loading
close
SON DAKİKALAR

Oportünizm Nedir?

Ahmet Kale
Tarih: 01.10.2014

Ahmet Kale; Kıvılcımlı Külliyatından, Oportünizm Nedir?

OPORTÜNİZM NEDİR?

“Bu kitabın birinci ayrımında: Oportünizm konusunu inceledik:

“OPORTÜNİZM: Hem aşırı yalın, hem aşırı karmaşık, “kıldan ince kılıçtan keskin” bir sırat köprüsüdür. İnsan Oportünizmin sağından çokça kaçayım derken, bakarsınız solundan yakasını ve paçasını kurtaramaz. 
Oportünizmi bütün momentleriyle, anlarıyla her yanından kavramak, ona göre uyanık yatmak şarttır. Yoksa aşırıca sağdan sakınayım çabası farkına varılmaksızın insanı soldan “Kör Kuyu” içine kaydırıverir.”

Kıvılcımlı, en çok kitap yayınladığı yıl olan 1970 yılında yayınlanan Oportünizm Nedir? Kitabı için yazdığı önsözde bunları diyor. Aslında “Bu kitabın birinci ayrımında: Oportünizm konusunu inceledik” dediğine bakarsak, bu kitap daha kapsamlı bir kitabın birinci ayrımı. Aynı yıl arka arkaya çıkan 3 kitaptan söz ediyoruz. Üçleme diye adlandırılabilecek bu 3 kitap: “Oportünizm Nedir?-Halk Savaşının Planları ve Devrim Zorlaması, Demokratik Zortlama” kitaplarıdır. Dolayısıyla bizim kitapları tanıtımımız da aynı sırayla arka arkaya olacak. 

Kıvılcımlı’nın sağlığında yazılıp yayınlanan bu üç kitap ayrı ayrı yayınlanmış olmasına karşın, hem yazım planları birbirini izleyen başlıklarla sürüyor, hem de yalnız birinci kitap olan Oportünizm Nedir?’e “sunuş” yazısı yazılmış. Sunuş’un daha sonra çok ünlenmiş olan bazı cümlelerini alarak başlayalım biz de:

“’Tarafsızlık’ bizim harcımız değil. İşçi çocuğuyuz. Olduk olası: ‘Başta İşçi Sınıfımız’dan yana düşünüp davranmayı öğrendik. İnsanoğlunun ancak ve yalnız İşçi Sınıfı yanından gerçek İNSAN olacağına inanıyoruz. O noktada en ufak ikircilik geçirenler, ‘Stalin’ olsalar, bizi bağlayamamışlardır ve bağlayamazlar. Bu yazımızda acı da konuşsak, ‘hak’ yemeyiz. Acı sözümüzden ancak ‘Tatlı su Devrimcileri’ alınabilirler. Onlarla ise bir sayımız suyumuz olamaz. Azan yara gibi, aşırı et fırlaması da cehennem taşıyla dağlanır. Hekimcesi, hiçbir hastalık kayrılamaz.

“Görev başında ömür merdiveninin son basamaklarına geldik. Kimsenin kara yahut mavi yahut yeşil, ela gözü için yaşamadık. Kimseden Proletarya doğruluğu ve yoldaşlığı dışında hiçbir şey beklemedik. Kimsenin de bizden başka şey istemesine göz yummadık. Görev yapıyorduk, muhallebi değil... Görev yapmada çok iyi biliyoruz; vurmak da vardır, vurulmak da. Hepsi vız gelir ve de gelmelidir.”

Herkesin birbirini Oportünistlikle suçladığı o günlerde “oportünizm”in elle tutulur, önü sonu belli bir tanımının yapılması kaçınılmaz olmuştur. Kıvılcımlı, akla gelebilecek bütün oportünizmleri sıralayıp tanımlayarak bize adeta bir sözlük hediye etmiştir. Ancak o çeşit çeşit oportünizmleri de en net kavramamıza yarayacak olan tarifi de daha konunun başlarında yapmıştır:

“Oportünizm nedir?

Toplumda kaç türlü sınıf, zümre, tabaka, eğilim varsa, en az o denli çok çeşitli Oportünizm olur. Bütün Oportünizmlerin bir listesini yapmak, telefon rehberinden büyük ciltleri doldurur. Tek sözle Oportünizm: Sınıf yerine Zümre çıkarına sapıştır.”

Bu tanımdan sonra sayfalar boyunca oportünizm çeşitleri anlatılır. Biz sadece adlarını anmakla yetinelim: Objektif Oportünizm, Sübjektif Oportünizm (İleriye kaçan açık oportünizmler, Geriye kaçan üstü kapalı oportünizmler), Açık Oportünizm, İki yüzlü Oportünizm, Tutarsız Devrimcilik Oportünizmi, v.b.

Bu türler sayılıp açıklandıktan sonra devrimci mücadele literatürü açısından çok önemli olan iki kavramı da açıklar: Bunlar UÇKUN DEVRİMCİLİK ve YAPKIN DEVRİMCİLİK kavramlarıdır. Bu tanımları alalım:

“Uçkun Devrimcilik nedir?

“Sosyal Atlayış momentlerinde geçerli ve gerekli olan Saldırı Taktiğine uygun “Fransızca Konuşmak”tır. Ona “Rusça Konuşmak” da denilebilir. Mesele ad takmakta değil, momenti doğru ve iyi kavramaktadır.

“Uçkun devrimcilik, körün değneğini bellemesine, tutalaklığa (muhafazakârlığa), ideolojice batak durgunluğuna, atadan kalma geleneklere kulca boyun eğmeye karşı panzehirdir. O, düşünceyi uyaran, ileriye iten, geçmişi kıran, gepgeniş görüş ufukları (perspektifler) açan ve onsuz hiçbir ilerleyiş olanağı bulunmayan diriltici bir güçtür.’ (Stalin)

“Demek, Uçkun Devrimcilik kıldan ince kılıçtan keskindir. Tek başına biricik amaç oldu mu; görenek, tutalaklık ve durgunluk üzerindeki vurucu başarısı, çarçabuk onu her gün, her saat başı dilediği Devrimi hemen yapabileceği dalgasına kaptırır. Sabırlı emek, kahırlı birikim göze alınmaksızın, kısa bir “plan” ve kestirme bir yukarıdan “buyuru” ile her şeyin güllük gülistanlık oluvereceğine inandırır. Gerçekte bu Uçkun Devrimciliği “Komünist Kofluğu”na kardırıp soysuzlaştıran bir hastalık olur.”

“Yapkın Devrimcilik nedir?

Sosyal Birikim momentlerinde geçerli ve gerekli olan Direni Taktiğine uygun “Almanca Konuşmak”tır. Ona “Amerikanca Konuşmak” da denilebilir. İçi boş Devrimciliğin taban tabana zıddı olan Yapkın Devrimcilik üzerine Lenin şöyle der:

“Daha az tumturaklı, pohpohlu laflar ve daha çok günlük iş... daha az politika tepinmeleri ve sosyalist kuruluşun en basit, ama en elle tutulur olaylarına daha çok dikkat..

“Yapkın Devrimciliğin yerinde ve zamanında uygulanınca yarattığı olumlu yanları böylesine güçlüdür. Ne var ki, olayların Diyalektiğinde hiçbir şey, sonuna dek, hep aynı kalarak, derece derece nicelik birikimini sürdürüp götüremez. Yapkınlık, ansızın olumsuzlaşarak Uçkunluk senteziyle taçlanır.”

Bundan sonraki bölüm STRATEJİ - STALİN - II. ENTERNASYONAL (TABU SÖZ, TABU KİŞİ YOK) başlıklıdır ki ağırlıklı olarak Stalin ve görüşlerinin değerlendirilmesidir. Bölümün girişinde strateji ile taktiğin birlikteliği ve ayrılığı konusundaki örnekleri de daha çok Lenin ile Stalin’in bu konulardaki düşüncelerinin kıyaslanmasıdır. Birkaç cümle alalım:

“Marksizm bir “dehâ” eseri ise, dehâ: Yılmaz tutkunlukta dağlar gibi yığılı “emek” demektir. Çocuk çağından beri dağlar gibi emeğini hem pratik, hem teorik alana yığan, 15 yaşında araştırmaya Marks’ın Kapital’i ile (Diyalektik Maddecilikle) girişen ve Almanca, Fransızca, İngilizce dillerindeki bilim hazinelerini öz kaynaklarında tartarak izleyen kişi Lenin’dir”

“Stalin: “Bu sadeliğin ve alçakgönüllülüğün, bu göze çarpmamaya çalışmanın veya hiç değilse göze çarpmaya çalışmamanın ve kendi yüksek mevkiini belirtmemenin... İnsanlığın “en derin katlarının” yeni tip Lideri olarak Lenin’in en güçlü yanı olduğunu ancak sonraları anlayabildim.” der.

“Ne var ki, ‘anlamak’ başka, ‘uygulamak’ başka şeydi. Stalin de ilkin Kremlin’deki hizmetçi odasında seyyar karyolada yattı. Gitgide o ‘en güçlü yanı’ epey unuttu. ‘Hişşt!.. Susun! Geliyor’ dedirtti. Elinde değildi. 

‘Muhayyilemde Lenin’i bir dev olarak, hükmeden kişiliğe sahip iriyarı bir adam olarak canlandırdığım için, fizik anlamda da büyük adamı görmeyi umuyordum.’ diyen Stalin’di o. Lenin değildi. Lenin’i görünce ‘Ne büyük hayal kırıklığına uğramış’ idi!”

Daha sonra “Günlük Anılar”daki bazı saptamalarla süren Stalin eleştirisi bu cümlelerle sınırlı değil elbet. Biz buraya Lenin’le yaptığı kıyaslamanın “alçak gönüllülük” ile ilgili bölümünü öne çıkardık. Kitap okunduğunda diğer eleştirileri de görülecektir. Ama biz bu bölümü kapatmadan yine Kıvılcımlı’nın kaleminden bağlayalım konuyu:

“Yukarıki satırlar, ne küçük ülkelerin ölü-diri Stalin taslaklarını düzeltmek içindir, ne rahmetli ‘Diktatör’ü Anıtkabir’den atıldığı mezarında rahatsız etmek içindir. İnsanların, insandan başka bir şey olmadıklarını unutamayacak denli içyüzlerinde tanımaya ve anlamaya alışmışızdır. Buradaki amaç, Stalin’in her dediğinin Lenin kadar gerçek olup olamayacağını göz önünde tutmak da ikinci noktadır. Birinci nokta şudur: Stalin kendi kurmadığı, ‘hazır’ bulduğu Leninizm önünde, didaktik olmanın da zoruyla, ister istemez az çok şematik ve kitapçıl (Usta’nın yazdığı gibi) kalma titizliğini göstermiştir.

“’Usta’ya sadık kalma’: Marks-Engels önünde Lenin’in de birinci görevi oldu. Bu görevin başarı sağlaması: Düşüncede hem anarşiyi, hem Skolastiği önlemesine bağlıdır. Daha doğrusu, ana prensipleri bozmadan sistemi geliştirmek başarı sağlar. Yoksa, Usta’ya sâdık kalmanın aşırı abartılması, çırağı skolastiğe kaydırabilir. Lenin, orijinal bir savaşçı ve araştırıcı olduğu için, Marksizmde her türlü Skolastiği temizlemiştir. Stalin için aynı şey her zaman söylenemez. O, zaman zaman Metinlere sadâkati abartırken, skolastikten tam kurtulamamış, dolayısı ile metinleri zorlamıştır.”

Kitabın sonraki bölümü, SOSYAL ANLAMLI ASKERCİL TAKTİK ELEMANLARI başlıklı. Burada Askercil savaş taktiklerinden hareketle sosyal sınıflar savaşının da gerek stratejik, gerekse tatktik problemlerinin tartışılması yapılır. Önce tanımları yapılır:

“Strateji, eski deyimiyle Sevkülceyş (orduların yönetilişi) büyük önem ve öncelik taşımakla birlikte, ana çizileriyle daha çok objektif savaş şartlarının düzenlenmesidir. Daha doğrusu Ordu varsa ve savaşa tam hazırlanmış ise, o varlığa ve hazırlığa göre sevk edilir (cepheye gönderilir).

“Taktik, asıl cephede yapılan somut Savaşın ve cephe gerisinde yapılan uzun hazırlıkların yönetilişidir. Objektif olarak varolan orduların, cephe gerisinde manevralarla hazırlanması, Strateji içinde Taktik’tir; cephede doğrudan doğruya sıcak savaş ateşi içinde yönetilmesi Taktik içinde Taktik’tir.

“Strateji ne denli önceden, az çok belirli ortamda, belirli planla güdülen, objektif ve bir kerteye dek soyut sayılabilirse; Taktik en az o denli önceden hiç kestirilemeyecek, her zaman ve her yerde sık sık parola ve biçim değiştirecek, oldukça sübjektif ve son kerteye dek somut savaş güdümüdür.”

Kıvılcımlı bu bölümdeki strateji ve taktik formüllerini Alman Genelkurmayının “Truppenführung” (Askercil Birliklerin Güdümü) yönetmeliğinden yararlanarak ve deyim yerindeyse satır satır izleyerek ortaya koyar. 

Askercil savaşta olduğu gibi sosyal savaşta da 4 ana taktik belirler: 1) Saldırı(Taarruz), 2) Takip (Kovalama), 3) Savunma( Müdafa), 4) Ricat( Gerileme). Tek tek bu adımların analizine de girişilir.

“Taarruz: Düşmanı toptan yok etmek için yapılır. O nedenle: ‘Taarruzda bir başarısızlık olasılığı, Taarruzu yerine getirme enerjisini öncüleyinden sınırlandırmaya hiçbir zaman götürmemelidir.’ Taarruz, var gücüyle, her ne olursa olsun, olanca enerjiyle yürütülür.”

Taarruz her zaman baskın basanındır mantığıyla yapılır. Başarılı olmak için sayı üstünlüğü gerekmez. Pratik döğüşün zaferle sonuçlanması için taarruzda şef kalitesinin ve güçlerin eşgüdümünün önemi büyüktür.

“Takip (Kovalama, Kovuşturma): ‘Zaferin meyvelerini toplamak için yapılır.’ ‘Daha önceki dövüşler sırasında düşmanın yok edilişi elde edilememişse, Takip onu gerçekleştirmeye bakar.’

“Takip nasıl olur? ‘Yalnız ardı arkası kesilmez, hasma duralama olanağı vermez bir kovalama, karar için yeni bir dövüşmeden doğacak yeni kayıpları ekonomize (tasarruf) eder.’”

Şayet güç taarruza ve takiple zafere yetecek durumda değilse veya düşmanı uygun şartlarda ve uygun bir yerde çatışmaya çekip taarruz anını kollamak için Savunma yapılır.

Ricat da iki aşamalı yapılır. Birinci aşama kopuşma (ruptür) aşamasıdır. Bu aşamada düşmanla sıcak çatışma ortamından sıyrılıp, çatışmasız bir ortam sağlamaktır. İkinci aşama Tam Ricat aşamasıdır ki, güçleri dağıtmamak ve kaybetmemek amacıyla geri çekilmedir.

“Görüyoruz: Taktik en şaşırtıcı kıvraklıkta zekâ, deney, enerji ister. “At, kim farkına varacak?” denemez. Yanılgı dakikasında insanı çarpar. Stratejlerimizin Taktiğe sokulmayışları ondan olsa gerektir.”

Taktik esneklik ve başarı daha çok kişilik özellikleriyle ilgilidir. Her türlü şavaşta savaşanların kişilik özellikleri “statik” ve dinamik” karakterler olarak incelenir.

“Modern Ordular gibi Modern Partiler de bir avuç tarikat müritlerinin tekkesi değildir. En az 10-100 binlerin örgütleridir. Ve bir genel kurala uyar: Savaşçıların sayıları ne denli kalabalık ise, küçük birliklerin, hele tek tek savaşçıların kişilikleri, sonuç almada o denli büyük önem taşır.”

Statik karakter: “Bu nedenle, elbet hem zekâsını, hem beden ve ruh dayancını üstün tutan kişilik istenir. Ama, en küçük ateş sınavında bin bir ikircilik ve pısırıklık geçirip, kaçamaklı tatlı su kurnazlığı yapan kişidense, moral ve beden gücünü yitirmeyen aşınmaz karakter dirençli kişilik önerilir. Kimi “Parlak zekâ”ların, dayanıksızlıkları, savaş alanında büsbütün tavsatıcı olur.”

Dinamik karakter: “Gerek askercil, gerek sivil, siyasî savaş, insanlar için, insanlarla ve insanlar tarafından yürütülür. O nedenle, modern mücadelelerde, teknik üstünlük tek başına yeterli sayılmaz. O tekniği değerlendirecek olan güç, canlı, zeki ve yaratıcı olan insandır.”

Özellikle dinamik karakterin kazanılması ve geliştirilmesi askercil savaştan daha çok sosyal sınıflar savaşında önemlidir. Kazanılmakla yetinilmemeli, sürekli geliştirilmelidir de:

“Dinamik karakterin edinilmesi anadan doğma olmaz; eğitimle gelişir. Askerler için olduğu gibi, Devrim erleri için de dinamik karakterin edinilmesi, kütüphane fareliği, yahut muhallebici çelebilikle sağlanamaz.

“1- ‘Beden terbiyeleri, idmanlar alışkanlığı’: Beden tembelliği, ruh tembelliğidir.

“2- ‘Kendi kendine karşı sert davranış’: Tatlı canına kıyamayan, savaşçı olamaz.

“3- ‘İrâde gücü’: Kendisine ve keyfine gücü yetmeyenin düşmanına da gücü yetemez.

“4- ‘Kendine güvenç ve cüret’: Kendine güvenen atılganlık, frensizlik değil, iradeli yiğitliktir.
Devrim taktiğine girişen her sosyalist: 1 ve 2. maddeyle bedenini, 3 ve 4. maddeyle ruhunu güçlendirirse, o zaman gerçekten devrimci, ‘en acıklı durumların üstesinden gelen insan’ olur. O zaman, değer üstünlüğü sayıca azlığın eksiğini tamamlar.”

Görüldüğü gibi derleniş parolasıyla Proletarya Partisini yeniden örgütleme mücadelesi veren Kıvılcımlı, son derece evrensel kavramlarla olası parti militanlarını da hazırlamaya çalışıyor. Örneğin şeflik kaliteleri derken daha önceki Vatan Partisi tüzüğünden hatırladığımız “Her üye bir halk şefi olur” ilkesini hatırlarız. Halk şefi olacaklarda da en az askercil şeflerde olduğu kadar özellikler olmalıdır:

“1- Şef’in kendi kaliteleri,

“2- Emrindeki insanlarla ilişkileri.

“ŞEFLİK KALİTELERİ: kısaca şöyle sıralanır:

“1- “Yüksek bilgili” olmak.

“2- Derin tecrübeli olmak.

“3- Moral değer taşımak.

“4- Nefsine hâkimlik (ne yaptığını bilirlik): Düşman önünde serinkanlılık ve kararlılık.

“5- Büyük yiğitlik: Cüretlilik.”

Ancak tüm bu özellikler ne askercil ne de sosyal savaşta yeterli şef kaliteleri değildir. Bütün bu özellikleri, “İNSAN İLİŞKİLERİNDE ÖRNEK VE YOLDAŞ OLMA UYANIKLIĞI” ile taçlandırmak gereklidir. Bu da ancak; “1- İnsanları tanımak; 2- İnsanlara dürüst (hak güder: doğru) davranmak...” ile mümkün olabilir.

Bütün bu yazılanları toparlayarak en sonunda şu maddeleri sıralar:

“Komuta üstünlüğü ne demektir?

“Her şeyden önce ‘yetenekli (compétente) şef kişilikleri’ demektir.

“Şefin kişilikli ve yetenekli olduğu nereden anlaşılır?

“Bizim gibi derebeyi artığı geri ülkelerde: Poz ve çalım en yaygın ‘kişilik’ ve ‘yetenek’ sayılır. Gerçekte poz ve çalım, kişiliğin ve yeteneğin aldatıcı paravanası bile süreklice olamaz. Komuta üstünlüğünü sağlayacak kişilik ve yetenek, bir sıra: Görüş-Karar-Yapış içinde gösterilen Temkinlilik ve Sorumluluk’la belli olur.

 ”I) Görüşte üstünlük:

“1- Duru görenin;

“2- Önceden görenindir.

“II) Kararda üstünlük:

“1- Bağımsızca karar verenin

“2- Sıkıca sağlam karar verenindir.

“III) Yapışta (icra’da, yürürlüğe geçirişte) üstünlük:

“1- Enerji gösterenin;

“2- Azimlilik gösterenindir.

“Askercil olsun, Sosyal olsun, savaşın kendisi bilinen kıvraklıkta, kimi düşer, kimi kalkar. Görüşte, Kararda, Yapışta yeteneğin başlıca şartı ikidir:

“1- Temkinliliği bırakmamak,

“2- Sorumluluktan korkmamaktır. Savaşın gidişi ve şansı ne olursa olsun, Temkinli oluş, aslında sorumluluktan korkmamaktır. Onun için, Görüşü, Kararı, Yapışı doğru ve sağlam olan Komuta hiç temkinini bozmaksızın her türlü sorumluluğu gözünü kırpmadan üzerine alır.

“Sorumluluk deyince ne anlaşılır?

“Objektif durumu ve ilişkileri hiçe sayarak aklına eseni paşa keyfi için yapıverme patavatsızlığı değildir.

Bütün bunlar da yetmez. Tüm bu karakterlerin üstüne bir de her militanın döğüşkenlik değeri eklenmelidir. Döğüşkenlik değeri “disiplinin sağlanması”, “disiplinin aşındırılmaması” ve “sağlanan disiplinin geliştirilmesi” olarak özetlenebilir. Bütün bunların diyalektik içiçeliği ile sosyal savaşta yön kaybedilmeden yer alınabilir.
Kitaptaki en son bölüm “TİP ve DEVRİMCİ ORTAM” bölümüdür. Bu bölüm hem sonraki kitaplarda yer alacak, hem de özel olarak “Uyarmak İçin Uyanmalı…” kitabında ayrıntılı olarak işlenmişti. O yüzden burada tekrarına girmeyeceğiz. İkinci kitap olan Halk Savaşının Planları’na geçebiliriz.

Ahmet Kale

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları