loading
close
SON DAKİKALAR

Devlet Bahçeli: Avrupa Birliği, Türkiye’yi yıllardır üyelik bahsinde dışarıda, güvenlikte içeride; değerler söyleminde ötede, yük paylaşımında beride tutmaya çalışmıştır

Devlet Bahçeli: Avrupa Birliği, Türkiye’yi yıllardır üyelik bahsinde dışarıda, güvenlikte içeride; değerler söyleminde ötede, yük paylaşımında beride tutmaya çalışmıştır
Tarih: 28.04.2026 - 09:59
Kategori: Gündem

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli TBMM'de partisinin haftalık grup toplantısında konuştu. Bahçeli; Avrupa’nın Türkiye’yi anlamakta yaşadığı derin zihnî arızadır.

MHP Genel BaşkanıDevlet Bahçeli haftalık grup toplantısında konuştu;
 

Değerli Milletvekilleri,

Aziz Dava Arkadaşlarım,

Muhterem Hanımefendiler, Beyefendiler,

Basınımızın Kıymetli Temsilcileri,

Sözlerimin hemen başında hepinizi en derin kardeşlik duygularımla, hürmetle, muhabbetle ve hasretle selamlıyorum. Cenab-ı Allah’tan hayırlarla, bereketle, sıhhatle, metanetle ve huzurla dolu bir hafta geçirmenizi niyaz ediyorum.

Bugünkü toplantımızı yurt içinden ve yurt dışından televizyon ekranları, radyo kanalları ve sosyal medya mecraları vasıtasıyla takip eden aziz vatandaşlarımıza; gönül ve kültür coğrafyalarımızda onurlu bir hayatın, asil bir yürüyüşün, sabırlı bir varoluşun mücadelesini veren bütün kardeşlerimize en iyi dileklerimi iletiyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Grup Toplantımız vesilesiyle bir kez daha siz kıymetli dava arkadaşlarımla aynı çatı altında bulunmaktan bahtiyar olduğumu ifade ediyor, her birinizi gönülden selamlıyorum.

Muhterem Dava Arkadaşlarım,

Dünya sıkıntılı bir imtihandan geçmektedir. Küresel sistemin sütunlarında çatlaklar belirginleşmekte, jeopolitik zemin kaymakta, ekonomik gerilimler siyasal fay hatlarını daha da sertleştirmekte, devletler irade, milletler metanet, toplumlar ise sabır testine zorlanmaktadır.

Haritalar yerinde dursa bile anlamlar yer değiştirmektedir. Sınırlar sabit görünse bile tehditlerin mahiyeti değişmektedir.

İşte böylesi zamanlarda millet olmanın manası daha da derinleşir. İşte böylesi zamanlarda birbirimize daha sıkı sarılmak tarihî bir zaruret hâlini alır. İşte böylesi zamanlarda ayrılığı büyüten her dil, gevşekliği çoğaltan her tavır, hafızayı aşındıran her müdahale, geleceğe kurulmuş bir tuzak olarak karşımıza çıkar. Onun içindir ki bizler, bugünlerde yalnız bugünü konuşamayız. Maziyi de konuşmak zorundayız, istikbali de konuşmak zorundayız.

Yalnız hadiseleri sıralamakla yetinemeyiz; o hadiselerin hangi devlet aklı içinde anlam kazandığını, hangi millet vicdanında yer ettiğini, hangi tarihi yürüyüşün parçası olduğunu da izah etmek mecburiyetindeyiz.

Bu mübarek topraklarda hayat, daima müşterek kader içinde yoğrulmuştur. Bu vatanda sevinç tek başına yaşanmamış, keder münferit bir duygunun içine hapsedilmemiştir. Türküler birlikte söylenmiş, ağıtlar birlikte yakılmış, zaferler birlikte kutlanmış, yenilgiler birlikte göğüslenmiştir. Bu bakımdan millet dediğimiz hakikat, bazen bir marşta, bazen bir mezar taşında, bazen de sofradaki aşta göstermiştir derinliğini.

“Kökü mazide olan âtiyim” sözü, bu milletin tarih ile istikbal arasındaki büyük yürüyüşünü tek başına anlatmaya kâfidir. Çünkü Türk milleti, mazisini geleceğe yön veren bir kudret kaynağına dönüştüren büyük bir tarih öznesidir.

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Önümüzdeki günlerde idrak edeceğimiz 3 Mayıs Milliyetçiler Günü, Türk milliyetçiliğinin varoluş tarihinde mümtaz bir mevki, mücadele hafızasında müstesna bir merhale, gönüllerde ise sönmeyen bir meşaledir.

Türk milletine mensubiyet duygusunun ne kadar derin, ülküyle aydınlanan zihinlerin ne kadar diri, dava uğruna ölümü göze almış yüreklerin ne kadar dayanıklı olduğu 3 Mayıs’ın çilesinde, 3 Mayıs’ın iradesinde, 3 Mayıs’ın mertliğinde açıkça görülmüştür. O gün ayağa kalkanlar yalnız bir itiraz yükseltmediler; aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin hangi ruha, hangi ahlâka, hangi sadakate dayandığını da tarihe kazıdılar.

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” sözü, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün millet tasavvurunu en veciz şekilde ortaya koyan tariflerden biridir. Millet, yalnızca aynı hudutlar içinde yaşayan insanların toplamı olarak anlaşılmamalıdır. Millet, aynı kaderi yüklenmiş, aynı vatanda yan yana durmayı tarih önünde iradeye dönüştürmüş, zaman içinde birbirinin acısına alışmış, sevincine iştirak etmiş, hafızasını müşterek hatıralarla beslemiş beşerî ve siyasî bir terkiptir.

Millet; aynı göğe bakan, aynı toprağa emek veren, aynı bayrak altında vakar bulan, cenazede omuz omuza yürüyen, düğünde aynı sevinçle ayağa kalkan, tasada ve kıvançta birbirine yönelen büyük bir kader ortaklığıdır.

Bir sazın telinde içi titreyen, merhum Neşet Ertaş’ın “kalpten kalbe bir yol vardır” deyişinde ifadesini bulan o görünmez muhabbet hattını hisseden; gönülden gönüle kurulan bağı kültür köprüsüne, vicdan hattına ve sadakat zeminine dönüştüren topluluğun adıdır millet.

Merhum Barış Manço’nun “buyurun dostlar buyurun” çağrısında yankılanan dostluk, paylaşma ve muhabbet duygusuyla birbirine yer açabilen, çoğalabilen ve kaynaşabilen büyük bir sentezdir millet. Çünkü millet dediğimiz hakikat, sadece acıyla tahkim olunmaz; sevinci paylaşma ahlâkıyla da olgunlaşır. Millet, yasla yoğrulur, neşeyle tamamlanır; hatıra ile kök salar, ülkü ile yükselir.

Millet olmak; beraber yaşama arzusunun ötesinde, beraber yürüme ahdidir. Beraber yürümenin üstünde ise beraberce tarih yapma kudretidir. İşte 3 Mayıs’ı anlamlı, müstesna ve tarihî kılan esas ruh da burada saklıdır. 3 Mayıs, ülküleşmiş bir iradenin, şahsiyet kazanmış bir dava ahlâkının tarih içinde görünür hâle geldiği kutlu bir yolun kanla yıkanmış taşlarıdır.

1944 yılının buhranlı ve karanlık ikliminde dünyanın üzerine savaşın sinsi gölgesi çökmüştü. Her renk ve her çeşitten millet yol ayrımlarında savruluyor, her devlet kendi istikametini koruyacak direnci arıyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna yaklaşıldığı o günlerde Türkiye; çok yönlü baskıların, ideolojik gerilimlerin, yön tayini buhranlarının ve siyasi sancıların tam ortasında ağır bir tehdit altındaydı.

Böylesi bir dönemde, komünizm tehlikesinin kapımıza dayandığını gösterip devrin başbakanını açıkça uyaran mektuplarla başlayan süreç, 3 Mayıs’ta mahkeme salonlarına taşınmıştır.

  Türk milliyetçiliğini yargılamaya cüret edenlere karşı mahkeme salonlarına sığmayan, Sovyet emperyalizmi karşısında boyun eğmeyen bir irade milletimizin sinesinde yer bulmuştur.

Ankara Adliyesi’ni dolduran Türk gençliği, Türk kimliğini sosyalizme ezdirmemek, İslam’ı komünizme çiğnetmemek için tek yürek oldu.

Millî bir ruhun önderliğinde başlayan protestolar, vatan için çarpan yürekleri söndürmek isteyenlerin üzerine kâbus gibi çökmüştür.

Merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş, Hüseyin Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Orhan Şaik Gökyay, Nejdet Sançar, Reha Oğuz Türkkan, Fethi Tevetoğlu, Cemal Oğuz Öcal ve nice Türk milliyetçisinin vatan ve millet sevdası yargılanmıştır.

İnsan onurunun derinden yaralandığı, insan haklarının esamesinin okunmadığı, hukuk devleti ilkesinin hiçe sayıldığı, ceza muhakemesinin esaslarının çiğnendiği bu soruşturma süreci tarihimize kara bir facia olarak kazınmıştır.

Vicdanı hür, zihni pür, alnı pak Türk gençleri “tabutluk” adı verilen dar ve bunaltıcı hücrelere kapatılmıştır.

Türk milliyetçileri; açlıkla, susuzlukla, yalnızlıkla, işkenceyle hizaya çekilmek istenmiştir.

Türk milliyetçileri; suyu akmayan, hastalıkların kol gezdiği dört duvar arasında dize getirilmek istenmiştir.

Fakat biliyoruz ki o tabutluklarda tahakküm vardı, teslimiyet yoktu.

Tehdit vardı, tereddüt yoktu.

Tahrik vardı, taviz yoktu.

Bedel vardı, dönüş yoktu.

Baş vermek vardı, baş eğmek yoktu.

Merhum Hüseyin Nihal Atsız, çağ aşan bir seslenişle şöyle haykırıyordu:

“Delinse yer, çökse gök, yansa, kül olsa dört yan,

Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan.

Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmayan,

Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz...”

İşte bu haykırış, Türk milliyetçilerinin çileyle yoğrulmuş, imtihanlarla sınanmış karakterleridir.

Zulümlere aldırış etmeyen, fikrini mahkûm etmeyen yiğitlerin hikayesidir.

Demir parmaklıkları kırıp geçen, tabutluklara sığmayan yağızların sesidir.

Budandıkça serpilen, bilendikçe keskinleşen dava adamlarının destanıdır.

Çünkü Türk milliyetçiliği; geçici heveslerin değil, ülküye adanmışların davasıdır.

Türk milliyetçiliği, günü kurtarmaya memur dar kadroların değil; asırları inşa etmeye namzet olanların mirasıdır.

Tarihine yaslanan, töresiyle yaşayan, terbiyesini köklerinde bulanların yegâne sancağıdır.

İşte bu nedenle 3 Mayıs, Türk milliyetçiliğinin şerefli bir hatırası olmanın da üstünde bir manaya sahiptir. 3 Mayıs, Milliyetçi Hareket Partisi’ni bugüne taşıyan iradenin hangi ateşlerle sınandığının, hangi zincirlerle kuşatıldığının, hangi tertiplerle yolundan koparılmak istendiğinin başlıca timsalidir.

3 Mayıs, millet şuurunun taviz kabul etmeyen bir iradeye dönüşmesidir.

3 Mayıs, Türk milliyetçiliğinin yalnız bir fikir cereyanı olarak kalmayıp bir ahlak, bir şahsiyet ve bir mücadele disiplini hâlinde tecelli etmesidir.

3 Mayıs, devrin karanlığı karşısında sinmeyenlerin, tehdit karşısında eğilmeyenlerin, baskı karşısında susmayanların vakur duruşudur.

3 Mayıs, Türk milletinin kendi kimliğine, kendi tarihine, kendi istikbaline ve kendi manevi-millî varlığına sahip çıkma iradesinin billurlaşmış hâlidir.

3 Mayıs, Türk milliyetçiliğinin Türk gençliğinin omuzlarında yükseldiği gündür.

3 Mayıs, Türk milliyetçiliğinin karakter mayasıdır.

3 Mayıs, şahsiyet ve aidiyet iradesinin tarihî ilanıdır.

3 Mayıs, Türk milliyetçilerinin silkinişi, doğrulup kendine gelişi ve derin uykulardan uyanışıdır.

3 Mayıs, hak bildiği yoldan sapmayan, karanlık çoğaldıkça korkuya kapılmayan, mahrumiyet arttıkça metanetini çoğaltanların yadigarıdır.

3 Mayıs 1944’te ayağa kalkan millî ruh, zaman içinde siyasi bir mecraya kavuşmuş, çok çetin yollardan geçmiş, çok çileler çekmiş, nice ülkücü genç acıyı bal eylemiş, nice Türk milliyetçisi sıratı yol eylemiştir.

O gün mahkeme salonlarında direnenler sadece bir fikri savunmadılar.

Tabutluklara sığdırılmak istenen bir düşünceyi bir milletin vicdanına emanet ettiler.

Susmak mümkündü, geri çekilmek mümkündü; fakat onlar, Türk milliyetçiliğini bir tercih değil, bir mecburiyet olarak gördüler.

Başbuğumuz Alparslan Türkeş ise o fikri, sadece müdafaa edilen bir mefkûre olmaktan çıkarıp bir teşkilat iradesine dönüştürdü.

Şehitlerimizin aziz hatıraları üzerine yükselen Türk-İslam davası, Milliyetçi Hareket Partisi’yle birlikte: Türk milletinin yüreğinde kökleşmiş, istikbalinde mevzilenmiştir.

Milliyetçi Hareket Partisi, Türk milliyetçiliğinin siyasetteki yegâne kalesidir.

Milliyetçi Hareket Partisi, devletin ve milletin varlığında kendi varlığını eritenlerin burcudur.

Milliyetçi Hareket Partisi, mayası bozulmamışların, tuzu kokmamışların, çizgisi eğrilmemişlerin, hedeften sapmamışların, yoldan çıkmamışların son sığınağıdır.

Milliyetçi Hareket Partisi, Türklük gurur ve şuurunu İslam ahlâk ve faziletiyle ruhunda buluşturan dava arkadaşlarımızın tek yuvasıdır.

Dün Türklüğü ve Türk milliyetçiliğini mahkûm etmeye kalkışanlarla bugün Milliyetçi Hareket Partisi’ne saldıranlar aynı habasetin, aynı husumetin, aynı hesaplaşma hırsının peşindedir. Sonuç yine değişmeyecektir.

Çünkü bu hareketin kökleri Türk’ün binlerce yıllık ülküsündedir,

bu hareketin mazisi ülkücü şehitlerimizin aziz hatıralarıyla yazılmıştır,

bu hareketin dayanağı büyük Türk milletidir.

Milliyetçi Hareket Partisi ayaktaysa Türk milletinin geçmişi çiğnenemeyecek, şehidinin kanla suladığı toprağı kirletilemeyecek, bayrağı indirilemeyecek, ezanı susturulamayacaktır.

Dava yalnız yürekte taşınarak yaşamaz; hayata geçirilerek yaşar. Milletle ve devletle buluşmayan bir iddia tarihte kök salamaz. Bu sebepledir ki Türk milliyetçiliği bir nizam arayışıdır, bir devlet tasavvurudur, bir medeniyet iddiasıdır.

Bugün aynı ülküye gönül vermiş kimi dava arkadaşlarımızın farklı mecralara savrulmuş olması, davanın yükünün ne kadar ağır olduğunu göstermektedir. Büyük davalar sadece dışarıdan gelen saldırılarla sınanmaz; içeride büyüyen tereddütlerle de sınanır. Ancak bilinmelidir ki milliyetçilik, aynı ülküye, aynı istikamete, aynı kader duygusuna tutunarak güç kazanır.

Türk milliyetçiliğini geçmişe hapsetmeye çalışanlarla onu hamasi sloganlara indirgeyenler aynı yanlışa düşmektedir. Çünkü milliyetçilik, bir milletin hafızasını, haysiyetini ve kendi kaderini tayin hakkını aynı çizgide buluşturan yüksek bir farkındalık hâlidir.

Bugün Türk dünyası yeniden toparlanıyorsa, yıllarca hayal sayılan ülküler somut karşılık buluyorsa, önümüzde yeni bir safha açılmış demektir.

Bu yüzden 3 Mayıs, bir anma günü içinde sınırlandırılamaz; 3 Mayıs bir aynadır. Ve herkes o aynada kendine şu soruyu sormak mecburiyetindedir: Bu dava benim için bir sözden mi ibarettir, yoksa uğruna bedel ödenecek bir mesuliyet midir?

Unutmayalım ki bu dava hatırlayanların değil, taşıyanların davasıdır. Tarih de göstermektedir ki bu yürüyüş yorulanlarla sürmez; yükü omuzlayanlarla devam eder.

Yorulup kenara çekilenlere sitemimiz yoktur. Zira yükümüz ağırdır.

Ancak gönlü hâlâ bizimle atan, gözü hâlâ bu ocakta olan her kardeşimiz için soframızın yeri de gönlümüzün yeri de bakidir.

Merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in ifadesiyle:

“Hepiniz birer Türk bayrağısınız.

Bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin, yere düşürmeyin.”

Biz de diyoruz ki; bayrağı yere düşürmeyen, ocağına sırt çevirmeyen, ülküsünü menfaatin önüne koyan her dava arkadaşımızın yeri bellidir. Çünkü bu ocak, sadakati unutmayanların, vefasını kaybetmeyenlerin, yönünü bu ülküden ayırmayanların ocağıdır. Ve bilinmelidir ki Türk milliyetçiliği dün nasıl dimdik ayaktaysa bugün de aynı azimle ayaktadır; devletini ve milletini sahipsiz bırakmayacaktır.

Gökte güneş kararmadıkça, ay yere düşmedikçe, sular toprakları kaplamadıkça Milliyetçi Hareket Partisi’nin Türk milletine adanmış çizgisi değişmeyecek, değiştirtilemeyecektir.

Bu vesileyle başta Başbuğumuz Alparslan Türkeş olmak üzere Türk milliyetçiliğinin merhum ve muhterem abide şahsiyetlerini, 3 Mayıs 1944 davasının fedakâr ve ölümsüz kahramanlarını rahmet, minnet ve hasretle anıyor; 82 sene öncesinin aynı ruh ve heyecanıyla Türk ve Türkiye Yüzyılına yürüyüşümüze omuz veren dava arkadaşlarımın 3 Mayıs Milliyetçiler Günü’nü kutluyorum.

Değerli Dava Arkadaşlarım,

3 Mayıs’ta Ankara’nın sokaklarından taşan, mahkeme salonlarını yerinden oynatan, Türk milliyetçiliğinin boynuna geçirilmek istenen zillet urganını kesip atan irade, bugün Kerkük denildiğinde yüreklerde yeniden zuhur etmektedir.

Bizim milliyetçiliğimiz, yalnız Anadolu coğrafyasına sıkıştırılabilecek bir itibar davası olarak görülemez. Nerede bir Türk yaşıyorsa, nerede bir Türk çocuğu doğuyorsa, nerede Türkçe konuşuluyorsa orası da bizim hafıza coğrafyamızın, gönül haritamızın ve tarih şuurumuzun parçasıdır.

Türk milliyetçiliği, tarihin bize yüklediği sorumluluğa dayanarak sınırlarımızın ötesinde çiğnenmek istenen Türk varlığının, bastırılmak istenen Türkmen soydaşımızın sesinin muhafızı olmaktır.

Türk milliyetçiliği, unutturulmak istenen tarihin, silinmek istenen hatıraların müdafaa hattıdır.

Bu hattın yol bulduğu satıh da Misak-ı Milli coğrafyasıdır.

Misak-ı Milli coğrafyası denildiğinde ise yüreklerimize hasret düşmektedir.

Bu hasretlerin başında ise Kerkük gelmektedir.

Kerkük, ecdadımızın hüzünle yoğrulmuş emaneti, onur mücadelesinin bayraktarı, Türkmen varlığının kadim bir parçasıdır.

Bu itibarla Kerkük’e baktığımızda; asırlık hicranı görüyoruz.

Telafer’den Tuzhurmatu’ya, Altunköprü’den Kerkük’e uzanan aidiyet ve kimlik mücadelesini görüyoruz.

Kadınlarımızın feryadını, yetimlerimizin mahzunluğunu, öksüzlerimizin kimsesizliğini duyuyoruz.

Türkmenlerin yıllardır süren yalnızlığını biliyoruz. Çektikleri ıstırabı kalbimizde hissediyor, feryatlarına kulak veriyoruz.

Kerkük’teki yangının ateşini Ankara’dan görüyoruz.

Türkmen’in ağıtını Ankara’dan duyuyoruz.

Bunu da Türk olmanın, Müslüman olmanın, Selçuklu olmanın, Osmanlı olmanın, insan olmanın bir gereği olarak idrak ediyoruz.

Kerkük Türkmenlerinin uzun süredir maruz bırakıldığı zulüm, Türk milletinin vicdanına kazınmış kahredici bir imtihandır. Nice Türkmen ocağı söndürülmüş, nice aile yurdundan edilmek istenmiş; nice analar gözyaşı dökmüş, nice çocuk korkuyla titremiş, nice yiğit baskı ve mahrumiyetle sınanmıştır.

Türkmeneli’nde Türkçenin sesini kısmaya, tarihî mevcudiyeti bulandırmaya, millî kimliği zayıflatmaya, kadim Türk yurdunu siyasi oyunlar ve demografik tertiplerle özünden koparmaya yeltenenler olmuştur.

Ancak bilinmelidir ki Kerkük’ün çilesi büyük olsa da Türkmen’in seciyesi daha büyüktür.

Baskı artmış, fakat iman bükülmemiştir.

Fırtınalar esmiş, fakat gök mavisi bayrak semalardan indirilememiştir.

Sabır zorlanmış, fakat hafıza kırılmamıştır.

İmkânlar daralmış, fakat şiraze kaybolmamıştır.

Bugün Kerkük’te yaşanan gelişmeler bu bakımdan fevkalade anlamlıdır.

Irak Türkmen Cephesi Başkanı Muhammed Seman Ağa’nın vali seçilmesi ve göreve başlaması, tarihî acılara bir nebze merhem olmuş, Türkmen iradesinin Kerkük’te yeniden görünür hâle gelişi bakımından tarihî bir dönüm noktası oluşturmuştur.

Bu gelişme, Kerkük’te Türkmen varlığının ötelenemeyeceğini, görmezden gelinemeyeceğini ve silinemeyeceğini yeniden ilan etmiştir.

Şehirde yükselen kardeşlik vurgusu; Türkmen’i yok saymayan, Arap’ı dışlamayan, Kürt’ü ötekileştirmeyen, Süryani’yi silmeyen, herkesin hukukunu tanıyan, fakat Türkmen varlığını da asli ve kurucu bir hakikat olarak teslim eden bir dengenin müjdesidir.

Nasıl ki Türkiye Yüzyılının kutlu hedefi terörden arınmış, huzurun hüküm sürdüğü Terörsüz Türkiye ise; gönül coğrafyamızdaki arzumuz da aynı istikamettedir.

Türkiye terör belasından kurtuldukça Kerkük’te kurulan yeni düzen bölgeye nefes aldıracaktır.

Bizim muradımız; tefrikadan, tahakkümden ve terörden arınmış bir Türkiye ile huzurun ve kardeşliğin kök saldığı bir bölge iklimidir.

Biz yıllar evvel ne söylediysek bugün de aynı yerdeyiz.

Dedik ki, “Hiçbir kişi, kurum ve kuruluş Irak Türkmenlerinin varlık mücadelesini samimiyetle desteklemese de Milliyetçi-Ülkücü Hareket tarihî sorumluluğunun, millî misyonunun gereğini yapacak ve yanlarında olacaktır.”

Yine samimiyetle dedik ki, “En az beş bin Ülkücü gönüllü başta Kerkük olmak üzere, Türkmenlerin yaşadığı Türk kentlerindeki varlık, birlik ve dirlik mücadelesine katılmak üzere hazır beklemektedir.”

Bu sözler günü kurtarmaya matuf cümleler değildi.

Kelime oyunu değildi.

Hamaset kisvesine sarılmış içi kof sözler hiç değildi.

Kerkük söz konusu olduğunda vazife için saflara koşacak ülkücü yüreklerin sesi, sadakati ve seferberlik ifadesiydi.

Türkmeneli söz konusu olduğunda Milliyetçi-Ülkücü Hareket’in tavrının Kerkük bahsinde gevşemeyeceğini, gevşetilemeyeceğini, geri adım atmayacağını gösteren namus yeminiydi.

Sabırla örülmüş bir sürecin, ciddiyetle korunmuş bir davanın bugün meyve verdiğini şükürle görüyoruz.

Şüphesiz ki tarihin hiçbir döneminde yol ayrımları birden karşımıza çıkmamıştır.

Hiçbir zafer tesadüf eseri doğmamıştır.

Hiçbir tarihî dönüş talih kuşlarının kanat çırpışıyla vücut bulmamıştır.

Bir değil bin karanlık gecenin sonunda gün ağarmıştır.

“İnşallah o bayraklar bir gün Kerkük’te de dalgalanacaktır” duamızın kabul oluşuna giden yolu gördük, Türkmen kardeşlerimizin sevinç naralarını duyduk, hamdolsun tarihî bir ana şahitlik ettik.

Dün Ankara’da söylenen sözler bugün Kerkük’te yankı buluyorsa, dün Ankara’da edilen dualar bugün Kerkük’te kabul oluyorsa, dün gösterilen sadakat bugün temsil kudretine dönüşüyorsa, bunun sebebi Türk milliyetçiliği davasının büyüklüğüdür.

Bizim yürüyüşümüz nasıl ki gelişigüzel adımlarla başlamadıysa, günübirlik heyecanlarla da devam etmemektedir.

Bizim yürüyüşümüz, şuurla bilenen, sebatla keskinleşen, uzun soluklu kutlu bir maratondur.

Kerkük’ün bizlere bir miras, Türkmen soydaşlarımızın ise sahipsiz bırakılmayacak bir emanet olduğunu; Türk milletinin de ne denli el-emin bir millet olduğunu bir kez daha cümle âleme göstermiş olduk.

Kerkük bir daha pazarlık masalarına konu olmayacaktır.

Soydaşlarımız canıyla, malıyla, diliyle ve duasıyla yurdundan koparılamayacaktır.

Huzurumuz hiçbir karanlık denklemin, hiçbir kalleş müzakerenin malzemesi hâline getirilemeyecektir.

Türkçenin sesi kısılamayacak, hiçbir Türkmen ocağının ışığı söndürülemeyecektir.

Devran dönmüştür.

Asır Türk asrıdır, Türkiye asrıdır.

Kerkük yaşayacak, Türkmeneli doğrulacak, Allah’ın izniyle de ebediyen yaşayacaktır.

Biz ne Kerkük’ü unuturuz ne Musul’u zihnimizden çıkarırız ne de soydaşlarımızı sahipsiz bırakırız.

Kerkük’ten Doğu Türkistan’a; Karabağ’dan Kıbrıs’a kadar ahde vefanın adı olan bütün kardeşlerimizin yanındayız.

Çizgimizden sapmayız, yolumuzdan şaşmayız, hedefi şaşırmayız.

Çünkü Milliyetçi – Ülkücü Hareket; zamana göre renk değiştirmez, konuma göre biçim değiştirmez, rüzgâra göre yön değiştirmez, menfaate göre söz değiştirmez.

Milliyetçi – Ülkücü Hareket; tehdit karşısında eğilmeyenlerin, tasallut karşısında çözülmeyenlerin, taarruz karşısında kaçmayanların, tahakküm karşısında korkmayanların, nerede bir Türk varsa kardeşi bilip kucaklayanların, soydaşının hukukunu sonuna kadar savunanların kutlu ve köklü duruşudur.

Kerkük işte bu duruşun turnusolü olmuştur.

Değerli Arkadaşlarım,

Irak bizim için sıradan bir komşu ülke değildir. Kerkük’ten Musul’a, Bağdat’tan Basra’ya, Erbil’den Necef’e uzanan coğrafya; ortak tarihimizin, ticaret yollarımızın, kültürel bağlarımızın ve güvenlik hassasiyetlerimizin canlı zeminidir. Irak’ta huzur güçlendikçe Türkiye’nin güney hattı rahatlar; Irak’ın birliği korundukça bölgesel denge sağlamlaşır.

Bu nedenle Türkiye’nin Irak siyaseti yalnız kriz ve güvenlik başlıklarına sıkıştırılamaz. Terörle mücadele hayati ve öncelikli olmakla birlikte, ilişkilerin ufku; enerji, ulaştırma, su yönetimi, sınır ticareti, altyapı, eğitim, kültür ve karşılıklı yatırımlarla genişletilmelidir.

Kerkük ise bu büyük resmin en hassas başlığıdır. Türkiye için Kerkük, etnik veya mezhebî gerilim alanı olmaktan önce ortak hafızanın ve birlikte yaşama iradesinin sembolüdür. Arzumuz; Kerkük’ün Türkmeniyle, Arabıyla, Kürdüyle, Süryanisiyle Irak’ın egemenliği altında güvenli, adil ve müreffeh bir şehir olarak güçlenmesidir.

Irak’la dostluğumuz iyi niyet beyanlarında kalmamalı; Kerkük’ün eski günlerine yeniden dönmesini sağlayacak adımlar atılmalı ve ticaret yolları, enerji hatları, güvenlik istişareleri, yatırımlar ve somut kalkınma projeleriyle kökleşmelidir. Türkiye ile Irak birlikte hareket ettikçe; sınır, bir ayrışma çizgisi olmaktan çıkar; refah ve emniyet kapısına dönüşür.

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Önümüzde şimdi bir başka cephe daha vardır. Bu cephe, kimi zaman görünürdür, kimi zaman örtülür; kimi zaman diplomatik nezaketin arkasına saklanır, kimi zaman kibirli sözlerin arkasından kendini açık eder. Avrupa’nın Türkiye’ye bakarken içine düştüğü zihnî ve siyasî yanlışlık yapılan açıklamalarda gün yüzüne çıkmaktadır.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, 21 Nisan 2026 tarihinde Avrupa kıtasının “Rus, Türk veya Çin etkisine bırakılmaması gerektiğini” söylemiştir.

Bu söz, sıradan bir cümle gibi geçiştirilemez. Avrupa Birliği yürütme organının en üst siyasi makamından çıkan bu ifade, bir yorumcunun, bir köşe yazarının ya da tali bir aktörün beyanı sayılamaz.

Avrupa Komisyonu Başkanı’nın ağzından dökülen bu söz, dilin kazası olarak görülemez; zihnin derinliğinde duran tasnifin, kibrin ve çifte standardın dışavurumudur. Nitekim bu küstah dilin “jeopolitik bakımdan sorunlu”, “gerçeklikten kopuk” ve “çifte standartlı” bulunduğu bizzat kendi çevrelerinde dile getirilmiştir.

Hatta aynı çevreler; Türkiye’nin Avrupa güvenliği bakımından temel bir müttefik, enerji hatları ve kaynakları bakımından hayati bir damar, göç yönetimi bakımından kilit bir ortak ve bölgesel denge bakımından vazgeçilmez bir güç olduğunu hatırlatmak zorunda kalmıştır.

Bahsettiğimiz husus, gündelik bir basın polemiği seviyesinde görülemez. Burada karşımızda duran şey, Avrupa’nın Türkiye’yi anlamakta yaşadığı derin zihnî arızadır. Avrupa Birliği, Türkiye’yi yıllardır üyelik bahsinde dışarıda, güvenlikte içeride; değerler söyleminde ötede, yük paylaşımında beride tutmaya çalışmıştır.

Bir yandan ölçüt, ilke, norm ve uyum diyerek parmak sallamış; öbür yandan kendi jeopolitik ihtiyacı belirir belirmez Türkiye’yi enerji koridoru, ulaştırma kapısı, dijital bağlantı zemini ve güvenlik paydaşı ve yeri geldiğinde adeta bir tampon işleviyle yeniden devreye çağırmıştır. Fakat eşitlik bahsi açıldığı anda eski kibir cümlelerine rücu etmekten geri durmamıştır.

Bu tutum, siyasal ahlâk bakımından sakattır; stratejik akıl bakımından ise tutarsızdır.

Bu tavır ortaklık dili üretemez. Bu tavır samimiyet doğuramaz. Bu tavır güven iklimi inşa edemez.

Öyle ya da böyle; ister doluya koyun almasın ister boşa koyun dolmasın, Türkiye; jeopolitik düğümlerin tam ortasındadır, kilit noktasıdır, cümle kapısıdır.

“Neydim” demeyen mahfillerin “ne oldumcu” tavrıyla mücadele etmek zorunda kaldığımız bu basiretsiz uluslararası sahada mesele Türkiye’nin nerede durduğu değil; Avrupa Birliği’nin nereye savrulduğudur.

Mesele Ankara’nın istikameti değil; Brüksel’in ikiyüzlü siyasetidir.

Mesele Türkiye’nin duruşu değil; Türkiye’yi gerektiğinde dışlayıp gerektiğinde kullanmak isteyen çarpık, çıkarcı, ikiyüzlü Avrupa zihniyetidir.

Bakınız, bu tablo yeni değildir.

Türkiye ve dünya siyasetini satır satır okuyabilen, okuduğunu anlayan, anladığını yine ülkesi ve milleti için anlatan bizler bakımından hiç şaşırtıcı değildir.

Avrupa’nın tarihî serencamı ortadadır. Coğrafi keşiflerden itibaren büyüttüğü güç, büyük ölçüde kan, gözyaşı, gasp, sömürü ve intihal çizgisi üzerinde tahkim edilmiştir. Bugün Avrupa kıtasının karşı karşıya bulunduğu asıl buhran, dışarıdaki rakiplerinden evvel kendi içindeki mana kaybıdır.

Niyetini ve eylemini aynı hatta buluşturamayan, değer söylemiyle çıkar siyasetini aynı anda taşımaya çalışan, eşitlik dilini menfaat hesabına feda eden Avrupa da bugün kendi siyasi körlüğüyle yüz yüzedir.

Şayet Avrupa, Türkiye’ye karşı kullandığı dili adalet, hakkaniyet ve rasyonalite zeminine çekmezse;

şayet kendisini hâlâ eski hiyerarşi duygusunun konforu içinde zannederse;

şayet Türkiye’yi ihtiyaç anında çağrılacak, rahatladığı anda ötede tutulacak bir unsur gibi görmeyi sürdürürse, kendi tarlasını nadasa mahkûm eden siyasi bir kuraklıkla karşı karşıya kalacaktır.

Tarih, kibrini aklının önüne geçiren merkezlerin nasıl çözüldüğüne defalarca şahittir.

Ursula Hanım’ın şahsında tüm Avrupa efkarına buradan sesleniyorum;

Biz, kökleri Asya’nın derinliklerine inen, dalları Avrupa ufkuna uzanan, gölgesi Afrika’ya düşen büyük bir medeniyetin tecessüm etmiş devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’yiz. Bize dar bir yer göstermeye çalışanlar, büyük milletlerin harita cetvelleriyle anlaşılamayacağını hâlâ idrak edememiş olanlardır. Türkiye, gel denildiğinde gelen, git denildiğinde giden bir unsur gibi görülemez.

Türkiye dosttur; fakat dostluğu tahkire açık bir mahiyette değildir. Türkiye ile ilişki kurmak isteyen herkes, önce bu milletin onurunu, bu devletin vakarını ve bu tarihin ağırlığını hesaba katmak zorundadır.

Ve herkes şunu çok iyi bilmelidir: Türkiye yalnız rahat günlerin devleti değildir. Bu milletin acı eşiği yüksektir. Bu devletin kriz hafızası derindir. Türkiye, sarsıntı anlarında savrulmayan, yüksek basınç anlarında paniğe kapılmayan, tahrik karşısında öfkesini akla, gerilimi stratejiye, tehdidi iradeye tahvil eden köklü bir devlet geleneğinin bugünkü adıdır.

Tansiyon yükseldiğinde yönünü şaşıran nice devletler görülmüştür. Türkiye ise en çetin zamanlarda dahi istikamet duygusunu muhafaza eden, soğukkanlılığı kuvvetle mezceden, sabrı kudretle tamamlayan bir devlettir.

Bizim sükûnetimiz zaaf diye okunamaz. Bizim sabrımız geri çekilme işareti olarak yorumlanamaz. Bizim serinkanlılığımız tereddüt perdesi sanılamaz. Bunların her biri, asırların süzdüğü devlet aklının, acıyı taşıma kudretinin ve tansiyonu yönetme kabiliyetinin tezahürüdür.

Türkiye’yi hafife alanlar, çoğu zaman onun sessizliğini yanlış okumuş, vakarını edilgenlik sanmış, sabrını sınamaya kalkışmış, ardından da tarih karşısında mahcup olmuştur. Çünkü Türkiye’nin sessizliği boşluk sessizliği değildir; bu sessizlik birikmiş hafızanın, hesaplanmış zamanlamanın, kontrollü gücün sessizliğidir.

Türkiye’nin sükûneti tereddüt sükûneti değildir; bu sükûnet devlet aklının sükûnetidir. Türkiye’nin gecikmiş görünen adımı tereddüt adımı değildir; bu adım çoğu zaman zemini yoklayan, zamanı olgunlaştıran, sonucu tahkim eden tarih tecrübesinin adımıdır.

Bizim yönümüz asırlardır Batı’yla temas eden, Batı’yı tanıyan, gerektiğinde onunla mücadele eden, gerektiğinde onunla müzakere eden büyük tarih çizgisi içinde şekillenmiştir.

Ne Brüksel bize geldiğimiz yeri gösterebilir, ne Avrupa bürokrasisi Türkiye’ye yürüyeceği yolu tarif edebilir.

Türkiye’nin Rusya ile, Çin ile, Türk dünyasıyla, İslam coğrafyasıyla, Avrupa ile ve dünyanın sair merkezleriyle hangi ölçüde, hangi çerçevede ve hangi derinlikte ilişki kuracağına blok taassubu karar veremez; buna ancak millî menfaatin hükmünde işleyen devlet aklı karar verir.

Buradan açıkça ifade ediyorum:

Avrupa Türkiye’siz yapamaz.

Güvenlikte yapamaz.

Enerjide yapamaz.

Göç yönetiminde yapamaz.

Ulaştırmada yapamaz.

Bölgesel dengeyi kurarken yapamaz.

Fakat Türkiye de Avrupa’nın tasniflerine mahkûm bir ülke hüviyetinde görülemez. Türkiye, Avrupa’sız da tarihtir, devlettir, hafızadır, coğrafyadır, merkezdir, hakikattir.

Temennimiz şudur: Avrupa, zihin altına sinmiş bu hadsizliklerle yüzleşsin. Muhasebesini sloganla değil gerçeklikle yapsın. Türkiye’ye karşı kurduğu dili çıkar hesabıyla değil rasyonaliteyle yenilesin. Çünkü bu çağ, birbirini küçük gören merkezlerin çağı değildir; bu çağ, hakikati okuyabilen devletlerin çağıdır. Çünkü bu çağ, alışkanlıkların değil, aklın çağıdır. Çünkü bu çağ, ezberlerin değil, yeni denge arayışlarının çağıdır.

Bir kez daha haykırarak ifade ediyorum ki: Türkiye Cumhuriyeti başkalarının yazdığı senaryoda figüran olmayacaktır.

Kefesini başkalarının koyduğu terazide tartılmayacaktır.

Başkalarının buyurduğu yollarda yürümeyecektir.

Bize yer göstermeye kalkışanlara yerini hatırlatacak kudretimiz vardır.

Bize sınır çizmeye yeltenenlere ufuk gösterecek hafızamız vardır. Bize had bildirmeye kalkışanlara tarih, coğrafya ve devlet aklı üzerinden cevap verecek irademiz ziyadesiyle mevcuttur.

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ne diyordu:

“Ey içi boş, dışı süslü!

Eli kirli, yüzü paslı!

Yetişsin Asım’ın nesli

Etsin sana dar meydanı!

Geldiği gün kutlu çağrı

Bas, titresin yerin bağrı.

Doğu’dan batıya doğru

Bir yay gibi ger meydanı.”

İşte bizim tavrımız budur.

İfrata sapmayan, fakat gevşemeyen;

haddi aşmayan, fakat had bildiren;

öfkeye teslim olmayan, fakat vakarını koruyan;

tarihi konuşurken istikbali kuran bir tavırdır bu!

Devlet aklının, millet bilincinin, ülkü sadakatinin ve medeniyet hafızasının birleştiği yerde yükselen tavırdır bu!

Sözlerime son verirken, başta Başbuğumuz Alparslan Türkeş olmak üzere Türk milliyetçiliğinin fikir ve irade burçlarını yükselten muhterem büyüklerimizi ve şehit düşmüş bütün ülkü neferlerini rahmetle, minnetle ve hürmetle yad ediyorum.

Türk olmayı şeref, Müslüman olmayı şükür bilen bütün soydaşlarımıza en kalbi selamlarımı ve sevgilerimi gönderiyorum.

Bozkurdun izini istikamet bilen, üç hilalin gölgesinden ayrılmayan bütün ülküdaşlarımı; ocağına, yurduna, bayrağına ve teşkilatına sadakatle bağlı bütün dava arkadaşlarımı kucaklıyorum.

Birliğimiz, dirliğimiz, düzenimiz daim olsun.

Sağ olun, var olun, Cenab-ı Allah’a emanet olun.

Kaynak : istanbulgercegi.com

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları