loading
Yükleniyor
close
SON DAKİKALAR

Müsavat Dervişoğlu: Münferit bir piyasa vakası değil, kamu gözetiminde yapılan organize bir soygun!

Müsavat Dervişoğlu: Münferit bir piyasa vakası değil, kamu gözetiminde yapılan organize bir soygun!
Tarih: 21.10.2026 - 09:45
Kategori: Siyaset

Dervişoğlu: "Milleti soydukları fonun ardından şimdi de tövbe fonu kurdular. Güleriz ağlanacak halimize. Parayı çalıyor, sonra yakalanıyor, 'getir parayı yerine koy' diyorlar ve her şey bunların anlayışına göre temize çıkıyor."

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, fon soruşturmalarına ilişkin "Bu işi bir magazin haberi edasıyla konuşamayız. Bu mesele, sadece kimin ne çaldığının, kimin kime ne fırsatlar yarattığının dedikodusuyla geçiştirilecek bir konu değildir. O yüzden işin magaziniyle değil, sistemin kendisiyle ilgileniyoruz." dedi.

Dervişoğlu, partisinin TBMM Grup Toplantısında, staj ve çıraklık sigortası mağdurlarının sorunlarına değinerek staj ve çıraklık başlangıcının sigorta başlangıcı sayılmasını istedi.

Dervişoğlu, devlette devamlılığın esas olduğunu, meseleye yalnızca bir prim günü ve bir emeklilik cetveli gibi bakılmaması gerektiğini söyledi.

Fon soruşturmalarına değinen Dervişoğlu, Cumhuriyet tarihinin en büyük vurgunuyla karşı karşıya olduklarını söyledi.

Yaşananları "münferit bir piyasa vakası değil, kamu gözetiminde yapılan organize bir soygun" olarak değerlendiren Dervişoğlu, "Bu işi bir magazin haberi edasıyla konuşamayız. Bu mesele, sadece kimin ne çaldığının, kimin kime ne fırsatlar yarattığının dedikodusuyla geçiştirilecek bir konu değildir. O yüzden işin magaziniyle değil, sistemin kendisiyle ilgileniyoruz. Bu yüzden sadece kelle değil, hesap verilsin istiyoruz. Görevini yapmayanların, yapılanlara göz yumanların, olaya bizzat iştirak edenlerin görevden bir an önce el çektirilmesi gerekiyor." diye konuştu

Dervişoğlu, bu süreçte Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik'in emeklilik dilekçesini verdiğini, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Başkanı Mahmut Sütçü'nün sağlık sorunları nedeniyle istifa ettiğini, Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurulu Başkanı İbrahim Ömer Gönül'ün görevden alındığını anımsattı. Dervişoğlu, şunları söyledi:

"Şimdi biz ne yapacağız? Bu beylerden gerekçe mi dinleyeceğiz? Yoksa devletin tepesinde ne olup bittiğini mi soracağız? Tutuklu bulunan 85 kişiden 17'sinin haksız kazançla elde ettiği, halk tabiriyle soyduğu paraları iade ettiğine dair haberler çıkıyor. Oysa kanun metni açıktır, 'bahse konu olan miktarın 2 katı iade edilir' diyor. Hırsıza 'gönlünden ne koparsa' diyecek bir devlet yoktur. Varsa, onun adı zaten devlet değildir. Milleti soydukları fonun ardından şimdi de tövbe fonu kurdular. Güleriz ağlanacak halimize. Parayı çalıyor, sonra yakalanıyor, 'getir parayı yerine koy' diyorlar ve her şey bunların anlayışına göre temize çıkıyor."

Dervişoğlu, fon soruşturmaları sürecinin dürüst ve samimi bir şekilde yürümemesi durumunda vatandaşın piyasaya, yatırımcının kurala, sanayicinin yarınına, sermayenin hukuka güvenmeyeceğini, sorunların üretimin tüm damarlarına yayılacağını savundu.

Dervişoğlu, partisinin grup toplantısında şöyle konuştu:

"Aziz milletim,
Değerli milletvekilleri,
Kıymetli basın mensupları,
Grup toplantımıza katılan değerli misafirlerimiz,
Ekranları başında ve sosyal medya üzerinden bizleri izleyen vatandaşlarımız,
Sözlerime başlarken sizleri sevgi ve saygıyla selamlıyorum.
Bugün aramızda, yıllardır çok açık ve çok makul bir talebin peşinden koşan staj ve çıraklık sigortası mağdurları da var.
Hoş geldiniz, şeref verdiniz.
Bir iktidar düşünün, 25 senedir iktidarda kalsın.
Ve çeyrek asrın sonunda toplumun her kesiminden feryatlar artarak devam etsin.
Elimdeki bu karta iyi bakın.
Devletin sosyal güvenlik kurumunun mührünü, imzasını taşıyor.
Bu kartı kendileri basmadı, bunu devlet verdi.
Şimdi de aynı devlete diyorlar ki:
“Madem bizi o gün kayda aldın, madem bu kartı elimize verdin, staj ve çıraklık başlangıcımızı, sigorta başlangıcı saymak zorundasın”
Talep budur. Devlette devamlılık esas ise çok da haklı bir taleptir.
Meseleyi yalnızca bir prim günü, bir emeklilik cetveli gibi görmeyin.
Devlet dediğiniz şey kayıttır.
Kayda aldığı vatandaşı unutmamak, verdiği belgenin arkasında durmaktır.
Kayıt sadece fişlemek, sicil dosyası tutmak değil, aynı zamanda hakkın da kaydını tutmaktır.
Çünkü bir insan, elindeki resmî belgeye bakıp da
“Acaba yarın bunun da hükmü kalmayacak mı?” diye düşünmeye başlamışsa,
Orada eksilen yalnızca bir hak değildir,
Devlet ile vatandaş arasındaki hukuk da yara almış demektir.
O muhalif, diplomasını iptal et…
Bu canını sıktı, tapusuna el koy…
Şu belediye benim partime geçmedi, kayyum ata...
Her konuya böyle bakan bir iktidara soruyorum:
Staj mağdurları da mı muhaliftir?
Onlar da mı siyasidir?
Türk devleti sözünün eri olmalıdır.
Ve o devleti yönetenler de o sözü yere düşürmemekle mükelleftir.
Değerli milletvekilleri,
Aziz milletim,
İki haftadır bu kürsüden,
Cumhuriyet tarihinin kamu gözetiminde yürütülmüş en büyük vurgununu,
Fon rezaletini anlatıyorum.
Bunun münferit bir piyasa vakası değil,
Kamu gözetiminde yapılan organize bir soygun olduğunu söylüyorum.
İlk andan itibaren de önemli bir noktanın altını çiziyorum.
Bu işi bir magazin haberi edasıyla konuşamayız.
Bu mesele, sadece kimin ne çaldığının,
Kimin kime ne fırsatlar yarattığının dedikodusuyla geçiştirilecek bir konu değildir.
O yüzden, işin magaziniyle değil, sistemin kendisiyle ilgileniyoruz.
Bu yüzden, sadece kelle değil, hesap verilsin istiyoruz.
Görevini yapmayanların, yapılanlara göz yumanların,
Olaya bizzat iştirak edenlerin görevden bir an önce el çektirilmesi gerekiyor.
SPK Başkanı “sağlık gerekçesi ile” istifasını sundu.
Gerekçeye bak, sağlık sorunları…
Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı da emeklilik dilekçesini verdi.
Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurulu Başkanı da görevden alındı.
Ekonomi bürokrasisindeki üç kritik koltuklar boşaldı.
E, şimdi biz ne yapacağız? Gerekçe mi dinleyeceğiz?
Yoksa devletin tepesinde ne olup bittiğini mi soracağız?
Tutuklu bulunan 85 kişiden 17’sinin haksız kazançla elde ettiği,
Halk tabiriyle soyduğu paraları iade ettiğine dair haberler çıkıyor.
Oysa kanun metni açıktır. Bahse konu olan miktarın 2 katı iade edilir diyor.
Geçen hafta söylediğimi de aynen tekrar ediyorum:
Hırsıza "gönlünden ne koparsa" diyecek bir devlet yoktur.
Varsa, onun adı zaten devlet değildir.
Milleti soydukları fonun ardından, şimdi de tövbe fonu kurdular.
Güleriz ağlanacak halimize…
Parayı çalıyor, sonra yakalanıyor, getir parayı yerine koy diyorlar. Ve her şey temize çıkıyor.
Orman kanunlarında yeri vardır ama bizim kanunlarımızda yeri yoktur.
Atanıp soyguna katılanlar, istifa ederek bu işten sıyrılıyor.
Parayı iade eden soyguncu da temize çıkıyor.
Bütün bu sistemi kuran, atamaları yapan,
Burnunu ucunu görmeyen reis bey de sözüm ona mıntıka temizliği yapıyor.
Utanmasalar kiliseye girip günah çıkaracaklar.
Aziz milletim uyanık olun, bunlar yarın bir gün cennetten arsa satmaya bile kalkar.
Bakın, bu vurgunun boyutları bize anlatılandan çok daha büyük.
Yağmanın faturası, bunların söylediğinden çok daha yüksek.
Bu süreç dürüst ve samimi bir şekilde yürümezse,
Vatandaş piyasaya, yatırımcı kurala, sanayici yarınına, sermaye hukuka güvenmez.
Sonunda dışarıdaki yatırımcı da size güvenmez.
Bir fon vurgunu böylece fonun içinde kalmaz.
Bankanın bilançosundan fabrikanın kapısına,
Kredi maliyetinden istihdama kadar üretimin tüm damarlarına yayılır.
Türkiye’nin gelişmekte olan piyasa kategorisinden çıkartılması tehlikesini,
Yani MSCI meselesinin varabileceği yerleri de bir ay önce yine biz söylemiştik.
İçeride mülkiyet rejimini, hukuk güvenliğini yok edip,
Otel toplantılarıyla yatırımcı avına çıkarak bir yere varamazsınız dedik.
Peki, bu alt lige düşme tehlikesi ne demektir?
İlk elde yabancı yatırımcının kaçması demektir.
Ancak konu sadece bu da değildir.
Ülkemizde doğru ve dürüst yabancı yatırımcı da uzun zamandır pek yoktur.
Piyasalardaki yüzde 35 civarındaki yabancının yarısı, borsa deyimiyle, bıyıklı yabancıdır.
Yani, vergiden kaçma peşindeki, yabancı görünümlü yerli kurnazlardır.
Alt lige düşmek demek,
Finansman ve kredi olanaklarının tüm sektörler için daha da zorlaşmasıdır.
Üretimin azalması, ithalata bağımlılığın artması demektir.
Zam demektir.
İflaslar ve işten çıkarmalar demektir.

Türkiye, kökten bir zihniyet ve yönetim reformuna muhtaçtır.
Yapay zekâ ve robot teknolojisinin ivmesi görülmektedir.
Aklı başında memleketler, bu dönüşüme kafa yormaktadırlar.
Bizse, bitmeyen bir yağmanın içinde harap ve bitap haldeyiz.
Aziz milletim,
Kıymetli misafirler,
Kabaca, dünyada iki ayrı ekonomi politikası yahut iki tip eğilim vardır:
Biri, üretim ekonomisidir, diğeri yağma ekonomisidir.
Bugün ‘Ekonomi büyüdü’ diye bir başlık gördüğünüzde de bu dediğimi hatırlayın.
Ekonomideki büyüme vatandaş için de refah artışı demektir.
O halde sorarım, büyüyen rakamlar nereye gitmiş?
Vatandaşın refahı mı artmış?
Yoksa bir azınlığın servetine servet mi katmış?
9. yılına doğru giden ekonomik kriz ve bunalımımız açıkça göstermektedir ki,
Türkiye’de üretim değil, bir yağma ekonomisi vardır.
Bereket yerine tüketim, yatırım yerine faiz, katma değer yerine rant vardır.
Enflasyonun da en büyük sebebi,
Bu azgın saray azınlığının koyacak yer bulamadığı parasındandır.
Sen bir ömür bir ev alamazken, o 3’er 5’er alıyor.
Sen evladına bir okul çantası hesabı yaparken, o en lüks markadan 3’er 5’er alıyor.
Sen bir külüstür araba alayım diye düşünürken, o koleksiyon yapıyor, 3’er 5’er alıyor.
Sana da “Büyük Türkiye” diyor işte.
Türkiye büyük, büyük tabii ki.
Büyük de bu büyüklük içinde, hırsızlar da büyük, çok büyük!
O yüzden, millete ekmek kalmıyor, ev kalmıyor, refah ve rızık kalmıyor.
Arkadaşlar,
Üretim ekonomisi, bereket ekonomisi başka bir şeydir.
Sermayeyi üretime, bilgiyi teknolojiye, teknolojiyi ihracata, emeği refaha bağlar.
Böylece devlet üretenin sırtına binmez, önünü açar.
Zor mudur bunları yapmak?
Bizim girişimcimiz yok mudur?
Yazılımcımız, mühendisimiz, mucidimiz yok mudur?
Hepsi vardır ama ya bu çarkın içinde geçim derdinden küsmüştür;
Ya batmayayım diye ince ip üzerinde yürüyordur,
Ya da el üstünde tutulacakken, el kapılarında “azıcık aşım ağrısız başım” diye yurt dışına gitmiştir.
İYİ Parti bu sebeple, tarımda, sanayide, ticarette bereket ekonomisi demektedir.
Evet, yaşadığımız tablo karanlıktır.
Ancak ondan kurtulmak da bir o kadar kolaydır.
Anadolu’nun bereketini yükseltmek elimizdedir.
Biz bu işi başarırız.
Büyük Türkiye, büyük götürenlerin değil, pastayı büyütenlerin Türkiye’sidir.
Büyük Türkiye, küçük dilimler için birbirine düşürülenlerin değil, büyük dilimleri paylaşan müreffeh Türkiye’dir.
Kıymetli arkadaşlarım,
Herkes dünyanın değiştiği konusunda hemfikirdir.
Ancak hemfikir olmadığımız konu, bu değişime karşı yapılacaklardır.
Bu iktidar ve ortaklarının, bu değişimden anladığı sadece teröristlerle müzakeredir.
Ancak diğer ülkeler, bu değişime karşı gerçek toplumsal tedbirler arıyorlar.
Savaşlar sadece cephelerde yahut gökyüzünde olmuyor, gümrük savaşları da yaşanıyor.
Bunun için de koruma duvarları örülüyor.
İşte “Made in Europe” bu sürece ilişkindir.
Bu süreç, yine daha evvel dile getirdiğimiz ancak iktidarın kılını kıpırdatmadığı
Gümrük Birliği’nin güncellenmesi meselesiyle ve yaşadığımız vize rezaletleriyle de bağlantılıdır.
Avrupa, otomotiv sektöründe yeni standartlar ve anlaşmalar yapmakta,
Türkiye ise sürecin dışına itilmektedir.
Bunun Türkiye bakımından anlamı Brüksel'de yazılan birkaç teknik madde değildir.
Bursa'daki otomotiv işçisinin işi, Kocaeli’ndeki mühendisin geleceği, Anadolu'daki yan sanayicinin siparişidir.
Çünkü Türkiye’nin yıllık 40 milyar doları aşan otomotiv ihracatının yüzde 73’ü Avrupa pazarına akmaktadır.

Kürsüden hayt huyt demek yerine, keşke adam akıllı bir ekonomi diplomasisi yürütseler.
On yıllardır Avrupa'yla aynı tedarik zincirlerinin içindeyiz.
Şimdi Avrupa kendi üretimini korumak için duvar örüyorsa,
Bizim işimiz duvara kızmak değil, Türk üreticisinin o duvarın dışında kalmamasını sağlamaktır.
Avrupa sevdası anlatacak halimiz yok.
Bu bir gönül meselesi değil, menfaat ve pazar meselesidir.
Avrupa'nın Türkiye'ye ihtiyacı vardır. Türkiye'nin de Avrupa pazarına ihtiyacı vardır.
Bize yıllardır "alternatif pazar" anlatılıyor.
Afrika önemlidir…
Ama tüm Afrika kıtasıyla ticaret hacmimiz, Almanya ile olanın yarısından biraz fazladır.
Ortadoğu önemlidir…
Fakat Avrupa’daki yüksek katma değerli pazarın yerini,
Ortadoğu’ya üçüncü sınıf mamul ve biraz da silah satarak dolduramazsınız.
Çin büyük pazardır, elbette ticaret yapacağız.
Fakat böyle bir ticaret dengesi, alternatif pazar değil, bağımlılık üretir.
Bugünkü gerçek şudur:
Avrupa dışında,
Türk sanayisinin Avrupa’yla kurduğu üretim ilişkisine denk bir pazarımız yoktur.
Bunu söylemek teslimiyet değil, gerçeği görmektir.
Daha iki ay önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bizim önceliğimiz Avrupa Birliği değil” dedi. Ardından, alınmazsak kaybedenin Avrupa olacağını söyledi.
Doğrudur, onlar da kaybeder.
Türkiye’yi kaybetmenin Avrupa’ya bir maliyeti vardır.
Ama Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten kişinin görevi,
Brüksel’in kaybıyla teselli bulmak değil, Türkiye’nin kaybını önlemektir.
Bu faturayı Avrupa Komisyonu değil
Türk işçisi, Türk sanayicisi ve en sonunda Türk milleti ödeyecektir.
Gümrük Birliği'ni otuz yıldır güncelleyemiyorsanız,
Sanayici yarın yatırımını hangi kurala göre yapacağını bilmiyorsa,
Mesele artık Brüksel'in bize ne yaptığı kadar, sizin Ankara'da neyi yapamadığınızdır.
Bugüne kadar hangi masada ne istediniz?
Hangi sektörü korudunuz?
Hangi istisnayı aldınız? Bunları anlatın.
Dış pazarını doğru okuyamayan bir iktidarın,
Dış politikadaki istikametini de her fırsatta sorgulamak gerekir.
Aziz milletim;
Türkiye'nin dış politikada ihtiyacı hamaset değil, berraklıktır.
Kiminle hangi meselemiz var, hangi hakkımızdan vazgeçmeyiz, nerede pazarlık ederiz, nerede kırmızı çizgi çekeriz; bunlar iç siyasetin günlük ihtiyacına göre değişemez.
Komşularımızla kavga aramak akıl değildir.
Fakat barış istemekle, hakkından vazgeçmek de aynı şey değildir.
Geçen hafta, Karadeniz’de vurulan ve hiç kimsenin ilgilenmediği gemilerimizden ve denizcilerimizden bahsettik.
Aynı kayıtsızlık Ege’de de söz konusudur.
Yunanistan’ın Ege'deki 12 mil iddiası devam ediyor.
Deniz parkları ve balıkçılık yasakları üzerinden yeni fiili durumlar üretmeye çalışıyorlar.
Girit-Güney Kıbrıs-İsrail hattındaki denizaltı elektrik kablosu bizim kıta sahanlığı iddialarımızı ilgilendirmektedir.
Adaların silahlandırılması meselesi ortadadır.
Yunanistan'ın İsrail'le savunma iş birliği de giderek derinleşmekte,
Kıbrıs abluka riskiyle karşı karşıya bırakılmaktadır.
Böyle bir tabloda içeriye dönüp “Mavi Vatan” diye bağırmak yetmez.
Mavi Vatan'ın edebiyatını değil, hukukunu ve diplomasisini yapmak gerekir.
Bir gün "Bir gece ansızın gelebiliriz" deyip,
Ertesi gün Atina'da her şey güllük gülistanlıkmış gibi davranırsanız
Ne sertliğinizin bir ağırlığı kalır ne de yumuşamanızın bir değeri.
Devlet politikası sarkaç değildir.
Bir ucunda slogan, öbür ucunda suskunluk varsa, orta yerde ancak bir sefalet sallanır.
Türkiye'nin Ege'deki hakkı, iktidarın o haftaki iç politika ihtiyacına göre büyüyüp küçülmez.
Lozan da kıta sahanlığı da deniz yetki alanı da devleti yönettiğini zannedenlerin şahsi mülkü ve mevzusu değildir.
İsrail meselesinde de aynı tutarsızlık vardır.
Kürsülerde, her önüne gelene Gazze ayarı verip, reklam peşinde koşmuşlar ama 70 bin masumun katline rağmen, ticareti yıllarca kesmemişlerdir.
Halen o pek yüksek ahlak ve vicdanlarını, değiştirilen konşimentoların temizlediğini zannetmektedirler.
İçeride millete düşman gösterdiklerinizle dışarıda iş birliği içindesiniz.
Bizim itirazımız millete başka, masada başka konuşmanızadır.
Bunun bir örneğini daha vereyim:
Geçtiğimiz hafta ABD Başkanı Trump, Michigan senatör adayı Muhammed Al-Sayed’i, sırf ismi Muhammed olduğu için radikal bir cihatçı olmakla itham etti, alenen Muhammed ismiyle dalga geçti.
Ne Erdoğan’dan ne de iktidarın diğer unsurlarından tek bir tepki duymadık.
Anlaşılan o ki, Peygamberimizin mübarek ismi ile dalga geçen ABD Başkanı olunca iktidarın ahlaki hassasiyetleri birdenbire kayboluyor.
Öte yandan aynı iktidar, resmi ve gayri resmî aparatlarıyla Azerbaycan’ı kınamak için adeta can atıyor.
Beyler, eğer ahlakı savunurken karşınızdakinin güçlü ya da güçsüz olmasına bakarak hareket ediyorsanız, siz ahlakı savunmuyor, ahlak yoksunluğunuza kravat takıyorsunuzdur.
Türk dünyası, Azerbaycan ve KKTC’den başlamak üzere ülkemiz için stratejik önceliğe sahip olmalıdır.
Nedense, bu iktidar stratejik derinlik denildiği zaman sadece Ortadoğu’dan ibaret bir dış politikaya işaret ediyor.
Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya stratejik öneme sahip coğrafyalar olarak tanımlanmıyor.
Tekrar söyleyeyim:
Türkiye, Türk dünyası devletlerinin egemenliğine sınırsız bir saygı göstermelidir.
Onları, Ortadoğu politikasında aldığı pozisyonla değerlendirmek eğiliminden derhal vazgeçmelidir.
Anlaşılmaktadır ki, Türkiye Ortadoğu’ya ne denli hoyratça yaklaşırsa,
Türk coğrafyasında zemin kaybetmektedir.
Hoyratça yaklaşmaktan kastım şudur:
Bir yandan Trump’ın dış politikasının taşeronluğunu üstlenme hevesinden,
Diğer yandan da bu çarkı gizlemek için girilen rollerden bahsediyorum.
İspatını mı soruyorsunuz? Yine Trump’tır.
Mekke ittifakı ve Suudi Arabistan-Yemen Savaşı için sorulan soruya, “Erdoğan Husiler konusunda 'istediğimi yapacaktır'” diyor.
Hem de kameralar önünde hem de canlı yayında.
Kutsal mekanları korumak için yapıldığı iddia edilen anlaşmanın aldığı hale bakın.
Türkiye, İsrail ve Mısır, Suudi Arabistan’ı korumak için aynı eksende buluşuyor.
Trump Ortadoğu’da bir ittifak kuruyor ve Türk askerinin de bu projede rol oynamasını bekliyor.
Karşılığında ise parasını ödediğimiz uçakları değil, Erdoğan’a, has be has Amerikan malı meşruiyet bahşediyor.
Bunu halka anlatmayan iktidar ise aldığı açık çekin karşılığında, iç siyaseti hem otoriterleşerek felç ediyor hem de Filistin davasının şövalyesi olduğunun propagandasını yapıyor.
Gazze kürsülerinde başka, ticaret masasında başka, miting meydanında başka, güvenlik denkleminde başka bir Türkiye anlatamazsınız.
İşinize geldiğinde kutsal değer, işinize geldiğinde reel-politik, işinize geldiğinde düşman, işinize geldiğinde ortak...
Lafı uzatmayıp açık açık sorayım:
Yahu siz kutsal toprakları, Mekke’yi, Kâbe’mizi İsrail’le birlikte mi koruyacaksınız?
Bunun adı devlet aklı değildir.
Bunun tek bir adı vardır, o da yukarında aşağıya sağdan sola eyyamcılıktır.
Aziz milletim,
Bir süredir iktidarın çevresinde yeni bir sözlük dolaşıyor:
"Rutin dışı yasama", "irade seviyeleri", "fikri aksatma", itiraza karşı "tedbir"...
Bu kelimeler tesadüf değildir.
Oportünist siyasi geçmişinden, Alman sivil toplum vakıflarının avukatlığına, oradan da Cumhurbaşkanı Danışmanlığına tayin ve terfi edilen zat, geçtiğimiz günlerde 2028 seçimlerinin mart veya nisan ayında yapılmasının "büyük ölçüde netleştiğini" söyledi.
İyi de netleşen nedir?
Anayasa ortadadır. Seçimlerin yenilenmesi için Meclis kararı gerektiği ortadadır.
Meclis o kararı vermiş midir? Hayır.
O halde bugünkü Meclisin henüz vermediği kararın sonucunu bu zat hangi sıfatla ilan etmektedir?
Daha açık sorayım:
Eksik irade nereden gelmektedir?
Hangi milletvekili, önüne teklif bile gelmeden size taahhüt vermiştir?
Ya da millet idaresinin temsilcisi milletvekillerine şantaj mı yapıyorsunuz?

Aynı usul her yerde karşımıza çıkmaktadır.
Anayasa’da hile yapmayı kendine hak gören, borsada düzenbazlıkla soygunu millete reva gören, kutsalı istismar ederek siyaset yapanlar için bunlar kaçınılmaz şeylerdir.
Terör örgütünün fiili varlığının sona erdiğine ve silahların teslim edildiğine ilişkin tespit henüz yapılmamış, fakat o tespitin yıl bitmeden yapılması için "en yüksek çaba" istenmektedir.
Yani tespiti yapacak kurum daha karar vermeden, kararın takvimi ve arzulanan neticesi önüne konulmaktadır.
29'uncu dönem meclisi daha seçilmemiş.
Millet sandığa gitmemiş.
Hangi parti kaç sandalye alacak, kim milletvekili olacak, nasıl bir siyasi denge doğacak bilinmiyor.
Ama o Meclisin yeni anayasayı kabul edip millete sunmasının "kaçınılmaz" olduğu bugünden ilan ediliyor.
Şimdi tabloya bakın: Meclis yok, kararı var.
Seçim kararı yok, tarihi var.
Tespit yok, neticesi var.
Kehanet mi? Öngörü mü? Yoksa dışarıdan aldığınız talimat mıdır?
Yoksa önceden yazılmış bir senaryonun suflesini mi veriyorsunuz?
Bunun kibarcası ihsas-ı rey; safçası doğmamış çocuğa don biçmektir.
Gerçekte ise, suça göre hukuk, günaha göre fetva, iktidara göre devlet uydurmaktır.
Cumhuriyet’in sahibi millettir, öznesi hür yurttaştır.
Bu düzende siyasi iradenin kaynağını tayin edecek merci de bellidir.
O da Türk milletidir.
Bir kez daha söylüyorum:
Eleştiri, ihanet değildir…
Muhalefet, aksatma değildir…
İtiraz, devlet düşmanlığı değildir…
Devletin yaptığı işe itiraz edilebiliyor olması,
Cumhuriyet'in karakteridir, kuralıdır, namusudur.

Geçen hafta, devlet yönetmenin olayların arkasından yetişmek değil;
Öngörmek, denetlemek, gerektiğinde hesap sormak olduğunu söyledik.
Vatandaşın parasının hangi fonda batacağını, sanayicinin hangi pazarı kaybedeceğini, milletin yarın hangi fiyatla karşılaşacağını öngöremiyorlar.
Ama konu kendi iktidarınız olunca, maşallah on sekiz ay sonrasını milim milim görüyorlar.
Yalan-yanlış her şeyi görüyorlar, ama hakikate hep düşmanlar.
Son günlerde anayasal güvence altındaki,
Milletin haber alma hakkına müdahaleleri de bu yüzden.
Gazeteciler ya evlerine ya Silivri’ye hapsediliyor.
Yapılan haberleri geçtim, yapılamayan haberler de suç unsuru sayılıyor.
Gak diyene soruşturma, guk diyene demir parmaklık, hep bu hakikat düşmanlığının sonucudur.
Hakkıyla ve adaletle değil, iktidarın menfaatine göre gazetecilik istemeleri, yalanlarla kurdukları zorbalık düzenini de ele veriyor.
Yaşadıklarımız, bu düzenin gücünü değil, güçsüzlüğünü; cesaretini değil, korkaklığını; zaferini değil, yenilgisini gösteriyor.
Türkiye, bu zulmü daha fazla taşıyamaz.
Biz sizi görüyor, sizi biliyoruz!
Siz de bilin ki,
Anayasa’nın arkasından dolanıp, milletin iradesini hain bir pusuda yok edip, azgın ve arsız oligarşinizin Cumhuriyeti mağlup etmesine, hürriyetlerin önüne duvarlar örmenize müsaade etmeyeceğiz.
Bu yaptıklarınızdan sonra sizi makul, sizi makbul, sizi meşru gösterecek hiçbir bir oyunun içinde olmayacağız.
Aziz milletim;
Bugün Türkiye için birbirini besleyen üç büyük tehlike görüyoruz:
Bir, devlet kurumsallığının çöküşü;
İki, toplumsal mutabakatın bozulması;
Üç, hak ve hürriyetlerin zayıflatılması.
Bunlar birbirinden bağımsız değildir.
Kurumlar çöktükçe hukuk şahsileşir; hukuk şahsileştikçe insanlar birbirine güvenmez; güven kayboldukça toplum öfkeye, korkuya ve kabileciliğe teslim olur.
İYİ Parti bu yüzden yalnızca muasır, tarafsız ve anayasal bir devleti savunmaz.
O devleti ayakta tutacak ve koruyacak medeni toplumu da savunur.

Biz, kutuplaşmayı siyaset, öfkeyi fikir, travmalara yaslanan oy avcılığını marifet saymıyoruz.
Biz, insanları korkutarak değil, onlara güvenerek siyaset yapıyoruz.
Türk milletine duyduğumuz güvenin özünde milli seciyemiz, karakterimiz vardır.
Nasıl bir Türkiye istiyoruz?
Nasıl şehirler, nasıl sokaklar, nasıl bir edebiyat istiyoruz?
Nasıl bir estetikle bakıyoruz dünyaya?
Düşlediğimizle, yaşadığımız zaman arasında, tehlikeler ve imkanlar arasında makul bir denge kurabiliyor muyuz?
Bunlara cevap verebiliyorsak karakter yükselir, ahlak yükselir.
Türklük diye sevdiğimiz o muhayyel aidiyet de o zaman ayakları yere basarak yükselir.
Biz, sorunu saklamadan anlatıyor, çözümünü tane tane gösteriyoruz.
Fiziki ya da dijital bir barbarlığın parçası olmayı reddediyoruz.
Türk devletine yönetme iddiasına sahipsek, önce birbirimize saygı göstermek zorundayız.
Ben, “Milliyetçilik her şeyden önce yüksek karakterli bir Türk olmayı gerektirir” derken tam da bunu kastediyorum.
Despot iktidarların hükmetmekten en çok hoşlandıkları toplumlar, birbirinin celladı olmaya hevesli olanlardır.
Bağırmadığı için dinleyebilen, dinlediği için anlayabilen, medeni ilişkiyi zayıflık saymayan bir toplum olamazsak üzerimizde kurulan tahakkümü kendi ellerimizle meşrulaştırırız.
Kölelik ilmeğini boynumuza kendimiz geçiririz.
Milliyetçilik hiç kimsenin tekelinde değildir.
Biz hiç kimseyle de milliyetçilik yarıştırmıyoruz.
Milliyetçilik, bu milletin ortak bir değeri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesidir.
Bir kusur ve kabahat ya da suç aranacaksa;
Milliyetçilerde değil, milliyetçiliği ayaklar altına alanlarda aranmalıdır.
Ben bu cellatlığa da bu trol kültürüne de bu despotluğa da teslim olmayacağım.
Çocuklarımızı nasıl insanlar olarak yetiştirmek istiyorsak, önce kendimiz öyle davranacağız.
Çünkü medeniyet, insanların birbirlerine neyi reva gördükleriyle yaşar.
Bu yüzden bizim için mesele yalnızca neyi savunduğunuz değildir, nasıl savunduğunuzdur.
Çünkü yönteminiz, yarın kuracağınız düzenin küçük bir numunesidir.
Bugün yalanla taraftar toplayan, yarın devleti de yalanla yönetir.
Bugün linçten medet uman, yarın hukuk yerine linç düzeni kurar.
Eskiler boşuna söylememiştir:
“Usul, her zaman esasa mukaddemdir.”
Medeni aidiyetler, bir kabile ilişkisi olmadığı gibi, siyaset de bir kabile savaşı değildir.
Devleti yeniden kurumlarına, siyaseti akla, toplumu medeni münasebetlere, insanı da hürriyetine kavuşturacağız.
Çünkü bizim istediğimiz Türkiye, birbirinden korkanların değil, birbirine güvenebilenlerin Cumhuriyeti’dir.
İşte ben, bu uğurda mücadele eden iyiler ve cesurlarla her yolu yürürüm.
Bu ülkede 200 yıldır vatan ve hürriyet mücadelesi vererek, kurtuluşa ve nihayet Cumhuriyete erişmiş bizler, bu ülkenin eşit ve onurlu vatandaşlarıyız.
Meselemiz, birbirimizin aidiyetlerini mezurayla ölçmek ya da milli benliğimizin yerine partileri ikame etmek olamaz!
Türk milletini yeniden birleştirebilecek kudretteyiz.
Hedefimiz ayrıştırmak değil, Cumhuriyet değerlerine ve onun kuruluş felsefesine inanmış insanların sayısını, milletin sayısına eşitlemeye çalışmak olmalıdır.
Bu millete, hak ettiği devlet ve toplum ahengini ancak böyle yeniden kazandırabiliriz.
Büyük Atatürk’ün en büyük ülküsü, “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünün içine gizlenmiştir.
Bu milletin, gerçekten mutluluğa, gerçekten esenliğe ve gerçekten güzelliğe varması mümkündür.
Bu ortak bir görevdir, ortak bir amaçtır, ortak bir ülküdür.
Benim inandığım tek yol budur!
İşte onun için her fırsatta, her yerde,
Hiçbir ayrım gözetmeden,
Sevdası Türkiye, kaygısı, büyük Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği olan herkesi birliğe, beraberliğine ve ortak mücadele etmeye davet ediyorum.
Dava büyük, ülkü büyük, dert büyük,
Sırtımızda taşınacak yük büyük!
Allah omuzlarımıza kuvvet versin!
Bu inanç ve düşünceyle hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyor,
Teşrifleriniz için teşekkür ediyorum.
Ülküsünü sözünün içine gizlemiş Mustafa Kemal Atatürk’ün
O büyük vecizesini de tekrarlıyorum:
“Ne mutlu Türk’ün diyene!”"

Kaynak : istanbulgercegi.com

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları