Ekrem İmamoğlu: Kamu kurumları ve güvenilirlik: TÜİK verileri ve nüfus verileri ne diyor?

Tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu içinde bulunduğumuz ekonomik gündeme dair t-24'te bir yazı yazdı. İmamoğlu: Türkiye’de, muhalefetin ve siyasetin güvenilir bir erken seçim çağrısını güçlü şekilde yürütmesi şarttır.
Silivri'de tutuklu görevinden uzaklaştırılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu yazısında:
Trabzon Meydan Parkı’nın karşısında bir binanın 4. katında bulunan Devlet İstatistik Ofisi’ni 12 yaşında keşfetmiştim. Yıllık raporu; normal kitap ölçüsünün 4 katı büyüklükte, taşıması zor, sayfalarca Türkiye anlatımı yapan bir rapordur. Tanışıklığım olan müdür beyin bana hediye ettiği raporu ortaokul 1. sınıfta aylarca keşfetmeye ve anlamaya çalışmıştım. Bu sayede illeri, ilçeleri; nüfustan üretime, tarımdan ekonomiye çok çeşitli bilgilerle tanıma fırsatına erişmiştim. O veriler üzerinden ülkemi daha iyi tanıdıkça, çok farklı veriler üzerinden çok yönlü alanlara ilgim artmıştı. Bu ilgim lise bitene kadar devam etmiş, o yıllıklara ulaşmak için ziyaretlerimi sürdürmüş, bazen de farklı küçük çaplı raporlar temin etmiştim. İlgimi daha da arttırmıştım. Trabzon’dan Karadeniz’e, Türkiye’nin tüm şehirlerini verilerden okuma, anlama kabiliyetimi arttırıyordu. Bu bana çok şey kazandırmıştı.
Bunu yaşadığım dönemde; kurumlara güven duyulurdu ve devletin bir kurumu veri paylaşıyorsa "mutlaka sorunsuzdur" bilinci ile o ‘inançla’ veriye bakmak yurttaş için değerli bir güvenceydi.
Bugün kurumların millet nezdinde güven duyulmayan pozisyona düşürülmesi, mevcut iktidar için yüz karası bir durumdur. İnanılmayan, güvenilmeyen, hatta aldatacak seviyeye ulaşan; milletin vergileri ile yaşamını sürdüren ama milleti kandıran, aleyhine çalışan, emekliyi, işçiyi, öğrenciyi mağdur eden devlet kurumlarının en önemlileri arasında TRT, Anadolu Ajansı, TÜİK ve İletişim Başkanlığı sıralanabilir. Bunlara kamu bankalarını ve birçok kamu kurumunu ne yazık ki eklemek mümkündür.
Verinin ana merkezi TÜİK’in düşürüldüğü durum ise çok çarpıcıdır. Etkin rol aldığı ve veri tabanına dönüştüğü ekonomi başta olmak üzere birçok alanda ülkemize zarar vermektedir. Bu kurumların siyasetin etkisi ve güdümünde olması düşünülemez. Elbette adalete olan inancın %80’in altına düştüğü bir durumda toplumun her kuruma inancının yerle bir olması kimseyi şaşırtmamaktadır.
Çocukluğumda tanıdığım, sonradan ismi TÜİK olan kurum, ülkemizin 2025 yılı nüfus verilerini paylaşmıştır. Bu veriler üzerinden bazı tespitlerimi sizlere aktaracağım:
-
Son 3-4 yıldır "86 milyon vatandaşımız" diyerek hitap ettiğimi biliyorsunuz. Türkiye nüfusunun 2025 sonu itibariyle 86.092.168’e ulaştığını gördük.
-
İstanbul nüfusunun 17.754.053 olması: Özellikle son 7-8 yıldır azalan veya durağan bir nüfus seyrinin devamını yaşadık. Son bir yıldaki artışın da binde 3.33 gerçekleştiğini İstanbullarla paylaşmış olalım.
- İstanbul’da nüfusun gerçek seyrini en etkili şekliyle su tüketiminden ölçmek mümkündür. Bu çerçevede başta sığınmacıların yoğun etkisi ve nüfus verisi içinde olmayan ikametgâhı İstanbul’da olmayan kitleler (başta üniversite öğrencileri) ile fiili nüfusun 18 milyon üzerinde olduğu bir gerçektir.
Birkaç hafta önce Sanayi ve Teknoloji Bakanı; başta İstanbul olmak üzere Marmara’da sanayi yatırımlarının, sanayi bölgelerinin başta Doğu Akdeniz’i işaret ederek başka bölgelere kaydırılacağını ifade etmiştir. Bu ifadeyi tümüyle plansız, programsız ve gelecekle ilgili pusulası olmayan liyakatsiz iktidarın boş söylemi olarak okumak mümkündür. Çünkü Marmara Bölgesi'nde ne bir sanayi bölgeleri azaltma çalışması ne de bu hedefle paralel yürütülen çevre ve şehircilik ilkeleri mevcuttur. 24 yıldır iktidar olan zihniyet bu söylemleri defalarca zikretmiş ancak uygulamamış; hatta tersini yapmıştır.
Türkiye’nin bu iktidar döneminde trajik bir biçimde nüfustan üretime, ithalattan ihracata bütünüyle ülkenin onda biri olan Marmara Bölgesi'ne sıkıştırıldığını görmek mümkündür. Bu plansızlık, yoksullaşma, tarımdaki programsızlık bölgeler arasındaki uçurumun ve birçok sorunun temelini oluşturmuştur. 24 yıllık iktidar bir fırsat olması gerekirken enflasyondan, işsizliğe, adaletsizlikten eğitime ve tarıma her alanda Türkiye’yi dünyada dibe vurdurmuştur.
Bırakın Marmara’daki sanayi bölgelerinin stratejik bir akılla Türkiye’ye yayılması ve altyapının buna göre organize edilmesini; Marmara Bölgesi'nde zaman geçtikçe yaklaşan depreme hazırlıktan çevre sorunlarına, şehirleşme ile dengesiz büyümeden su kaynaklarının yok edilmesine kadar trajik problemler devam etmiş ve iktidar eliyle büyütülmüştür.
Son TÜİK verilerinde; yoğun nüfus artışının İstanbul ile birlikte Tekirdağ, Kocaeli ve Bursa gibi şehirlerde devam ettiğini, bunun temel sebebinin de büyütülen sanayi yatırımları olduğunu görmek mümkün. Stratejik planlar üzerinden bölgeye baktığımızda depreme hazırlıktan trafik sorununa kadar birçok alanda geri dönüşü mümkün olamayan çevre sorunlarını görüyoruz.
İstanbul’a baktığımızda sadece son 10 yılda Kuzey Ormanları'ndan Marmara kıyılarına, Kanal İstanbul nedeniyle Sazlıdere Barajı iptalinden askeri alanlara kadar yayılan talan ve yağma karşımıza çıkar. Rant odaklı, geleceği unutan ve şehrin üstüne bir ton sorunun yüklenmesine sebep olan tehditlerle karşı karşıyayız.
Bu durum; mevcut iktidar zihniyetinin, bilimin devre dışı bırakıldığı şeffaflıktan uzak aklın bir sonucu ve bir avuç insanın zenginleşme modelidir. Bu modelin topluma bedeli; bir kısmı geri dönülemeyecek çevre sorunları, yüz milyonlarca dolarlık maddi zarar ve halka ait yüz milyonlarca dolarlık kaynakların bir avuç kim olduğu belli olmayan insanlara aktarılmasıdır.
Tekrar tarihe not düşelim; İstanbul’un temel sorunları DEPREM, ULAŞIM, EKONOMİ gibi sorunlardır. Bu sorunların yıllardır çözülmemesinin sorumlusu hiçbir çözüme zerre katkısı olmadığı gibi sorunların daha da kötüleşmeye sebep olanlardır.
İstanbul'da son 3-4 yılda azgın, kural ve yasa dinlemez adımlarla Kanal İstanbul ile askeri alanların ağırlıklı lüks konut odaklı yapılaşmasının şehre ekstra 2,5 milyon nüfus yük getireceği ortadadır.
Bir başka stratejik veriyi de kritik bir eşitsizlik, adaletsizlik altyapısı olarak göstermek önemli olacaktır.
Stratejik veriler ve adaletsizlik:
-
En genç şehrimiz 21.8 yaş ortalaması ile Şanlıurfa, en yaşlı nüfusa sahip şehrimiz ise 44 yaş ortalaması ile Sinop’tur.
-
20’li yaş ortalamasına sahip 14 ilin tamamının Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde bulunması önemlidir.
- Bu genç nüfusa sahip illerimizin milli gelirden alınan payda, kişi başı gelirde ve eğitim-sağlık hizmetlerinde ülkenin en alt sıralarında bulunması vahimdir.
Bu tespitler 24 yıllık iktidarın; çökmüş, üretemeyen, yaşlanmış, liyakatsiz bir ortama, nepotizme ve eş-dost-akraba kavramına sıkışmış olduğunu göstermektedir. Türkiye, 21. yüzyılın ihtiyaçları doğrultusunda; kalkınmadan adalete; eğitimden tarıma, sanayiye ve teknolojiye her alanda büyük bir atılım yapmak zorundadır.
Kurumlara güvenin %10’larda, adalete güvenin %20’lerde olduğu; erken seçim isteyenlerin %68’e çıktığı ve ekonomik gidişatın daha kötü olacağını düşünenlerin %75’lere ulaştığı bir Türkiye’de, muhalefetin ve siyasetin güvenilir bir erken seçim çağrısını güçlü şekilde yürütmesi şarttır.
ÜYE YORUMLARI
Yorum YapFacebook Yorumları












