loading
close
SON DAKİKALAR

Kemal Kılıçdaroğlu Gurup Toplantısında Konuştu

Kemal Kılıçdaroğlu Gurup Toplantısında Konuştu
Tarih: 19.03.2013 - 18:32
Kategori: Siyaset

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu TBMM’de, 'Adaleti katledenler de geldikleri gibi gidecekler' dedi.

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu TBMM’de, ''Adaleti katledenler de geldikleri gibi gidecekler'' dedi. 

İÇİN TIKLAYIN!

-''Siz yargıyı, adaleti katlettiniz, kendinize yargıç ve savcı dediniz. Siz savcı da değilsiniz, yargıç da değilsiniz. Siyasal iktidarın taşeronluğunu yapıyorsunuz'' 

-''Milletime söz veriyorum; ne kadar süre geçerse geçsin, adaleti katleden savcı ve yargıçlardan eninde sonunda hesabını soracağım'' 

-“Adil olmayan mahkeme, devletin dibine konulmuş dinamit gibidir. Bu davalara bakanlara 'savcı ve yargıç' dediğim için gerçekten düzgün, onurlu, güvenilir, vicdan sahibi yargıç ve savcılardan özür diliyorum''

-''Demokratik bir ülkede sıkıyönetim mahkemeleri, devlet güvenlik mahkemeleri, özel yetkili mahkemeler olmaz.Bu tür mahkemeler olağanüstü dönemlerin mahkemeleridir.”

-“Olağanüstü dönemlerin mahkemeleri adalet dağıtmaz, onlar sadece güç odaklarına itaat ederler. İktidarın sopasıdır onlar, toplumu şekillendirmek isterler. 

Silivri mahkemeleri bu bağlamda mahkemelerdir. Bunların adalet dağıtması mümkün değildi”

-“Konu vicdanları o kadar çok yaraladı ki, Erdoğan, 'İlker Başbuğ'un tutuksuz yargılanması, şahsımın ve partimin arzusudur' dedi. Timsah gözyaşları bunlar. 

Böyle istediği falan yok onun. Sadece ve sadece kamuoyunda oluşan tepkileri biraz yumuşatmak için... Bunu söylüyor ama hiçbir şey yapmıyor. 

MİT Müsteşarı için apar topar yıldırım hızıyla yasa tasarısını Parlamentodan geçirmişti. Ucu kendisine dokunacak diye.”

-“Mehmet Haberal…Demokrasi aşığı bir kişi.Kendisini ve mal varlığını topluma adamış bir kişi. Rahmetli Ecevit, Cumhurbaşkanlığı seçiminde, 'Sen bizim Cumhurbaşkanı adayımız ol' dedi. Haberal, 'Ben parlamentoya saygılıyım. Eğer Cumhurbaşkanı seçilecekse Parlamentodan seçilsin. Ben kabul etmiyorum' dedi. Şimdi biz bunu darbeci diye ömür boyu hapse mahkum ettik. İnsanda biraz vicdan olur.”

-''Silivri’deki mahkemeyle ilgili belge sayısı 120 milyon world belgesi. 120 milyon belgeyi görmek, bakmak, okumak için 228 yıla ihtiyaç var. Buna yargılama denir mi?''

25 madde halinde Silivri’deki yargılamanın defolarına dikkat çeken Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, TBMM Grup toplantısında sık sık alkış ve sloganlarla kesilen bir konuşma yaptı 

-“Deniz Feneri Davası... Soygun düzeneğini bütün belgeleriyle kamuoyunun önüne serdik. Yargılama Almanya'da başlamasaydı kesinlikle onları da öğrenemeyecektik. Hac, kurban, zekat parasını hortumlayan vicdansızlar, ahlaksızlar Başbakan'ın koruması altına girdi. Sorgulayan savcıları sanık sandalyesine oturttular. 

-“Devlet, hukuk üstünde yücelir. Devleti hukuk dışına çıkardığınız andan itibaren gayrimeşru alan içine sokmuş olursunuz ve devletin saygınlığına gölge düşer. Buna CHP olarak asla ve asla izin vermeyeceğiz''

''Bir görüşme yapılıyor. 'Efendim, İmralı, şu, bu vesaire'. Bırakın bunları. Masanın bir ucunda Öcalan, diğer ucunda Erdoğan var. Bir kere herkes bunu bilecek”
-“BDP milletvekilleri PKK'lılarla dağ başında kucaklaştılar diye kıyamet kopardın, şimdi sen kucaklaşıyorsun. 

-“Erdoğan, Çanakkale ruhunu anlayamayan, milleti de anlayamaz, milliyeti de anlayamaz, milliyetçiliği de anlayamaz.' Demiş. Hani bu demiyor muydu 'Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık' diye. Kesin kafasına bir taş düşmüştür.” 

Kılıçdaroğlu Grup toplantısını izleyen gazileri işaret ederek, Çanakkale savaşlarının ne anlama geldiğini en iyi onların bileceğini söyledi.
CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu Meclis’teki konuşmasında şunları söyledi;

Değerli arkadaşlarım, aramızda bulunan değerli muhtar arkadaşlarım; hepiniz hoş geldiniz. Cumhuriyet Halk Partisi Grubuna onur verdiniz. (Alkışlar) Bugün gazilerimiz burada, gaziler her zaman gönlümüzde. 

Değerli arkadaşlarım, 18 Mart Çanakkale savaşlarının yapıldığı tarih. Arkadaşlarımız Çanakkale’ye gittiler.

Çanakkalelilerle kucaklaştılar, onlarla beraber oldular. Gazilerimiz burada, Çanakkale savaşlarının ne anlama geldiğini en iyi ama en iyi gazilerimiz bilir. 
 
Mustafa Kemal’in ilk önemli adımlarından biridir. Cumhuriyetimizin kuruluşundaki ilk adımlardan biridir. Bir destanı yazdığımız tarihtir. Özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini veren bir ulusun ilk kararlı duruşudur. Çanakkale’de on binlerimiz yatıyor kucak kucağa. 

Onları her zaman ama her zaman saygıyla andık. Büyük Önder, Devrimci Mustafa Kemal Atatürk, Çanakkale’de yatan yabancı askerler için de şu mesajı vermişti: “Onlar bizim evlatlarımızdır, bizim topraklarımızda yaşıyor.”  

Bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin rehberidir Çanakkale. Sayın Başbakan da Çanakkale’ye gitmiş. Önemli bir şey söylemiş aslında, kendisini kutlamak lazım. Cümle şöyle: “Çanakkale ruhunu anlayamayan milleti de anlayamaz, milliyeti de anlayamaz, milliyetçiliği de anlayamaz.” Demiş. Hani bu demiyor muydu “Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık.” diye. 

Kesin kafasına bir taş düşmüştür, kesin.  Çanakkale’de mücadele verildi, gerçekten de yedi düvele karşı verildi. O toprakların ruhu var. Hiçbir asker oradan, o boğazlardan geçmedi ama kendimize sormamız gereken bir soru var: Binlerce şehit verdik, yabancı bir savaş gemisini İstanbul’a getirtmedik, izin vermedik buna ama sonra ne oldu? 

O gemiler İstanbul’a nasıl geldi? Ve o gemilere Sarayburnu’nda, Dolmabahçe’nin önünde o gemileri gören büyük devrimci asker Mustafa Kemal Atatürk ne söyledi? “Geldikleri gibi gidecekler.”  anakkale’nin ruhunu anlamak istiyorsan “geldikleri gibi gidecekler” diyen adamı önce sen çok iyi anlayacaksın.  Çanakkale’nin ruhunu anlamak istiyorsan acaba neden o yabancı savaş gemileri Dolmabahçe’nin önüne gelip demirlediler? 

Kim izin verdi onlara? 

Bunları anlamayan Çanakkale’nin ruhunu anlayamaz. Çanakkale farklı bir şeydir. Bütün mazlum milletlerin destanıdır Çanakkale, Çanakkale budur.

Değerli arkadaşlarım, bugün gazetelerin hemen hemen manşetlerinde tek haber var. Ergenekon dava sürecinde savcıların istediği müebbet hapisler var. Hatırlarsınız belki, 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekondunun çatısında bulunan el bombalarıyla başladı süreç. Önce şu gerçeğin altını özenle çizmek isterim: Bir yerde el bombası bulunuyorsa, onun yargı konusu olması kadar doğal bir şey olamaz, onun soruşturulması kadar da doğal bir şey olamaz. Biz, neden soruşturuyorsunuz, neden yargılıyorsunuz diye bir şey söylemiyoruz. Peki, ne istiyoruz? Adil bir yargılama istiyoruz. Adalet dediğimiz kavramın içini boşaltmayalım diyoruz. Adalet herkes için lazımdır diyoruz. Ben şimdi size özetle bu süreci sunmak isterim. Bizi izleyen vatandaşlarımız da bu süreci hafızalarında yenilesinler diye.

Değerli arkadaşlarım, demokratik bir ülkede, demokrasisi gelişmiş bir ülkede sıkıyönetim mahkemeleri olmaz, devlet güvenlik mahkemeleri olmaz, özel yetkili mahkemeler olmaz, doğal yargıç ilkesine aykırıdır bunlar. O nedenledir ki biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak önce şunu söyledik: İktidar olduğumuzda devlet güvenlik mahkemelerini kaldıracağız, doğal yargıç sistemini getireceğiz bu ülkeye.  

Sıkıyönetim kalktı, sıkıyönetim mahkemeleri kalktı ama yerine devlet güvenlik mahkemeleri geldi. Sonra adını değiştirdiler, özel yetkili mahkeme hâline getirdiler bunları.

Değerli arkadaşlar, bu tür mahkemeler olağanüstü dönemlerin mahkemeleridir, olağanüstü dönemlerin mahkemeleri adalet dağıtmaz, onlar sadece güç odaklarına itaat ederler, iktidarın sopasıdır onlar, toplumu şekillendirmek isterler. Bu nedenle Silivri mahkemeleri bu bağlamda mahkemelerdir. Bunların adalet dağıtmasını beklemek mümkün değildir. Bu, birinci konu, bunu her yurttaşımın bilmesini isterim.

İkinci konu: Özel yetkili mahkemeler var ama bu mahkemelere özenle seçilmiş savcı ve yargıçlar atandı. Kim atadı bunları? Siyasi iradenin beklentileri doğrultusunda savcılar ve yargıçlar atandı. Benim isteklerimi yerine getireceksiniz. Başka? Aman ha, adalet, size ne, bırakın adaleti, siyasi otorite ne istiyorsa o talepleri yerine getireceksiniz diyen ve bunu kabul eden yargıçlar atandı. Bu bağlamdaki bir mahkeme adalet dağıtamaz; bu da ikinci konu. Bunu da özenli bir tarafa kaydedelim.

Bu mahkemeler ve burada görevli yargıçlar adaletsizlik dağıttıkları sürece yerlerinde kaldılar. Adalete uygun, yasalara uygun, hukukun üstünlüğüne uygun karar vermeye kalkışan yargıçlar bu mahkemelerden devre dışı bırakıldı, daha alt görevlere atandılar ve cezalandırıldılar ama tutukluluğu sürdüren yargıçlar el üstünde tutuldu ve bunlar o mahkemede “Siz görevinize devam edin. Hiç meraklanmayın, siyasi iktidar olarak biz arkanızdayız.” diye, bir mesajla yollarına devam ettiler. Bu da üçüncü konu, bunu da hafızalarımızın bir yerine yazalım.

Bu yargıçlar, adalet dağıtmayacakları için, hukukun üstünlüğüne inanmadıkları için, Anayasaya da uymadılar. Anayasa’nın 90’ıncı maddesi var: “Uluslararası hukuk esastır, iç hukukla uluslararası hukuk çatışırsa uluslararası hukuk sözleşmeler esas alınır.” der ama bu yargıçlar, Anayasa’nın 90’ıncı maddesini de görmezden geldiler. “Ne gerek var, biz bildiğimizi okuruz, arkamızda kapı gibi iktidar var.” dediler. Bunu da dördüncü şık olarak hafızalarımızda tutalım.

Değerli arkadaşlarım, bu davaların temel özelliği siyasal iktidarın güdümünde yönlendirilmesidir. 15 Temmuz 2008, Recep Tayyip Erdoğan çıktı şunu söyledi: “Ben bu davaların savcısıyım.” dedi. Böylece, bu davaların siyasi otoritenin emrinde yönlendirildiği gayet net bir şekilde, hiçbir tartışmaya yer vermeyecek şekilde ortaya çıktı. Bunu da, değerli arkadaşlarım, beşinci şık olarak hafızalarımızda tutalım. O kadar ki Sayın Başbakan “Davanın savcısıyım.” demekle beraber, kendi özel makamını da ilgili savcıya tahsis etti.

Değerli arkadaşlarım, altınca konu şu: Davalar son derece planlı, savcılar, yargıçlar, onların beklentileri ve siyasi otoritenin, iktidarın, onların beklentilerine uygun yasaları parlamentodan geçirerek bir süreci başlattılar. Hangi yasayı istiyorsun, onu değiştirdiler; yönetmelik mi istiyorsun, onu değiştirdiler; siz yeter ki mahkûmiyete odaklanın, adaleti bırakın siz ceza vereceksiniz sadece, biz size her türlü desteği vereceğiz dediler.

Değerli arkadaşlarım, yedinci konu: İlk kez bu davalarda gizli tanık dinlenmesidir. 44 gizli tanık dinlendi. Tecavüz suçlarından mahkûm olanlar, yalancılar, iftiracılar tamamı gizli tanık olarak dinlendi. Düşünebiliyor musunuz, yıllarını devlete ve devletin güvenliğine vermiş olan bir Genelkurmay Başkanının gizli tanığı terör örgütü suçlusu. Hangi akıl, hangi mantık bunu kabul eder? Süreç, AKP iktidarının denetiminde ve gözetiminde devam eden bir süreçtir. O kadar ki, gizli tanıklar çıkıyorlar, tutuklu diyor ki “Şu gizli tanığa soru sormak istiyorum.” “Hayır, sen soramazsın” diyorlar. Kendisi suçlanıyor ama soru sorma hakkı yok, yargıç buna izin vermiyor ve bu mahkemenin adalet dağıtığını düşünüyoruz biz.

Sekizinci konu, değerli arkadaşlar: İlk kez bu davalarda bir Genelkurmay Başkanı terör örgütü üyesi diye tutuklandı. Yıllarını terörle mücadeleye vermiş bir kişi, terör örgütüne yardım, yataklık, adına ne derseniz deyin, hükümeti devirmek diye bir sürü abuk sabuk suçlardan ötürü tutuklandı.

Dokuzuncu konu şu değerli arkadaşlarım: Bu dava öyle bir dava ki, hayatı boyunca yan yana gelmemiş, telefonla da konuşmamış bir grup insan “Örgüt” diye bir araya getirildi. 

Dünya görüşleri farklı bunların, sokakta görseler birbirlerini tanımazlar ama bunların tamamına dendi ki “Siz terör örgütünün mensubusunuz, sizi tutukladık, gözaltına aldık, şimdi de müebbetle yargılanacaksınız.” diyorlar. Değerli arkadaşlarım, eğer böyle bir tablo ortaya çıkıyorsa hepimizin bu tablo üzerinde düşünmesi gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım, hafızalarımızda tutmamız gereken onuncu konu da şu: Bir adaletin gerçekleşmesi için gerek savcının gerek savunmanın ya da sanıkların getirdikleri kişilerin dinlenmesi lazım yani tanıkların dinlenmesi lazım. Savcıların getirdiği bütün tanıklar dinleniyor ama tutukluların getirdiği tanıklar yargıç izin vermiyor ve dinlenmiyor; oysa yasalara göre bunların dinlenmesi lazım, yani açıkça yasalar çiğneniyor.

Değerli arkadaşlarım, bir başka önemli nokta bu davalarla ilgili olarak, kendisini savunan insanlar ana dava konusu sonuçlanmadan otuz yıla yakın veya otuz yılı aşkın süreyle mahkûm edildiler. Düşünebiliyor musunuz, ben kendimi savunacağım, sen niye kendini savunuyorsun diye mahkûm ediliyorum ve duruşmalardan men ediliyorum. Nasıl bir adalet bu? Nasıl bir anlayıştır bu? Nasıl bir demokrasidir bu? Nasıl bir yargılama sürecidir bu? Kendimi savunacağım, kendimi savunduğum için otuz yılı aşkın süreyle ben mahkûmiyet alıyorum. Duruşmalara yasak getiriliyor sen duruşmaya katılmayacaksın diye.

Değerli arkadaşlarım, bir başka önemli nokta, on ikinci konu: Tutuklular elbette diyorlar ki “Delil var.” “Tamam. Bilirkişiye gönderin bu delilleri, bilirkişi değerlendirsin” “Hayır, bilirkişiye göndermem. Ben onları asıl aldım, seni mahkûm edeceğim.” diyor. Böyle adalet olur mu arkadaşlar? Mahkemeye sunulan pek çok belgenin sahte olduğu defalarca ama defalarca ispat edildi, üstelik hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ispat edildi ama yargıçlar dediler ki “Onların hiç önemi yok, biz bu sahte belgelerle sizi mahkûm edeceğiz.”

Değerli arkadaşlarım, on dördüncü konu şu: Bir davanın sağlıklı yürümesi için yargıcı var yani hâkimi var, iddia makamında olan savcısı var ve bir de savunma makamında olan avukatı var. Üçü bir arada olmadığı zaman orada adalet gerçekleşmez. Savcı konuşuyor, her şeyi söylüyor, yargıç dinliyor; sıra avukata geliyor, konuşacak “Hayır, sen konuşamazsın.” diyorlar. “Sana beş dakika süre verdim, üç dakika süre verdim, sen konuşmayacaksın.” diyor. Değerli arkadaşlar, dünyanın hangi demokrasisinde avukata bu tür kısıtlamalar getirilir ve siz bu yargılamaya nasıl sağlıklı bir yargılama diyebilirsiniz?

Değerli arkadaşlarım, on beşinci konu: Bu kısıtlamalar üzerine İstanbul Barosu olaya el koyuyor, “avukatlara sınırlama getiremezsiniz” diyor. “Savcıya sınırlama getirmediniz, o konuştu; avukat da konuşacak. Hadi tanıkları dinlemedin, ihlal ettin, bari avukatları dinle.” İstanbul Barosu oraya gitti, yargıya gitti diye, dava olan yere gitti diye, sen misin buraya gelen İstanbul Barosunun düştüğüne dair dava açılıyor “Yöneticiler Baro yönetiminde bulunamazlar.” diye. Hangi akıl, hangi mantık arkadaşlar? Pazar günü ne oldu? İstanbul Barosu olağanüstü toplantı yaptı. O yargıçların ve savcıların o toplantıdan ders çıkarmaları lazım. O genel kurulun tokadı bir şamar gibi adaletsizliğe yansıyacaktır. (Alkışlar)

On altıncı konu: Yargılama öyle bir yargılama ki arkadaşlar, pek çok hasta tutuklu ölüme terk edildi. İnsan hayatı kadar önemli ne olabilir? Savaşta bile yaralanan düşman askerleri alınır tedavi edilir. Bu insanlar savaşta değil, bunlar tutuklu, mahkûm da değil, bunları ölüme yatırıyorsunuz. Kuddisi Okkır’ı unutmadık biz, “Ergenekon terör örgütünün kasası” diye içeri aldılar. Öldüğünde ailesi cenazesini İstanbul’a getirecek parayı bulamadı, nasıl bir kasa bu? Nasıl bir anlayış bu? Hâlâ pek çok kişi cezaevlerinde ölümle pençeleşiyor. İnsanlık bunu kabul eder mi?

Değerli arkadaşlarım, on yedinci konu: Parlamentodan bir yasa çıktı, klişe tutuklama kararı vermeyin diye. Matbu, öyle üç cümle, her tutuklamaya aynı cümleleri yazıp tutuklama kararı veriyor yargıç. Parlamento dedi ki “Öyle değil, somut olgulara dayanarak siz tutuklama vereceksiniz ve bunu yazacaksınız.” Yazdılar mı? Hayır, hiç yazmadılar, eski tas eski hamam. Ne demektir bu? Yasama Organı, Parlamentoya “Ben seni de takmıyorum arkadaş, arkamda nasıl olsa kapı gibi hükümet var.” Önce AKP milletvekillerinin düşünmesi lazım, kendilerinin çıkardıkları yasalara, kendilerinin koruduğu, iktidarın koruduğu eğer yargı, yargıç uymuyorsa kendi vicdanlarını bir sorgulamalılar.


Değerli arkadaşlar, on sekizinci konu: Bir yargıçtan beklenen onun tarafsız ve bağımsız olmasıdır. Vicdanıyla karar vermesidir onun, asıl yargıç yapan konu budur. Yargıç, vicdanıyla karar verecek. Bütün olayları, olguları, belgeleri denetleyecek, bakacak, gözlemleyecek. Eğer bir yargıcın tarafsızlığı kuşku götürüyorsa, o mahkemeden çekilecek. Yargıçları düşünün, taraflı olduklarına dair Yargıtay kararı çıkmış “Siz tarafsız değilsiniz” diye, tazminata mahkûm olmuşlar. Ne oluyor? Bunlar görevlerini aynen sürdürüyorlar. Şerefli bir yargıç, tarafsızlığı konusunda kuşku ortaya çıktığı zaman o makamdan ayrılır, kural budur arkadaşlar. 

On dokuzuncu konu, değerli arkadaşlar: Tarafsızlık çok önemlidir diyoruz ya, yargıç, yargıladığı milletvekiline şunu söylüyor: “Hani sen milletvekili olmayı düşünmüyordun? Hangi siyasete girmeyeceğini söylemiştin.” Adama sormazlar mı; sana ne kardeşim? Sen hâkim misin, başka birisi misin? Onun yargıç olmadığı bu sözlerden belli zaten, tarafsız olmadığı bu sözlerden belli. Bu sözü söyleyen kişi, o mahkemede sağlıklı bir yargılama yapamaz, önyargılarıyla hareket ediyor demektir.

Değerli arkadaşlarım, yirminci konu: Yargıçlar tazminata mahkûm oldular, Yargıtay kararıyla tarafsız olmadıkları kesinleşti ve tazminata mahkûm oldular, hükümet ne yaptı? Yani bu davaların savcısı ne yaptı? Hemen parlamentoya bir yasa teklifi getirdiler. Yargıç tazminata mahkûm olursa, o tazminatı devlet bütçeden ödeyecek diye. Değerli arkadaşlarım, bir yargıcın görevini yapmayıp tarafsızlığını ilan ederse, benim vergimle ben o yargıcın cezasını niye ödeyeyim? Bu katmerli adaletsizlik demek değil midir? Hangi gerekçeyle sen benim vergimle onun cezasını kapatırsın? O görevde kalmaması lazım, ödemesi lazım ama diyor ki hükümet, davanın savcısı Başbakan “Sen hiç meraklanma, sana para cezası dahi gelse ben bunu ödeteceğim bütçeden, sen yoluna devam et, ben ne istiyorsam sen de aynen onları yap.” Buna yargıç denir mi? Denmez. O nedenle bu mahkemeler adalet dağıtan mahkemeler değil, değerli arkadaşlarım.

Yirmi birinci konu: Sadece yargıçlar tazminata mahkûm oldu ve onu devlet karşıladı tek örnek midir? Hayır. Deniz Feneri davasını hatırlıyorsunuz. Soygun düzenini bütün belgeleriyle kamuoyunun önüne serdik. Yargılama Almanya’da başlamasaydı kesinlikle onları da öğrenemeyecektik. Hac parasını, kurban parasını, zekât parasını hortumlayan vicdansızlar, ahlaksızlar Başbakanın koruması altına girdiler. Sorgulayan savcıları sanık sandalyesine oturttular. Bu davada savcı idi, Deniz Feneri davasında yargıçtır. Bunu da bu milletin unutmaması lazım.

Değerli arkadaşlarım, bu davalarla ilgili yirmi ikinci konu: Mehmet Haberal, demokrasi âşığı bir kişi, on binlerce öğrenci yetiştirmiş, bütün mal varlığını kurduğu bir vakfa bağışlamış yani kendisini ve mal varlığını topluma adamış bir kişi. Rahmetli Ecevit, cumhurbaşkanlığı seçiminde geldi dedi ki “Sen bizim cumhurbaşkanı adayımız ol.” Haberal dedi ki “Ben Parlamentoya saygılıyım, eğer cumhurbaşkanı seçilecekse Parlamentodan seçilsin, bir milletvekilinden olsun. Ben kabul etmiyorum.” dedi. Şimdi, biz bunu “Darbeci” diye ömür boyu hapse mahkûm ettik. İnsanda biraz vicdan olur. Demokrasiyi bu kadar savunan, “Ben milletvekili olmadığım için cumhurbaşkanı olmak doğru değildir” diyen bir insan, nasıl darbeci olabilir? Hangi akılla mantıkla bu iddiayı gündeme getirebilirsiniz?

Değerli arkadaşlarım, yirmi üçüncü konu: Bu davalar Tuncay Güney denilen bir kişinin beyanlarıyla başlamıştı, ifadeleriyle başlamıştı. Geçenlerde bir açıklama yaptı, diyor ki: “Bu dava düzmece, planlı bir operasyondu, amacına ulaştı, artık mesele bitti.” Davanın en önemli kişisi, bu operasyonun bir düzmece olduğunu, amacına ulaştığını, pek çok insanın perişan edildiğini kendisi gayet net bir şekilde kamuoyunun önünde dile getirdi.

Değerli arkadaşlarım, bu davayla ilgili yirmi dördüncü konu: Konu, vicdanları o kadar yaraladı ki kamuoyu bile “Ya, burada bir şeyler var, bir rahatsızlık var burada” diye o rahatsızlığı dile getirmeye başladı ve Recep Tayyip Erdoğan çıktı bir televizyon kanalında şunu söyledi: “İlker Başbuğ’un tutuksuz yargılanması şahsımın ve partimin arzusudur.” Timsah gözyaşları, böyle istediği falan yok onun, sadece ve sadece kamuoyunda oluşan tepkileri biraz yumuşatmak için “Ya, biz de istemiyoruz, bir Genelkurmay Başkanından terörist olur mu? Teröre karşı mücadele eden bir kişiden terörist olur mu?” Bunu söylüyor ama hiçbir şey yapmıyor bakın. Peki, MİT Müsteşarı için ne yapmıştı? Apar topar yıldırım hızıyla bir yasa tasarısını Parlamentodan geçirmişti. Neden? Ucu kendisine dokunacak diye. Burada? Burada, işte, ya doğrudur, bir Genelkurmay Başkanı terörden de tutuklanır mı? Ben bunu kabul etmiyorum” diyor ama gereğini yapmıyor. Bunu da bütün vatandaşlarımın hafızalarının bir yerinde tutmasını isterim.

Değerli arkadaşlarım, yirmi beşinci konu: Bir terör örgütünün varlığını en iyi kim bilir? Devletin istihbarat örgütleri bilir. Mahkemede soruyor, MİT Müsteşarlığına soruyor, Genelkurmay Başkanlığına soruyor, Emniyet Genel Müdürlüğüne soruyor, Jandarma Genel Komutanlığına soruyor: “Ergenekon terör örgütüyle ilgili bilgileri, dokümanları gönderin.” diye. Dördünden gelen yanıt ortak “Bizde böyle bir örgütün izi yok, haberimiz de yok, elimizde belge de yok.” Bakın değerli arkadaşlarım, MİT Müsteşarlığı, Genelkurmay Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı “Yok” diyor ama savcı ne diyor? “Ergenekon terör örgütü bulundu” diyor ve onları ömür boyu ağırlaştırılmış hapse mahkûm etmek için iddianameye açıkladılar.

Değerli arkadaşlarım, şu soruyu sorsam acaba: Bu davadaki belgelerin sayısı kaçtır diye sorsam bana ne yanıt verirsiniz? 12 milyon… 120 milyon adet word belgesi var arkadaşlar, 120 milyon adet. Şimdi ben vatandaşlarıma soruyorum: 120 milyon belgeyi hangi savcı, hangi yargıç adam gibi okudu ve karar verdi? 120 milyon belge… İnsaf ya, insaf…

Bakın değerli arkadaşlar, arkadaşlarım bir hesap yaptılar 120 milyon belgeyi görmek, bakmak ve okumak için 228 yıla ihtiyaç var, 228 dolmadan o belgeyi göremiyor, okuyamıyor, kararını veremiyor. Peki, arkadaşlar, buna yargılama denir mi? Bugün bütün gazetelerde haber, davanın savcısı bu konuda konuştu mu? Hayır, hiç konuşmadı. Adalet farklı bir şeydir arkadaşlar. Bakın biz suçluları savunmuyoruz, suçluları da hiçbir zaman savunmadık, bizim istediğimiz bir şey var; kimin suçlu olup olmadığına karar verecek yargının adalet dağıtması gerekir. Adil olmayan mahkeme devletin dibine konmuş dinamit gibidir. Eğer bir ülkede adalet yara alırsa devlet yara alır. Adalet çok önemli bir kavramdır, soylu bir kavramdır adalet. İnsanoğlunun bulunduğu, bütün evrende insanoğlunun bulduğu en önemli, en yüce kavramlardan birisidir. İnsanın olduğu yerde adalet kavramı şekillenir. Adaleti yok ederseniz devleti yok edersiniz, adalet bu kadar önemlidir.

Değerli arkadaşlarım, konuşmamda savcı dedim, yargıç dedim, önce şunu söyleyeyim: Bu davalara bakan savcılara ve yargıçlara savcı ve yargıç dediğim gibi gerçekten düzgün, gerçekten onurlu, gerçekten yürekli, gerçekten vicdan sahibi yargıç ve savcılardan özür diliyorum, bir isim benzerliği var orada. (Alkışlar) Çünkü bir kişinin yargıç olması kolay bir olay değildir, savcı olması da kolay bir olay değildir. Buradan bütün milletime bir söz veriyorum: Ne kadar süre geçerse geçsin, bu davaları sürdüren, adaleti katleden bu savcı ve yargıçlardan eninde sonunda hesabını soracağız. (Alkışlar) Bu ülkede olan her yurttaşın adalet talebi var ve biz onun önünde yürüyen bir partiyiz. Hiçbir ayrım yapmadık. Bakın hapishane raporumuz yayınlandı. Milletvekili arkadaşlarım kim hapishanelerde yatıyor ve mağdursa hepsinin yanına gittiler, hiçbir ayrım yapmadılar. Hizbullahçı, yanına gittiler; sağlık sorunu var, çözün dedik. “Ergenekon” diye suçladınız, o insanların yanına gittik, sağlık sorunu var, çözün dedik. Kader mahkûmu dediğimiz kişiler, sağlık sorunu var, çözün dedik çünkü biz insana değer veririz. Onun mahkûm olması, onun katledilmesine yol açmaz. O mahkûm hapishanede ise sosyal devletin koruması altındadır. Siz yargıyı katlettiniz, adaleti katlettiniz, kendinize yargıç ve savcı dediniz. Siz savcı da değilsiniz, yargıç da değilsiniz; siz siyasal iktidarın taşeronluğunu yapıyorsunuz, bunu herkes bilmeli. 

Bu mahkemeler hukuk dağıtan mahkemeler değil. Eski sıkıyönetim mahkemeleri ne kadar hukuki ise bu mahkemeler de o kadar hukukidir. Bunların verdikleri kararın toplum vicdanında meşruiyeti yoktur. Bakınız değerli arkadaşlar, 12 Eylül öncesinde çok olaylar olurdu, her gün 5’er 10’ar kişi yaşamını yitirirdi. O olayları toplum büyük ölçüde unuttu ama o dönemin sıkıyönetim mahkemelerinin verdiği bazı kararlar hâlâ kapanmış değil, toplum onları unutmuyor. Neden? Çünkü devlet adalet dağıtır. Devlet adaletsizlik yaparsa, toplum onu unutmaz. Bizim istediğimiz de odur zaten. Devlet, adaleti korumalı ve adaletin dağıtılması için önündeki bütün engelleri kaldırmalı.

Değerli arkadaşlarım, konuşmamın başında ne dedim? Çanakkale, mücadele ettiler özgürlük ve bağımsızlık için, çocuklarımıza güzel bir ülke bırakmak için gazi ve şehitlerimiz oldu ama birileri geldi, gitti bir anlaşmaya imza attı masa başında ve bizim izin vermediğimiz o gemiler Marmara’ya geldiler. Mustafa Kemal Atatürk “Bunlar geldikleri gibi gidecekler.” dedi. 19 Mayıs’ı, Erzurum’u, Sivas’ı onların gitmeleri için verdiği mücadelenin önemli adımlarıdır. Adaleti katledenler de inanın, geldikleri gibi gideceklerdir. 

Değerli arkadaşlarım, parti meclisi toplantımız yapıldı, bir bildiri yayınladık son gelişmeler üzerine. O bildirinin dört önemli maddesi var değerli arkadaşlar. Onu sizlerin bilgisine sunmak isterim. Sayın Başbakana açık bir çağrıda bulunduk.

1) Samimiyet ve dürüstlüğün asgari gereklerini yerine getir dedik. 

2) Türkiye Cumhuriyeti’ni hukuk kuralları dışına çıkarma dedik. 

3) Kişisel ihtiraslarının belirlediği bir kişisel gizli ajandanın var olduğuna ve millete izah edemeyeceği angajmanlara girdiğine dair toplumda yaygın olan kaygıyı gider dedik. 

4) Millete karşı ödemesi beklenen şeref borcunun gereği olarak açık ve şeffaf olmaya ve doğruları bir an önce açıklamak için konuşmaya başla dedik, bunları söyledik.

Bir görüşme yapılıyor. Efendim, İmralı şu bu vesaire bırakın bunları. Masanın bir ucunda Abdullah Öcalan var, masanın diğer ucunda da Recep Tayyip Erdoğan var, herkes bunu bilecek. Kalkıyorsun, BDP milletvekilleri PKK’lılarla dağ başında kucaklaştılar diye kıyameti kopardın, şimdi sen kucaklaşıyorsun. Devlet hukuk üstünde yücelir. 

Devleti hukuk dışına çıkardığınız andan itibaren devletin saygınlığına gölge düşer. Az önce size bir mahkemeden, demokrasimizin yüzkarası olan bir mahkemeden 25 ayrı madde saydım hukukun nasıl katledildiğini göstermek için. Eğer biz, devleti hukuk dışına çıkarırsak olmaz, devlet hukuk içinde kalmak zorundadır. Sorun, hukuk içinde kalınarak çözülür. Hukukun dışına çıktığınız andan itibaren devleti gayrimeşru alanın içine sokmuş oluyorsunuz. Buna, Cumhuriyet Halk Partisi olarak asla ve asla izin vermeyeceğiz.

Hepinize şükranlarımı sunuyorum, teşekkür ediyorum.

Vişne Haber Ajansı

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları