mı?
Ben bisiklete binmeyi çok severdim, bilhassa bayramlarda, hafta sonlarında bisikletlerimize grafon kağıtları bağlayıp, uzun mesafeler pedal sallar o kağıtları rüzgar uçuştururduk…
Çocukluğunuzdan kalma muhafaza ettiğiniz dostlarınız var mı?
Olmaz mı…mesela üniversiteden, hem arkadaşım hem meslektaşlarım olanlar var. Beraber yazın hayatına başladığımız, 60’lı, 70’li yılların genç nesli bugün oradaki en büyük yazarlar, şairler,müsteşarlar, diplomatlar...
Aslında hayata biraz da “ciddi” bir başlangıç yapmak durumunda kalmışsınız yani?
Biraz öyle oldu…
Bundan memnun musunuz?
Memnunum tabi, çünkü bunlar altın fırsatlar. Bir arada bulunması çok nadir şeyler.
Türk Müziği sevdiğinizi bilyoruz, dinlerken, şöyle bir efkarlanıp söylediğiniz şarkılarınız var mı?
Olmaz mı…bu fasılları filan dinleyince insan kendiliğinden gidiyor bir yerlere…
Eşinizle birlikte söylemişliğiniz oluyor mu? (Hoca burada bir kahkaha patlatıyor, kafa sallıyor ama galiba cevap vermeyecek…)
Gazetecilere verdiğiniz cevaplar bir yandan pek neşeli
somurtmuyor, doğal haliniz insanları ilgilendiriyor, nasıl yaşarlar, şarkı söylerler mi, gülerler mi, ağlarlar mı?...
Ağlamayan, gülmeyen varlık insan değildir... her canlı hisseder bunu.
İnsanlık demek his demektir, heyecan demektir… Bunlardan mahrum olan insanlar, insanlık vasfına layık değildir.
Peki ya kadınlar “uluorta kahkaha” atarsa ne olur?
İnsanlar sevinir, neşelenir.
Yani iffeti kahkahada mı arayalım, nerede arayalım top yekün kafamız karıştı?
İffeti kahkahada yada bazılarının düşündüğü gibi dar yerlerde aramak yanlıştır. İffet demek, yüksek ahlak demektir, namus demektir, dürüstlük, nezahat demektir, yolunu bilmek demektir…
Yolsuzluk demek değildir…yolsuzluk iffetsizliktir.
Çok zarif bir çiftsiniz, birlikte çok güzel görünüyorsunuz…zaten siz de çekinmeden, “onun ahu gözlerine vuruldum önce” diyorsunuz. Mesela birbirinize, pusulalar, aşk mektupları yazmışlığınız var mı? İçeriğini sormayacağım merak etmeyin…
Elbette gençlik yıllarının kendine has hassasiyetleri ve incelikleri var… bizim de gençliğimizde, mesela ben her zaman eve gelirken, hafta da 2 yada 3 defa mutlaka çiçek alırım…çünkü eşim çiçekleri çok sever.
Şimdi belki eskisine nazaran daha az ama, hafta sonları, cumartesi yada pazar yürüyüşe indiğim zaman dönüşte mutlaka o çiçek elimde olur.
Ve bu 42 yıldır değişmedi?
Allah’a şükür…
Birbirinize karşı özel bir hitap şekliniz var mı? (şansımı zorladığımı biliyorum ama takdir edersiniz ki her gün bir cumhurbaşkanı adayı ile ropörtaj şansı yakalanmıyor!)
Yani aile sırlarını bu kadar da deşifre etmeyelim…
3 oğlunuz var, meslek sahibi kocaman adamlar…onlar büyürken ilişkileriniz nasıldı?
Onların çocukluğunda doğrusu ben kariyerimin başında olduğum için, yükün ağırlığı Füsun Hanımdaydı. Fakat hiçbir zaman onlardan uzak kalmadım, her dertleriyle meşgul oldum. Bilhassa kritik yaşlarında oğullarımla beraber olmayı hiç kaçırmadım. Hala bugün büyüdükleri halde benimle istişare ederler, ben onların fikirlerini alırım, konuşur, tartışırız…her gencin kendine göre hayat tarzı ve üslubu var…
Karışmadınız yani onlara, kararlarını özgürce alabildiler yani?
E bundan sonra da karışılmaz artık tabii…
Sahte Twitter hesabından sizin adınıza geçen gün, “aday olmamış olsaydım güzel bağlama çalan Demirtaş’a oyumu verirdim” yazdılar…hatta bazı haber siteleri bunu gerçek sanıp haber yaptı…gerçek sanmaları da normal çünkü resmi hesabınızdan Demirtaş’ın, Erdoğan’ın, Gül’ün bayram tebriklerini Retweet ediyorsunuz…
Ne kadar medeni değil mi?
Öyle de, soru biraz tuhaf olacak bu fazla “demokratik” bir tavır bunu neden yapıyorsunuz?
Bakın ben bu yarışa neden girdim? Bazı değerleri topluma kazandırmak için girdim. Cumhurbaşkanlığı mevkiine yarışmak, o mevkii ye ulaşmak, Allahın izni ve halkın desteğiyle ve bu yarış esnasında, bazı örnekler yani medeni ülkelerdeki gibi biz de artık rekabette, ilişkilerde Avrupa ayarına ulaşalım… küfrederek, hakaret ederek, nefret ederek değil, iyi uslupla yapalım bunu…
Romina Özipekçi / Yurt Gazetesi