loading
close
SON DAKİKALAR

Kılıçdaroğlu: ''İslam coğrafyası dışında kan akan bir bölge var mı?''

Kılıçdaroğlu: ''İslam coğrafyası dışında kan akan bir bölge var mı?''
Tarih: 22.05.2013 - 08:51
Kategori: Siyaset

Genel Başkan Kılıçdaroğlu Grup toplantısında, ''Bütün vatandaşlarıma sesleniyorum; İslam coğrafyası dışında kan akan bir bölge var mı?'' dedi...

18 Mayısta Aydın’daydık. Ankara’dan Aydın’a, Efeler diyarına buradan selam gönderiyoruz. (Alkışlar) O yürekli insanlar sıcak koşullarda, zor koşullarda birlikte güzel bir miting yapmamıza olanak verdiler. Yeniden Türkiye’ye haykırdık, Aydın’dan Hakkâri’ye, Diyarbakır’a, Trabzon’a, Trakya’ya, İç Anadolu’ya, Anadolu’nun her bölgesine selam gönderdik, yeniden Türkiye’ye selam olsun diyorum. 

Dün Giresun’daydım. Dört bin yıllık bir geleneği sürdürüyor Giresunlular, dört bin yıl. Geçmişine sahip olan bir kent geleceğine de sahiptir. Sosyal demokrat bir belediye başkanımız var, pırıl pırıl bir belediye başkanımız var. Giresun’a önemli bir meydan kazandırmış. Kendisine gerçekten teşekkür ediyorum ve buradan selamlarımızı gönderiyoruz bütün Giresunlulara. 

Giresun’da bir fındık üreticisi geldi. Konuşurken dedi ki “Sayın Genel Başkan neden hiç fındıktan söz etmiyorsunuz? Neden fındık üreticisinin derdinden söz etmiyorsunuz? Ona şunu söyledim: Siz, sorununuzu çözmek istiyorsanız bunun yolu Cumhuriyet Halk Partisini Karadeniz’de iktidara taşımaktır. (Alkışlar) Çünkü fındık üretiminde bir numarayız, dünyanın bir numarasıyız ama fiyatı biz belirlemiyoruz, başkaları belirliyor. Türkiye’deki fındık üreticisinin alın terini başkalarına yediyoruz. Bu işin çözümü çok basit, Borsayı, fındık borsasını Karadeniz’de kurarsınız, dünya fındık fiyatını Türkiye belirler, işin çözümü budur. (Alkışlar) AKP Hükümeti bunu yapabilir mi? On yıldır yapmadı, yirmi yıldır yapmadı, otuz yıldır yapmadılar ama söz, ilk Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında fındık borsası Karadeniz’de kurulacaktır. 

Ve 19 Mayıs. 19 Mayıs 1919, bağımsızlık ateşinin yakıldığı tarih. Mustafa Kemal Atatürk, 16 Mayısta Dolmabahçe önlerine demirleyen düşman gemilerine “Geldikleri gibi gideceklerdir.” demiştir. Evet, geldikleri gibi gittiler. Alın teriyle, şehit kanlarıyla, gazilerle gittiler. 4 Eylül Sivas Kongresi’nde mandayı reddettiler. AKP hükümeti milli günlerimizi yasaklıyor, milli günlerimizi kutlamayı yasaklıyor. İstediğin kadar yasakla meydanlar bizimdir, çıkacağız o meydanlara. 

Ve bugün 21 Mayıs, 21 Mayıs 1864, Kafkaslardan binlerce Çerkez ağır bedeller ödeyerek Anadolu’ya geldi. Anadolu halkı onları kucakladı, bağrına bastı. Büyük bir milletin, Türk milletinin bir parçası oldular. Ülkenin bağımsızlığı için çarpıştılar, mücadele ettiler ama Türkiye’ye gelirken ağır bedeller ödediler, acılar yaşadılar. Bugün onların Anadolu’ya gelişinin 149’uncu yılı. Onları yine bağrımıza basıyoruz. Onların acılarını yüreğimizle paylaşıyoruz. Onlara iyi ki varsınız diyoruz ve onları kucaklıyoruz. 

Değerli arkadaşlarım, dış politika üzerinde özenle durulması ve düşünülmesi gereken bir politikadır. Dış politikada bir hatayı kolay kolay gideremezsiniz. İç politikada hata yaparsanız bunu telefi etmek kolaydır. Sonuçta bizim insanımızdır. Bir hata yaptım dersiniz ve dolayısıyla sorunu çözebilirsiniz ama dış politikada bir hatanın bedelini ülke çeker. Suriye konusunda defalarca ama defalarca uyardık, yanlış yapıyorsunuz dedik, yanlış yaparsanız faturayı bu millet öder dedik. “Hayır, biz doğruyu yapıyoruz.” dediler. AKP hükümetinin Suriye politikası Türkiye’nin politika tarihinde, dış politika tarihinde en büyük engeldir, en büyük hezimettir, en büyük yanlış politikadır. Bedelini sadece Suriyeliler, sadece Türkiye değil Orta Doğu coğrafyası çekiyor. Biz uyarımızı boşuna yapmadık. Cumhuriyet Halk Partisinin tarihsel birikimini dikkate alarak bu uyarıyı yaptık. Ülkemizi ve insanımızı sevdiğimiz için bu uyarıyı yaptık. Yönümüzü Orta Doğu’nun bataklığına değil, Batı’nın çağdaş uygarlığına çevirdiğimiz için biz bu uyarıyı yaptık “Yapmayın, yanlış yapıyorsunuz.” dedik.

Değerli arkadaşlarım, bizim uyarımız sadece CHP’nin uyarısı olarak kalmadı. Bakın, dış politika konusunda yazarların tamamı ama tamamı Türkiye’nin Suriye politikasını eleştiriyor. Uluslararası ya da ulusal düşünce kuruluşlarının tamamı ama tamamı Suriye politikasını eleştiriyor “Yanlış yapıyorsunuz.” diyorlar. Uzun yıllar Dışişleri Bakanlığında çalışmış deneyimli bürokratların tamamı ama tamamı Suriye politikasının yanlışlığına dikkat çekiyor. Bu kadar yanlış konusunda dikkat çeken bir görüş, bir düşünce, bir fikir defalarca dile getirilmesine karşın AKP tarafından “Hayır, ben bildiğimi okuyacağım ve yoluma devam edeceğim.” derse işte gelip duvara çarpıyorsunuz. Türkiye bugün bu noktada değerli arkadaşlarım. Dış politika inatla sürdürülen bir politika değildir. Dış politikada blöf olmaz, inandığınız şeyleri söylersiniz, doğru şeyleri söylersiniz, ülkenin çıkarlarını savunursunuz. Kendi ülkenizin çıkarlarını başka ülkelerin çıkarlarına heba etmezsiniz, asıl hedef budur. Kendi ülkemizin, kendi insanımızın çıkarları üzerine inşa edilmiş bir dış politika, böyle olmak zorundadır. Geldiğimiz noktada bakalım, kim kazandı? Düşmanlık kazandı, kaybeden barış oldu. Neden kaybediyoruz? Ne kazandık? Yeni yeni terör örgütlerinin mensuplarını kazandık. Ne kazandık? Kendi topraklarımızda Suriye’ye göndereceğimiz terör kamplarını kazandık. Böyle bir anlayış olabilir mi? Açıkça, yasalara göre, AKP hükümeti suç işlemiştir. Başka ülkelere terör örgütü elemanlarını göndermek için kendi topraklarını açmıştır. (Alkışlar) Kendisini ilk uyardığımızda Suriye’de 4 ölü vardı, bugün ölen Suriyelilerin sayısı 200 bini aşmış durumda. Yazık günah değil mi? Buradan bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: İslam coğrafyası dışında kan akan bir bölge var mı? Neden İslam coğrafyasında kan akıyor? Neden orada analar ağlıyor? Neden orada hüzün var? Neden orada kardeş kardeşi boğazlıyor? Bizim de düşünmemiz gerekiyor. AKP hükümeti militanları buraya getirip eğitiyor, eline silah veriyor, cebine para koyuyor, burada eğitiyor ve gönderiyor Suriye’ye “Git orada kardeşini öldür.” diyor. Böyle bir şey olabilir mi? Doksan yıllık cumhuriyet tarihine yakışır mı bu? 

6 Şubat 2012, yazılı açıklama yapmışız “Bu politika yanlıştır. Bir uluslararası konferansa ihtiyaç vardır.” diye “ve Türkiye’nin bunu yapma zorunluluğu vardır demişiz, 6 Şubat 2012. Ağustos 2012’de bir rapor düzenlemişiz. Neden uluslararası konferansa ihtiyaç vardır diye ve nelerin yapılması gerektiği konusunda bütün ayrıntıları o rapora yazmışız. Raporumuzu bizzat kendi imzamla Başbakana da gönderdim. Bak, sorunu böyle çözmeniz gerekiyor diye. O önerileri ben daha sonra bir grup toplantısında ifade ettim. O raporu düzenlememizin uzun bir gerekçesi var ama oradan bir cümleyi sizlerle paylaşmak isterim. Şöyle diyoruz: Türkiye’nin yeni bir başlangıç yaparak ağırlığını Suriye’de barış, uzlaşma, istikrar ve güvenden yana koyması gerekmektedir diyoruz. Ağırlığını Türkiye istikrardan yana koysun, barıştan yana koysun diyoruz. Bunu yapmak zorundayız diyoruz biz Türkiye Cumhuriyeti olarak ve kaygılarımızı da o raporda dile getiriyoruz. Oradan da bir cümleyi okumak isterim size. Bugün yaşanan çatışmalı süreç Suriye’nin parçalanmasına ve diğer bölge ülkelerinin toprak bütünlüklerini de etkileyecek şekilde gelişmesine yol açabilecektir. Bu güçlü bir olasılıktır yani bu politika Suriye’yi parçalar diyoruz. Orta Doğu’da yeni haritalar çıkabilir diyoruz. Dikkatli ol diyoruz, Suriye’nin bölünmesine izin vermeyiniz diyoruz. Bunun için uluslararası bir konferans toplayın ve uluslararası dünyanın dikkatini çekin diyoruz. Ne zaman? 2012’nin Ağustos ayında söylüyoruz. Diyorlar ya “Efendim, bu CHP eleştirir, hiç çözüm üretmez.” Nerede bir sorun varsa, sadece ülke içinde değil ülke dışı da dâhil en sağlıklı, en tutarlı, en namuslu görüşleri Cumhuriyet Halk Partisi üretiyor. (Alkışlar) Ve şunu önermişiz. Çözümün hedefi ne olmalı, onu da söylemişiz dört madde hâlinde.

1- Şiddetin sona ermesi, birinci hedef bu olmalı.

2- Ülkenin, yani Suriye’nin egemenlik, bağımsızlık ve toprak bütünlüğünün korunması, bunu istemişiz.

3- Ülkedeki bütün din, mezhep ve etnik grupların varlık ve haklarının anayasal ve uluslararası hukuk zemininde güvence altına alınması, bunu da istemişiz.

4- Demokratik, hukukun üstünlüğüne dayalı, insan haklarına ve özgürlüklere saygılı bir düzenin kurulması gerekir demişiz Suriye’de. Bunu uluslararası bir konferansla ve uluslararası desteği de alarak sağlayabilirsiniz demişiz ve çözüm yöntemini de önermişiz. Önerdiğimiz yöntem şu: Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanacak, bütün siyasal partilerin ortak katkısıyla bir deklarasyon yayınlanacak ve Türkiye’de bir uluslararası konferansın toplanması talebi bütün dünyaya duyurulacak. Bu konferansa Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin himayesinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimi üyeleri, Arap Ligi, Avrupa Birliği, İran, Suriye’nin Arap komşuları ve Türkiye’nin katılacağı bir uluslararası konferans olsun demişiz. Ve yine bu konferansa Suriye’de hükümet ve muhalefet kanadı da bu konferansta temsil edilsin demişiz. Böylece, konferansın kendi içinde tutarlılığını da sağlamışız yani çözüm sağlıklı ve tutarlı olmalı demişiz. Biz bunları yaptık. Ayrıca, emin olun konferansın üç aşamalı olması gerektiğini, her aşamada nelerin görüşülmesi gerektiğini, konularının neler olması gerektiğini dediğim gibi bizzat kendi imzamla Başbakana gönderdim. Neden? Biz ülkemizi seviyoruz. Dış politika milli politikadır. Dış politika blöf politikası değildir. Dış politika inat politikası değildir. Dış politikada gözyaşı akarsa bunun maliyeti ağır olur dedik, sorumluluğumuzu üstlendik. (Alkışlar) Biz söyledik, onlar dediler ki “Öyle uluslararası konferans bunun zamanı geçti kardeşim. Siz olayları arkadan izliyorsunuz.” dediler. “Böyle bir şey olmaz. Biz bildiğimiz yoldan devam edeceğiz.” dediler yani radikal unsurları Türkiye’ye getireceğiz, Katar’dan parayı alacağız, Suudi Arabistan’dan parayı alacağız, burada silahlı eğitim vereceğiz, git kardeşim orada kardeşlerini öldür diyeceğiz. Bu politikayı izlediler, hâlâ da izliyorlar, hâlâ suç işliyorlar. Silahlı terör örgütünün kamplarını ortaya çıkaran arkadaşımız burada, Sayın Hurşit Güneş. Gitti kampların önüne “Neden bu kamplarda siz silahlı eğitim yapıyorsunuz?” dedi. 

Brüksel’de Liberal Sosyalist ve Demokrat Milletvekillerinin katıldığı bir toplantıda düşüncelerimizi açıkça söyledik. Suriye konusunda bir soru gelmişti. Suriye konusunda siz verdiğiniz sözü tutmadınız dedim. “Nasıl” dediler. Sayın Başbakan çıktı “Batılılar Suriye konusunda bizi yalnız bıraktılar.” dedi. Benim bildiğim Batı etik değerlerine bağlıdır. Bir söz verdiyseniz arkasında durmanız gerekir. Neden verdiğiniz sözün arkasında durmadınız ve bizim Başbakanın Suriye politikası konusunda yalnız bıraktınız? Söz alan milletvekilleri “Hayır, biz hiçbir zaman böyle bir söz vermedik.” Ben size ne dedim? Yalan söyleyenden ne olmaz? (Alkışlar) Hem sosyalistler hem liberaller hem demokratlar. Bana bunu söylediler, medyanın önünde söylediler. Ben de bu çıkışı medyanın önünde yaptım. Neden Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını yalnız bıraktınız dedim. “Hayır, biz böyle bir söz vermedik.” dediler. Şimdi Recep Tayyip Erdoğan’a bir görev düşüyor. Yalan söylemediysen çık milletin önüne kim sana söz verdi onun kimliğini açıkla. (Alkışlar) Suriye konusunda bir ülkeden parasal yardım alıp politikanızı belirlerseniz dış politikanızı Katar’a satmış olursunuz, dış politikanızı Suudi Arabistan’a ihale etmiş olursunuz. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti, koskoca devlet, doksan yıllığı geleneği olan, yüz doksan yıllık, yüz elli yıllık parlamenter geleneği olan bir devlet dış politikasını nasıl Katar’a ihale edebilir, nasıl Suudi Arabistan’a ihale edebilir? Bunun hesabını bu milletin sorması gerekiyor. Bu milletin vicdanına havale ediyorum ben. Ölen her Müslüman’ın kanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ellerindedir. 

Malum büyük bir âlây-ı vâlâ ile Amerika’ya gitti, Reyhanlı’ya gidemedi, Amerika’ya gitti. Suriye konusunda gazetelerin genel yayın yönetmenlerine şöyle söylüyor: “Suriye muhalefeti milli egemenlik mücadelesi veriyor. Biz elimizden gelen lojistik desteği veriyoruz.” Terör örgütüne Türkiye Cumhuriyetinin yataklık yapması doğru mudur? Ne demek lojistik destek? Türk askerlerinin giydiği elbiseleri sen kime giydiriyorsun? (Alkışlar) Terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak ne zamandan beri Türkiye Cumhuriyeti devletinin görevi oldu? Böyle bir anlayış olabilir mi? Dedim ya, âlây-ı vâlâ ile gitti, beş konuda duvara çarptı. Onları şimdi birer birer sayacağım.

1- Ne diyordu? “Gideceğim, Obama’yı ikna edeceğim ve şunu söyleyeceğim: Beraber müdahale edelim. Niye silahlı müdahale yapmıyorsunuz?” Ne dedi Obama? “Bir dakika, neden bahsediyorsun sen ya? Ne silahlı müdahalesi. Öyle bir şey bizim gündemimizde yok.” dedi. Birinci taş düştü, birinci duvara çarptı.

2- Buradan giderken ne diyordu? “Koltuğumun altında bir dosya var. Orada kimyasal silahlar kullanılıyor. Obama’yı ikna edeceğim.” diyordu. Gitti, kafası tekrar çarptı. Dediler ki “Ne kimyasal silahı kardeşim. Bizim elimizde böyle bir bulgu yok. Nereden çıkarıyorsun. Bir çıkar bakalım dosyayı.” Açtı kapağı, içinde beyaz sayfa var, hiçbir şey yok. 

3 – “Efendim Suriye’de yasak bölge ilan edin, uçuşa yasak bölge ilan edin, muhalefet orada güçlensin.” yani Suriye bölünsün demek istiyor dolaylı yollardan Irak’taki gibi. Ne oldu? Obama dedi ki “Bir dakika kardeşim, biz Suriye’nin bütünlüğünden yanayız, parçalanmasından değil.”

4 – Giderken şunu söylüyor: “Cenevre ipe un sermek demektir.” yani uluslararası konferans olur mu kardeşim, bu işe un sermek demektir. Gitti bunu da söyledi “İpe un sermektir.” diye. Obama “Bir dakika kardeşim, ne konuşuyorsun sen. Biz kendi dışişleri bakanımız Rusya’nın Dışişleri Bakanı anlaştılar, bir uluslararası konferans düzenleyeceğiz ve bu sorunu çözmek için çaba harcayacağız.” Recep Tayyip Erdoğan toplantıdan çıktı ve şunu söyledi: “Görüşüm gelişti ve değişti.”  Görüş olsa diyeceğim gerçekten görüşü var. Beyzbol sopasını görerek değişirsin tabii sen. Ben onu bilmez miyim?  Suriye politikası varmış! Sizin Suriye politikanız yok efendim. Defalarca ama defalarca söyledim, egemen güçlerin istekleri üzerine politika oluşturursanız, gelir duvara çarparsınız. Havuç-sopa politikası gösteriyorlardı, bu kez havuç da vermediler, sadece sopa sopa politikası oldu, geldikleri nokta bu.

Ve bir şey daha söylüyordu. “Gazze’ye gideceğim.” diyordu. Ne dediler? “Bir dakika, hele önce bir Amerika’ya gel, sonra ben senin Gazze işini görüşürüm.” (Alkışlar) Amerika’ya gitti. Dediler ki “Bir dakika ya, Gazze nereden çıktı? Gideceksen hem Gazze’ye hem Batı Şeria’ya gideceksin, Filistin Kurtuluş Örgütünü de ziyaret edeceksin.” Ne dedi? “Görüşüm değişti. Emredersiniz, başüstüne.” Dedi. Sen, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olamazsın. (Alkışlar) Özel bir toplantı yapıyorlar, gazetelerde fotoğraflarını gördünüz. O toplantı Türkiye Cumhuriyeti açısından yüz kızartacak bir toplantıdır. O toplantıda Dışişlerinin Müsteşarı yok, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığının Müsteşarı yok ve Büyükelçi yok, siz kiminle toplantı yapıyorsunuz? Devletin arşivine hangi bilgiler girecek? Kendi ülkesini kendi malı gibi gören anlayıştır bu. Devlet yönetiminden bihaber olan bir anlayıştır bu. Kafasında sağlıklı bir Türkiye Cumhuriyeti çerçevesi olmayan bir anlayıştır bu. Devlet yönetimi farklı bir şeydir. Siz, Büyükelçi’yi, Dışişleri Müsteşarını çıkaracaksınız dışarıya almayacaksınız, oturup baş başa pazarlık yapacaksınız. Ben sana sormayacak mıyım, sen hangi ülkenin pazarlığını yapıyorsun? 

Arkadaşlarla beraber bir Brüksel ziyaretimiz oldu. Onların davetiydi, davete icabet ettik. Sosyalistler ve Demokratlar Grubunda yaklaşık 250-300 milletvekili vardı. On dakikalık bir konuşma yaptım. Konuşmadan sonra çok sayıda sorular geldi. O soruların tümüne yanıt verdik. İnandığımız şeyleri söyledik. Daha sonra Grup Başkanı Swoboda ile bir ortak basın toplantısı yaptık. Ortak basın toplantısında da bize sorulan sorulara yanıt verdik. Swoboda ayrıldıktan sonra bir Türk gazeteci, Recep Tayyip Erdoğan’ın bizi suçladığını, CHP’yi suçladığını, Cumhuriyet Halk Partisi Esad’cı bir partidir, Baascı bir partidir diye suçladığını, bizim ayrımcılık yaptığımızı söyledi “Ne diyorsunuz?” dedi. Ben de sizin gazetelerde okuduğunuz açıklamayı yaptım. Recep Tayyip Erdoğan’ın Esad’tan hiçbir farkının olmadığını, al birini vur ötekine, sadece arada ton farkı olduğunu, bir farkları olmadığını, benim CHP Genel Başkanı olarak Esad’a hiçbir zaman kardeşim demedim, tokalaşmadım, bir araya gelmedim, ailece tatil yapmadım, Bodrum’da eğlenmedim, ortak bakanlar kurulu toplantısı yapmadım, kardeşim demedim ve bir gecede de düşmanım demedim, arkasından hançerlemedim çünkü ben insanım, insana saygılıyım dedim. (Alkışlar) Toplantıdan sonra parlamentoda bize bir protokol odası ayrılmıştı. O odada bir protokol müdürü, bizim randevular için geliyordu ve bizim programa uygun olarak belli kişileri ziyaret etmemiz öngörülmüştü ve onları ziyaret ediyorduk. Pek çok ziyaret gerçekleştirdik, çok önemli kararlar aldık. Önümüzdeki sonbaharda İstanbul’da İnsan Hakları ve Demokrasi Konusunda Uluslararası Bir Forum Düzenleme kararı da bu sürede çıktı. 18.00 Yine, protokol müdürü geldi ve yine bir randevumuz vardı Swoboda ile onunla görüşmemiz gerekiyordu. Gittiğimizde onun danışmanları, benim Esad’la ilgili olarak yaptığım açıklamadan Swoboda’nın rahatsız olduğunu ifade ettiler. Aynen şunu söyledim: Benim düşünceme ve düşünce özgürlüğüme müdahale eden, rahatsızlık duyan birisiyle ben asla ve asla görüşmem dedim. (Alkışlar) Biz onlara şunu hatırlattık: Türkiye üçüncü sınıf bir demokrasiye layık değildir. Sen kim oluyorsan da benim düşüncemden rahatsız oluyorsun. (Alkışlar) Ben hesabımı sana değil, ben hesabımı kendi milletime veririm. (Alkışlar) Reyhanlı’da 51 kişi hayatını kaybetmiş. Yazık günah değil mi o insanlara. Reyhanlı’da ölen insanların hesabını kimden soracağız? Reyhanlı’daki manavdan mı soracağız? Hatay’daki bakkaldan mı soracağız? Hakkâri’deki esnaftan mı soracağız? Samsun’daki balıkçıdan mı soracağız? Bütün demokrasilerde o işin sorumlusu iktidardır ve onun başındaki adamdır. (Alkışlar) Ülkeyi yöneten de, hiç kimse kusura bakmasın, diktatörlüğe soyunan bir adamdır. (Alkışlar) Diktatör demişim alınmışlar. “Yasama ve yargı benim için ayak bağıdır” diyen adama ne denir? Diktatör denir, dünyanın her tarafında diktatör denir. (Alkışlar) “Ben Silivri davalarının savcısıyım” diyen adama ne denir? Dünyanın her tarafında diktatör denir. Özel yetkili mahkemeleri kurdular iktidarın sopası olarak, karşı çıkanların tamamını Silivri’ye gönderdiler. Özel yetkili mahkemeleri kendi mahkemelerini, kendi yargıçlarını, kendi savcılarını atayıp kendi mahkemesini kuran adama dünyanın her tarafında ne denir? Diktatör denir. Ben de onu söyledim zaten. 

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü, bayram günü. 1 Mayıs Emek Günü’nü, Dayanışma Günü’nü yasaklayan yöneticiye ne denir? Diktatör denir, biz de onu söyledik. Polisinle, panzerinle, biber gazınla masum insanların üzerine yürüyeceksin, ne diyecekmişiz? Bu adam demokrattır. Bizim kitabımızda bu yazmaz, bunu yapan adama diktatör denir. (Alkışlar) Masum insanları sabahın köründe gözaltına alacaksın, tutuklatacaksın, dosyasına “Gizlilik” kararı koyduracaksın, avukatı bile öğrenemeyecek ne olduğunu, aylarca, yıllarca tutacaksın, bunu yapan adama ne denir? Bunu yapan adama diktatör denir. Ben de onu söyledim zaten. Hak aramak için grev yapıyor işçi, anayasal ve yasal hakkını kullanıyor, “sendika kuracağım” diyor. “Sendika kuramazsın, kapının önüne koyarım. Grev yapamazsın, kapının önüne koyarım.” Bu düzeni savunan adama ne denir? Bu düzeni savunan adama diktatör denir, ben de onu söyledim zaten.

Vatandaşı düşünün, Başbakanı bulmuş derdini anlatacak. Derdini anlatıyor vatandaş, tahammül edemiyor “Al ananı da git” diyor. Bunu söyleyen adama ne denir? Bunu söyleyen adama diktatör denir, dünyanın her tarafında söylenir zaten. Kesinleşmiş yargı kararlarını uygulamamak için parlamentodan özel yasa çıkaran adama ne denir? Diktatör denir, işin kuralı budur.

Değerli arkadaşlarım, orduya talimat vereceksin, Uludere’de 34 vatandaşımız öldürülecek. Kendi vatandaşının imhası için Türk Silahlı Kuvvetlerine talimat veren kişiye ne denir? Diktatör denir. Mahkemeye verecekmiş beni. O kadar mutlu oldum ki belki Türkiye’nin en hayırlı davası olacak. (Alkışlar) Şunu söyleyeceğim: Bu talimatı veren kim? Çünkü Genelkurmayın açıklaması var. “Demokrasilerde olduğu gibi biz de hükümetin emrindeyiz. Onlar talimat verir, biz de yerine getiririz.” Şimdi, bu talimatı kim verdi? Ben söylüyordum zaten. O işin talimatını veren Başbakandır, Recep Tayyip Erdoğan’dır, 34 yurttaşımızın katili Recep Tayyip Erdoğan’dır. 

Avrupa’nın en büyük, dünyanın üçüncü büyük barosu, yasalara aykırı olarak yöneticileri yargılanıyor. Dünyanın pek çok ülkesinden baro başkanları geldi davayı izlemek üzere. Yargıç, davayı erteledi. Eli ayağına dolandı, Ekim ayının cumartesi gününe gün verdi. Cumartesinin tatil olduğundan haberi bile yok. (Alkışlar) Eğer siz, Avrupa’nın en büyük barosunu yasa dışı yargılarsanız o yargılama düzenini sağlayan adama diktatör denir, kimse kusura bakmasın. Gazetecileri, şöyle veya böyle işinden attıran, hapse atan adama demokrasilerde ne denir? Diktatör denir. Hele hele “sizin boynunuzdaki tasmalardı ben çıkardım ey gazeteciler” diyen adama demokrasilerde diktatör denir.

Vergi müfettişlerini, kendisini eleştirdi veya ekonomik durumu eleştirdi diye görevlendirip ağır cezalar yazdıran bir düzeni kuran ve bunu savunan adama bütün demokrasilerde diktatör denir. Bugün, Ankara Ticaret Odası bilboardları süslemiş. “Recep Tayyip Erdoğan IMF’nin borcunu ödedi, kendisine teşekkür ederiz.” diye. Yağdanlığın ve yalakalığın bu kadarını hiç görmedim. (Alkışlar) Senin görevin icraya düşen tüccarın derdiyle ilgilenmektir. Ona, arkadaşlarımdan rica ediyorum, zeytinyağı göndersinler, yağlasınlar onu biraz daha. (Alkışlar) Diktanın olduğu yönetimlerde bu tür yalakalar hiç kimseyi şaşırtmasın. Toplantılarına, genel kurullarına bir gün katıldım. Ankara Ticaret Odası AKP İl Başkanının isteği üzerine oraya toplu bir davetiye göndermiş Başbakan geldiği zaman onu alkışlasınlar diye. Bu da başka bir yalaka örneği. Ben bunu biliyordum ama seslendirmedim özellikle oradaki arkadaşlara karşı bir husumet ortaya çıkmasın diye ama bugün yaptıkları olaydan sonra artık şunu bileceğiz: Onlar tüccarın derdiyle ilgilenmiyorlar, esnafın derdiyle ilgilenmiyorlar, vatandaşın borcuyla ilgilenmiyorlar, onların tek görevi var, koltukları için minnet duydukları kişiye yağ çekmek, onların arzuları bu.

Ve bir şey daha: Cumhuriyet Halk Partili belediyelere sabah akşam operasyon yapıp onlar görev yapmasınlar diye her türlü baskıyı kuran bir düzeni oluşturan kişiye ne denir? Diktatör denir. Şunu unutmayın: Bütün baskılara rağmen Cumhuriyet Halk Partili belediyeler güzel çalışıyor, halk için çalışıyor, belde için çalışıyor. 

Başbakanken sahip olduğum yetkilere olur ya cumhurbaşkanı seçilirken de aynısına sahip olayım diye başkanlık hayalleri kuran kişiye ne denir? Diktatör denir ama kursağında kalacak çünkü başkanlık sistemi Cumhuriyet Halk Partisi Parlamentoda olduğu sürece asla ve asla geçmeyecektir. (Alkışlar) Peki bu Amerika heyetinin gezisinin bütün yönleri kötü müydü? Hayır. Otelcilik hizmetleri çok iyi, yağ işi de çok iyiydi çünkü bedel ödeyecek, birden bire kızamazsın, en önemlisi de Hanımefendiye verdikleri kitap “Diktatörlüğün Psikolojisi” (Alkışlar) Ne kadar iyi okuyorlar değil mi? Ne güzel okuyorlar mı değil mi? Ruh hâlini biliyorlar çünkü. Bizim bir görevimiz var, yurtseverlerin bir görevi var, vatanseverlerin bir görevi var, ülkenin içinde bulunduğu koşullar iyi değil. Biz, Cumhuriyeti kuran parti, cumhuriyetin partisi, halkın partisi, haktan yana olanların partisi, yetim hakkı yemeyenlerin partisi, kul hakkı yemeyenlerin partisi, esnafın, sanatçının, sanayicinin partisi, bu toplumda yaşayan 76 milyon yurttaşın çıkarlarını koruyan parti, kendimizi çok daha iyi anlatmalıyız. Sokaklar, meydanlar bizimdir. Meydanlara çıkacağız ve derdimizi anlatacağız. Ev ev dolaşacağız, köy köy dolaşacağız, sokak sokak dolaşacağız, meydan meydan dolaşacağız. (Alkışlar) Türkiye’yi AKP kâbusundan mutlaka ama mutlaka kurtaracağız.

Vişne Haber Ajansı

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları