loading
Yükleniyor
close
SON DAKİKALAR

Ekrem İmamoğlu'nun, 4 gün sürecek savunmasının ikinci günü tamamlandı (savunmanın tümü haberde)

Ekrem İmamoğlu'nun, 4 gün sürecek savunmasının ikinci günü tamamlandı (savunmanın tümü haberde)
Tarih: 15.10.2026 - 11:02
Kategori: Yerel

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında olduğu 53’ü tutuklu 414 sanıklı İBB Davası’nda tutuksuz sanıkların beyanlarının alınmasında sona gelindi.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında olduğu 53’ü tutuklu 414 sanıklı İBB Davası’nın yargılamasına devam ediliyor. İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi’ne inşa edilen yeni duruşma salonunda davanın ikinci celsenin 35. günü Ekrem İmamoğlu savunma yapmaya devam etti.

Yaklaşık 19 aydır cezaevinde bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, İBB davası kapsamında ikinci gün savunma yapmaya devam etti.

Ekrem İmamoğlu savunmasının 2. günü beyanlarına başlıca şu cümleler ile başladı;

Öncelikle, dün yaşanan yağmur ve sel olaylarında elektriğe kapılarak hayatını kaybeden iki genç evladımıza Allah'tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum. Yine sabah izlediğim kadarıyla su baskını esnasında düşüp, başını sert bir yere çarparak hayatını kaybeden genç kardeşimize de yine Allah'tan rahmet diliyorum.

Tabii İstanbul, yoğun bir sel ve su baskınıyla karşılaştı. Esasen istatistiklerle beraber, 1986'dan bu yana yaşanan en yoğun yağmur yağışından bahsedildi. Bu yağışın etkisinin özellikle öne çıktığı ilçelerde daha güçlü bir şiddetle yaşandığını, olabildiğince haberlerden dün gece savunmaya hazırlanırken ara ara bakabildim, bu sabah da bir kısım izleyebildim.

Önce şunu söyleyeyim: Sonuçta bugün bir olmaması gereken usulüyle var olan bir iddianame ve dava içerisindeyiz. Bu davanın dün yaşanan felaketin ardından ayrı bir biçimde yorumlanamayacağını savunmamı yaparken geldiği sırada anlatacağım örnekleriyle de sizlerle paylaşacağım. Çokça örneği var.

Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim: 1986'da, 6 milyonu biraz aşan nüfusta bir İstanbul, 94 yılında 8,5 milyon civarında bir İstanbul ve 2019'da, yani 25 yıllık bir yönetimle bulunduğu esnada ,2019'da 15 milyonu aşan, 15.5 milyon ve 16 milyona yaklaşan nüfusuyla bir İstanbul. Yani temel mesele, yağmurun yere düştüğü kilogramı veya altyapıyla tek başına izah edilemez. Temel mesele, esasen bir yerleşimle ilgili nüfus planlamasıyla, kentleşmeyle ilgili izah edilebilir, kentleşme sorunuyla izah edilebilir. Yani bugün baktığınızda, Kağıthane arka çeperinde bulunan ve Ayazağa bölgesinde çok yoğun ve şaşırtıcı görüntülerin olduğu bir bölüme baktığınızda, arada kurulmuş olan, vadiye yerleştirilmiş olan son 10-15 yılın yüzbinlerce nüfusunun bir dere yatağına kuleler halinde dizilmiş olmasını, bundan ayrı tutamazsınız. Yani derelerin, dere yataklarının, su havzalarının yapılaşması büyük bir sorundur.

Bu davayla çok ilgilidir. Çünkü İstanbul; rant, yağma, imar artışı gibi konularla hayatımızı ne yazık ki yıllardır meşgul ediyor. Dedim ya savunmamda buna özel, özenli bir şekilde özellikle konuları geldiğinde bahsedeceğim bazı kıyaslamalar ortaya koyarken. Fakat tek başına Sazlıdere Barajı'nın, neredeyse İstanbul'un görünmeyen ama en önemli su havzalarından birinin, yaklaşık 136 milyon metrekarenin, göz göre göre, sadece bir tek imzayla yok edilmesinin ve oraya 2 milyona yakın nüfusun hazırlık yapılmasının, bunun hiçbir teknik altyapısının olmamasının...

Bakın şu anda orada kurulan şehirlerin kanalizasyonunun bile hangi arıtmaya gideceği belli değil. Böyle bir ortamda, böyle bir müdahalenin yapıldığı bir ortamda, bunu yapanlar tabii ki Ekrem İmamoğlu'nu İstanbul'da istemedi. Ekrem İmamoğlu'nu derken, temsil ettiğimiz belediyeciliği istemedi. Hani kulelere kızılıyordu. Bizim karşı çıktığımız kuleler bile Ankara'dan izin alarak işine devam etti. Niye Resul Emrah Şahan burada? Taş Yapı kulesine baktığınızda o beton yığınını gördüğünüzde bunun cevabını çok rahatlıkla bulabilirsiniz.

O bakımdan gerçekten dün ağır bir yağış yağmıştır, 86'dan bu yana 40 yılı aşan bir süredir en fazla yağış düşmüştür ama bugün yaşananların sorunu dündedir, bugün de değildir. Ve ne yazık ki aynı akılla yollarına devam etmek isteyen bir zihniyetle mücadele eden bir belediye başkanı ve onun arkadaşları, onun teknik arkadaşları ağırlıklı olarak burada tutsaktır. Yol arkadaşları, belediye başkanları burada tutsaktır ya da başka davalardan başka bir şekilde tutsaktır.

Dün şöyle bir baktım, yani ben bulunduğum durumu merkeze koyuyorum, kötülerle mücadele diye adlandırıyorum. Bir ok çıkardım, yuvarlak içine dünkü sel baskınını yaptım. Vallahi bu bizimle ilişkili. Halk TV’ye kayyum atanması; bizimle ilişkili. Fon soygunu, nasıl bizimle ilişkili olduğunu adım adım… 2025 yılında operasyonun yapılmasından 2 ay önce diplomama müdahaleyi nasıl böyle titizlikle, hani dedi ya “kuyumcu terazisi hassasiyetiyle takip ediyoruz bu davayı” diye Adalet Bakanı... Seviyorlar kuyumcuyu. Dedi ya tam da oradan baktığınızda evet asıl soygunu fon vurgunuyla ilişkili. İBB operasyonu zaten ilişkili benimle, yani kötülerle mücadelemizde.

İstanbul, sel ve su baskınını zaten söyledim. Dolayısıyla aslında dün yaşadığımız olaylar bizim etrafımızda dönen, dün Meclis’e fonla ilgili kanun tasarısının sunulduğu esnada oraya bir Maliye Bakanı'nın göbeğindeki kurum SPK'nın başkanının gelememesi bizimle ilişkili. Bütün Türkiye'nin ve aziz milletimizin bütün bunları görmesini diliyorum.

Görmelerini engelliyor olabilirler, geliyor olabilirler ama bilsinler ki aile büyüğümün dediği gibi, kulağımızı 87 milyonun kulağını kesemeyeceklerine göre bu kulaklar duyacak. Bu kulaklar duyacak. Duymaları için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Bu vurgunlara karşı dimdik duracağız.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik bir operasyon süreci başladı 19 Mart'ta. Dedim ya; esasen düzen 31 Mart 2024 itibariyle kuruldu. Beklemedikleri bir yenilgiyi aldılar. Beklemedikleri. Şok oldular. Ters yüz oldular, alabora oldular. Sayın Özgür Özel'in liderliğindeki siyasi mücadele muazzam bir zafer kazandı, millet adına. Bu zafer, 25 yıllık siyasi haritasındaki tek kaybı olmuştur AK Parti'nin. Dolayısıyla 2024'ün hemen sonrasında tetiğe basıldı. Süreç konuşulmaya başlandı. Kesemedikleri bu kulak, bunu duymaya başladı. Ne zaman? Mayıs, Haziran aylarında duymaya başladı: İstanbul'a ve sana gelecekler.

Ve biz, bu müdahalenin ilk yerinin, özellikle kurcaladıkları noktanın sonrasında bütün üyelerini değiştirerek ahmak davası ile ilgili istinafta kararı çıkartmayı başardıkları o davayla ilgilenmeleriyle öğrendik. Kapılarını nasıl aşındırdıklarını, oradaki insanları nasıl tehdit ettikleriyle öğrendik. 2024'ün Mayıs, Haziran aylarında ve akabinde yaz döneminde İstanbul'a bir başsavcı atanacağını, bunun bir bakan yardımcısı olacağını ve İstanbul'da bir operasyona başlanacağını, Temmuz'da Haziran'da duydum.

Ben bunu arşivi açın bakın bu kaygılarımı ve bu duyduklarımın karşısındaki sert cevabımı ya Ağustos sonudur ya Eylül başıdır, Sözcü TV'ye katıldığım bir programda alıp izleyin oradaki tepkimi göreceksiniz. Açın 2024 Ağustos sonu ya da Eylül başı. Ve bunu ben konuşmadım yargı çevresi bunu konuştu. Yargının üst düzey yetkilileri, İstanbul'da da Ankara'da bunu konuştu.

Ve bu duyduklarımın en yakın şahidi… Ki kendisiyle çok büyük bir uyum içerisinde millete hizmet yolunda and içmiş bir kimlikle Sayın Özgür Özel çok iyi bilir. Çünkü onunla bu süreçlerdeki hangi tespiti yakalamışsam paylaştım. Kendisi de biliyorlar. Evet Ekim'in başında siyasi görevden hukuksuz bir biçimde İstanbul'a atanan görevlendirilmiş kişi, İstanbul'daki mücadelesine, benimle olan mücadelesine başladı. Ve bu mücadele işte 19 Mart'a gelene kadar Esenyurt'la birlikte kendini göstermeye başladı.

Ben, dün söyledim; usulsüz bir şekilde belediyemize gelip yani belediyeden evrak isteseniz evrak mı kaçıracaklar bir operasyonda sizden? Polisle baskın yapar gibi evrak almaya geldiler. İşte Kültür AŞ, Medya AŞ, başka birimler vesaire vesaire. Buradaki arkadaşlarım biliyorlar. Sadece görevini yapmakla uğraşan işte Medya AŞ genel müdürümüz burada veya arkadaşlarımız, sadece işini yapmakla görevli olan bu insanlar hesap vermekten çekinmediler ki nasıl hesap verdiklerini buradaki denetimlerdeki sayılardan birazdan bahsedelim.

Evet, onlardan isteseniz yani yargıya evrak mı vermeyecekler ya. Ama niye? Göz dağı veriyorlar? Birisi geldi İstanbul'a. Birisi geldi. Şiddetli birisi geldi. Ben kendisini aradım. İki hafta sonra aradım bunları yaşattıktan sonra. Dün gibi hatırlıyorum, kayıtlarımda da var. Çıkarttım istedim yani İBB'nin kayıtlarında da var.

En fazla 23'ü, 24'ü Cumhuriyet Bayramı’ndan bir hafta önce bu günlerde tam iki sene önce. Telefonu bende yok, kendisine aradım. Ve kendisi telefonunu açtı, dedim ki: "Ben İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu.” Tanımıyorum çünkü telefonunu bir yerden aldılar protokolden. Çok çok tiz bir sesle "Buyurun efendim" dedi. Ben dedim: "Bu tür müdahaleleri görüyorum ve sizden randevu istedim bir hafta 10 gündür randevu vermiyorsunuz. Niçin vermiyorsunuz?" dedim. "Çok yoğunum.” “Bakın" dedim, "Sizi İstanbul Valisi ziyaret etti teamül gereği İstanbul Valisi’nden sonra ziyaret etmesi gereken kişi benim. İstanbul yargısının en fazla hizmet aldığı kurumdur İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Buradaki yargı mensupları da bilir, savcısından hakimine, arabalarından tahsisli servislerine kadar başka hizmetlerine varıncaya kadar en çok hizmet aldıkları kurumdur.

Dedim “Ben sizi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak aramıyorum ha" dedim. "Ha demek yani yoğunsunuz, ben size gelip yarım saat ne oluyor ne bitiyor diye sohbet edip hayırlı olsun demekten başka bir niyetim yok." "E bir iki hafta içinde hallederim." Dedim: "Bak hala siz dalga geçiyorsunuz." Yine o hiç unutmadığım kulağımda duran tiz sesiyle taklit yapmayacağım burada. “E ben hemen çözmeye…” “Çözmek değil bana ya dedim bu hafta randevu verin ya da vermeyin.” Bu kadar net.

Ve akabinde özel kalemle görüşerek bayağı ulaştılar bir açık iki gün ki hiç unutmuyorum çarşamba günü 30 Ekim'e randevu verdi. Saati de belli, kayıt da var. Ve 28 Ekim, 29 Ekim'de coşkulu Cumhuriyet Bayramı’nı kutladık. 30 Ekim sabahı o kişi Esenyurt Belediyesine operasyon yaptı. İşte ve bir gün önce de o randevuyu iptal etti. Talep ettim, bir gün sonra da Esenyurt'ta operasyon yaptı.

Bakın, bütün bunlar bir sistemli sistem, sistemli, örgütlü bir çalışmanın muamelesidir. Onun için kimse bize sistemden, örgütten bahsetmesin. Onun için tabii ki davanın kendisine geliyorum. Bunların hepsi o davanın bir parçası. Ama bunları bir sanık olarak yapmayacağım. Kendimi aklamak için de yapmayacağım. Çünkü aklanması gereken kişi ben değilim. Aklanması gereken birinci kişiyi biliyorum. İkinci kişiyi de biliyorum. Üçüncü kişiyi de biliyorum. Sıralamasını yaptım, isimlerini vermeyeceğim. En az benim kadar 87 milyon bu üç kişiyi tarifleyecektir. Aklanması gereken onlardır ve onlar olacak. Hem millet huzurunda hem yargı huzurunda hem yüce Yaradan huzurunda.

Bu dosyayı, sizlerin önüne koydum, dün başladım koymaya devam edeceğim. Sayfa sayfa değil, durak durak. 19 Mart sabahından bugüne kadar ve her durakta aynı şeyi göreceksiniz. Hukuk kılıfına sokulmuş bir siyasi operasyon, hem de vahşi bir operasyon. İçinde işkence var. İçinde zulüm var. İçinde insan haklarına aykırı her şey var.

Bu dosyanın içinde kaybolmayacağım, bu dosyanın üzerinden geçeceğim. Her hukuksuzluğun üstünde bir an duracağım, gösterip yoluma devam edeceğim. Çünkü bu dosyada hukuksuzluklar, hukuksuzluklar o kadar çok ki ve o kadar bariz ki, her birinin dibine dalmaya ömür yetmez. Ama merak etmeyin, gerçekten üstünden geçerken bile her birisini çok net göreceksiniz. Çok çok net göreceksiniz. Onların bahsettiği gibi aya çıkmak, uzaya gitmek falan filan gibi hayali değil, size net göstereceğim yani. Bugün yargılanan ben değilim, bugün yargılanan bu iddianamedir, iftiranamedir, onu yazdıranlardır ve onu yazanlardır. Hükmü de her zaman ifade ettiğim gibi ve her zaman olduğu gibi, tarihten nice örneklerini göreceğiniz gibi millet verecek.

Bu ülke darbeleri tanır, tankla yapılanı da tanır, muhtırayla yapılanı da tanır. O 19 Mart'ta millet yeni bir şey tanıdı. Adliye koridorlarında yürütülen bir darbe. Adliye koridorlarında. Ve ben o manzarayı gördüm. Birazdan anlatacağım. O binlerce, onlarca ilden İstanbul'a getirilmiş benim polis kardeşlerimin gözlerindeki acıyı, o adliyenin koridorlarında gördüm. O koridorlarda bile binlerce polis vardı. Halbuk ki tek başına ben oradaydım ya. Bir de yanımdaki 150 arkadaş. Binlerce polis. On binlercesi dışarıda.

Adliye koridorlarında yürütülen o darbeyi birkaç kata sıkıştırıp, aylarca her yönüyle yandaş medya başta olmak üzere delik deşik olan bu soruşturma dosyası sadece savunmaya kapalı tutuldu. Demokrasi tarihimiz bu tür mücadelelerin verilmiş ve verilmiş bir tarihtir. Onun için bu millet darbeleri bilir. Kazanılan hiçbir hak da bedelsiz kalmadı. Yassıada'da, 12 Mart'ta, 12 Eylül'de, 28 Şubat'ta mahkemelerinde nice masum insan ağır bedel ödemiştir bu ülkede. Taraflar değişti, sanıklar değişti ama sonuç hiç değişmedi.

Bir türlü de akıllanmıyoruz ya. Bir türlü de akıllanmıyoruz yahu. Erki eline alan, “Ya bu hatalar yapılmıştı, ben bu ahlakça hataları yapmayayım" diyemedi ya. Niye diyemedi ya? Toplum vicdanında lanetlenen mahkeme kararlarını tarih yazdı. Adnan Menderes'e, Fatin Rüştü Zorlu'yu, Hasan Polatkan'a idam cezası verenler bugün nasıl anılıyor bir baksınlar. Gencecik Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan'a, Hüseyin İnan'a idam cezası verenler nasıl anılıyor dönüp bir tarihe baksınlar.

Tarih o davaları yargıladı ve hükmü sanıklara değil, hakimlere ve hakim güçlere çatır çatır verdi. Bu millet, onları yerin dibine gömdü. Dün 27 Mayıs'ta Yassıada'da, 12 Eylül ve parti kapatmada ya da 28 Şubat'ta, bugün 19 Mart ve 21 Mayıs Silivri'de aynı yöntemler, ister asker uygulasın ister sivil fark etmez, bunun hukuk devletinde yeri yasak yöntemlerdir. Bunlar darbe yöntemleridir. Tarih o davaları nasıl yargıladıysa, bu davayı da öyle yargılayacak. Hatta şu anda yargılıyor. İddia ediyorum o askeri darbelerde tanklarla yapılan darbelerden daha vahşi uygulamalar yapıyor. Bu millet, bu dönem yapılanları daha vahşi yargılayacak.

Ramazan ayı çok enteresan. Burada benim gördüğüm bütün muamelelerde çok enteresan Ramazan ayı ile çok iç içe bir süreç yaşandı. Ara ara hatırlatmalarımda gireceğim. Halbuki Ramazan ayını yaşamak, idrak etmek, onunla böyle hasbihal olmak, gece yarısı sahurda annem, babam burada bilirler, aynı tabaktan yemek yerdik köyde. Hatta da çorbayı ağzıma götürürken tam ağzıma çorbayı koyacakken uyumaya dalıp sonraki kaşığın yere döküldüğünü ve sonra onların beni nasıl uyardığını bilirim. Çünkü 6 yaşındaydım, 5 yaşındaydım. Ramazan'ı ben öyle yaşadım ya. Ramazan'da insanlar başka bir fıtrata dönüşür; daha çok sevmeye, daha çok hissetmeye, daha çok anlamaya, hani bereket dilemeye, bereketi varsa ihtiyacı olanla paylaşmaya...

Bunlar, bunlar bu milleti, bu memleketi aldatıyorlar. Her şeyle aldatıyorlar, inancımızla bile aldatıyorlar. Ramazan'da en vahşi olmayı, en vahşi perdeden, en büyük kinle, nefretle bakmayı bile geri tutmadılar. Ramazan ayında bir sabah değil bakın, sabah değil, sahurunu yapmış bir insanın, daha henüz uykuya dalamamış haliyle kapısına dayandılar Ekrem İmamoğlu'nun. Ve bütün arkadaşlarımın da. Ekrem İmamoğlu'nun kapısına dayandılar. Kapı çalındı, eşim gitti, döndü, "Polisler varmış" dedi. Ve kalktım şaşkın bir biçimde, sahur vakti gece karanlık. Şafak vakti falan değil ha, zifiri karanlık.

Zifiri karanlıkta evimin kapısına yüzlerce polis geldi, yüzlerce! Ve 5-6 kademe, 5-6 kademe canım polisimizi kapıya dizdiler. Kim? Kim? Koltuğunu sağlama almak isteyen bir kişi ve onun aparatı! Ev bastı! 15,5 milyon insanın cumhurbaşkanı adayı olarak istediği insanın, 16 milyon insanın koca kadim İstanbul'u emanet ettiği insanın kapısına dayandı. Diyorlar ki "Savunma yap." Ne savunması ya? Boynunuzu aşağı eğin bu kararı alanlar! Siz Türk milletine ihanet etmiş insanlarsınız. Bu ülkenin insanlarına; demokrasiye, adalete, Cumhuriyete ihanet etmiş insanlarsınız.

Çağırdınız da gelmedik mi? Adaletten mi kaçtık? Sorgulamadan mı, hangi denetimden kaçtık? Elinizde ne var? Nereden kaçtık? Korkaklar! Randevu bile veremediniz. Telefonumuza bile bakamadınız. Korkaklar! Çok netim ben. Ciğerim yanıyor, bu milletin ciğeri yanıyor, bu milletin... Bu milletin ciğeri yanıyor. İki elim yakalarında! Bu dünyada adalet önünde, öbür dünyada mahşerde iki elim yakalarında! Bunu bilsinler. Kin ve nefret taşımıyorum, hiç taşımadım. Ama bu millet için bunu yapacağım. Hayatım ne kadar varsa o kadar mücadele edeceğim.

Çocuklarımın önünde, 16 milyon İstanbullunun Belediye Başkanının kapısına yüzlerce polis... Niye? Bugün bir yandaş vasat basın demiş ki: "Ben dün şov yapmışım." Sizi şovmenler sizi, foncular sizi! Benim evim de barkım da belli. Benim gizli tapum yok. Gizli tapusu olanlar düşünsün. Benim her şeyim belli. Didik didik edin, her şeyim belli benim. Her şeyi belli olmayanlar kendini göstersin. Manşet: Şov... Şovu o sabah yaptılar. Niye biliyor musunuz? "Bak padişahım ben ne kadar güzel yaranıyorum sana. Bak sen öyle dedin ama ben daha iyisini yaptım." Bunları tarih gördü. Bu dalkavukları tarih gördü.

Zannediyorlar ki canımı yakacaklar, milletin canını yakıyorsunuz. Evet. Sahur vaktinde evimi bastılar, sahur vaktinde.

Ben, 40 haneli köyde doğdum ya. 40 haneli köyde doğdum köyde. Emekçi bir annenin, çalışkan bir babanın evladı olarak. Tüccardık. Allah razı olsun. Bereketli işleri olmuştur babacığımın. Vergi rekormenidir 70'lere 80'lere dönün Trabzon'da. İlk üçtedir, beştedir. Ama aynı zamanda köyde yaşadık. İyi ki bana öyle bir aile nasip oldu. Şehirde apartmanımız vardı köyde yaşadık. Köyün bereketini yaşadım. Çıplak ayakla tarlada gezdim. Tütünü bilirim, fındığı bilirim. Bahçeyi bilirim. Anacığımın 9-10 tane ineğini bilirim. İyi ki Allah bana böyle bir ömür verdi. Her şeyi biliyorum, yine mutlu bana yani. Toplumsal olarak söylüyorum, mukayeseli olarak söylemiyorum.

Ve Cumhuriyeti’ne bağlılığı bilirim ben, milletine bağlılığı bilirim. Beni çağıracaksın gelmeyeceğim. Ben kim olursa olsun bütün partizanlıklara rağmen bütün mülki amirlerin önünde önünü ilikleyen bir belediye başkanı oldum. Ama kabadayı gibi, ezercesine orada önüne geçip böyle girsek atan AKP il başkanlarını da gördüm. Valiyi de komutanı da tanımayan “buranın sahibi benim” diyen AKP il başkanlarının yöneticilerini de gördüm. Benim dilimin kemiği yok. Ben bütün bunları toplumla yüzleştireceğim.

Bu ülkenin, bu devletin yargıcı olacaksın. Bu devletin valisi olacaksın. Bu devletin milletin hâkimi olacaksın, cumhurbaşkanı olacaksın, başbakanı olacaksın, belediye başkanı olacaksın. Bir partinin değil, bir kişinin değil. İşte olursan öyle oluyor.

Ama ben öyle değilim. Ben önümü iliklerim. Valisiysen… Niye biliyor musunuz benim karşımda Türkiye Cumhuriyeti devletinin valisi vardır ya, kaymakamı vardır. Öyle bakarım. Saygısızlık yaparsa cevabını veririm. Niye biliyor musunuz? Devlete, millete yaptığı için. Örnekleri de vardır.

Beni çağırırsanız gelirim. Kurallara uyarım. Hakka girmem, hakkımı yedirmem ama. Hak yemem, hakkımı da yedirmem. Yedirmem. 12 metrekare değil, 2 metrekareye soksanız hakkımı yedirmem. Herkesle öyledir hesaplaşma arzum var ki, Yaradan içimi biliyor, Allah içimi biliyor yani. O arenayı bu millet bana nasip edecek. Dua ediyorum Allah'ıma gece-gündüz. Edecek yani.

Daha önce haksız soruşturmalar açıldı. Çağrıldığımda gittim, ifade verdim. 19 Mart'ta telefon etsen gelmez miydi? Yok. O tiz sesini dün gibi hatırladığım kişi, birisinin karşısında paye edinecek. Çünkü bir süre sonra bakan olacak. Söz almış.

Benim dilimin kemiği yok. Her şeyi çok net bende. Ben çünkü gökten hiçbir şeyi zembille almadım yani. Emeğimle aldım, terleyen alnımla aldım. Sırtımdan akan terle aldım. Seçimler de öyle, paramı da öyle kazandım, malımı da öyle kazandım, her şeyi.

Ama amaç ifade almak değil ki, amaç görüntü. Şafak vakti yüzlerce polis, kapıdan almam belediye başkanı şak şak şak! Hayır bunlarda nasıl övünürsün da anlamıyorum yani. Millete rezil oluyorsun, milletin vicdanına, irfanına rezil oluyorsun. Dünyaya rezil oluyorsun. Parayı kaçırıyorsun bu ülkede. Müflis tüccara dönüşüyorsun. Müflis bir tüccara dönüşüyorsun. Bunda nasıl keyif alınır? Anlamıyorum. Hayatı durdurdular. Evden çıktık, polis arkadaşla sohbet ediyorum, gülerek. İçimi dökerim ama gülerek. Tabii ki tespitlerimi de söylerim.

TEM bomboş kapatmışlar. Gittiğimiz güzergahta bir tane araba yok. Ne gidişte, ne gelişte. Vay anasını ya. On binlerce polis varmış meğerse İstanbul'da. Vatan Caddesi bomboş. Kapatmışlar. O şekilde Vatan Caddesi'ne geldik.

Toplantı, gösteri yasağı ilan edildi. Avukatlarım Vatan Emniyet'e kilometrelerce yürüyerek gelebildi, kilometrelerce. Saraçhane'ye bile kilometrelerce yürüyerek insanlar ulaşabildi. Böyle bir rezillik var mı ya? Geldiğimiz duruma bak. Neyi konuşuyoruz burada? 7 aydır ne konuşuyoruz burada? De-di-ko-du. İddia makamı ne sorabildi? Hiçbir şey. Sınıfta kaldılar, sefil oldular. Ne sordu? Bir şey gösterdi mi size? Gördünüz mü? Görmediniz, göremeyeceksiniz. Çünkü yok.

Gidin fona odaklanın, fona. Ona odaklanın. Gösterdiğinizi zannediyorsunuz. Dökün her şeyi ortaya. Benim mensubu bulunduğum parti, iki defa önerge verdi. Ne dedi? "Herkes malının, mülkünün hesabını versin. Yargıçlar, hâkimler, savcılar dâhil. Bakanlar, milletvekilleri dâhil, belediye başkanı... Benim zaten malım mülküm belli, gizlim saklım yok. Herkes malını mülkünü ortaya koysun ya. Koysun! "Hesap verelim" dedi iki defa. Ne oldu? Cumhur İttifakı reddetti. Ne dediler? "Ya arkadaş, fon için komisyon kuralım. Hep beraber sorgulayalım." Ne oldu? Cumhur İttifakı ret. Korkan ret verir mi? Korkan böyle konuşur mu?

Dün izledim. Evvelsi gün Meclis'te Yeni Yol Grup Başkanvekili, "Belediyeler için de komisyon kurulsun, foncular için de komisyon kurulsun, araştırılsın, yargılama usulleri de sorgulansın" dedi. Altına imza atıyorum. Zaten partim dedi, onun da altına imza atıyorum. Evet, verelim. Verelim hesap hep beraber. Veremezler. Veremezler, her tarafından pislik akıyor çünkü. Kümelenmişler bir avuç insan, bir avuç insan kümelenmişler. İktidar falan değil, milleti aldatıyorlar. AK Partilileri aldatıyorlar birinci sıra. Sonra ortaklarını, sonra milleti aldatıyorlar. Bunun hesabını Allah huzurunda verecekler, bu ülkede bu yargı huzurunda verecekler. O bir avuç insan. Göreceğiz aldatanı. Göreceğiz aldatanı.

Şimdi, böylesi bir vahşi günle başladık Vatan Emniyet'te. Her şey bu yurttaşa kapatıldı. Ailemin, çocuklarımın gözlerinin önünde ben bunları yaşadım. Dört gün hücrede tutuldum, dört gün. Sayılarını vereceğim. Gelenek hâline geldi; pislik yerde dört gün kalsınlar. Özellikle pis bir yer. Rezil kokuyor. Affedersiniz, sidik kokuyor. Affedersiniz, uyuşturucu kokuyor. Niye? "Bak biz Ekrem İmamoğlu'nu dört gün burada tuttuk arkadaş." Sonra gelenek yaptılar bunu, herkes için tuttular. Bak şart olsun ki foncuları tutmadılar orada. Ben böyle iddia ediyorum, tek bir fikrim yok, bana anlatan da yok. Böyle iddia ediyorum, tutmadılar. Çünkü hesapları ortak. Olur ya konuşur. Hesapları ortak! Ben demiyorum, çıktı zaten ayan beyan.

Mır mır mır çıkmış Grup Başkanvekili bana yolsuzluk edebiyatı yapıyor, AK Parti'nin Grup Başkanvekili. Ne kadar çok bağırıyorsa bilin ki onun paçalarından pislik akıyordur. Ben FETÖ döneminde çok bağıranları gördüm AK Parti'nin çevresinde, hepsi FETÖ'cü oldu. "Çok bağıranlardan uzak durun" dedim arkadaşlarıma. Bir ay, iki ay sonra baktım çoğunu tutukladılar, gözaltına aldılar. Bugün de çok bağıranların mutlaka hesabı vardır, söyleyeyim.

Ben bunları yaşadım. Sonra dört günden sonra yine Vatan Caddesi'nden adliyeye götürüldük, yollar kapatıldı. On binlerce polis yine sağda solda. Vatan'dan, Fatih'ten çıkana kadar ne sokakta araba görüyoruz ne caddede görüyoruz. Ya böyle bir şey yok arkadaşlar. Ey aziz milletim, böyle bir şey yok! Böyle bir durum yok yani. Bunların filmi çekilecek. Beceremeyecekler, prodüksiyonu bile beceremeyecekler yani. Bu vahşeti gösteremeyecekler.

Adliyeye gittik. Saatlerce orada bekletildik. Aç susuz bu arada, onu da söyleyeyim yani. Bir tane şey getiriyorlar, sorsan fasulye bilmem nesi, pislik yani hani. Yani Ramazan ayı, bakın Ramazan ayı. O gün tuttum, sonra tutmadım. İlk gün tuttum, sonra tutmadım. Tutanlar oldu o yemeklerle, Allah kabul etsin. Tutanlar oldu, biliyorum arkadaşlarımdan. Dindarlık, he? Ben dindarım ha. Dindarlık nedir bilirim yani. Ama ben Yaradan'la kimseyi arama sokmayan bir dindarım.

Dindar simsarlarını hiç sevmem. Din tüccarlarından nefret ederim. Çünkü öyle kutsaldır ki Yaradan'a inanmak, ona bağlılık... Öyle kutsaldır ki Hazreti Peygamberimize inançla bakmak, onun tavsiyeleri… Ben öyle büyüdüm biliyor musunuz? Ben anacığımdan da öyle gördüm, babacığımdan da öyle gördüm, mahallemden de öyle gördüm, muhtelif Kuran kurslarına da gittim. Öğrendiğim kadarıyla ama daha çok kendi inancımı kendi hayatımla birleştirdim. Ve araya kimseyi sokmadım. Kimseyle de inancımın hesabını tutmadım.

Hele teraziye koyanlar var ya, nefret ediyorum onlardan! 35 kişi… Milleti esir alıyorlar. Bırakın millet inancını yaşasın ya! Nasıl yaşıyorsa öyle yaşasın. Yok, "benim istediğim gibi olacak, olmazsa kafirsin"! Yok öyle bir şey benim kitabımda. Kutsal Kuran-ı Kerim'de de öyle bir şey yok yani. Okuyorum okuyorum, dönüyorum baştan alıyorum sona çıkıyorum, burada birkaç tur daha yaptım, Hatm-i Şerif oldu. Öyle bir şey yok! Acaba bunu yanlış öğrendim yani. Allah akıl fikir versin! Allah korusun din tüccarlarından bu ülkeyi! Allah korusun dini kullanarak bu milleti kendine tabi kılmaya çalışan kötü zihniyetlerden bu milleti!

Bunları yaşadım ben. Sonra savcıya çıktık. Önce terör savcısıydı yanlış hatırlamıyorsam, sonra yani dün anlattığım Kent Uzlaşısı, sonra İBB davası ile ilgili savcıya çıktık. Kent Uzlaşısı ile ilgili savcılıkta hiçbir şey demeyeceğim; soru-cevap, birkaç şey ve bitti. Ama Kent Uzlaşısı'ndan sonra İBB davası için çıktığımız savcı çok enteresandı. Karşılayışı bile enteresandı. Sorgusu da enteresandı. Zaten soru da yok da hani cevap da yok da... Ama uğurlaması daha da enteresandı.

Aynen şöyle: Bitti, ayaktayız, avukatlarım şahit. "Sayın Başkanım, bugün biz burada oturuyoruz, sizi yargılıyoruz; siz yarın Cumhurbaşkanı olursunuz, masanın bu tarafına geçersiniz, siz bizi yargılarsınız". Döndüm kendisine dedim ki: "Ya siz kim, biz kim? Bu kafayla mı bizi yargılıyorsunuz?" Bu vatandaş şimdi Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürü. Ey büyük Allah'ım! Ey büyük Allah'ım, memleketi koru Ya Rabbi! Ben bunları yaşadım, yaşadım, uydurmuyorum; bunlar kameralar var orada da vardır, şahitleri de var, yaşadım ben bunları. Sonra "yok ben öyle demedim, bilmem ne demedim" falan filan. Saçının şeklini bile hatırlıyorum, neyi demedin? Ben o anı unutacak mıyım zannediyorsun? Bu hangi kafa? Bunun adı Cumhuriyet Savcısı! Ben bunu konuşmayacağım, öyle mi?

Ve hakim önüne çıkarıldık. Hakim önüne çıkarıldık, tabii İBB davasında tutuklandık, yani yolsuzluk davasında tutukladık. Aynı hakim önüne terör davasında çıkarıldık, yani Kent Uzlaşısı davasında. Valla anlatamıyorum ama kem küm bir şeyler söyledi ama daha vahimi iki duruşmada da çok kararlı bizi dinlemekten uzak, avukatlarımı da susturmaya çalışan zavallı bir zihniyet. Bu kadar söyleyeceğim. Ama daha kötüsü, kim ne ilişki kurar bilmem, bana iki davadan da tutuklama kararı veren kişinin de eşi Adalet Bakan Yardımcısı.

Ne güzel dünya değil mi? Bunların hepsi tesadüf olacak, Ekrem İmamoğlu da bunları anlatmayacak. Valla böyle bir kariyer planlaması bu ülkenin defterinde yazmıyor. Cumhuriyetin defterinde de yazmıyor. Yapılmışsa bile cezasını çekti. Sonra millet de onlara çektirdi.

Benim dünyamda da hiç yazmıyor.

Daha kötüsünü biliyor musunuz? Bunu da anlatayım. Kürsü böyle, hakim burada. Normalde hakim gelir karar verir. İlkinde öyle yaşadık. İkincisine yanına almış bir de 25-30 tane güvenlik görevlisi. Güvenlik görevlileri de başı önde, niye buradayız der gibi. Ya ben zaten tek başımayım, üç tane avukatım var. Arkamda beni oraya getiren 7-8 tane polis var, bir de yanına almış 30 tane sanki ben burada uçacağım, yani hakimle kavga edeceğim. Bu manzaraları yaşadık. Böyle bir rezillik olur mu ya? Yok böyle bir rezillik olur mu? Ve bunun adı mahkeme! Ekrem'i tutukladı. O tutuklamayla Ekrem 19 aydır hapiste. Ben miyim hapiste? Onlar mı hapiste? Ben değilim ki, ben milletimle konuşuyorum. Milletim de beni dinliyor.

Tek bir hakim “tutuklama son çaredir, adli kontrol yeterlidir dedim, serbest bıraktım.” Tak adamı sürdüler, yok ettiler adamı. Birkaç gün sonra o serbest bıraktığı insanlar tekrar tutuklandı. Niye? Talimat, mahkeme değil ki, talimat.

İşte o günlerde yaşadığımız fotoğrafları hatırlayın. Yorgun, traşsız, kelepçe takıyor arkadaşlarım. Kendi ayağıyla ifadeye giden arkadaşım firari yakalandı manşeti gerektiği için, kendisi anlattı burada. Canım kardeşim. Bunun için yakalanma fotoğrafı üç kez çekildi ya. Öyle değil mi? Üç kez. Niye? Fotoğraf yayınlayacaklar. Niye tutuluyor burada? Çünkü hiçbir şey ya. Hiçbir şey yok. Ya yazık ya. Aylardır hapis yatıyor burada. Yuvasını bile burada kurdu. Ve burada hapiste tutuluyor. Buğra kardeşim. Fotoğrafını çektiler, beğendiler bir daha çektiler, beğenmediler bir daha çektiler. Ve bunun adı olacak yargılama, öyle mi? Bunun adı olacak tutuklama, öyle mi?

Masumiyet karinesi o sabah çiğnendi. Lekelenmeme hakkı o sabah çiğnendi. Hem de bile bile. Bu nasıl kin ya? Bunu nasıl nefret ya? Bu nasıl nefret ya?

Neyse…

Şöyle okuyayım: "Ya eyyühellezine amenu künu kavvamine lillahi şühedae bil kıstı vela yecrimenneküm şenaanü kavmin ala ella ta'dilu. İ'dilu hüve akrabu lit takva vettekullah. İnnallahe habirun bima ta'melun." Maide Suresi 8. Ayet. “Siz, ey imana ermiş olanlar! İnsaf ile hakikate şahitlik yaparak Allah'a bağlılığınızda sıkı durun ve herhangi bir kimseye, insanlara karşı nefretiniz sizi adaletten sapma günahına itmesin. Adil olun. Bu, Allah'a karşı sorumluluk bilinci duymaya en yakın olan davranıştır. Ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”

Şimdi bu nasıl kin ya? Bu nasıl nefret? Bu nasıl ihtiras? Buradan söylüyorum: Bu zihniyetle, bu milletin ve kadim devletimizin başı beladadır. Başı beladadır. Milletçe mücadele etmek zorundayız. Soruşturma hep manşet. Önce manşet, sonra dosya. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin TRT'si benim param, benim. Sizin paranız, 87 milyonun parasıyla bize küfretti ya. Bize hakaret etti.

Siyasi operasyonu anlamanın kısa yolu: 31 Mart, Ramazan ayının ortası, 2024. İktidar sandıkta yenildi, İstanbul bir kez daha kazanıldı. Millet, iktidarın sandıkla değişebileceğini gördü. Anlattım ya totalitarizmi; sandıkla değiştirilebilme ihtimaline karşı kurulan düzendir. Düzen değil, sistemdir ya da rejim. Örgütlü bir çalışmadır. Hemen ardından bu soruşturmayı başlatacak başsavcı, bakan yardımcılığından alınıp İstanbul'a getirildi. Bu atama bu soruşturma içindir. Bu bir tespit.

18 Mart 2025, yine Ramazan ayı; diplomam iptal edildi. 19 Mart 2025, Ramazan'ın 19. günü; partimin cumhurbaşkanı adayını belirleyeceği günlerde, sahur vakti, gece yarısı kapıma gelindi ve gözaltına alındım. Bir yıl arayla iki Ramazan. Birinde millet sandıkta iradesini ortaya koydu, ötekinde o irade hedef alındı. Rahmet, merhamet ve adalet ayı olarak bilinen mübarek Ramazan ayında adalet değil, hesaplaşma yapıldı. Hesaplaşma.

Şimdi soruyorum: Bu takvimin hangi durağında bir belge var? Hiçbirinde. Belge yok, sıfır. Bir seçim sonucu var, bir atama var, bir şafak baskını var, ardından makam, mevki, menfaat terfisi var. Belgeler bizim tarafımızda, takvim onların tarafında. Dosyaya gizlilik kararı konuldu ama tuhaf bir gizlilikti bu. Herkese açık, yalnız savunmaya kapalı. Avukatlarım, dosyanın kapağını göremezken, her gün bir şey yandaş basına sızdırıldı. Florya'da bahçede gömülü paralar, cenaze aracıyla taşınan rüşvetler, para dolu bavullar, dağıtılan telefonlar... Her ekranda tek bir rakam: 560 milyar lira!

Başsavcı gazetecileri topladı, soruşturmaya bir ad taktı. Tarihte yok böyle bir şey: "Asrın Yolsuzluğu!” Ceza iddianameden önce, mahkemeden önce ekran önünde kesildi. Ben ilk günden "suç örgütü lideri" diye damgalandım. Yol arkadaşlarım "suç örgütü üyesi" diye damgalandı. Bu bir hukuk süreci değil, bir itibar suikastıdır. Lekenmeme hakkının ihlalidir, masumiyet karinesinin ihlalidir. Hani diyorlar ya bugün; "Sakın masumiyet karinesini ihlal etmeyin. Sakın insanları lekelemeyin, itibar suikastı yapmayın, yaptırmam."

Kim yapıyorsa, dün söyledim tekrar söylüyorum: Kim yapıyorsa, kimin lekelenmeme hakkı ihlal ediliyorsa, kimin masumiyet karinesi çiğneniyorsa, kime iftira atılıyorsa; namussuzdur, şerefsizdir bunu yapan. Bu kadar net.

Ahlaksızdır.

Bu dosyada delil yok. Delil olmayınca bir şey üretilmesi gerekiyor. Üretilen şey itirafçı. Sistem böyle kuruldu; itirafçı. Bunu bir tarifi var, 4 adımlık bir tarif. Birinci adım; herkes tutuklanır. Genel müdür de tutuklanır, şoför de özel kalem çalışanı da çaycısı da kim varsa etrafında tutuklanır. Aylarca tutuklu kalındı. Ya 1 yıl tutuklu kalan var, 1 yıl 13 ay şoför, çaycı daha yeni çıkan var.

İkinci adım; aileye uzanılır. Eş gözaltına alınır, oğul, kardeş, kayınbirader içeri atılır. Bir iş insanının ifadesi alınırken eşinin gözaltına alındığı haberi ona verilir. O insan “ne isterseniz imzalarım” demek zorunda kalır. Bir arkadaşımızın çocuk yaşta denebilecek oğlu 1 yıl cezaevinde tutulur. Bir başkasına “1 milyon dolar verirsen eşinin tutuklanmasını sağlarım” denir. Yani özgürlüğe fiyat biçilir.

Özgürlüğe fiyat biçilme hikayeleri kaç tane dinledik 1,5 senedir? Somut delilleriyle ortaya konan kaç tane var? Davaya dönüşen onlarca. Ne yapıldı? Hiçbir şey. Niye? Dokunulmaz. Ya cinayet bile çıkartılmaya çalışıldı manşetlerden. Avukatların ismi, cismi belli, tek bir soru bile sorulmadı. Ne oldu? Herkes serbest kaldı, kimse yok. Bitti her şey. Kaynağı neresi? Adliye. Kaçıncı katsa 3 kat, 2 kat her neyse kapalı kapılar ardındaki tezgahı kuranlar. Onun için bu iddianameyi yazanlar benim için şaibelidir. Kaçıdır şaibeli, kaçı değildir onu bu millet tespit edecek.

Üçüncü adım; önüne bir metin konur, o metnin adını öğrendik, şablon. Kaç tane gördük burada? Onlarcasını gördük. Şablon, kaç tanesi ortaya çıktı? Mahkeme heyetinin huzurunda oldu bütün bunlar. Kullanılacak kelime de belliydi, sistem. Ben hayatımda sistem diye bir laf kullanmadım. Organizasyon şeması dedim, çalışma sistemimiz dedim. Ben insan kaynakları masterı yaptım. Bilirim yani bir organizasyon şeması nasıl şekillenir, bir işletme, bir kamu kurumu nasıl şekillenmelidir bilirim. Sistem diyen tahliye oldu, “ya sistem de git!” Tahliyenin anahtarı bu kelimeydi.

Dördüncü adım; kapı açılır. “3 isim ver, 3 hafta sonra seni çıkarayım” teklifi anlatıldı. Aleyhte ifadenin ardından kapılar bir bir açıldı. Biri ertesi gün, biri aynı gün, biri 3 hafta sonra. Biri de açıkça söyledi, çıkmak için her şeyi söyledim dedi. Açıkça söyledi bunu. Basından duyduğunu söylemiş, gazetede okuduğunu söylemiş, avukatının ona söylediğini söylemiş, savcının ona dikte ettiğine evet demiş, her şeyi söylemiş. Hatta bazıları, savcı yazmış o imza atmış. Burada açık açık ortaya çıktı.

Sadece buradaki tutuklu arkadaşlarımdan bahsetmiyorum, tutuksuz sanıklardan da bahsediyorum. Tutukla, aileyi al, şablonu koy, kapıyı aç. Özgürlük karşılığında isim, tahliye karşılığında cümle. Bunun adı itiraf değil, bunlar takastır. Tehditle, baskıyla, vaatle alınan ifade kanunen delil olmaz. Hür irade yoksa kağıttaki cümlenin hiçbir değeri yoktur. Bunları kanun yazıyor, ben değil. Oralardan aldığım şeyler.

Bu zulmün sessiz bir tarafı da var. 20 anne çocuklarından koparıldı, 20 anne, bilerek, zalimce. Eşi riskli doğum yaparken yanında olmak isteyen bir daire başkanımıza izni verilmedi. Suçu yok ki orada, tutuklu yargılanıyor, versen ne olur? Vermediler. Zalimlik sınır tanımıyor.

O 20 annenin bir kısmı kilometrelerce, 100 kilometrelerce ötelere sürüldü. Kadınlar yerlerde yattı. Hepsi bilinçli yapıldı, Sayın Mahkeme Başkanı ve Sayın Heyet. Hepsi bilinçli yapıldı. İster görün ister görmeyin, ister duyun ister duymayın, ister hissedin ister hissetmeyin, hepsi bilinçli yapıldı, hepsi zalimce yapıldı. Hepsi bir çıkar, bir menfaat için yapıldı. Menfaatini de alanlar aldığını zannediyor. Almayanlar da sıra bekliyor.

Benim ailem de payını aldı. Babam sanık yapıldı, oğlum sanık yapıldı, eşimin ağabeyi sanık yapıldı. Tek soru sorulmadı bunda, 1 yıl yattı. Diğer ağabeyi başka bir dosyada tarihte görülebilecek en uydurma bir dosyayla aylarca tutuklu kaldı. Kendisinden uyuşturucu tüccarı çıkarmaya çalıştılar, bir şeyle uğraştılar yani. Adam "Saçımın kılını alın bakın, ne kadar kılından alıyorsanız kıl alın bakın" dedi, adamdan kıl almadılar. Çünkü temizdi. Aylarca hapiste tutuldu. Niye? Ekrem'in akrabası. Hıh!

Bunun hikayesini kendi hayatımda da biraz bahsedeceğim ama burada şunu söyleyeyim; bir insanı ailesini almak, rehin almak savaşta bile yapılmaz biliyorsunuz. Hani gurur diyoruz ya Türk, hiçbir yerde gidip zalimlik yapmamıştır. Herkese Osmanlı'yla özellikle bahsederiz. Özellikle Balkanlarda bu çok konuşulur yani. Hatta o tarihin o çağına göre hata mıdır, doğru mudur, yanlış mıdır diye de tartışılır. Zulüm etmemiştir, herkesi dininde serbest bırakmıştır denir. Bununla övünürüz değil mi? Şimdi? Aileyi rehin almak yargı eliyle yapıldı. Yaşadık biz bunu burada.

Ve iddianame geldiğinde bir şey daha görüldü. Bazı tutuklular hakkında dava bile açılmadı. İstenen cümle alınmıştı. Fazladan toplanan insanlara artık ihtiyaç yoktu. Amaca ulaşılınca rehineler bırakıldı. Hatta bazıları var ki çok yakındı, çok yandaştı yazdırana veya yazana. Onların esamesi bile yok. Gittiler. Bir süre yattılar. İfadeleri bile yok ortada. Gittiler. Ama iş adamı, ama başka bir şey. Bu arada kimse yatmasın. Ben kimsenin hapiste kalmasını, bu şekilde tutulmasını falan istemiyorum. Rehine diyorum çünkü bunun gerçekten başka bir adı yok. Devlet eliyle rehin alınıyor insanlar. Hala rehin.

İddianame, Kasım 2005'te gözaltından tam 8 ay sonra yazıldı. Mahkemeye sunulmadan önce gazetecilere dağıtıldı. Kabul edilmemiş bir iddianame şüpheyle bile paylaşılmaz. Bu iddianame, önce gazeteye gazetecilere verildi, yandaş gazetecilere. Bana ise 3 ay sonra 22 Ocak'ta DVD'lerle ulaştırıldı. Rakamlara bakalım, 4.000 sayfa iddianame, 80.000 sayfa ek, cezaevinde haftada 2 saat bilgisayar hakkı.

Yani ben haftada 2 saatte, sayılı haftalarda 84.000 sayfayı okuyacağım ve konuya hakim olacağım. Ben bu işleri anlamam ama yani 84.000 sayfa ya bu işi dökmek. 4.000 sayfa iddianame yazmanın zaten anlamı kimse bunu okumaz, zaten içi boş. Yazdıran da biliyor, yazan da biliyor. İşin içinde ne var biliyor musunuz? Dün dedim ya, aynaya baktılar, yazdılar. Kendi hayatında ne yapmışsa, ne uygulamışsa, “yahu Ekrem de yapmıştır” diye yazdıkları bir iddianamedir bu.

Ben düşündüm, “Allah Allah” dedim ya, “Babamın tarlasını niye kazdılar?” Hatta espri yaptık telefonda, yandaki tarlayı da söyle de kazsınlar belki de ekin ekersin yani, senin yerine orayı tarasınlar yani. Adamın kuyusuna niye bakarlar? Para arıyorlarmış! Kapalı yazdıkları kapıları kırıp içine giriyorlar. Bunu yazanlardan ben şüphe etmeye başladım. Ya yazanlar ve yazdıranlardan şüphe etmeye başladım. Bu yöntemleri bilenler yapabilir bu işi. Ben bu yöntemleri bilmem yani. Benim böyle yöntemlerden haberim yok. Yazdıktan sonra para gizlemek, toprağa para gömmek, kuyunun dibine altın koymak. Çok mu merak ediyorum yani. Avrupa ülkelerinde hesap açtırmak! Offshore'da hesap açtırmak! Vallahi ben bilmem. İsviçre'de, Lüksemburg'da veya bilmem hangi adalarda şurada burada, bu hesaplar nasıl işler, ben bilmem. Bilmem yani.

Biz parayı pek sevmeyiz babamla. Bazen de kızarız birbiriyle, çok sıkıntı çekmişizdir. Ticaret yapmayı severiz. Öyle yaptık ya, çok da şey çektik, sıkıntı da çektik yani. 94 krizinde, 97 krizinde, 2001 krizinde, 2008 krizinde sıkıntıda çektik. Niye? Pek nakitte yakalanmazdık yani.

Ama bu parayı sevenler bu işi nerede saklıyorsa, ne yapıyorsa demek ki bir yöntem biliyorlar, buraya yazmışlar ama bizimle ilgisi yok. Olmadığı da ortaya çıktı zaten. Çünkü yok, yok!

Duruşmalar 9 Mart'ta, yani tutuklanmamızdan bir yıl sonra başladı ve yaklaşık 7 ayı bitirdik, 8 aya gidiyoruz. Hâlâ insanlar neyle suçlandıklarını öğrenemedi. İddianameyi okuyan herkes bir şeyi hemen fark eder: Bu metin bir hukukçunun değil, bir manşetçinin kalemidir. Ahtapotun kolları, güç zehirlenmesi... Gasp etti bile deniyor. Böyle bir suçlama yok ama. Gasp etti deniyor ama öyle bir suçlama yok. Çünkü bu kelimeler mahkeme için değil, ekran için yazıldı. Seviyorlar. Seviyorlar. Bu işi seven basın mensuplarını da yanlarında taşımayı da seviyorlar. Ama ağır yük oldu kendisine.

Peki bu iddianame neye dayanıyor? Bunu ben söylemeyeceğim, iddianame kendisi söylüyor. Örgüt şemasının hemen üstündeki cümle şöyle: "Soruşturma kapsamında elde olunan başka etkin pişmanlık hükümlerinden başta, etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanan örgüt mensuplarının beyanları olmak üzere, tüm deliller bir arada nazara alındığında..." Başta belge değil bakın, başta belge değil. Başta banka kaydı değil. Başta dinleme değil. Başta itirafçı! Yani mış muş. Demiş, söylemiş. Bu binanın temeli bu kelime. O temelin nasıl döküldüğünü de biraz önce anlattım.

İddianame bir şeyi daha kendi ağzıyla itiraf ediyor: Bir eylemde benim için, "Doğrudan talep eden kişi olmasa da..." Bir başkasında, işte birçok olayda var, yapılmamış olduğunu kabul ediyor; "Her ne kadar bu eylemde yer olmasa da yer almasa da..." falan falan. Talep eden değil, anlaşan değil, eylemde yok ama cezanın başına o ismi yaz! Bu şekilde burada davranılan birkaç isim daha var.

Bu dosyada tek bir banka dekontu yok, para izi yok, talimat yazısı yok, ses kaydı yok, görüntü yok, "Gözümle gördüm," diyen tanık yok. Ama her arkadaşım ve ben... Bizim tarafımızda ise tapular var, faturalar var, noter belgeleri var. Açıklamasında ada, parsel, proje var. Banka havaleleri var, Hazinenin izinleri var, Sosyal Güvenlik Kurumunun borç yoktur yazısı var, İBB Meclisinin oy birliğiyle aldığı kararlar var, MAPEG Genel Müdürlüğünün yazdığı yazılar var, Enerji Bakanlığının aldığı kararlar var. Hepsi var! Öbür tarafta, mış muş. Belge bizde, dedikodu onlarda. Bu davanın bütün hikayesi bu dört kelime: Belge bizde, dedikodu onlarda.

Bir de ceza dosyasının içerisindeki siyaset... Burası çok önemli. Yani bu iddianamenin tümüyle siyasi saiklerle başladığının aslında net bir tarifi. Eylemleri bir kenara koyalım. Rüşveti, ihaleyi, ruhsatı, raporu bir kenara koyalım. Geriye ne kalıyor? Aslında tümüyle siyasi bir hikaye. Bu dava siyasidir. Tekraren söylüyorum: Bu dava siyasidir.

İddianame bu hikayeyi saklamıyor da. Kendi eliyle 9 başlıkta yazıyor: Bir partiyi ele geçirmek ve cumhurbaşkanı adayı olmak. Suç! Kurultay ve il kongresi, parti binası, gazeteciler, seçmen verisi, casusluk, ilçe adayları, iştiraklerle adayların eşleştirilmesi, en sonunda da o partinin kapatılması için Yargıtay’a bile bildirim yapan bir iftiraname. Tam bir komedi, tam bir safsata! Dokuzunu da iddianamenin kendi cümlesiyle okuyacağım. Her birinin karşısına bu salonda söyleneni koyacağım. Hükmü milletimiz verecek.

Birincisi, bir tabloyu açabilir miyiz? Dün sıralamada yani 11. tablo diye görünüyor.

Şurada yok üstteki, üstteki yani ilk bu şekildeki bu tablo aslı yukarıya gelirseniz sırayı bu buydu. Evet.

İlk madde: İki amaç varmış. İlki maddi zenginleşme, ikincisi aynen okuyorum. Burada da görülüyor. 2019 yerel seçimlerinden sonra ikinci amacın suç gelirlerinden elde edilen maddi sermaye ve örgüt liderine mensup olduğu siyasi parti olan Cumhuriyet Halk Partisi'ni ele geçirmek. Örgüt liderinin mensup olduğu siyasi parti, yani benim partim o dönemde. Ben kendi partimi ele geçirmişim. Bir insan kendi evine hırsız olarak giriyor yani.

Ya partiyi tanımıyorsunuz, ya partiyi bilmiyorsunuz, geleneklerini bilmiyorsunuz yani mahalleden başlayan seçimler ilçe delegesi, sonra ilçede il delegesi, sonra ilden kurultay delegesi. Yani milyonlarca insanın katılımıyla yürüyen bu süreçte ben, partiyi ele geçireceğim. Bir partinin üyesi o partide söz sahibi olmak ister, delegesini ikna etmek ister, kurultayı da kazanmak ister. Buna dünyanın her yerinde siyaset denir ama bu iddianameye de örgüt amacı diye yazılıyor. Yani parti içinde seçim kazanmayı, örgüt amacı olarak yazıyor.

Bir alta daha geçersek… Sonra iddianame bir alıntı daha koyuyor. Şimdiki hedefimiz Ekrem İmamoğlu'nun cumhurbaşkanı olmasıdır. Nasıl ki partinin ele geçirilmesi için fon oluşturuldu fon, ben hayatımda fon diye bir şey demedim, bilmiyorum. Fonu burada öğrendim. “Ve bu hususta başarılı olunmuşsa şimdi de cumhurbaşkanlığı seçimi için büyük bir fona ihtiyacımız var. Bu fona katkı verenler abat olacak.” Vallahi bunu yapmış olan biri yazar. Ben bilmem. Bak, yapmış olan biri yazar mı? Ya da yazdırır. Tarihe dönün bakın, vallahi bulursunuz onu, kimse. Ben bulamam, ben cahil kaldım. Şu metni yapmış olan ya da yaptırmış olan biri yazmıştır. Ya da şu fon meselesinde milyarlar döküldü ya, onun arkasında kim varsa bunu da o yazdırmıştır. Birebir aynı kişi. Çok net metin yani. Benim ne aklımdan böyle bir şey geçti, ne fikrimden geçti, ne de böyle bir hedefim var. Yaradan şahit, arkadaşlarıma şahit.

Bu cümleyi kim, kime, nerede, hangi tarihte söylemiş ya? Hangi fon? Hangi hesap? Hangi banka? Ya! Günü geldiğinde bunu yazana soracağım günleri Allah bana gösterecek. Allah bana gösterecek soracağım, soracağım. Vallahi şunu hangi kafayla yazdın? Ne yediniz siz? Bunu inşallah göreceğim o günleri. Kim kimin katili demiş? Kim abat olmuş? Arkasında tepki, dekon, tepki hesap hareketi, tepki tarihi, tepki fon yok, fonun kendisi yok. Yok, yok.

Aylarca manşetlerde 2 milyar dolar diye bir şey gezdi. Neymiş efendim? Seçimi kazanmamız için en az 2 milyar dolar. Vallahi benim aklımdan ne 2 milyar geçti, ne 2 milyar dolar geçti, ne de 2 milyar dolarlık fon geçti. Demek ki bunu bilenler, 2 milyar dolarlık fonla bu işi yapmışlar, geçmişler. Acaba kim? Allah, Allah! Milletimiz düşününce bunu bulacak. Ben bulamam, ben cahilim. Ben bilmiyorum. Demek ki birileri bunu böyle yapmış. 2 milyar dolarlık fon lazımmış.

Benim bildiğim sandıkta milletin oyu lazımdır yani. Ve İstanbul'da sokak sokak nasıl gezdiğimi de Allah biliyor yani. Kimse şans vermedi. Zat-ı muhterem, ülkenin cumhurbaşkanı “Kıyıda köşede kalan ilçenin belediye başkanı mı cumhurbaşkanını seçeceksiniz? Binali Yıldırım’ı mı Sisi’yi mi seçeceksiniz” dedi mi? Dedi. Ne yaptı? O kıyıda köşede o ilçenin masum, tümüyle samimiyetiyle, projesiyle milletin önüne çıkan Ekrem İmamoğlu seçimi ka-zan-dı. Nokta.

Ve bunu bilirim yani. Bağcılar’ın sokaklarında başladım ilk siyasi gezime. İlk 15 gün, partinin iktidar olduğu hiçbir ilçeye gitmedim. Arkadaşlarım burada. Bağcılar, Bahçelievler, Esenler, Sultanbeyli. Buralara gittim. Niye? Faydasını gördüm. Çoğunda, 39 ilçenin 32'sinde Ekrem İmamoğlu 2024 seçimlerinde birinci oldu biliyor musunuz?

Bu millet çalışana oyunu verir. Oyunu emanet eder. Ben bunu bilirim. Fon mon bilmem yani?

2 milyar fon! Kim demiş? Sarp Yalçınkaya diye bir adam. Ben tanımam etmem. O ondan duymuş, o ondan duymuş, o ondan duymuş, o da ondan duymuş. Muş muş muş muş. 3 katlı bir dedikodu, 4 katlı bir dedikodu. Ahhh ahhh!

Şimdi bu zincirleri kurarak, buradan işlemler yaparak, buradan süreçleri çözdüm diye yani bir savcı herhalde bir şey yazıp koşarak gidiyor Başsavcının önüne, nasıl oldu efendim bir baksanız, bu yalan iyi mi oldu? Ondan sonra alıyor, yok yok sen buna bir daha bir şeyler daha ekle diyor, gidiyor, tekrar koşuyor. Yani herhalde böyle yani. Herhalde böyle.

Benim, sözümona bu fon rakamının geçtiği isimlerin arasında, işte Murat Gülibrahimoğlu denen bir iş adamı. Burada rakamları tek tek yukarıdan aşağı döküldü. 42 milyon rakibimin kampanyasına yatırmış. 42 milyon, 2024'ün rakamlarıyla yani, 3 sene önceki rakamlarla, 42 milyon. Biraz bahsedeceğim daha sonraki maddelerde. Milyonlarca lirayı, 42 milyonu yatırdığı kişi Murat Kurum'un hesabı, ben değilim. Gak guk dediler. Ya o öyle değil de falan filan! Bırak gak guku! Benim cumhurbaşkanlığı fonumu toplayan adam böyle yapacak, siz de buradan bir yalan uyduracaksınız, o yalanı da millete yutturmaya çalışacaksınız, hadi oradan. Sizi vasatlık kokan insanlar!

Bir aşağı daha gelebilir miyiz? Asıl dayanak, Adem Soytekin'in ağzından yazılmış bir cümle: “Beylikdüzü'nde temelleri atılmış, cumhurbaşkanlığı için sermaye toplamak amacıyla kurulmuş bir örgüt”. İddianame bu cümleyi iki ayrı yerde örgütün kuruluş belgesi gibi kullanıyor. Savcı bu salonda kendisi de okudu. Cevap tutanakta var, herkes açıp bakabilir. “O beyan öyle değil savcı bey.” Adem cevap veriyor: “O beyan öyle değil savcı bey, oradaki beyan ben onu şablon olarak gördüm, ben ifadeden sonra gördüm” diyor. Önüme şablon olarak koydular diyor yani. Çünkü yok öyle bir şey. Adem böyle bir cümle kuramaz ki. Günlerce çalışsa Adem böyle bir cümle kuramaz. Adem 2007'den beri benimle çalışan bir tane emekçi adam ya. Adamı bile ne hale düşürdünüz ya. Beceriklidir ha, başarılıdır yani işini iyi yapar. İşini iyi yapar yani. Ben yüzlerce konut, başarıyla yaptığını, binlerce yaptığını biliyorum yani. Adamı düşürdükleri duruma bak, adam bile şablon dedim buna ya. Hatta böyle bir şeyin biraz hayalperest bir şey olacağını da söyledi. Güzel bir cümle, hayalperest bir şey bu dedi yani. Ben nasıl öyle bir şey kurayım, edeyim yani? Örgüt var mı diye soruldu, hayır bilmiyorum, iddia olduğunu biliyorum. Ben bile sordum burada. Yani bir itirafçı burada iddia makamının tokadını yiyene kadar ben itirafçılara bile sordum yani. Onlar bile gak guk dediler, bilmiyordum, bilmiyorum, falan filan kem küm.

Şablon! Cumhurbaşkanlığı için kurulduğu söylenen örgütün kuruluş belgesi, onu imzalayan adamın önüne konmuş ve bir şablon çıktı. Gerçekten Fatih kardeşim burada söyledi, hukuki olmaktan ziyade siyasal bir kurgu dedi. Gerçekten bu yazılan şey de siyasal bir kurgu, doğru söyledi. 3 kat, 5 kat dedikodu binaları.

Kesinlikle bir suç değil, siyasidir, siyasettir ve bu dava baştan sona siyasettir. Bunu bile yazanlar da siyasetin bir parçaları olduklarını atandığı makamlarla net belli etmişlerdir. Nettir yani, somuttur, altına imza atılır. O kadar vasat bir örgütlenme ve o kadar vasat bir strateji ve bir sistem kurdular ki yani sonucunda hepsi bakan olacak, bu millet de anlamayacak bu işi ya. Hepsi makam alacak, bu millet de bunu anlamayacak yani.

İddianame, bir başka sayfaya geçebilirsek zahmet olmasa, iddianame yine bir başka konuya giriyor. 2. önemli kurultay, il kongresi. Genel Başkanımız, İl Başkanımız burada. Bizim il kongrelerimiz, kurultaylarımız yani bir parti mücadelesi nasıldı bilmeyen insanlar, herhalde bunu oturmuşlar kafalarına göre yazmışlar. Belli ki ders aldıkları insanların da demokrasiyle ya da yazdırma konusunda talimat verenin de demokrasiyle parti içi demokrasiyle de alakası olmadığı için, hiç öyle bir deneyimi olmadığı için yaz babam yaz olmuş yani. Ki bizim partimiz o dönemde de tam değildi, şimdi bunu tamamlamak gayretini yani bir partinin en güçlü kişisi üyedir diyen ve karar alan Genel Başkanımı da alkışlıyorum. Ve onu yani demokratikleşme çabasını biz hala vermeye çalışıyoruz.

İddianamede aynen şöyle yazıyor: "38. Pardon, başka 38. İl Kongresi'nde delegeleri satın alarak desteklediği il başkanının seçilmesini sağlayan örgüt liderinin, 4 Mayıs, 4-5 Kasım, pardon, 4-5 Kasım 2023 tarihinde yapılan Cumhuriyet Halk Partisi 38. Olağan Kongresi'nde..." ve devam ediyor: "...delegelerin satın alınarak Özgür Özel lehine oy kullanmaları sağlanmıştır."

Ben, o dönemin genel başkanı, şimdiki butlanın tavsiyesiyle o kurultayın divan başkanıyım, divan başkanı. Talebiyle. Tavsiyesi derken kurultay delegeleri seçtiği için onun önermesiyle ben divan başkanıyım. Divan başkanı olmak öyle basit bir şey değil ki yani Cumhuriyet Halk Partisi'nde. Ben o kongrede, kurultayda divan başkanıydım.

İddianameden bir kesit: "Örgüt liderinin 4-5 Kasım 2023 tarihinde yapılan Cumhuriyet Halk Partisi 38. Olağan Kongresi'nde, Kemal Kılıçdaroğlu'nun karşısında aday olarak Özgür Özel'i belirlediği, delegelerin Özgür Özel lehine oy kullanmaları sağlanmıştır." Ya Özgür Özel, Sayın Özgür Özel, bu partinin grup başkanvekili, yıllarca milletvekili. Benim partide geçirdiğim yılın neredeyse iki katı kadar partide üye olmuş bir insan. Ben onu belirleyeceğim, falan filan; bir de lehine oy kullanmalarını sağlayacağım. Ama benim Özgür Özel'i o dönemde desteklediğimi Türkiye'de herkes biliyor. Herkes biliyor yani, gizlisi saklısı yok ki. Destekliyorum. Sadece divan başkanı olduğum için, o gün tabii ki desteklemeyle ilgili tek bir cümle kurmadan o günkü kurultayı adil bir şekilde yönettik. Şuna bak ya! Bunların üzerinden kurulan bir iddianame.

Bir delegenin adı var mı? Kaç para verilmiş? Kime, nerede, hangi gün, hangi elden? Yok. Yüzlerce delegenin oy verdiği bir kurultay; iddianame hepsine "satın alınmış" diyor. Bir tanesinin ismi yok. Delil diye ne konmuş? Kurultay görüntüleri. Bir sonrakini açabilir miyiz? Suç delili diye bunları koymuşlar iddianameye, suç delili diye. Sayın Genel Başkanımızın aldığı oyu açıklayıp sonra orada konuşma yaptığı bu burada fotoğraf koymuşlar, bir de böyle yuvarlak içine alarak "O da oradaydı, o da oradaydı, o da oradaydı" demişler. Allah'ım ya Rabbim, akıl ver, fikir ver! Çok dua ediyorum ama bunlara dua da işlemiyor.

Sahnede kim duruyor, kim kimin elini tutuyor, yani bunlara bakılmış. Ya oyları okudum ben. Özgür Özel, Sayın Özgür Özel 812, Kemal Kılıçdaroğlu 536. İddianame bu görüntüleri itirafçı ifadesini doğrular nitelikte saymış. Bütün Türkiye'nin canlı yayında izlediği bir kurultay, bu iddianamede delil. Oylar sandıktan sayılarak çıktı, tutanağa yazıldı. O tutanak belgedir. Karşısında adı olmayan bir satın alma var. Satın alma, sadece bu; belge yok.

Genel Başkanımız mecbur kaldı, aynı delegelerle yapmış olduğu kurultayda bin küsur insana, "Ya şu cep telefonlarınızı bir çıkarın" dedi. Herkesin farklı bir cep telefonu var. Güya var yani, aynı model; hatta burada bir vatandaşlık hâlâ iddia etmeye çalışıyor yani cep telefonu meselesini. Herkesin elinde başka bir cep telefonu kaldırdı. Ya bir tane kaldı ki o kurultayda işte 500 küsur tanesi Genel Başkanımıza oy vermemiş. Yani yazdığınız şeyin delili var mı? Hâlâ bunun davaları sürüyor Ankara'da.

Bu delegeler, partinin üyeleri; kimi öğretmen, kimi esnaf, kimi emekli, kadını, erkeği. Onlara "Satın alındınız" demek o salondaki yüzlerce insanın iradesine, kişiliğine, haysiyetine hakarettir ya! Bir savcılık, önüne cumhuriyet yazan cumhuriyet savcısı bunu nasıl yapar?

İddianame bir şey de kendisi itiraf ediyor. Kurultayla ilgili iddialar: Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında ayrı duruşu ayrı soruşturmada derdest. Aynı iddia iki savcılıkta iki dosyada. Bu iddianameyi CHP'ye geçirmekten söz ediyor. Bu ülkede CHP'ye geçirmeye çalışan biri varsa, o bana yazılan kurgunun içinde değil, bu salonun dışında. Onu herkes biliyor. Yargıyı kullanarak CHP'yi nasıl ele geçirmeye çalıştığını ve ele geçirdiğini herkes biliyor. Yaşadık bunu yani. Kendi yazdıklarını kendileri imha ediyorlar. Kurultayın iradesi bir butlan süreciyle yok sayılmak istendi. Burada bilinsin ki delegeyi satın alan yok. Delegenin iradesini mahkeme kararıyla silmeye çalışan bir iktidar zihniyeti var. Burada yargılanan, bir kurultaydır yani siyasettir.

Manşetlerdeki adıyla para kulelerin ifadesine de girmek istiyorum. Yani il binası. Üretecekler ya! İddianame bir itirafçının ağzından şöyle yazmış: Bu paraların CHP'nin belediyelerden bir şekilde toplandığını, toplanan paraların Fatih Keleş ve Tuncay Yılmaz tarafından bu binanın satın alınması için götürüldüğünü, herhangi bir bağış olmadığını biliyorum. Buradan almış yürümüşler. Bir sürü insan orada başka davalarda geliyor, orada da ifade veriyor. O dönemin il başkanı da ifade veriyor. Diyor ki biz paraları topladık, toplandı. İşte bu dosyada olan Veysel Erçevik diyor ki, binanın satın alındığını sonradan duydum diyor. Adem Soytekin'e, az önce söylediğim cümleyi kuran Adem Soytekin'e mahkeme başkanımız soruyor diyor ki işte bu konuyla ilgili ne diyorsun diyor. Cevabı tutanakta şöyle yazıyor. Onun üzerine hiç çalışmadım, hiç de okumadım. Çünkü ceza verilmediği için bakmadım ana diyor. Çalışmamış üzerine!

Yahu, bir siyasi parti binası aldı. Ne bütçe katkısı? Türkiye'nin gayrimenkul alım sektöründe olduğu gibi bir kısmı resmi ödenirdi, bir kısmı gayri resmi ödendi. Burada Mustafa Can Poyraz çıktı. Ben de diyorum ki Can Poyraz kim? Baktım meğerse bu konuyla ilgili gelmiş, sanık. O dönemde İl başkanımızın basın danışmanı. Dedi ki, bağış kampanyasını anlattı, insanlara bağış yaptırdı. Kişi başı 55.000 lira verenler olduğunu. İşte zaten verilen para toplasan işte 300 küsur kişi yapar dedi. Bunların toplandığını oraya götürüldü. Biz onun için ili temsilen oraya gittik deniyor. Hatta bununla ilgili tutanak alındı deniyor avukattan. Avukat belli vesaire. Ya buradan suç çıkarılmaya çalışılıyor.

Benim gözümün önünde, o dönemin genel başkanına, Kemal Kılıçdaroğlu'na bu olayın buranın nasıl alınacağı anlatıldı. İl başkanı anlattı. O da biliyor her şeyi. Her şeye laf yetiştiriyor. Bu konuda çıt yok. Kemal Kılıçdaroğlu'nun bu madde ile ilgili buraya tanık olarak çağrılmasını talep ediyorum. Ayıptır. Ayıptır ya. Sanki o il binası gökten zembille indi. Talep ediyorum. Tanık olarak dinletilmesini talep ediyorum. Ayıptır. İki kelime edecek edemiyor. Bu nasıl bir iş ya?

Şimdi bir sonraki şeye geçebilir miyiz? İddianamede aynen şöyle yazıyor: Kamuoyu desteği sağlamak üzere, çeşitli gazetecilere fon sağlayarak PR yapılmıştır ve isimleri sayılıyor. Soner Yalçın, Şaban Sevinç. Geçmiş olsun diyorum. Ne yazık ki tutuklandı Şaban Bey. Buraya da gelmişti, ifade vermişti. Bir tweet'le tutuklandı beyefendi. Batuhan Çolak, Yavuz Oğhan ve Ruşen Çakır gibi gazetecilere çeşitli televizyon kanalları suç örgütü tarafından fonlandığı deniyor. Aynen böyle. Ben hangi gazeteciye talimat vermişim? Ya şuradaki insanlarla merhabalaşmanın dışında bir muhataplığım yok. Ya merhabalaşmanın dışında. Hangi haber için, hangi paylaşım? Yalan. İddianamede tek bir örnek yok. Halkı yanıltıcı bilgi yaymakla suçlanıyoruz. Yayılan o yanıltıcı bilginin kendisi iddianamede yok. Yok, yok.

Bakın, bu akıl basın mensuplarına, medyadaki insanlara nasıl davranıyorsa, onu oraya yazarak. Bu ben değilim ha. Benim öyle bir dünyam yok yani. Ve ben en muhalif gazetecinin bile beni çağırınca programına çıkan kişiyim. Hiçbirini reddetmedim. Güya beni alt edeceklerdi. Topyekün alt oldular, hatırlarsınız. Ülke Tv miydi? Kanal 7 miydi neydi o zaman şeyin adı? Tamam.

Hatırlarsınız yani. Ben onun için ben gazeteciyi ayırmam ki. Farklı fikirde olabilir, başka fikirde olabilir. Hakkımda aleyhimde en galiz hakaretleri yapan Akit gazetesine bile gittim Beylikdüzü Belediye Başkanı iken. Gazeteyi aradım, ısrarla randevu istedim. Hakkımda bir köşe yazısı yazmış, hakaretle dolu. Şahidim burada. Beylikdüzü'ndeydim. Atladım gittim. Beni ağırladı. Gazete genel yayın yönetmeniydi. Sanıyorum rahmetli oldu, Allah rahmet eylesin. Dedim ki "Ya bunları niye yazıyorsunuz kardeşim? Ya benim böyle bir şeyle işim yok." Bunları konuştum kendisiyle, anlattım. 1 gün sonra ne manşet atıldı, sohbet ettik, çikolatamızı yedik, ne atıldı biliyor musunuz? Ekrem İmamoğlu gazeteyi bastı! Şaka değil, aynen böyle.

Sonra muhatabı olan gazeteci, yine kızdım, yine yazdı çünkü, aradım. Telefonuma döndü, şahidi yine burada. Telefonuma tesadüf o baktı. O da rahmetli oldu, o da vefat etti. İsmi Hasan Karakaya, Allah rahmet eylesin. Beylikdüzü'ndeymiş meğerse, o da o zaman evi de oradaymış. O da vefat etti. Telefonda açmış demiş ki "Ya ben Mekke'deyim, umreye geldim. Ekrem Bey, kusura bakmayın. Söyleyin işte gelince mutlaka kendisine uğrayacağım, bir helalleşeceğiz, çay kahve içeceğiz." Vefat etti o da gelmeden vefat etti Mekke'de. Ondan sonra geldi, ben de cenazesine gittim yani. Ben gazeteciye böyle bakarım. Hiç yani ayırmam yani. Düşmanca yazılar yazdılar, Allah rahmet eylesin. Allah bildiği gibi yapsın.

Yani böyle bir şey olur mu ya? Ya o zaman anlattı, Şaban Sevinç anlattı. Ya buraya insanlar getirildi ya. Yok efendim sosyal medyada yani zavallı çocuklar gördük burada ya. Gencecik çocuklar, ayıptır.

İBB iştiraklerinin ilan bütçesinden bana en ağır hakaretleri yapan firmalara, şey gazetelere nasıl paralar ödendiğini, bizden önceki dönem dizilere dizilere bugünün parasıyla 200-250 milyon, 300 milyon, bugünün parasıyla iştiraklerden 400 milyon nasıl paralar ödendiğini biz biliyoruz, çıkarttık, bunları tek tek anlattık. Futbolcu satın aldılar ya bizim iştiraklerin paralarıyla, futbolcu. Başakşehir'e, şuna buna futbolcu aldılar. Bir tane buldunuz mu böyle bir şey? Yok. Bir gazeteye, bir gazeteciye usulsüz, abartılı para ödendiğini gördünüz mü? Yok. Ayıptır ya. Dedikodu, safsata.

Bu dosyada troll diye gencecik lise öğrencisi ya, üniversite öğrencisi çocuk çıktı dedi ki "Ben dedi o zaman lise öğrencisiydim." dedi. "Buna yazdığınız tarihte ben lise öğrencisiydim." diyen çocuğu burada sanık diye getirdi mahkeme. Çünkü iddianame öyle yazmıştı. İddianameden bir kesit yayınlayalım. Bir alta geçebilir misiniz?

“Uygulamanın çalıştığı sunucu üzerinde, 11 milyon 360 bin 412 vatandaşa ait olduğu tespit edilen kişisel verilerin bulunduğu ve bu kişisel verilerin 8 Kasım 2023 tarihinde özel bir firmaya mail olarak gönderildiği tespit edilmiştir.”

Bu salonda ne çıktı? Önce şu: İstanbul Senin hâlâ çalışıyor, bugün hâlâ çalışıyor. Öyle bir şey yok. Teknoloji sağlayıcı İsmet Koyun söyledi. Şu anda İstanbul Senin projesi veya hâlen 3 milyona kadar insan kullanıyor. Kapatılmadı, kapat kapatmadı, kapatılmadı. Devlet bile kapatmamış yani. Çünkü yok öyle bir şey, yalan.

İBB Hanem talimatını aldığı yazılan Resul Emrah Şahan, "İBB Hanem'i ben ilk defa burada duydum" dedi. Esra, "İBB Hanem vasıtasıyla hiçbir zaman veri toplanmadı" dedi. İtirafçı diye burada içinde omurga kalmamış olan eski daire başkanı kalktı ne dedi? "Bu veri 3.7 milyon kişinin verisi dışarıya çıkarılmış mıdır anlamında ispatlamaya yeterli değil" dedi. Kendi rolü soruldu, "USOM raporuna girin ve Erol Özgüner yazın, sıfır sonuçla karşılaşacaksınız" dedi. Ortada bağımsız bir bilirkişi raporu bile yok. Yani böyle saçma sapan, içine her şeyi boca etmişler; "Buradan bir şey uyduralım, bir şey bulalım" demişler.Sonra devam etmişler. Yani YSK'dan listeleri kapmışlar, falan filan devam etmişler.

Nasıl devam etmişler? Bir sonrakine gelelim. Hüseyin Bey dün yoktu, bugün burada. Beyefendiyle ben tanışmıyorum ya. Beş dakika fotoğraf çekildi adamın beyefendinin, kusura bakmayın adam dedim, beyefendinin burada çektiği ızdıraba bakıyorum, uzaktan anlamaya çalışıyorum. Tanımıyoruz kardeşim birbirimizi ya! Rahmetli manevi annem dediği birisiyle onun aldığı randevuyla gelmiş, bizimle fotoğraf çekilmiş ya, beş dakika. Ve şu anda ne? Örgüt yöneticisi! O konuya da ayrıca gireceğim. Örgüt yöneticisi, tanımıyorum! Diğer tarafta casusluk suçlamasıyla muhatabız. Niye? Beyefendiyle fotoğrafı çektik diye.

Bu iddianamenin en ağır, çirkin cümlesi iddianamede yazıyor. "Seçim sonucunu ajanlar belirlemiştir" diyor. İşin analiz kısmını şüpheli Hüseyin'in ortağı olan Aaron Barr isimli şahsın gerçekleştirdiği, bu şahsın da Amerika istihbarat servisinin dijital projeler koordinatörü olduğu, dolayısıyla İBB'ye ait mail içerikleri ve dataların istihbarat servisleri tarafından ele geçirildiği... Ya bu ülkenin seçilmiş belediye başkanına, cumhurbaşkanı adayına utanmadan, utanmadan sefil bir biçimde “casus” diye yazan savcılar var ya! Bunu nasıl akıl edebilmiş, şaşıyorum ya. Casusluk davasına imza atan kişi de adalet bakan yardımcısı. Şaka gibi, değil mi?

Fotoğraf insanı casus yapsaydı bu ülkenin yönetiminde casus olmayan kalmazdı. Şöyle bir FETÖ dönemine ve öncesine bakalım. Tekrar söylüyorum: Bu ülkede bir insanın fotoğrafla casus olduğunu eğer ispatlıyorsanız, şu anda bu ülkeyi yönetenlerden casus olmayan kalmazdı! Benim fotoğrafım yok.

Yüzde 70'i bir de ayağına giderek fotoğraf çektirmiş kişilerin ya. Ayağına giderek. Himmet duyarak, icazet alarak.

Devletin görev verdiği bir insan, kendisi diğer duruşmada belgesini koydu ortaya. Devlet adına toplantılar düzenlemiş. Bugünün istihbarat başkanıyla toplantılarda bir arada olmuş. Bana 5 dakika, vefat eden manevi annem diye tarif ettiği hanımefendiyle geldi diye ve 5 dakikada bir fotoğraf çekildi diye bir tane duruşmamız var, casusluk davası ve ben oradan da tutukluyum. Bir de benim buradaki davanın da örgütün yöneticisi! Duruşmanın özeti Hüseyin Gün'dür. Bakın duruşmanın özeti; eşittir, Hüseyin Gün. Tanımı, gerçekliği net olarak kendisidir. Başka hiçbir şey bakmanıza gerek yok. Çünkü son kertede buraya İstanbul Senin’i ekleyenler büyük bir şey bulduk. Bomba geldi, büyük iş diyerek hazırladılar. Yani son bomba diye eklediler ve iddianameyi öyle çıkardılar.

Ben çok merak ediyorum ama gerçekten bu bölümü yazan savcıları da merak ediyorum yani. Öyle bir gün çay içerken sorsam ya bunu hangi akılla yazdınız, ne yediniz ne içtiniz de bunu yazdınız diye sormak isterim.

İlçe adayları… 7'ncisi. Bir sonrakine geçebilir miyiz lütfen? İddianamede diyor ki; Şişli, Üsküdar, Beylikdüzü, Esenyurt, Eyüpsultan, Bakırköy, Sancaktepe, Kadıköy, Çekmeköy gibi ilçelerde örgüt lideri, kendisine bağlı kişileri aday göstermiş. Büyükçekmece, Küçükçekmece, Tuzla belediye başkanlarını ise kendisine tabi kılmış. Vay anasını ya! Vay anasını ya! Ya ben çok ayıp biliyor musunuz yani. Yani burada koca koca insanlar, isimler, hayatı geçmişleri olan, birikimleri olan insanlar, siyasi geçmişleri birçoğunun benden de fazla olan var orada. Mesleki geçmişleri… Onlara hakaret edercesine. Kendi diyorum, belge yok, bir şey yok. Ya Büyükçekmece Belediye Başkanı 45 senelik belediyeci; kendime tabi kılacağım. Küçükçekmece Belediye Başkanı 40 senelik parti yöneticisi, partide yöneticiler yapmış insan; kendime tabi kılacağım ve diğerleri.

Aday göstermek, bir siyasi partide aday göstermek… Varsay ki böyle, böyle bir şey yok da bunun neresi suç?

Anketlere bakılır, il başkanımız burada, öyle uğraşlar verildi ki, sonra tavsiyeler genel merkeze yollanır, genel merkez tartışır, eleştirileri vardır vesaire döner, tartışılır, dönem dönem ben de içinde olurum bu masaların ve en nihayetinde partinin parti mensubu konuda oylamayla karar alır. Akış budur yani. Yani biz bugün hani cumhurbaşkanlığı sisteminde bir kişi 4.000 kişinin atanmasına kadar veriyor ya, bizim partimizde öyle bir kültür yok, yok yani. O benim dediğim bu silsilelerden geçerek atanabiliyor şey aday gösterilebiliyor. Bir şu kelimeye bakar mısınız ya? Tabi kılınmıştır. Milletin sandıkta seçtiği belediye başkanları iddianamede birinin tabisi. Ne kadar seviyorlar teba olmayı, tabi olmayı seven bir adam bunu yazar, bir kişi bunu yazabilir.

Ertan Yıldız'a bu salonda Bakırköy belediye başkanlığı için bana nasıl rica ettiğini hatırlattım, başka kişiler de aynı durumda. Seçimden sonra benimle görüşmez olduğunu kendisi anlattı. Aday olmak isteyen, gösterilmeyince kırılan bir insanı kırgınlığı bu iddianamede itiraf diye okunuyor. Kaldı ki o sözümü ona hatırlatmamı öyle bir şey yok dedi, kendi verdiği savcılık ifadesinde var. Yani istemiş, ben de ona demişim ki, orası sana küçük gelir. Kendi ifadesinde var savcılıkta. Bu iddianamede adı geçen belediye başkanlarının kaçı tutuklu, kaçının yerine başkası oturtuldu? Bu iddianame bir ceza dosyası artık değil yani, bir haritaya döndü. Gerçekten hani utanç verici bir belge dizinini sizinle paylaşmaktan gerçekten hicap duyuyorum.

İddianameye göre, bir sonrakine geçebilirsek, iştirak firmalarından ilçe adaylarına yardım etmelerini istemişim. Firmalarla adaylar eşleştirilmiştir. Bu eşleştirmede firmalar adaylara araç, personel, fotokopi, baskı işleri gibi gayri maddi destekler vermiştir diye bir bölüm konuyor ve detaylar anlatılıyor. Ama hangi araç, plakası ne, hangi personel adı ne belli değil. Hangi tarihte hangi adaya hangi faturayla iddianamede tek bir somut örnek yok, tek! Fotokopi diyorlar, fotokopinin sayısı bile yok. Garip bir şey ya.

Ama kamu kaynaklarından nasıl Binali Yıldırım'a onlarca araba verildiğini belgeleriyle burada ortaya koyduk. Yine koyacağız. Binali Yıldırım'a İstanbul Büyükşehir Belediyesi aylarca sadece 10 tane makam arabası, özel makam arabası verilmiş, burada ortaya ve milyonlarca liralık kamu zararı. Ekrem İmamoğlu döneminde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, acaba mensubu bulunduğu partiye bir tek araba tahsis etmiş mi, bir tek? Ailelere tahsis edilmiş, ailelere. Onlarca, yıllarca evet. Onlarca araç. Ailelere tahsis belgeli, kime verildiği belgeli. Kendi malı mülkü görmüşler, Ekrem İmamoğlu yapmamış, örneğini gösterecek.

Yani bir Cumhurbaşkanı, Sayın Cumhurbaşkanı belediye başkanı olduğu dönemde kendi kurucusu olduğu vakfa, nasıl bilabedel talimhanedeki otoparkı vermiş, belgesi burada, isterseniz sunarım. Ben öyle bir belediye başkanlığı yapmadım. Moda’daki tenis kortlarını, Moda’daki parkları nasıl vermiş, belgesi burada. Ben böyle bir yer vermedim, benim de üye olduğum dernekler var. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine üyeyim, Atatürkçü Düşünce Derneğine üyeyim. Başka dernekler de var, ama Ekrem İmamoğlu bir tek derneğe yakın olduğu, ilişkili olduğu bir tek vakfa, bilabedel, hukuksuz, kanunsuz veya kanuna uygun vermiş mi, bir baksınlar ya. Vermedi.

Peki Ekrem İmamoğlu İstanbul'da nasıl büfeler dağıtıldığını hepimiz biliyoruz. Kimlere, akrabalara, dostlara, arkadaşlara, tüfesinden başka ticari alanlara. Yıktık ama Ekrem İmamoğlu bir tane vermedi 7 senedir, 6 senedir. Ve ben böyle belediye başkanlığı yaptım. Kamunun malını kimseye peşkeş çekmeden almanın akıyla 6 yıl bu millete hizmet ettim, gurur duyuyorum.

Ayıp ya. Ama ben bir evrak göstereyim şimdi size. Bir alta geçer misiniz? 2024 yerel seçimleri öncesi, bakın bu tarih de yok. Bu da bu da bizim tespit edebildiğimiz. Oradaki 1 milyar 582 milyon da 4-5 ay önce burada savunma yapabilirim diye hazırlandığım kurdu. Şimdi herhalde olmuştur o 1 milyar 700, 1 milyar 800 milyon. Bakın 2024 yerel seçimleri öncesi. 2024 yerel seçimleri öncesi seçimi kaybedeceğini anlayan Sayın Cumhurbaşkanı, hiç olmayacak bir şekilde, AK Partili belediyelere 45'er milyon lira para yolluyor. AK Partili belediyelere Cumhurbaşkanlığının kasasından, Cumhurbaşkanlığının hesabından örnek koyduk oraya, 45'er milyon lira para yolluyor. O dönemin parasıyla 1 milyar 80 milyon, bugünün parasıyla 2 milyar. Ne için yollandığı belli değil. O kadar ayırmacı ki o kadar kutuplaştırıcı ki bir tane MHP'li var o da Silivri Belediye Başkanı, ona da yollamıyor. Ona da yollamıyor yani. 23 tane, 23 tane AK Partili belediyeye para yolluyo,r 45'er milyon lira.

Benim az önce Ekrem İmamoğlu'na tabi dediğiniz belediye başkanları, onlarca dosyayla geldi bir döneme. Dediler ki ya başkanım geçmişte Büyükşehir Belediyesi sıkışan AK Partili belediyelere yeşil alanı ilçe belediyesinden almış, yetkisini devretmiş Büyükşehir'e ya da donatı alanını almış ilçe belediyesinden devretmiş Büyükşehir'e. Gayriresmî ya da gayriyasal da değil ama gereksiz çünkü kamu malı. Yani orada da durabilir burada da durabilir, tahsis de edilebilir. Ve oradan paralar aktarmış ve milyarlarca Büyükşehir Belediyesi. Kime? Esenler Belediyesi'ne. Kime? İşte o dönemde atıyorum Ümraniye Belediyesi'ne. Her belediyede var. Milyarlarca lira!

Yalvardılar. Birçok ilçe belediyesi. 6 sene boyunca. Dedim arkadaş bu doğru değil. Biz ilçelere hizmet edelim ama bu doğru bir yöntem değil yani. Ama bunu bu hükûmet, bu zihniyet yaptı, işte en somut örneği. Neymiş? Ekrem İmamoğlu iştirakleriyle fotokopi çekmiş falan filan. Ya Cumhurbaşkanlığının kasasından belediyelerine 45'er milyon lira para yolluyor. Niye? “Ula seçimi kaybediyorsunuz, bari biraz para yollayalım belki parayla kazanırsınız.” Ekrem İmamoğlu'na karşı ne kadar fon biriktirirsen biriktir kazanamayacaksın, kazanamadın. 3 tane Beylikdüzü'nde kaybettin, 3 tane de İstanbul'da kaybettin. Bundan sonra da kaybetmeye mahkûmsun. Çünkü siyaset yapmayı unuttun. Milletten uzaklaştın. Parayla her şeyi yaparım zannediyorsun. Korkutarak makamları alırım, belediye başkanlarını partime geçirtirim ya da boyun eğdirtirim ya da el öptürürüm, el öptürürüm zannediyorsun ama o siyaset bu millete sökmez, sökmeyecek. Bu millet sandıkta karar verecek. Bu sökmedi işte. O para yolladığın ilçelerin, o yolladığınız ilçelerin 24'ünün 11 tanesini kazandık, 13 tanesi kaldı.

Onun için somut belge böyle olur. Somut belge. Laf, yaz geç. İşte bu iddianame değil, yaz geç. Yaz geç. Nasıl olsa şey gözaltı kararları verilmiş, tutuklama kararı verilmiş. Ne yazarsan yaz yani.

Parti kapatmayı bile göze aldılar. Bir sonrakine geçebilir miyiz? En önemlisi bence.

İddianame burada ama burada maskesini kendi eliyle indiriyor. Maske... Maskeliler diyorum ya ben. Maskeliler yani. Aynen okuyorum: "Cumhuriyet Halk Partisi'nin ülke genelinde ve yerelde gerçekleşen seçimlerin güvenilirliğine ve seçmen iradesini etkilemeye, demokratik düzeni etkilemeye yönelik sistematik ve süreklilik arz edecek şekilde müdahalede bulunduğu anlaşılmakla..." Yani Anayasa'nın 68., 69. maddeleriyle Siyasi Partiler Kanunu 101. ve devamı maddeleri uyarınca gereğinin takdir ve ifası için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na bir bildirimde bulunuyor. "Yani kapatın" diyor. "Kapatın" diyor. Siyasi Partiler Kanunu 101. maddesi de bir partinin hangi hallerde kapatılacağını sayar. Bunlar siyasi parti kapatma maddeleridir. Açık konuşayım, bu bir kapatma bildirimidir.

Şimdi düşünün; bir belediye başkanı hakkında yazılmış rüşvetten, ihaleden, ruhsattan söz eden bir ceza iddianamesi... Bu iddianame, bu cumhuriyeti kuran partinin kapatılması için Yargıtay'a bildirimde bulunuyor. Bir yolsuzluk dosyası bir partinin kapatılmasına nasıl bağlanır? Bağlanır. Eğer baştan beri hedef o partiyse, hani dedim ya adaysızlaştırma, partisizleştirme, lidersizleştirme; anlattım ya... İşte adaysızlaştırıyor, partisizleştiriyor ve lidersizleştirmeye doğru gidiyor. Gözünü partiye, genel başkanına göz dikmiş.

Bu bildirimle her şey yerine oturuyor. Sekiz başlık, dokuzuncusuna hazırlık. Bu iddianamenin son sayfasında yazan benim adım değil, o dönem mensubu olduğum Cumhuriyet Halk Partisi'nin adıdır. Bu iddianamenin son sayfasında oluşan bu manzara, 31 Mart 2024'te millet sandıkta bizi birinci parti yaptı diye ortaya konmuştur. İşte bu iddianamenin başlangıç noktası da özü de oraya dayanır. Ondan sonra yazan bu iddianamenin son sayfası da o partiyi de kapatma yolu açılmış oluyor. Hedef ben değilim, hedef bu ülkede iktidarın sandıkla değiştirilebileceği fikridir. Onun için bu iddianame yazılmıştır.

Sonradan yöntem değiştirmişlerdir. Karşılarında beklediklerinden daha büyük bir güç ortaya çıkmıştır, toplumsal dinamizm, toplumsal güç ortaya çıkmıştır. Baktılar kapatmaya doğru gidemiyoruz, daha farklı bir yöntem, iş birlikçisini bulunca devreye koymuşlardır. Olan budur yani. Ve butlan süreci başlamıştır.

Siyasi polemiğe girmeden bütün bu dokuz başlık biraz önce anlattığım takvimin üzerine konduğunda yerli yerine oturuyor, her biri bir durağa denk düşüyor. Ve dokuz başlığı yazan iddianamenin imzacısı bugün Adalet Bakanı. Hâlâ bu davayı konuşuyor. Benim nasıl savunma yapmam gerektiğini bile anlatıyor. Oysa Anayasa açıktır: "Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; tavsiye ve telkinde bulunamaz." Kendisi bana "Siyasi polemiğe girme" diyen, iddianamesine dokuz siyasi başlık yazan, bir partiye kapatma bildirimi yapan iddianamenin imzacısıdır.

Peki, onun dediğini yapalım. Dosyadaki delillere bakalım. Dokuz siyasi başlıkta delil diye ne var? Üç katlı, dört katlı, beş katlı bir dedikodu mekanizması. Bir şablon, bir kurultay görüntüsü, bir tahmin ediyorum, ofisin üstündeki sokaktan gelen baz kaydı, YSK'nın kendi verdiği bir liste, beş dakikalık bir nezaket fotoğrafı, kırgınlık, kızgınlık, bir fotoğraf iddiası, seçim parası diye de bir alacak feragatı, bir Meclis kararı ve 67 çöp kamyonu. Delillere göre konuşmak bu kadar kısa sürüyor. Bu kadar kısa. Çünkü delil yok. Delil. Delil olmazsa 3000 sayfayı dizersiniz.

Benim sınıf arkadaşımı bile tutukladınız.

Felsefe dersimizde "Spora şiddet" diye lisede bizden bir proje istediler. Biz günü karıştırmışız. Hocamız dedi ki "Bugün şunu şunu şunu kaldıracağım.” Bizim ismimizi sıraladı. Hiçbir şey yok, elimizde hazırlık yapmamışız. İki üç hafta var. Felsefecimiz de çok kıymetli bir hocamızdı. Sonra hatta çok enteresandır, hapishanedeki şiddetlerle ilgilenmiş Adem hoca. Adem Solak ismini. Hala hafızamda, unutmamışım. İnşallah sağdır. Kaldırdı bizi, yani sıra bize geldi, baktık olmayacak, evimizde ne kadar dosya varsa, dosya, defter parçası, kağıt, o gün dört beş kişiyiz grupta, üst üste koyduk. Hatta Hakan onları aldı, böyle getirdi, sınıfın ortasında masaya koydu. E, şimdi konuyla ilgili hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Kalktı, başladı konuşmaya. Önce o konuştu, anlattı. Sonra ben bir şeyler ekledim, tamam.

Şimdi iddianamenin özeti bu biliyor musunuz? İddianamenin özeti bu. Ellerinde bir şey yok, yaz 4000 sayfa! Edebiyat dersinde bazen bir kompozisyonla ilgili fazla fikrim yoksa çok sayfa yazardım, düşük not alırdım. Bazen bir paragraf yazardım, 10 alırdım. Bir konuda fikrin yoksa yaz babam yaz. Ama bu memleketin bu konudaki öğretmeni millet. Bu millet, böyle kül yutmaz kardeş. Yutmaz yani. Bu yalan torbasını, yalan çuvalını kimseye iddianame diye yutturamazsınız. Onun için bu iddianamede tek bir delil yoktur. Siyaseti bu iddianameye ben koymadım. Yazanlar koydu, yazdıranlar koydu. Ben sadece okuyorum.

Ve Adalet Bakanı daha geçen hafta, geçen hafta dört beş defa okudum. Anadolu Ajansı'nda katıldığı programda soru soruluyor ona. Beni şöyle tarif ediyor: "Suç örgütü lideri Ekrem İmamoğlu." Bakın, "Suç örgütü lideri Ekrem İmamoğlu." İsmimi anmayabilirsin. Vatandaş karar vermiş yani. Bu, mahkemeyi etki çabasıdır. Gözdağı verme çabası. Çünkü HSK başkanı. Öyle de bir ters düzen var yani. Sadece Adalet Bakanı değil, aynı zamanda HSK başkanı.

Cumhurbaşkanı olmak istemek, kurultayda bir adayı desteklemek, parti binası için bağış toplamak, gazetecilerle ilgili konuşmak, seçmene ulaşmak, aday göstermek, seçim kazanmak; bunlardan hangisi suç ya? Hiçbiri. Bu dosya bir yolsuzluk dosyası değildir. Bu dosya bir adaylık dosyası üzerinden suç üretme dosyası safsatasıdır. Sandıkta yenilemeyen rakip, bir ceza dosyasıyla yarıştan alınmak isteniyor. Sandıkta kazanan parti, kapatma bildirimiyle lideriyle birlikte sandığı dışarı itilmek isteniyor. Konu bundan ibarettir.

Örgüt meselesi… Yani bu iddianamenin en büyük kelimesi, örgüt, suç örgütü! Neden örgüt denildi? İki sebebi var: Birincisi hapisten geliyor, en kolay, kestirme yolu. Kısa yol var ya. Örgüt suçu, kanunda katalog suçlar arasında. Örgüt denildiği anda tutuklamanın kapısı açılıyor. Kumpas davalarının bilinen yöntemi bu. Oraya örgüt yaz, tutukla, garanti. Ve bu millet burada yazık günah ya. Kadına erkeğe yazık ya. Yazık ya, 19 ay, dile kolay. Böyle bir şey görülmüş mü ya? Utanç verici bir manzarayla karşı karşıyayız? Vicdanlar sızlıyor yani. Böyle bir şey olamaz. Kimseye yutturamazsınız ya.

İkincisi; yığın. Birbirinden alakasız insanlar, birbirinden alakasız 155 iddia yüzünden ayrı ayrı yargılanacakken, örgüt kelimesiyle tek bir ağır ceza davasında toplandı. İşiniz zor. İşiniz zor mahkeme heyeti, sayın başkan. Bir de üstüne üstlük isim de vermemiş, "Asrın yolsuzluğu" demiş. Manşet için sana yığın da lazım, örgüt de lazım. İkisini yan yana koymuş. Bir yandan bakarsanız işiniz zor. Bir diğer tarafından bakarsanız işiniz çok kolay tercih tabii ki sizlerin.

Şimdi bu örgüt şemasına bakalım. Bir bir şema gösterebilir miyiz?

Büyükşehir Belediyesi’nin teşkilatlanma yapısı örgüt! Örgüt bu! Ey halkım; örgüt bu’ İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın çalışma şeması… Genel sekreteri, işte teftiş kurulu, işte belediye meclisi, belediye encümeni, danışmanları, genel sekreter yardımcısı tabii hepsi buraya sığmıyor koca bir yapımız var bizim yani. İştirakleri var.

Üst yönetimde kim varsa, herkesi örgüt adını yazmış. Yöneticilerin birbiriyle görüşmesi, telefonla konuşması örgütün devamlılık ilişkisi diye sunulmuş. Bir kurumun yöneticileri birbiriyle konuşmayacak da ne yapacak? Suç örgütü denen yapı, anayasada ve kanunlarda en ince ayrıntısına kadar tarif edilmiş. Ya burası bir kamu kurumu. Bu yapıyı ben kurmadım, devlet kurdu. Burayı yukarıya doğru gidersen maliyeye bağlayabilirsin. Kanuna göre Şehircilik Bakanlığına bağlayabilirsin. Cumhurbaşkanlığına bağlayabilirsin. Yetkileri var denetim mekanizması da öyle ilerliyor. Yetkileri de öyle ilerliyor. Bağlayabilirsiniz yani. Bu örgüt devam etti, cumhurbaşkanına bağlayabilirsiniz yani mesela. Örgüt lideri kim diye biraz tartışma yaratırsınız o kadar. Cumhurbaşkanına kadar bağlayabilirsiniz bunu.

Böyle bir safsata olur mu ya? Genel sekreter yardımcısı var burada. Genel sekreter sanık. Şimdi bu yapı, anayasa gereği merkezi idarenin vesayeti altındadır. Devlet Denetleme Kurulu denetler. Sayıştay her yıl hesapları inceler. Tabii bu şaibeli bir kavram. Sayıştay, her yıl inceler ama eğer Ekrem İmamoğlu ve bizim dönemse başka türlü inceler. İçişleri Bakanlığı, vali ve müfettişleriyle tam vesayet yetkisine sahiptir.

Hakim: Ekrem Bey, savunmanızın durumuna göre araya gidelim.

Ekrem İmamoğlu: Tamam. Tamam ben bir bölüm var orayı bitirip, müsaadenizle toparlamak istiyorum o zaman. MASAK,, BBDK Dış Ticaret Bakanlığı denetler. İBB'nin en kilit yöneticileri genel sekreter, İSKİ, İETT'de genel müdürleri Çevre Bakanlığı onayıyla atanır. Peki bütün bu kurumların başına gelenleri kim atadı? Cumhurbaşkanı ya da onun partisinin Meclis çoğunluğu. Onların onayından geçiyor birçok şey, atamalar ve uygulamalar.

5 yıl, 5 yıl boyunca İBB meclisi AK Parti çoğunluğundaydı. Yani bizim çoğunluğumuzla bana bir gün bile görev yapma fırsatı vermedi bu yargı, bu güdümlü yargı. Ve 5 yıl o şekilde geçti. Denetlendik. Denetleme kurulunun tamamı AK Parti'liydi. Onların onaylarıyla, imzalarıyla geçti, onların oylamalarıyla geçti. O zaman bu iddianamenin mantığıyla şu çıkıyor: Devlet bütün kurumlarıyla 6 yıl boyunca Türkiye'nin en büyük şehrini bir suç örgütünün yönettiğini görmemiş, öyle mi? Görmüş, ortağı olmuş, işin içinde olmuş ya da onlar suçlu, onlar da sanık olmalı. Ki birçok meclis kararında, birçok encümen kararında onların imzaları var, burada ortaya kondu. Ama tık yok, bu konuda tık yok.

Ama söyleyeyim bakın, burada birkaç örnek vereceğim size. Genel sekreter, en önemli kişi. İlk genel sekreterimle öyle bir suç örgütüyüz ki biz, ilk genel sekreterimle atandığından birkaç hafta önce tanıştım. Türkiye'nin en büyük kurumu TÜPRAŞ'ın başındaki kişi. İkinci genel sekreterimle atandığımdan yine iki hafta önce tanıştım. Ziraat Bankası'nın 10 yıl genel müdürü. Üçüncü genel sekreterimiz ki atanacağı gün ben aslında gözaltına alındım. Şimdi görev yapıyor. Bu ülkenin çok önemli bir üniversitesinin profesörü, dekanlığını yapan kişi. Yani tanışmamızda bir yıl yok. Her yıl o da siyasi bir görev yaptığı için tanıştık. Yani öyledir, örgüt lideri kim? AK Parti döneminde 10 yıl Ziraat Bankası genel müdürlüğü yapan kişiyle çalışmış.  TÜPRAŞ'ı yıllarca yönetmiş, başında olmuş, özel sektörde de çalışmış kişiyle çalışmış. Galatasaray Üniversitesi'nde dekanlık yapan profesörle çalışmış.

Yahu bizim bu tablomuza bakın analiz ettiğinizde liyakat görüyorsunuz. AK Parti dönemi İmamoğlu döneminin tamamen didik didik etmiştir. Bakın bir tablo yansıtın lütfen. Bir alta geçebilir misiniz? Bence bu davanın, bu duruşmanın en önemli tablolarından bir tanesini sizinle paylaşıyorum şu anda. En önemli. Sayın Başkan, hani vakti böyle çok şey yapmamak adına sadece gösterip kapatabilirim. Detayına ikinci bölümde girebilirim. Sadece şunu söylüyorum. 2015, özür dilerim 2014-2019 döneminde 147 kez denetlenen İBB kurumu, 2019-2025 arasında 1590 kez denetlendi. Burada, burada iç denetimler vesaire yok. Kendi kurduğumuz iç denetim mekanizmaları burada yok. Ve orada da fark atmış durumdayız. Çok çalıştık, çalıştırdık çünkü ekiplerimizi. Yani benden önceki dönemde iç denetim mekanizmasının sıfır, sıfır bakın, hiç çalışmadığını tespit ettik. Onlar yok. 147'ye 1590. Didik didik edilmişiz, didik didik.

Detaylarına daha sonra girmek istiyorum Sayın Başkan, teşekkür ederim.

En son bir tabloda kalmıştık. Eğer mümkünse açabilirseniz…

Denetim mukayesesi ile ilgili tabloda kalmıştık ve buradan sizlere bazı hususları daha net aktarmak isterim. Kıymetli milletimiz bilsin ki, hesap vermek bir kamu görevlisinin en asli görevidir. Dolayısıyla hesap vermekten geri durmak, aklımızın ucundan dahi geçmez. Bilakis görev yaptığım her dönem, Beylikdüzü ve Büyükşehir Belediyesi’nde her yıl normal kamuya yönelik kanunda belir olan meclisteki hesap vermek ve denetime tabi olma hususunun dışında, kendim bizzat bir yılın özetini çıkartarak, kamuoyuna, sadece kurallarıyla çizilmiş hatlarıyla değil, toplumu ilgilendiren farklı noktalarıyla çok geniş katmanlı anlatarak neyi yaptık, neyi yapamadık, neyi erteledik tarzında detayları da içine alan bir yıllık faaliyetlerimizi ve hesabını vermek anlamında birtakım toplantıları gelenek haline getirmiştim.

Beylikdüzü'nde de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde de basınla birlikte canlı yayınlarla bu süreci yerine getirmeyi vazife edindik. Bir örnek vermek isterim, aslında şeffaflık ve denetlenebilirlik adına Büyükşehir Belediyesi’nde göreve başladığım an itibarıyla ilk belediye meclisimizi Türkiye'de ilk defa bir belediye meclisinin naklen yayınlanmasını İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle başlattık. Sonrasında birçok belediye bunu örnek aldı ve yerine getirdi. Hâlâ en nitelikli, en kaliteli şekliyle naklen yayınlanan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisidir. Birçok yönüyle encümen ve birtakım ihalelerle ilgili de naklen yayınlarla topluma bu alanları açmayı vazife edindik.

Bakınız benim yaşadığım bir husus, yine Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nde Beylikdüzü Belediye Başkanı olarak yapmış olduğum bir kentsel dönüşümle alakalı sorunumuzun görüntüsünü dahi ben Büyükşehir Belediyesi’nden alamadığımı buradan beyan etmek isterim. Şimdi ise Büyükşehir Belediyesi meclisinin her saniyesi, her saniyesi kamuya açık bir şekilde toplumla buluşabiliyor, 2019 Nisan’ından itibaren. Ve 2019 Nisan’ından itibaren derken de dünyaya örnektir, ilk kez meclisi açtığımız anda sadece bir meclisin naklen yayınının milyonlarca izlenmiş olması da takdire şayandır. Aslında burada şu tespiti yapmak lazım: Milletimiz de demek ki izlemek istiyor, görmek istiyor, şeffaflığı talep ediyor.

Bu yönüyle Ekrem İmamoğlu ve arkadaşları, faaliyetlerinin her anını bazen şantiye gezerken, bazen pazarı dolaşırken, mahallelerdeyken yüzlerce, binlerce diyebileceğimiz naklen yayın görüntülerinin sosyal medyalardan nasıl yayınlandığı, çekilmeden her anımızı milletle paylaştığımızı görebilirsiniz. Yani bugün aslında Türkiye'ye, mevcut iktidarın hükümetin kapalı kapılar aralığında bir sistemle süreci yönetmelerinin tam tersine, millete ait bir kurumun en şeffaf haliyle gösterilmesinin en güzel örneklerini verdik ve Türkiye'ye örnek bir süreci başlattık. Bu yönüyle bu topluluk çok şey ifade ediyor.

Bütün bu şeffaflığa rağmen geçmiş dönemlere bir baktık ki sadece bir önceki 5 yıl, ondan önceki 5 yıl da davayı, onu da söyleyeyim.

Ama bir önceki 5 yılla karşılaştırmayı daha adil bulduk. 147 toplam denetim. Ama kendi içimde baktığınızda, örneğin İBB, İSKİ, İETT, 3. maddede iştiraklere yönelik maddesinde, baktığınızda 115 olan İBB, İSKİ, İETT ve iştiraklere yönelik İçişleri Bakanlığı müfettişlik ve kontrolörlük denetimlerinin 115'ken 1042'ye çıktığını, mesela Sayıştay denetimi ki çok önemli, hani burada iştiraklerimizle ilgili bir sürü şey soruyorsunuz ve ortaya koyulan, ne yazık ki çok kötü, kasıtlı ve kötü niyetle hazırlanmış bilirkişi raporlarıyla oluşmuş eylemlerle ilgili sorular soruyorsunuz. Bakın, bir önceki 5 yılda 5 kez Sayıştay denetimi gören iştirakler bizim dönemimizde 82 kez Sayıştay görmüştür. Daha önce savcılık soruşturmaları sıfırken, bu 5 yıl içerisinde 26 kez savcılık soruşturması yaşanmıştır. Mesela yine iştirakler üzerinden Ticaret Bakanlığı müfettişi, vergi müfettişi, Çalışma Bakanlığı müfettişi gibi denetimler sıfır. Kıymetli halkıma söylüyorum, sıfır, hiç yapılmamış. Ve bizim dönemde ise tam 378 kez yapılmış.

Ve burada diğer maddelere de baktığınızda, yani totalde 147 kez tüm kurum denetlendi, teftiş edildi, birçok kurumun ve kuruluşun gelip yerinde incelediği hususlara dair süreç işletildi. Bunun neredeyse 11 kat daha fazlasını biz kendi dönemimizde yaşadık. Bundan da hiç şikayet etmedik. Öf demedik, uf demedik. Bir tek yerde bizim şikayetimizi bulamazsınız. Ama şikayet ettiğimiz şu oldu: Yalanla, dolanla, iftirayla eğer bir mekanizma işletilmişse, elbette o zaman şikayetlerimizi dile getirdik. Biri özel teftiş, biri genel teftiş, çok önemlidir bu. Çok sayıda görevliler gelir, iki ayrı teftiş geçirdik. Ve sonuç ne oldu biliyor musunuz? Hiçbir kamu zararı tespit edilememiştir.

Olabilecek en absürt konular için ise biz birçok teftişi yaşadığımızda da buradan milletimize hatırlatmak isterim. Bir sonraki görüntüyü gösterelim lütfen. Hafızalarınızda vardır, mesela pandemide dayanışma kampanyası başlattık o dönemde. Dayanışma kampanyası başlattık diye soruşturma açıldı, bugünün parasıyla tam 60 milyon lirasına, yani o gün toplayıp vatandaşa dağıtacağımız paraya, İçişleri Bakanlığı el koydu. Allah'tan o el koymadan önce bir miktarı çok acil bir şekilde insanlarımıza dağıtmıştık ama 60 milyon lirasına el koydular. Yani buradan bir soruşturma açtık.

İstanbul fethinin 567. yılında Fatih Sultan Mehmet türbesinde protokolü beklerken orada fotoğrafı var, ikinci iki numaralı da, ben o fotograf da aslında Fatih Sultan Mehmet türbesi değil karşımda ki. Aslında ben oradan vakit varken rahmetli Kadir Topbaş'ın mezarına gidip bir Fatiha okudum. O yürüyüşüm esnasında arkadan çekilen bir videoyla ellerimi arkadan bağladım diye İçişleri Bakanlığı bana soruşturma açtı. Yani bu dünyanın herhalde en trajikomik hikayesidir.

Yine hemen yan tarafında afiş astığımız için soruşturma geçirdik. Neymiş efendim? “Kanal İstanbul'a kimin ihtiyacı var” afişleri astık. Ya "Ya Kanal Ya İstanbul" sloganıyla Kanal İstanbul'a karşı duruşumuzu, ki bu bir karşı duruş sadece kurumsal bir karşı duruş değil, teknik bir karşı duruş, yaptığımız çalışmadan, çalıştaydan, büyük bir çalıştay yaptık, devletin ne yazık ki Ankara'daki kurumsalının, hiçbir yetkilisi ısrarlı davetlerimize rağmen katılmadı. Oradan çıkan rapor sonucu karşı çıktık. Bununla ilgili vatandaşımızı bilgilendirdik. O afişlerden soruşturma yapıldı.

Yine ünlü İtalyan ressam Bellini'nin atölyesine ait Fatih Sultan Mehmet tablosunu aldık diye, yurt dışından o tabloyu şu anda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin muhteşem bir kültür sanat merkezi var, artık Haliç Tersanesi’nin içerisinde, orada sergileniyor. Bu tabloyu Türkiye'ye kazandırdık diye bunun üzerinden bir soruşturma açıldı.

30 yılı aşkın süredir her belediye başkanının hayır işleri için kullandığı İstanbul Vakfı’nın İSBAK’la yardım toplamak için yapmış olduğu kiosklar üzerinden soruşturma yaşadık. Kreşlerimiz üzerinden soruşturma yaşadık. Ama biz bunlardan yine geri durmadık, onlar sordu, ben cevapladım.

En acısı şu, bunu da söylemek isterim. Gerçekten hatırlarsınız yine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığımız döneminde, bize gerçekten bir saldırıyla İBB, İSKİ ve İETT iştiraklerine 557 teröristin işe aldığımı çıktı bir İçişleri Bakanı, böyle masaya vurarak mecliste konuşma yaptı.

Hakkımızda 27 Aralık 2021'de özel bir teftiş başlatıldı. Kim geldi o teftişe? Ki birçok, birçok aşamada şu an benim burada yargılandığım makam aracı meselesinde de, Beylikdüzü'ndeki ihaleler meselesinde de sürecin başlangıcına imza atan kasıtlı bir müfettişlik hizmeti yerine getiren AK Parti'nin milletvekili adayı olmuş Arif Yıldırım'ın, yanında 4 mülkiye müfettişiyle, bir ticaret müfettişi, bir Hazine Maliye müfettişi, MASAK ve 50'den fazla uzmanla teftiş yapıldı ve üzerimize gelindi, süreçler işletildi ama bizim kurumumuzda bir tane terörist bulunmadı, bir tane insan… Hâlbuki 557 terörist diyerek bizim kurumumuzdaki 90 bini aşan insan zan altında bırakıldı. Tüm personel incelendi, ihaleler incelendi, iş yeri açma ve çalışma ruhsatları incelendi, resmen bir saldırıya uğradık.

O bakımdan “siyaseten ve ifade özgürlüğü bakımından ben bunları söylemiştim” diye Soylu’nun daha sonra yaptığı ifadeyi de burada not düşerek, nasıl kasıtlı saldırılara muhatap olduğumuzu, buradan tekrar hatırlatmak isterim. Elbette burada böyle en ironik olanları sizinle paylaşmaya çalıştım. Bu şekilde bir iddiayı koyup, sonra her birinin iftiraya dönüşmesi… Ki bu söylemler sadece İçişleri Bakanı’nın söylemi olarak kalmadı, sadece bir teftişe tabi tutulan Ekrem İmamoğlu olarak tarihe geçmedi bu. Aynı zamanda bu tartışma aylarca sürdürüldü. Aylarca bize "terörist" diye bu ülkenin başındaki Cumhurbaşkanı dahi bunu meclisin kürsüsünden, farklı meydanlarda konuşarak, en başta söylemiş olduğu o lekelenmeme hakkını, masumiyet karnesini yerle bir etmekte hiç geri durmayani gerçekten ahlaki unsurların tamamen dışında söylemlerle bize saldırılarına maruz kaldık.

Ama tekrar ifade edeyim, bu kadar soruşturma, bu kadar denetim, bu kadar kurumun içine kasıtlı bir şekilde yollanan birtakım görevliler olmasına rağmen, gururla ifade ediyorum, buradaki arkadaşlarım ve burada olmayan arkadaşlarım vasıtasıyla, tek bir kuruş kamu zararı tespit e-di-le-me-di. Nokta. Onun için bunu niye hatırlatıyorum? Esasen baktığınızda bugün yaşamış olduğumuz dava ve ortaya konan belki de tarihin en vahşi şekilde hazırlanmış, yalanlarla dolu, iftiralarla dolu, az önce anlattığım 4000 sayfalık bu iftiranamenin, 1600'e yakın denetim geçirmiş bir kurumdan tek bir kamu zararı çıkmamışken buradan bizi yargılayacak 155 tane eylemi uyduran iddia makamının ne kadar kasıtlı ve ne kadar siyasi bir iddianame hazırladığının da ispatı olduğunu hatırlatmak gerekiyor.

Yine bir başka evrakı göstermek isterim, bence bu çok değerli. Bunu… Bir sonraki evraka geçebilirsek…

Şimdi, Büyükşehir Belediyesi, büyük bir cesaretle, bizden sonraki yönetimin başkanvekilinin ve değerli çalışma arkadaşlarımızın yapmış olduğu kararlılıkla, bütün birimlerine, bütün birimlerine yazı yazarak tek tek... Bu bir cesaret işidir, bir özgüven meselesidir; kadrolarının hiçbir zaman hesap vermekten geri durmayacak cesareti gösterme meselesidir. Bu, duruşma, daha doğrusu dosyada da buradaki mahkemeye de sunulmuş bir evraktır. Buradaki bütün, bakın burada bütün kurumun Teftiş Kurulu, İç Denetim Birimleri, Strateji Geliştirme Daire Başkanlığı üzerinden bütün iştirakler her yerden yazılı soruyla alınan cevaplarla verilen, bütün araştırmalar sonrası verilen cevaplarla hiçbir kamu zararının olmadığını, 2025 öncesi 2009'dan itibaren hiçbir kamu zararının olmadığını da ortaya koyan bir evrak dosyanızda da vardır.

Kamuya zarar vermemiş bir yönetimden suç örgütü çıkar mı? Çıkmaz. Kamunun kasasından beytülmale hiç dokunulmuş mu? Dokunulmamış. Kamunun kasasından kimsenin cebine tek kuruş girmiş mi? Girmemiş. Burada yargılanan nedir? Allah aşkına soruyorum.

Tabii burada bu sözde örgütün bir de yönetici kadrosu var, tam burada ona da değinmek istiyorum. Yani az önce “örgüt” diye İstanbul Büyükşehir Belediyesinin teşkilat yapısını sizlere gösterdim, şimdi de burada biraz değinmiş olduğum yöneticilerle ilgili kısma geçmek istiyorum. Bir sonraki tabloyu da lütfen gösterelim. Burada altı isim var: Murat Ongun danışmanım, Fatih Keleş İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclis üyeliği yaptı ve İstanbul Büyükşehir Spor Kulübü başkanlığı yaptı, Ertan Yıldız danışmanım, Âdem Soytekin bir iş adamı, Hüseyin Gün hiç tanımıyorum, Murat Gülibrahimoğlu çok az tanıyorum ve bir iş adamı.

Şimdi burayı kapatabiliriz. Buradan şöyle bir başlangıç yapmak isterim: Murat Ongun. Murat Ongun, benim yol arkadaşım. Daha önce Türkiye'nin çok köklü medya kuruluşlarında mesleki hayatını sürdürmüş ve yöneticilik yapmış, çok önemli kurumlarında yöneticilik yapmış, televizyonlarında. 2014 yılından hemen sonra da ben açıkçası kendisini hiç tanımıyordum, bir arayışımı ifade etmiştim. Arkadaşlarımın yapmış olduğu tavsiyelerden bir tanesi de Murat Ongun'du ve kendisiyle tanıştık. Kendisiyle bir 10 günlük görüşmemiz oldu. Akabinde bir süre nasıl çalışmak istediğimi, yani hem bir basın danışmanı hem bir özel kalem statüsünden daha farklı bir pozisyonda nasıl bir ihtiyacım olduğunu beraber deneyelim, sonra birlikte karar verelim diye kendisine teklif getirdiğimi dün gibi hatırlıyorum. Ve 2014 seçimlerinden sonra bu görüşmemizle, bu tanışmamızla, yanlış hatırlamıyorsam bir ay kadar birlikte çalıştık; süreci birlikte tarifledik, ihtiyacımızı birlikte tarifledik ve o günden bugüne kendisi benim 2019 sonrası da İBB'de Basın ve Halkla İlişkilerden Sorumlu Danışmanım oldu. Aynı zamanda da Medya AŞ'nin Yönetim Kurulu Başkanı oldu.

Yani burada, bu salonda yargılanan gazetecilerle Murat Ongun'un geçmişten tanışıyor olması kadar doğal bir şey yok. Ben, 6 yıl yaklaşık olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde, 5 yıl da Beylikdüzü Belediye Başkanlığım döneminde kendisiyle gerçekten çok nitelikli, kaliteli bir çalışma dönemi geçirdiğimi düşünüyorum ve kendisinden razıyım. Gerçekten dürüstçe, mesleğine bağlı, çalıştığı insanla uyum içerisinde ama bir o kadar da eleştirel tarafı yüksek, yanlışı masaya koyan, doğruyu bulmak için benimle müzakere eden, karşı çıkan, kendi fikrini ortaya koyan ve tartışmalarla bir süreç yönettiğimiz bir arkadaşımız. Yani benim çalışma arkadaşım.

Yol arkadaşım. 11 yıl kamu görevi yapan hem Beylikdüzü’nde hem Büyükşehir Belediyesinde statüsü belli çalışma arkadaşım. Yani burada birtakım dedikodularla birtakım saldırılara maruz kalarak üretilmiş, yaratılmış o uydurma iddianamenin içerisinde ona isnat edilen süreçlerin belki %90’ını, %95’ini burada ben kendisiyle dinledim. Kendisiyle beraber tanık olduğum birçok şeyi dinledim ve gerçekten hani bir insana yapılan böyle bir sıkıntılı bir zulmü, ailesi dahil olmak üzere, yaşadığımı burada ifade etmek isterim. Böyle bir çalışma dönemini geçirdiğimiz bir insanı, iddia makamı nasıl bir örgüte ve bir örgüt yöneticiliğine bağladığını gerçekten şaşkınlıkla izlemekteyim. Kaldı ki birçok insanın, ben tabii listeyi elime alıp tek tek analiz etmedim ama, hatırladığım birçok insanın Murat’a bağlanarak, Murat’ın sanki bir çalışanıymış gibi onun uhdesinde bir örgüt liderliğinde bir ferdi gibi tariflenmesi de içler acısı bir durumdur.

Fatih Keleş İstanbul görevimden önce Beylikdüzü görevimden de önce ta 2000’lerin başına kadar giden siyasette hiç alakalı olmadığımız dönemde tanıdığım, ailesini bildiğim, iyi bir sanayici, iyi bir iş insanı, çok güvenilir gerçekten itibarlı bir insan olarak benim de ısrarımla o dönemde mensubu olduğum Cumhuriyet Halk Partisi’ne katılmasını istediğim bir kardeşimdir, bir arkadaşımdır. Ve Beylikdüzü’nde parti yöneticiliğim döneminde parti yönetiminde bulunmuş iş adamlığının yanı sıra partisine hizmet etmiş emek vermiş bir insan olmuştur. Akabinde meclis üyeliği yapmıştır Beylikdüzü Belediyesi’nde. Ve 2019’dan sonra da hem İstanbul Büyükşehir Belediye Meclis Üyeliği hem de Beylikdüzü Belediye Meclis Üyeliğini yerine getirmiştir.

Kendisi madencilik ve mermer sektöründe iş yapan bir şirketi vardır. İstanbul Sanayi Odası İstanbul Ticaret Odası üyesidir. İTO’da hakem heyetinde görev yapmış bir iş adamıdır. Yani Ekrem İmamoğlu’yla Beylikdüzü ya da Büyükşehir Belediyesi görevinden önce yaşamı iş dünyası içerisinde geçmiştir dostumdur. 2014-19 döneminde Beylikdüzü’nde de birlikte birtakım sportif faaliyetlere özenli bir katkı sunduğunu yaşamış birisiyim. İstanbul’a, Beylikdüzü’ne kazandırdığı basketbol ihtisas spor kulübü ardından İstanbul Büyükşehir Belediyesine geçince İBB Spor Kulübünde başkanlık yapmış ve gerçekten hani sporla ben belki de ortaokul lise çağından beri ilgilenen birisi olarak ve daha sonra Trabzonspor’da bir basketbol şubesini kuran birisi olarak, futbol takımının yöneticiliğini yapmış birisi olarak, spor yöneticiliğinin centilmenliğini hakkını vererek onun o güzel ruhuna özenli katkı sunmayı bir spor yöneticiliği olarak gören birisi olarak, yani bugünün Türkiye’sinde sporun o kirli tarafını her zaman yanından uzak tutmuş birisi olarak o kirlenmişliği ve o kirliliği de çok iyi tespit etmiş o tür insanlara tepkisini koymuş birisi olarak, kendisine İstanbul Büyükşehir Belediyesinin spor kulübünün başkanı olur musun teklifini getirdim ve kulübe başkanlık yaptı.

10-15 milyon dolarlık bütçesi olan bir kulübün yıllık bütçesi olan bir kulübü yani milyonlarca doları yabancı sporcuları alarak basketbol takımı kuran, yani İstanbul’un İstanbul’unun parasıyla yabancı basketbolculara para vermek yerine, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bütçesinin yıllık bütçesini 3-4 milyon dolarlara kadar düşürüp, bu kulübü tümüyle amatör branşlara hizmet eden çocuklara gençlere hizmet eden lisanslı spor sporcu sayısını büyüten tarafında olmuştur başarılı ve çok başarılı olmuştur. Tokyo’da Paris’te 11 olimpiyat ve paralimpik madalyasını bu ülkeye kazandıran bir kulübün başkanlığını yapmıştır. Yine 2027 Avrupa Oyunları’nın İstanbul’a kazandırılmasına katkı sunmuştur. 2036 Olimpiyat adaylığı için çalışmalarımıza katkı sunan çemberin içerisinde güçlü katkıları olmuştur. Bu masaya sadece İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak ben değil, Türk sporunun içerisinde olan bakanından birçok yöneticisine kadar insanlar da şahitlik etmiştir.

Bu yönüyle kadim dostumun, kardeşimin, 25 yıldır tanıdığım bir insanın bu kadar başarılı işler yapmışken, burada son gelen iddianameyle dahi, yani Fatih'i oraya da ekleyelim, oradan da bir suç üstüne atalım deyip, gerçekten zalimliğin, işkencenin en üst seviyesine kadar muhatap edilmesini utançla izliyorum ve gerçekten bu süreci önümüze koyan iddia makamını da en ciddi şekilde kınadım. Kınamaya da devam edeceğim. Gerçekten böyle bir insanı buraya örgüt üyesi yazıp, onun altına işte bürokratları eklemenin, bu iddianamenin vasatlığını, bu iddianamenin kötülüğünü, bu iddianamenin boş bir çöp olduğunu ortaya koyan bir çerçeve olduğunu da milletimle paylaşayım.

Ertan Yıldız, değişik bir karakterle karşımıza çıkmıştır. Bu iddianame sonrası, daha doğrusu bu 19 Mayıs darbesi sonrası. Evet Ertan Yıldız'la bizim 2014-19 döneminde sadece bir Beylikdüzü'nde tanışan iki insan olarak birlikte olduk. Çok az görüşmelerimiz olmuştur, bir iş adamı idi. Daha sonra kendisi iş hayatıyla ilgili bir yön değiştirdiğini, ortaklıktan ayrıldığını bana ifade etmişti. 2019 seçim çalışmalarına da katkı sunma konusunda talebini bana ilettiğinde, ben de memnun olacağımı ve kendisini davet ettim.

Bizim çalışma ortamımızda, kuluçkamızda, yani İstanbul Büyükşehir Belediyesi adaylığından sonra, sonra yani 2018 Aralık itibariyle çalışma ortamlarımıza dahil ettiğimiz birtakım proje çalışmalarına, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin, başta iştirakleri olmak üzere, iş dünyasından geldiği için yönetim şemasına katkı sunması ve kazandığımız an hazır olmamızla ilgili özel bir sorumluluk verdiğimiz ekibin içerisinde olmasına karar verdim, kendisini davet ettim. Ve daha sonra seçimi kazandığımız an itibariyle de iştiraklerden sorumlu belediye başkan danışmanı olmasını kendilerine teklif ettim, kabul etti.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin iştirakleri, bizden önce her biri kopuk bir uydu gibiydi. Hatta bu uyduların yörüngesi yoktu. Yani İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile ilgisi olmayan iştiraklar vardı. Bakın ben Kiptaş'a gittiğimde ,Ali Kurt buradadır, Kiptaş'a gittiğimizde biz burada 10 yıl belediye başkanlık görmedik. Yani belediye başkanı buraya uğramazdı lafını duydum ben. Niye? Orası bir genel müdüre terkedilmişti. Bir başka iştirak, başka ilişkilerle başka bir genel müdüre terk edilmişti. Ben bunları gördüm, yaşadım. Ama ben İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin 32 iştirakinin tamamının hesap verilebilirliğini, kurumun bir parçası olduğunu ve toplumun buradan hak talep ettiğini ve şeffaflığını öne koyarak bir mekanizma geliştirilmesi gerektiğini söyledim.

Evet, iştiraklar şefliği vardı ama 32 tane iştirak, milyarlarca dolarlık bütçesi olan bir yapının sadece bir şefliğe tabi olmasının İstanbul Büyükşehir Belediyesi açısından asla kabul edilebilir olmadığını arkadaşlarıma ilettim. Diğer çalışma arkadaşlarım, dönemin genel sekreteri, yine iştiraklerden sorumlu danışmanım Ertan Yıldız'ın yanı sıra diğer arkadaşlarımızın da katkısıyla bir organizasyon şeması çalışıldı, bir ortam oluşturuldu. O ortamın kendi içinde hukuk birimi vardı, satın alma birimi vardı, denetim birimi vardı, başka birimleriyle beraber güçlü bir yapı kurarak 32 iştiraki birden denetleyen, takip eden ve kararların alınması noktasında yetkili bir forma Ertan Bey'i görevlendirdik. Ertan Bey'in görevi budur.

İYA AŞ diye bir yönetim şirketini daha sonra devreye soktuk. Çünkü bu bahsettiğimiz mekanizma, değerli toplu süreci toparlayan bir mekanizma değildi ve açıkçası İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin kanunla beraber daha düzenli bir mekanizmaya, yani tırnak içinde bir holding gibi İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin bir bütün bakabileceği bir mekanizmaya kavuşması konusunda da çalışmalarımız vardı.

Ben bunu o dönem, Bakanlık yetkilileriyle arkadaşlarımı görüştürdüm, nasıl bir kanun tasarısı hazırlanabilir diye bunu tartıştık. Hatta o dönem farklı bakanların dönemlerinde birkaç kez bu konu meclis gündemine getirilmesi de gündeme gelmişti. Ama bunlar uzadıkça biz kendi içimizde pratikte İstanbul Yönetim AŞ diye İstanbul iştiraklerinin denetim, hukuki takip ve buna benzer bir takım sorumlulukları içine alan bir kurumu var etmek ve bu kurum üzerinden bir profesyonel hizmetle, o kurumları bir çatı altında tutabilmenin yöntemini geliştirdik. Bu İYA AŞ'nin yönetim kurulu başkanı da Ertan Bey oldu.

Dolayısıyla Ertan Bey'in burada söylediği gibi efendim 2023'ün yarısından itibaren ben yoktum, ayrıldım, aramız bozuldu tümüyle masaldır. Az önce daha önce burada evrakları da sunuldu, size de iletildiğini biliyorum. İletilmemişse iletilir. Kendisi burada gözaltına alınana kadar İYA AŞ'nin yönetim kurulu başkanıdır, sorumludur ve yetkilidir. Dolayısıyla bir örgüt yöneticisi değildir, zaten kendisi de bu manada cevap verdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin iştiraklerinden sorumlu şirketin yönetim kurulu başkanıdır, sorumlusudur. Daha öncesinde de başkan danışmanı kimliğiyle iştiraklerden sorumludur ve yetkili şekilde görevlendirilmiştir.

Dolayısıyla Ertan Yıldız'ın, özellikle itirafçı olduktan sonraki yalanları, iftiraları ki iddianame ona belkemiği diyor, şemada hemen benim altıma yazıyor. Burada ne dedi? "Ben örgüt yöneticisi değilim" dedi. Açıkçası "Eşitler halindeydik" diye de bir laf etti. Tabii ki eşit değildik, benim başka bir konumum var ama eşitliği şöyle görüyorsa; evet, ben her yöneticime çok değer veririm, bilgisine hürmet ederim. Eşitler arasındaki bir diyalog gibi onlarla ortak akılda süreç yönetmeyi önüme koyarım. Ama kendisi ne yazık ki tespit ettiğimiz kadarıyla aynı dönemde farklı ticari kavramlara bulaşmış, farklı ticari ilişkileri geliştirmiş ve bu noktada da başta İSPARK olmak üzere iş yapan, benim de çok önceden tanıdığım insanlarla, özellikle iddianamenin 63. sayfasında yazan şirket isimleriyle ilgili birtakım organik ilişkilere girmişler, aynı ofisleri kullanmışlar. Ama ne yazık ki ne hikmetse benim de tanıdığım, hatta geçmişte arsa ortaklığı da yaptığım bir iş adamıyla yaptıkları bu ticari ilişkilerin hiçbiri iddianameye yansıtılmamıştır. O arkadaş Sayın Başsavcının çok yakın arkadaşı ve hemşehrisi olduğunu iddia eden kişidir. Ertan Yıldız da onunla aynı ofiste olan kişidir. Yani örgüt yöneticisi falan değildir ama sıkıntılı halleri vardır. Sıkıntı hallerini de burada gördük. Ne yazık ki benim için bir hayal kırıklığıdır. Örgüt yöneticisi değildir, kendi ticari ağı ve imzalı iddianameden sessizce silinmiş ve bunun nasıl silindiğini, kim sildiğini de tespit etmek size düşer diye ifade edeyim.

Adem Soytekin kim? Adem, benim 2007-2008'den itibaren tanıdığım, başarılı bir inşaatçıdır. Benim taşeronluğumu da firmamın taşeronluğunu da yapmıştır. Kendi iş yaşamımdan da bahsedeceğim. Adem gerçekten işini hızlı yapar, iyi bir kaba inşaat ustasıdır ama işini geliştirmiştir, müteahhitlik yapmıştır. Gerçekten ciddi sayıda iş üretmiştir, ben de şahidim buna. Hem 2008'den 2014'e kadar olan o 6-7 yıllık iş adamıyken tanışıklığımda hem de daha sonra kamuya yönelik de üstlendiği işleri de başarıyla yaptığını şahitlik etmiş olduğum birisidir.

Tabii bu arkadaşımızın İstanbul Büyükşehir Belediyesi döneminde de yaptığı işler vardır ama İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yılda yapmış olduğu 114 bin ihalesine baktığınız zaman ya da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 6 yılda 60 milyar dolarlık yaklaşık bütçesine baktığınız zaman aldığı işlerin yani oranını kaç binde bire düşer, onu hemen hesaplayamadım ama bir iş adamıdır, kamuya iş yapmıştır. Aynı zamanda da burada daha önce de ifade edildiği gibi, farklı iş adamlarının da kamuya hizmet etme yönündeki birtakım işlerinde de taşeronluk yapmıştır.

Burada gelen bir iş adamı söyledi. “Beylikdüzü’ndeki kamuya hizmet adına yaptığım bir öğrenci yurdunu da Adem yaptığı için memnun oldum, çünkü tanıyordum. Çünkü ona ben aynı zamanda AK Parti'li Esenyurt Belediyesindeki camiyi de yaptırdım” diye burada ifade verdi. Sanki savcılık maden bulmuş gibi, yani böyle yere eşelemiş oradan işte kuyuda altın bulmuş gibi, hani biz bu Adem'den ne çıkartırız diyerek Adem'in canını okudular. Açık ve net söyleyeyim. Ki gerçekten Adem'in işte kendi ifadesinde burada cumhurbaşkanlığı için Beylikdüzü'nde temelleri atılan örgüt lafına ne cevap verdiğini, nasıl bunun bir şablon olduğunu, benim böyle bir şeyden haberim yok, gerçeğe de aykırı olduğunu kendi diliyle duydunuz. Yine Adem'in ben bunu şablon olarak gördüm dediğini de siz duydunuz. Yine örgüt var mı diye hayır bilmiyorum, iddia olduğunu biliyorum diye ifade ettiğini de biliyorsunuz.

Kaldı ki her itirafçının olduğu gibi Ertan'da da duyduklarımız var. Ertan, benim yan hücremde kalıyordu. Yani iki ay boyunca nasıl sesler çıkardığını ben kulaklarımla duydum. Çok zor durumdaydı. Ben bu zor durumunu savcılığın kullandığını iddia etmiyorum, biliyorum. Bu kadar net konuşuyorum. Ama bu duruma düşmeseydi keşke. Üzülüyorum bu insanların bu duruma düşmesine. Bu insanlara bugün burada yapılanların işte o belediyelerde insanları transfer etmek için yapılan tehdit mekanizmasıyla eşdeğer gören birisiyim bu arada onu da söyleyeyim. Yani o insanın çocuğunu kullanmak, Adem'in kardeşini kullanmak, aileyi kullanmak, işiyle tehdit etmek, o insanların omurgalarını o bedenlerin içinden çürütüp burada eğilen büken tiplere dönüştürmek, gerçekten Türk yargısına bu transfer işidir. Yazıktır, günahtır. Allah bildiği gibi yapsın, hiçbir şey demiyorum. Ama elbette günü gelecek, yargıda bu insanlar gerekiyorsa hesap verecek onu da ifade edeyim. Hakkımı aramak konusunda geri durmayacağımı herkes de duysun istiyorum.

Bu manada Adem'in de kardeşinin tutuklandığını, üç hafta sonra etkin pişmanlık ifadesinin geldiğini ve ki örgüt yöneticisi dediğiniz adamın ve ben bütün ilişkimiz boyunca Saraçhane'ye iki kez gittim dediğini sizler burada duydunuz. Örgütün kuruluş bildirgesi altında imzası olan adamın bile sahiplenmediği bir şablon çıkmıştır.

Bakınız birazdan geniş gireceğim. Murat Gül İbrahimoğlu. Murat Gül İbrahimoğlu'nu ben Cebeci'nin bana tanıtıldığı bir toplantıda ilk kez tanıdım. Burada bir iş adamı olduğunu ve bu iş adamı kimliğiyle sürecin nasıl yönetilebileceğine dair fikirleri olduğunu, o dönemde valilik kurulunun, bakın tekrar söylüyorum, valilik, valinin başında olduğu Cebeci maden sahası kurulunun da danışmanı, resmi danışmanı Atiye Hanım diye ismi olan hocanın bana yapmış olduğu sunumda tanıdım.

Ve hararetli bir şekilde bizim askıda tutulan, ilerlemeye ki süremiz bitiyor, İSFALT meselesi var, birçok konu var, birazdan değineceğim. Bunları çözebileceğini, bu süreçleri ilerletebileceğini ve burada sadece bu konunun İSFALT konusunun sadece işin bir detayı olduğunu, orada birçok sorunun olduğunu, başta işte gecekondularından tutun da kamulaştırma sorunun çözümüne varacak kadar detayları olduğunu ve bunlara hakim olduğunu, 10 yıldır burada iş yaptığını, 10-15 yıldır iş yaptığını orada dinledim. Murat Gülibrahimoğlu'yla bizim, benim aynı ortamda bulunduğum bu tarzda ya iki ya üç kez sunum toplantısıdır. Sahaya gittiğinde de orada görevi olan MAPEG tarafından almış olduğu izinle şirketin sahibi olarak sahadaki bir kişi olarak, orada bulunan arkadaşlarımın yanında ve bir algı yüklenici kimliğiyle yine İSFALT işini yapan alt yüklenici kimliğiyle sahadaki iki ya da üç ziyaretinde bulunan bir kişi olarak tanıyorum ve biliyorum.

İlave olarak şunu söyleyeyim. Tabii ki bir iş adamı, tabii ki Karadenizli ve o çerçevede bazı ortak tanıdıklar vesaire var ama benim bu kişiyle olan diyaloğum bu kadar, nokta. Birazdan bir kısım detaylarına da gireceğim. Buradan Murat Gülibrahimoğlu'ndan örgüt yöneticisi çıkarmak, örgüt yöneticisi çıkardığınız insanın, özellikle 2024 seçimlerinde Murat Kurum'un kampanyasına destek olan birisi olması, yaklaşık 41,7 milyon lira… Sadece bu değil başka detayları da var. Aleyhime her gün haber yapan Yeni Akit'e milyonlarca para ödeyen bir iş adamı olarak benim örgüt yöneticim. Gerçekten Allah akıl versin.

AK Partili belediyelere, valiliğe, kaymakamlıklara, yine aynı zamanda bu soruşturmayı başlatan eski başsavcıya, şimdiki bakana 4 tane araba tahsis eden bir iş adamından bahsediyoruz. Ve bu örgüt yöneticisi. Sizin huzurunuzda anlatıldı bu. Siz de dediniz ki Sayın Başkan, bir savcılık kiralayabilir. Bir başsavcı tek başına birinden araba kiralayamaz. Böyle bir şey olmaz. Ve o kişi sadece bir iş adamı, araba kiralama işi de yok. 4 tane sıfır alınmış araba tahsis ediliyor başsavcıya. Bu adam örgüt yöneticisi. Bu iş adamı. İşi belli, gücü belli. Başsavcıyla görüşüyor. Cebeci kurulunda vali ile bir arada, vali yardımcısıyla bir arada. Ben bu insanla ilgili AFAD’da valinin olduğu yerde, vali yardımcısının övgüyle ne kadar güçlü iş yaptığını, çok büyük bir iş başardığını, Cebeci'deki birçok sorunu çözen bir kimlik olduğunu, bir şahıs olduğunu kulaklarımla dinledim. Ben anlatmadım adama. Bana ilgili vali yardımcısı anlattı. Vali de masanın öbür tarafında, masanın başında oturuyordu.

Dolayısıyla yani buradan bir mucize yaratmak, buradan Ekrem'le ilişkilendirmek vesaire insanların kendi aralarındaki ticari ilişkiden suç çıkarmak... O zaman dönün, dönsün savcılık 7, 8 sene önce ortak olduğu il başkanını, AK Parti il başkanını da buraya getirsin, yargılasın. Ama yapamaz. Çünkü talimat oraya kadar. Onun için yazıktır, burada masum emekçileri tutuyorsunuz ve yazıktır, günahtır. Onun için ortada bir suç örgütü zaten yok. Ama Murat Gülibrahimoğlu'ndan yönetici çıkartmak ve Ekrem İmamoğlu ile ilişkilendirmek gerçekten bir iddianame için yalanın daniskası.

Ama daha daniskası var, daha zirvesi var. Hüseyin Gün, Sayın Hüseyin Gün... İşte kendisi burada. Yani casusluk davasında ne diyeyim, hangi cümleyi kurayım? Yani ben Sayın Hüseyin Gün ile biz cezaevinde uzaktan birbirimizi gördük ilk kez. Bir de burada casusluk davasında gördük ilk kez.

10

Ondan sonra işte manevi annem diye ifade ettiği ve o hanımefendiyle beni ziyaret edip, 5 dakikalık ziyaretin fotoğraf çekildiği gün… Görüntüyü bir bakar mısınız ya? Böyle bir saçmalık olabilir mi? İşte örgütün yönetim kadrosu! Bir tane, birisi gazeteci, danışmanlığımı yapmış, benimle iletişim konusunda çalışmış bir yol arkadaşım. Birisi madalya getiren, millî ve mesleğini yapmış, partisine hizmet etmiş ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü üzerinden madalya getiren spor kulüp başkanı, iki tane itirafçı ve kimsenin tanımadığı bir beyefendi. Örgüte bak ya, yönetici kalitesine bakar mısınız?

Yani ben Türkiye'de şampiyon olması için Trabzonspor'a takım kurmuş adamım ha. Takım kurmuş adamım yani. Ya böyle bir, böyle bir safsata… Ben Türkiye'nin şampiyon, şampiyon, şampiyon, kamu kadrosunu kurmuş insanım, kamu kadrosunu. Bu memleketin liyakatli evlatlarına yetki vermiş, yüzde beşini tanımam, yüzde doksan beşine tam yetkiyle çalışmış birisiyim.

Genel sekreterlerimi anlattım, hiçbirini tanımıyorum. Öyle babamın oğlu, halamın oğlu, bir tane bakan çıkıyor, fondan vurduğu vurgun ortada, sülale boyu makam saysan, onun gibi 50 tane aile sayarım size. 50 tane. Nepotizmi kapıdan içeri sokmadık, eş dost akrabayı kapıdan içeri sokmadık. Bu kadar iddialı söylüyorum, giremezler. Bu kadar namuslu bir süreç yönettim. Şuraya bak ya, suç örgütü üretiyor, bu vasatlıkla iddia makamı. Yani birazcık kaliteli düşünün ya, bari birazcık suç uyduruyorsunuz da biraz anlamlı olsun ya. Ayıptır ya. Ayıptır, yazıktır, günahtır. İnsanların onuruyla oynamayın. Bu kadar net.

Onun için ortada bir suç örgütü yok, ortada şanlı, şerefli İstanbul Büyükşehir Belediyesi var, yüzlerce vatansever yöneticisi var, canla başlan çalışan memurları, mühendisleri ve şoförleri var. Hepsiyle de gurur duyuyorum, açıkça da söyleyeyim, hepsiyle de gurur duyuyorum.

Öğleden önce size dedim ki; birileri, kendi yaptığı şeyleri herhalde Ekrem de yapmıştır diye hazırlatmış bir iftiranamereyi… Boşa konuşmadım. Bakın, 1996'dan bir haber var. Bunu tekrar yansıtacağım bir şey de var ama buradan göstereyim.

Beni ekranda küçültmüşsünüz ama beni bir şey yaparsanız, imkân olursa… “Kaçak yapılara ruhsat ve bağış alıyoruz” diyor Sayın Cumhurbaşkanı, belediye başkanlığı döneminde. Ben böyle bir şey ne dedim, ne de böyle bir şeyi savunurum. Kaçak yapılara ruhsat verip bağış alıyoruz diyor.

Bakın, bu 99'dan bir haber. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin ikinci yıl dönümünde basın toplantısı düzenlemiş. Ve tekrar ediyorum; kaçak yapılara, kaçak, ruhsat verip bağış alıyoruz. Bağışı İBB almıyor, aldığı yer belli! Haberi yapan o dönemde Hürriyet muhabiri, altında da ismi var. Tanırım da hanımefendiyi, bizimle de çalıştı, 30 küsur yıl Büyükşehir Belediyesi'nde çalıştı, onların dönemi de dahil. Haber yalan olsa, herhalde işi ona yaptırmazlardı. O günden bu yana İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde Hürriyet'i temsil ediyor.

Bağış alıyormuş, kimden? Kaçak yapı yapandan. Ki kendi suçlandığı ne varsa bana havale ettirmiş. Bakın bu kadar net söylüyorum. Kendi suçlandığı ne varsa bana havale etmiş.

Bakın, bu da çete suçlaması. Bu da çete suçlaması. Yine o dönem iş yapan Albayrak ailesiyle ilgili bir çete suçlaması. Bu da Milliyet'in haberi. 2001 yılından Milliyet haberi. Müfettiş Candan Eren tespitte bulunmuş ve yazmış. Erdoğan'ı da yol arkadaşlarının bazıları terk etmiş. DGM'de yargılanan çalışma arkadaşı, üst düzey yöneticinin ifadesinden okuyorum: "İhalelerde komisyon alma işi belli bir kadro işidir. Çünkü dışarıya bilgi sızmaması gerekmekte, sistemin bir parçası olması gerekmektedir. Sistemin bir parçası olması gerekmektedir. İsmi geçenler, yani az önce gösterdiğim işte Albayrak grubunu kastediyor, başkana yakın olarak sistemin bir parçasıydılar." Bu da onun evrakı ve yapılan müdahale.

Şimdi kulağa çok tanıdık geldi sayın heyet, bu ifadeler ve bu haberler. Aradan çeyrek yüzyıl geçmiş, kendine yapılanı bana yaptırıyor. Ama bir farkla; bunu iyi duyun lütfen. Ona ve arkadaşlarına belki biraz zulmedildi, kendisine ve arkadaşlarına. Kendisi de buraya yakın bir yerde 3-4 ay hapiste tutuldu ama bugün burada kadınlara, annelere, çocuklara bile acımadılar. Zulmün ve zalimliğin zirvesini yaşatıyorlar. Yazıklar olsun!

Şimdi rakamlara geliyorum. Aylarca ekranlarda tek bir rakam döndü: 560 milyar lira. Florya'nın bahçesi kazıldı, para çıkmadı, bavul çıkmadı, cenaze aracı çıkmadı. Florya'ya para taşındığını anlatan şoföre "Gözünle gördün mü?" diye soruldu. Cevap yok, görmedim. Ve şu eklendi: "Sadece duyumu anlattım, duyum." Bu dosyanın anahtar kelimesi bu: Duyum. Buraya kim geliyorsa iki soru, üç soru, bir süre sonra duydum. Ya gözünle gördün mü? Yok, duymuştum. Kimden? E birilerinden. İsim de yok. Sizler şahitlik ettiniz. Yüzlercesine, yüzlercesine şahitlik ettiniz. O haberleri yazanların bir kısmı bile sonra yalan söylediklerini kabul etti. Yalanı yazan itiraf etti, bedelini ödeyen ise hâlâ Silivri'de.

İddianameye gelince 560 milyar lira ne oldu biliyor musunuz? İddianamede bir anda 160 milyar liraya düştü. 160 milyar liraya düştü. Uçtu 400 milyar, bir anda uçtu. 560 milyar dendi, çok net ifade ediyorum, 560 kuruş bulunamadı, 560 kuruş! O 160 milyarın nereden geldiğine bakın; yaklaşık 110 milyar lirası tek bir eylemden: Eylem 59, Cebeci. Tam bir uydurma, bir manevra, uydurma bir manevra yani. Hani bir şey bulamadık, 560 milyar dedik, ortada bir şey yok. E nasıl uyduralım, nasıl uyduralım? Hani bir akşamda iki şey uyduralım: Birisi Cebeci'den 110 milyar lira, birisi de 53,5 milyarlık tek bir eylemden: Eylem 60, yurt dışı kredileri biz uçurmuşuz. Yani uçurmuşuz, hem de 53,5 milyar yurt dışı kredisini.

Manşetlerdeki 100 milyarların neredeyse tamamı iki eylem. Bu ikisi çökerse, 160 milyar da çöker ve çöktüler. Şimdi nasıl çöktüğünü tabii ki anlatacağım. Yanına bir üçüncüsünü de koyacağım: Eylem 140, metro ihalesi. Orada da ilginç konulara değineceğim. Çünkü bu üç eylem bu iddianamenin İstanbul'a ne yaptığını en çıplak hâliyle gösteriyor. Bu iddianame aslında metroyu ve nasıl borç ödemeyi suç hâline getirmiş zihinlerin bir örneği, yani somut bir çıktısı.

Benim için tek kuruşun ev değiştirdiğini gösteren tek bir belge ortaya konsun 87 milyon önünde özür dileyeceğim dedim. Hala tek bir evrak, tek bir belge, tek bir ses kaydı, tek bir görüntü buraya yansımadı, yansımayacak. Ben çok net biliyorum. Yansımayacak ve adımdan da soyadımdan da eminim. En az onun kadar eminim.

Cebeci… Geldik Cebeci'ye. Bu dosyanın en büyük rakamı yaklaşık 110 milyar lira, manşetteki 160 milyarın üçte ikisinden fazlası tek başına buradan çıkıyor. Yani bu kumpasın ağırlık merkezi Cebeci. Rakam iki kalemden oluşuyor. 31 milyar lira kaçak döküm geliri. Yaklaşık 80 milyar lira da maden rezervi kaybı. Kulağa ne kadar korkutucu geliyor, değil mi? Yani bu korkutucu rakamları tek tek söküp, bunu yazanların böyle ellerine uzatacağım, vereceğim ellerine.

Dört soru soracağım. Cebeci nedir? Cebeci'de yetki kimindedir? Kaçak döküm varsa kim görmeliydi ve bu rakamlar kim tarafından yazıldı? Nasıl yazıldı? Dosyayı okuyan biri Cebeci'yi İBB'nin kendi kafasına göre gördüğü, kurduğu bir yapı sanır. Zannedersiniz ki Cebeci'yi İBB kurdu. Gerçek tam tersidir. Cebeci, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın ve ona bağlı MAPEG'in projesidir. Cumhurbaşkanlığı'nın 100 günlük eylem planına alınmış bir devlet projesidir.

Bakın, ben bu konuyla ilgili sorunları gördüğümde benim kulağıma İSFALT'ın orada bir iş yapması gerektiği ve bir teminat mektubu verdiği, bunun ciddi bir zarara İSFALT'ı sokacağı, o dönemin parasıyla yüz milyonlarca SGK borcu olan İSFALT'ın bir de bunu ödeyemediği zaman bu nakite dönmesi halinde iflas edeceğini söylediklerinde, konu kiminle ilgili dedim. “Vali Bey” dediler. Vali Bey'e ısrar ederek, toplantının yapılmasını ve bunu bizim anlamamız gerektiğini ısrar ederek dönemin valisi Ali Yerlikaya'dan bu toplantıyı talep edenim. Ama bende yetki olsa, buranın sahibi İBB olsa, bunun toplantısını İBB'de yapar çözüm bulurduk. Vali'nin peşine düştüm çünkü yetkilisi vali, kurulun sahibi vali, sahibi maden bölgesinin Enerji Bakanlığı, MAPEG. Nokta. Nokta. Bu kadar net.

Cebeci, yıllarca kaçakçılığın cirit attığı, kontrolsüz, tehlikeli bir yer. Tozuyla, görüntüsüyle bölge halkını bezdirmiş. Ben Sultanbeyli'yi gezmeye gittiğimde, bu siyaset yani seçim döneminde, o bölgeye girdiğimde bana anlatılan ilk konu şuydu: Tozdan boğuluyoruz, bizi buradan kurtarın. Kamyonlar evlerimizin kıyısından geçiyor, köye gidenler yolda eziliyor, burada cinayet işliyorlar, birbirlerini vuruyorlar, efendime söyleyeyim maden boşluğundan aşağı düşen kamyonlarda insanlar ölüyor. Bunları ben orada duydum zaten.

Hükümet, 2018'de bir akreditasyon projesi açıkladı. Aynı yıl Cebeci, Resmi Gazete’yle maden bölgesi ilan edildi. Türkiye'nin ilk ve tek maden bölgesi. Ruhsatlar da benden önce verilmiş. Bu projenin doğum tarihi de sahipleri de kayıtlarda yazılıdır. 19 Haziran 2018. Sultanbeyli'de bir tanıtıp töreni yapılıyor. Bakın 19 Haziran 2018. Kürsüde dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak, yanında İstanbul Valisi, AK Parti İstanbul İl Başkanı, AK Parti'li bu arada il başkanının az önce bahsettiği iş adamı Gülibrahimoğlu'nun ortağı olduğunu altını bir daha çizeyim o dönemde. AK Parti'li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Mevlüt Uysal, rahmetli Topbaş'ın yerine ara seçimle gelen kişi, AK Parti'nin Sultanbeyli Belediye Başkanı ve o gün AK Parti Sultangazi İlçe Başkanı olup, sonradan Sultangazi Belediye Başkanı olan Abdurrahman Dursun. Bunları fotoğrafları arşivde açılış töreniyle, yani bunu tanıtım töreniyle Sultanbeyli'de anlatılması...

O törende ne söylendi? Bakan sorunun 10 yıldır sürdüğünü, çözüm için 2 yıldır çalışıldığını anlattı. Dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı ise açıkça kamulaştırmak gerektiğini, artı 760 milyon liralık bağlantı yolunun parasını da İBB'nin harcayacağını söyledi. Kamulaştırma ayrı, 760 milyon liralık orada yapılacak yolun maliyeti de ayrı.

Tam burada araya gireyim. Birazdan da yine bahsedeceğim. Benim katıldığım ilk valinin toplantısında, Atiye Hanım, sunum yaparken, burada yaklaşık 12 milyarlık bir kamulaştırma olduğunu dile getirdi. 12 milyar. Tepkim aynen şu oldu: "Yahu" dedim, "Bu İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bütçesinin yarısı. Ne diyorsunuz siz? Bunu nasıl İstanbul Büyükşehir Belediyesine yıkarsınız? Bir yol yapmak için 12,5 milyar liralık..." 2019'un belki kasımından bahsediyorum, belki aralığından, ayını tam hatırlamıyorum. "Bunu" dedim "İstanbul Büyükşehir ödeyemez ki. Böyle bir imkan yok." Sonradan işte yol projesinin değiştirilmesi ve bu kamulaştırma bedelinden kurtulması süreci işletiliyor. Bu değişen proje ve projeyi MAPEG'in onaylayıp uygulamaya geçirilmesi meselesi.

Yine dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı ise açıkça kamulaştırma gerektiğini ve 760 milyonluk bağlantı parasını İBB'nin vereceğini söyledi dediğim gibi. 1 Ağustos 2018'de maden bölgesi Resmi Gazete'de ilan edildi. 1 Ağustos 2018. MAPEG ile İBB arasındaki protokol de İBB ile İSFALT arasındaki protokol de 2018 sonu ile 2019 başında, yani İstanbul Büyükşehir Belediyesi el değiştirmeden önce imzalandı. Bahsettiğimiz protokol, yolun yapılması protokolü. Ben bu masaya, kuralları başkaları tarafından yazılmış, imzaları başkaları tarafından atılmış bir projenin ortasında oturdum.

Peki İBB bu işin neresinde? İBB bu projeye Bakanlık tarafından dahil edildi. Neden mi? Oradaki o yatırım yükünü taşısın diye. Kamulaştırma maliyeti, finansman, risk İBB'ye bırakıldı. Sadece bu. Ama büyük para. Yetki ise tümüyle merkezi idarede kaldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin yetkisi yok. Aslında klasik yani. Masraf İBB'den, söz merkezi idareden. Klasik yöntem.

Haziran 2019'da göreve geldiğimizde proje tıkanmıştı. "Başladık" dedikleri proje hiç başlamamıştı. Çünkü seçimde anlattılar; "Projeye başladık, yapıyoruz, cek cak..." Ortada hiçbir şey yok. Sadece İSFALT yapacağı işe dair bir peşinat ödemişti, o kadar. Bir de teminat mektubu vermişti. 12 milyar liralık o kamulaştırma bedelinin bugünkü karşılığı yaklaşık 112 milyar lira. 112 milyar lira. Projenin süresi de dolmak üzereydi. İSFALT'ın teminatlarıyla beraber, yapacağı işin maliyetiyle beraber 2,5 milyarlık zarar kapıdaydı.

Biz projeden kaçmadık. Fakat bunların hepsi zaman aldı. Proje revize edildi. İmkansız kısmından vazgeçildi. Yollar, bağlantılar, çevre önlemleri korundu, yollar bağlantıların yerleri değiştirildi, proje oldukça değişime uğradı. Kamulaştırmadan kurtulundu. Revize projeyi MAPEG onayladı, geçici kabul yapıldı. Cebeci düzenli bir alana dönüştü.

Ve tahminin çok altında bir maliyetle, çok çok altında bir maliyetle... Buradaki en son gelen, ukalaca akıl dağıtan o işin ilk yüklenicisi olan müteahhit arkadaşın dediği gib,i %60'lardan ama ne? İşin ihalesinin yapıldığı rakamın bile %60'lardan bile o iş tamamlandı. Çok büyük bir tasarruf yani. 2,5 milyarlık zarardan kurtulundu, belki o zamanın parasıyla 80-90 milyon, 100 milyon civarında bir para harcandı.  Yani Cebeci’de kamu 10 milyarlarca liralık bir yükten kurtarıldı ve bugün o kurtuluşun adına kamu zararı yazılmaya çalışılıyor.

Cebeci'deki yetki kimsedir, kim yetkilidir? Bir pano açabilir misiniz? Cebeci bir maden bölgesidir ve kanuna göre yetkili kurumlar bellidir.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, yani Bakan Alpaslan Bayraktar, eski bakan Fatih Dönmez, MAPEG genel müdürü. MAPEG genel müdürü Arslan Narin, oranın eski dönem genel müdürü Cevat Genç, İstanbul Valiliği, eski vali Yerlikaya, Vali Davut Gül. Maden bölgesi komisyonu, bizim de içinde olduğumuz komisyonun bunun da başkanı İstanbul Valisi. Ve Sultangazi Belediye Başkanlığı niye yetkili? Biraz sonra birtakım verilerde size anlatacağım. Çünkü zabıta eliyle bölgeyi denetleyen kurumu Sultangazi Belediye Başkanlığı, bakın İBB değil. Cevaplarını da size okuyacağım.

Basit bir soru cevap yapalım. Maden ruhsatını kim verir? Bakanlık, MAPEG. Maden bölgesinde döküme kim izin verir? Bakanlık, MAPEG. Dökümün madene zarar verip vermediğini kim denetler? Bakanlık, MAPEG. Bak İBB hiç yerde var mı? Bütün faaliyetin denetiminden kim sorumludur? Maden bölge komisyonu. Buradaki o komisyon üyelerinden bir tanesi de İBB. O da İSFALT. Yani iştiraki, İBB de değil. Ben değilim yani. Komisyonun başkanı kim? Vali. Yerine belirlediğin bir vali yardımcısı genelde başkanlık yapıyormuş. Muş diyorum çünkü ben katılmadım toplantılara. Peki ki bu tabloda İBB nerede? Komisyondaki kurumlardan yalnızca biri, bir yüklenici o kadar.

Bu masada kimlerin oturduğunu da söyleyeyim. Görevime başlamamdan 3 ay önce, 25 Eylül 2019'da yapılan koordinasyon toplantısında; Enerji Bakan yardımcısı, dönemin İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, MAPEG genel müdürü vardı. O bahsettiğim toplantıya katıldığımda da işte bu insanlarla ben oturdum yine aynı şekilde. Sonraki yıllarda olmasa da Vali Davut Gül, komisyona başkan eden vali yardımcısı, MAPEG genel müdürü, Agreda daire başkanı, Sultangazi kaymakamı, Sultangazi belediye başkanı oturdu. Bunu ben söylemiyorum, Güney Cebeci'nin burada harita mühendisi bu salonda tek tek saydı ve ekledi: “Bu toplantıların hiçbirinde Ekrem İmamoğlu yoktu” da dedi. Komisyonun da ayrıca defteri var, kimin katıldığı belli zaten, imzalar atılıyor, her şey ortada. Bu defter valilikte durur, o defter bu dosyada yok. Neden yok? Çünkü o defter açıldığında Cebeci'yi kimin yönettiği bütün çıplaklığıyla ortada.

Sayın başkan, sayın heyet, defalarca size ben bunu hatırlattım. Aynı şekilde avukatım da bunu sizden talep etti. Bu insanların burada dinlenmesi gerektiğini ve hala bununla ilgili tek bir cevabınız mahkemeye verilmemiştir. Ve burada insanların göz göre göre suçlanmasına izin veriyorsunuz. Çok acı bir durumdur. Bunun da altını çizeyim. Tekrar ifade edeyim ki; bu işin sorumlusu, bu işin sahibi, iznini veren, denetleyen, takip eden, kurumu yöneticileri hepsi buradaki isimlerdir. Burada kimse yok, bir tek Ekrem İmamoğlu var, bir de oradaki bir iş adamı var, onunla ilgili de birazdan zaten bir kısım detayları sizinle paylaşacağım. Yazıktır, günahtır.

Bakın, bir belge daha göstereceğim, açarsanız sevinirim. Evet. Cirodan Valilik %10 pay alıyor. Bakın burada döküm yapan elde edilen ciro, işletme cirosundan %10 valilik pay alıyor. İstanbul Valiliğin şirketi buradaki dökümden pay alıyor. Kiminle imzalıyor bunu? İstanbul orada MAPEG'den döküm iznini alan şirketin sahibi Murat Gülibrahimoğlu ile valilik imzalıyor ve %10 pay alıyor. Bakın burada bile ne diyor biliyor musunuz? Diyor ki, MAPEG'in 27.4.2021 tarih sayılı yazıda belirtilen sütre dolgu döküm yapım projesinin süresinde oluşabilecek olumsuzlukların giderilmesi, 2024 tarih nokta nokta sayılı Cebeci Maden Bölgesi'nin gelir paylaşımı hususunda tarafların koordinasyon içerisinde çalışması ve şirket tarafından söz konusu alanın güven altına alınması vesaire.

Burada yetkinin, sözleşmede bile yetkinin MAPEG'de olduğu, buradaki döküm iznini MAPEG'in vermiş olduğu döküm izni üzerinden ton ve fiyat ücreti belirleneceğini ve buradan valiliğin de %10 pay alacağı açık ve net anlatılıyor.

Bir sonraki evraka geçebilir miyiz? Protokolün üç imzacısı yan yana. Paya İBB de dahil oluyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi adına genel sekreter imzalıyor, İSTA adına Vali Yardımcısı Ahmet Süheyl Üçer imzalıyor ve Kuzey İstanbul A.Ş. adına Murat Gülibrahimoğlu imzalıyor. Yani iddianamenin kaçak döküm sistemi dediği faaliyetin cirosundan Valilik her ay %10 pay alıyor. Bu paylaşıma ortak olan Valilik bu davada ne sanık ne tanık.

Kaldırabiliriz. Peki neden defalarca talep etmemize rağmen işin asıl sorumluları hâlâ dinlenmedi? Savcılık da dinlemedi. Umursanmadı. Neden haklarında tek bir işlem yapılmadı? Maden Kanunu açıktır. Maden ruhsat sahalarına kamu kurum ve kuruluşları tarafından döküm izni verilemez. Yani İBB'nin oraya döküm izni vermesi zaten yasaktır. Çok net! İBB'nin oraya döküm izni vermesi ya-sak-tır, ve-re-mez. Bu izni verecek tek merci MAPEG'dir. Çünkü sahibi MAPEG'dir. Kanunla yetkileri belirlenmiştir. Kanunla kurulan tek maden sahası Türkiye'de burasıdır. MAPEG bu dökümlere 2021'de, 23'te izin verdi. Bu bölgede ortalama iki ayda bir denetim yaptı. Denetim belgeleri size sunuldu. Maden Bölgesi Komisyonu düzenli toplandı. Hepsi dosyada sabit.

Ve bir şey daha: Ben tutuklandıktan, şirkete kayyum atandıktan sonra... Yani Murat Gülibrahimoğlu'na ait burada döküm yapan şirkete kayyum atandıktan sonra, aynı MAPEG, aynı izinle faaliyette, faaliyetin aynı şekilde sürdürülebileceğini yazdı. Bu işi birebir Valinin takip ettiğini ben biliyorum, biliyorum. Ben biliyorum! Ve TMSF bu şirketi yönetiyor artık. TMSF'nin başındaki insanlar yönetiyor, biz değil. İBB bu işin hiçbir yerinde yok. Şirket var, sahibi yurt dışında firari. Şirketin şu anki yöneticisi var, TMSF'nin yetkilendirdiği kişi.

Muhatabı kim? Valilik. Çünkü o şirket orada o kurulda. Çünkü o kurula giden İSFALT’ı temsil renginde İBB'nin yetkililerinden mi bunlar alındı? Bilgi olarak ediniliyor. Şimdi soruyorum. Devleti yönetirken suç olmayan iş, ben yönetirken nasıl suç oluyor? Ben orasını anlamadım!

Yani 2015, 19 Mart'tan önce yaklaşık bir buçuk iki yılda siz buraya 31 milyarlık kaçak döküm dökümden suç yazıyorsunuz. Bir de altında 110 milyar liralık nasıl yok oluyorsa o maden, bu dediğimiz bir kere maden dediğimiz taş, taş. Bildiğimiz taş. Kaliteli taş. Yani bundan asfalt malzemesi yapılır, bundan efendime söyleyeyim beton şirketleri faydalanır. Kalitelidir oranın taşı. Bildiğimiz taş. Nasıl kayboluyor 110 milyar? Ya akıl tutulması ya. Ya kötünün zirvesi ya. Hani böyle bir şey olamaz ya. Ya buradan nasıl uydurulur? Böyle rezalet olamaz. Çıldıracağım.

Ben bu işi, buraya girdikten sonra okuyorum ve öğreniyorum. Onu da söyleyeyim yani. Ben o dönem sadece oradaki Cebeci'deki köylülerin rahat etmesi, Sultangazi’ye oraya gelen oraya bakan insanların o tozdan o topraktan etkilenmemesi tarafıyla yoğunlaştım ve ilgilendim.

Ama buraya girdikten sonra şu olayı bir anlayayım diye adım adım takip ettim bu işi. Daha bir buçuk iki ay önce yüzlerce kamyonun aynı anda döküm yaptığının peş peşe iki üç hafta dron'dan çekilmiş videoları da gösterdi televizyonlar. Gözümüzün önünde döküyor. Hani kamu zararı? Hani yer altında yok olan maden? Kaçak döküm varsa kim görmedi? Milyonlarca kamyon seferinden söz ediliyor. Milyonlarca. O zaman soralım valilik nasıl görmedi? MAPEG nasıl fark etmedi? Emniyet nasıl tespit etmedi? Sultangazi zabıtası nasıl raporlamadı? Milyonlarca kamyon görünmezlik pelerini mi giymişti?

Sahanın kantar sorumlusuna sahanın ekibini denetlediği soruldu. Cevabı aynen okuyorum. “Ayda bir MAPEG gelirdi. Çevre Bakanlığı'ndan gelirlerdi. Orman Bakanlığı'ndan devriye ekibi sabah öğlen akşam devriye atardı. Sultangazi zabıtası devriye atardı.” Bak İBB yok. İBB yok, sayın başkan. Devletin bütün kurumları o sahadaydı ve hiçbiri kaçak döküm var diye tek bir tutanak tutmadı. Tek bir tutanak tutmadı. Var mı dosyanıza gelen?

Bunun iki açıklaması olabilir. Ya kaçak döküm hayalidir ya da yetkili bütün kurumlar görevini ihmal etmiştir, suç ortağıdır. Biz değiliz. Onlar suç ortağıdır. Üçüncü bir ihtimal yok. Tekrar ifade ediyorum. MAPEG gelirdi, Çevre Bakanlığı'ndan gelirlerdi, Orman Bakanlığı devriye atardı, Sultangazi zabıtası devriye atardı.

Bir şey daha; aynı kantar sorumlusu, sahaya döküm yapanların listesini daimi ifadesinde savcılığa vermiş. Listede kimler var? Sultangazi Belediyesi, Eyüpsultan Belediyesi, Fen İşleri Müdürlükleri, çoğu AK Partili belediyeler. Resmi plakalı kamu araçları bu sahaya bedelsiz döküm yapmış. Bu fark sorulduğunda cevap ne oluyordu? Resmi araçlar yol yapımını Sultanbeyli Belediyesi'nin birtakım kamu işlerinde cami inşaatı vakıflarına getirdiği hafriyat diye cevap vermiş.

Yani kaçak diye yazılan “kaçak” diye yazılan tonajın bir kısmının, AK Partili belediyelerin kamu kurumlarının kamyonlarıyla parasız dökülen hafriyatlar olduğunu ifade ediyor. Kantarda kaydı var. Sahadaki bir kısım uygunsuz yapıldığı iddia edilen yolların da Sultangazi Belediyesi talebiyle yapıldığı. Talep belediyeden kaymakamlığa kaymakamlıktan vali yardımcısının başkanlığındaki komisyona gitti evrakları belgeleri sizde var İBB neresinde bu işin?

Kayyum döneminde bile Sultangazi Belediyesinin istediği yol sözde talimatla yapılmaya devam etti. Yollar için tepeler kaldırıldı. Madenin üstündeki toprak alınıp serildi. Bunların hiçbiri o ölçü hesabından düşülmedi. Peki kaçak döküm duyumları üzerine harekete geçen kurum kim oldu? MAPEG değil, valilik değil, emniyet değil. Kim biliyor musunuz? İBB. Yine İBB geçiyor harekete.

Bir açar mısınız lütfen bir ekteki evrakı? İBB’nin kaçak döküm duyumları üzerine harekete geçen kurum olduğunun burada evrakını görüyorsunuz. Ve burada Sultangazi Belediyesi yazıya cevap veriyor. Aynen şöyle söylüyor: “İlçemiz genelinde...” İBB’nin yaptığı soruşturma üzerine... “İlçemiz genelinde muhtemel kaçak hafriyat döküm alanları müdürlüğümüz kaçak hafriyat birim amirliği ve ilçe emniyet müdürlüğü ekiplerince müştereken 7/24 esaslarına göre kontrol edilmekte olup söz konusu adreste kaçak hafriyat dökümü yapılmadığı ve herhangi bir olumsuzluğa rastlanılmadığı tanzim olunan memur raporundan anlaşılmıştır. Bilgilerinize arz ederiz.” 13 Mart 2023.

Ne kadar kararlı ve ne kadar kendinden emin görüyor musunuz? Demiyor ki bu işin bir kısmı İBB’nindir veya İBB’de şu tarafın sorunu demiyor. Sorumluluk bizdedir diyor. 7/24, bolca arabamız var beraber burayı denetliyoruz diyor. Hatırlatayım; aynı iş adamının Murat Gülibrahimoğlu’nun Polis Vakfı’na ciddi araç yardımı desteği yaptığı da yine o size gelen MASAK raporlarında var. 10 milyonlarca liralık. Kurumlara, her kuruma yardım etmiş destek olmuş yani. Bunlar valiliğin onayından geçmeden olacak işler değil sayın heyet.

Ve unutmayın; bu belediye aynı yıllarda kendi kamyonlarıyla o sahada bedelsiz döküm yapan o sahadan yol isteyen birazdan anlatacağım gecekondu ödemelerinin başında duran da belediyedir. Bak biz yine yokuz. Bakınız biz yine yokuz. Sultangazi Belediyesi, bu sahayı uzaktan izlemedi bizzat içindeydi. Bununla yetinmedi, valiliğe rapor gönderildi. Ortak denetim ekipleri istendi. Rüşvet adamları hakkında Başsavcılığa suç duyurusunda bulundu. CİMER’e gelen şikayet üzerine teftiş açtırıldı. İnceleme talimatını veren benim. Suç duyurusunda bulunan benim. Valiliğe gelip birlikte çözelim diyen benim. Ve bu konuda suçlanan da benim.

Bu neye benziyor biliyor musunuz? Aynı zarfa atılmış 4 pusuladan yalnız birini geçersiz saymak gibi bir şey. 6 Mayıs’ta seçimi iptal eden akılla ya da içinde akıl olduğunu varsaydığımız zihniyetle aynı zihniyet. Bunu yazan zihniyet. Valiliği, Bakanlığı, MAPEG’i, Emniyeti, ilçe belediyesini görmeyen bir akıl, hiçbir yetkisi olmayan İBB’ye 110 milyar yerin altındaki maden yok oldu diye zarar yazıyor.

Peki bu kurumlardan tek bir kişinin ifadesi alındı mı? Gözaltı demiyorum, tutuklama demiyorum; ifade diyorum. Alınmadı, alınmadı. İddianamede bu kurumların adı bile geçmiyor.

Ya böyle bir şey olur mu ya? Utanır insan. Bari ya şunu der yani. “Tamam, biz bunları yazmadık ama ya şundan dört tane araba da ben almıştım” diye onurlu olan oraya bir şey yazmaz mı ya? Onu bile yazacak cesaretleri yok. Ama aslında tenekenin sesi geliyor ya. İstediğim kadar kaç. Teneke çangı, çangı, çangı orada sallanıyor. Ben burada yargılanıyorum. 19 aydır hapiste yatıyorum ha. Çocuk oyuncağı değil bu iş. Ben kendimi değil burada, şu emekçilere acıyor içim. Emekçilere, şuradaki kadınlara acıyor için, biliyor musunuz? Yazıktır, günahtır.

Bu rakamlar nasıl yazıldı? Önce 31 milyar. Hesap şöyle yapılmış: 185 milyon 877 bin 621 ton çarpı 140 lira. 185 milyon 877 bin 621 ton çarpı 140 lira. Ah, kurban olduğum Adalet..! Sonuç 31 milyar 227 milyon 440 bin 328 lira. Kuruşuna kadar ne kadar titiz görünüyor, değil mi? Peki o tonaj nereden alınmış? İBB'nin kendi atık kabul belgelerinden. Yani kayıtlı belgeli resmi dökümden kaçak denen şeyin miktarı bizim resmi kayıtlarımızdan alınmış, alınabilmiş. Yol belgesi bunlar, yol. Kayıtlı olan kaçak olur mu? Kaçakçı kaçağını resmi deftere mi yazar?

Dahası aynı rapor haritada ölçüm yapılınca ne buluyor? 82.4 milyon ton. Yarısından bile az. Bir raporun içindeki iki ayrı rakam, hangisini beğenirsiniz? O 30 bin milyar ne? Bir zarar değil, bir brüt ciro. Özel nakliyecilerin döküm için ödediği bedel. Kamunun kasasından çıkmış tek kuruş yok. Üstelik aynı dolgu hem gelir hem zarar diye iki kez yazılmış.

Sonra 80 milyar. Bu rakamın hesabı iddianamede yok, hiç yok. Yalnızca rezervin azaldığının öngörüldüğü yazmıyor. 80 milyarlık bir suçlama, bir öngörüyle kurulmuş. Fal açar gibi gidiyoruz, fal açıyoruz yani. Ya tutarsa!

Peki bu rakamları kim yazdı? Bilirkişi siciline kayıtlı bağımsız bir uzman değil. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı il müdürlüğünün memurları, iki şube müdürü, bir il müdür yardımcısı, bir harita mühendisi. O bakanlık, bu davada da bu arada müşteki.  Davanın tarafı, ben bilmiyorum, hukukçular söylüyor. Davanın tarafı burada bilirkişi olabilir mi? Olamaz. Bir maçın hakemi rakip takımın kadrosundan seçilirse, düdüğün nerede çalacağı baştan bellidir kardeşim. Bu kadar net. Bu o kadar net.

Kurumu, davanın tarafı olan bir memur o davada bilirkişi olamaz, çok net. Kurumu davanın tarafı olan bir memur, o davada bilirkişi olamaz. Bu rapor bir bilirkişi raporu değildir. Üstüne başka başlık atılmış bir müştekidir. Müşteki dilekçesidir, taraflıdır, yanlıdır, yalandır, iftiradır.

Dahası var… Cebeci, ruhsatlı aktif bir maden bölgesi. Raporu yazan dört kişinin içinde tek bir maden mühendisi yok, tek bir jeoloji mühendisi yok. Çevre mevzuatı açılmış, belediye mevzuatı açılmış, orman mevzuatı açılmış, maden kanunu açılmamış. Bir maden sahası maden kanununa bakılmadan incelenmiş. Köprünün statü terziye, ameliyat muhasebeciye yaptırılmış gibi diye ifade edebiliriz.

Rapor düşmüştür. Çok net. 110 milyar düşmüştür. 160 milyar ayakta zaten kalamazdı. İddianame bir de gizli toplantı yazmıştı. Tam bir rezalet ya. Neymiş, Emirgan Korusu'nda gizli toplantı varmış da şoför mü, yanındaki adam mı, işte gitmiş de ama kapıda da onlarca araba varmış. Halka açık Emirgan Korusu'nda gizli toplantı. Oradan bir şeyler uydurmaya çalışıyorlar, yazıyorlar, çiziyorlar.

Cebeci'de gecekondu meselesi var. Sayın heyet, burası çok önemli. Herkesin anlayacağı dilde anlatacağım. Maden bölgesinin içinde 50-60 yıllık, yaklaşık 100 gecekondu olduğundan bahsediliyor. Ruhsatı yok ama kapı numarası var, elektriği suyu bağlanmış. Kapı numarasını kim verdi? AK Partili Sultangazi Belediyesi. Maden bölgesi ilan edilmiş bir alanın içinde ruhsatsız yapılara numarataj veren, altyapı aboneliklerinin yolunu açan ve böylece o insanların “hakkım var” demesine zemin hazırlayan kurum Sultangazi Belediyesi.

Bu yapılar hem orada yaşayanlar için hem de saha için hayati risk taşıyordu ve kaldırılmaları gerekiyordu. Normalde bu kamunun işi. Kamulaştırma da tahliye de kamunun yetkisi ve kamunun yüküdür. Biz yetkiliysek niye bizi çağırmadınız? Biz niye yokuz işin içinde? 2018'deki törende AK Partili büyükşehir başkanının “kamulaştırma gerekiyor” dediği işlerden biri de bu.

Peki ne oldu? Sultangazi Belediyesi, bu yapıların kaldırılmasına destek olması için bahsi geçen şirketten, yani Murat Gülibrahimoğlu'na ait şirketten talepte bulundu. Burada da anlatıldı. Her kaldırılan eve belli paralar verilmiş ve bu paralar Sultangazi Belediye Başkan Yardımcısı Mustafa Birinci gözetiminde ödenmiş. İsmi de verildi. Hatta belgeler, tutanaklar tutulmuş resmi olmayan. Toplam ne kadar? Şirketin finans sorumlusu bu salonda söyledi. Gecekondu sahiplerine 450-500 milyon liraya yakın para ödendi. Bugünün parası 20-25 milyon dolardan bahsediyoruz Sayın Heyet, Sayın Başkan.

100 bin dolar bir belediyede ismi geçtiği zaman bir belediye başkanını tutup hapse attılar iddia makamı. Hakan Bahçetepe hapiste yatıyor. Davasında herkes serbest kaldı, adam hâlâ hapiste yatıyor. Neymiş, biri dedi ki benim ortağım ona 300 bin dolar verdi. Ortada para yok, pul yok. Ortağım diyor ki ben öyle bir şey vermedim, adam hâlâ hapiste.

20-25 milyon dolar, kayıt dışı, kamu eliyle. Ya bunu bir CHP'li yapsa, büyükşehir belediyesi yapsa ne olurdu? Ekrem İmamoğlu ne olurdu acaba? Buraya var ya, 10 tane daha dev ekrandan koyardı burayı yapan kişi. Onları her ekranda sabit tutar, sadece onları gösterirdi burada.

Döviz olarak çekilip bu iş için dağıtıldı. Şimdi iddianameye dönün. Bu dolarlar iddianamede ne diye yazıldı? Hatırlatalım, örgütün nakit ihtiyacı. Örgütün nakit ihtiyacı. Nakiti çok seviyormuş burayı yazanlar. Nakiti çok seviyor, doları da çok seviyor.

Tapuyu da çok seviyor.

Örgüt sistemine para toplayanlara elden teslim. Oysa parayı çeken, parayı taşıyan, hatta dağıtıma şahit olan herkes aynı şeyi söylüyor. “Bu paralar, AK Parti'nin Sultangazi Belediyesinin Başkan Yardımcısının gözetiminde, imzalı tutanaklarla gecekondu sahiplerine ve-ril-di.” Eğer bu ödemelerde bir suç varsa, o odada oturan Sultangazi Belediyesi yetkilisi nerede? Ona o talimatı veren Sultangazi Belediye Başkanı nerede? Bu olup biteni bilmemesi mümkün olmayan MAPEG nerede? Diğerleri nerede? Vali nerede? Vali yardımcısı nerede? Ekrem İmamoğlu burada, her zaman olduğu gibi. Ekrem İmamoğlu her yerde olur, hiç sorun yok yani. Hiçbir sorun yok, hiç kaçmaz.

İmzaların, belgelerin her şeyi ortada. Niçin sorgulanmadı? Nedenini ben söyleyeyim. Orada oturan CHP'li bir belediye başkan yardımcısı olsaydı, tereddütsüz ertesi sabah şafak operasyonundaydı. Yine bir sahurda sofrasından alınırdı, ardından manşet atılırdı: "Çantalarla dolar dağıttılar. Çantalarla dolar, bavullarla dolar taşıdılar." Aynı para, aynı oda, aynı tutanak bir partiden olunca “hayır işi”, öbür partiden olunca “örgüt kasası”. Bunu buna adalet denmez, buna partizan terazi denir.

Örgüt yöneticisinin parası nereye gizlenir? Ama Cebeci’nin asıl gerçeği rakamda değil, asıl gerçek bu eylemde örgüt yöneticisi diye yazılan iş insanının aslında kim olduğudur. Buna bakarsanız her şey ortada. Ben her şeye benzetiyorum manzarayı. Bir tane plaj olsun, kumda herkes kafasını kuma sokmuş, gizleniyorum zannediyor. Herkes kafasını, her şey ortada. Her şey aleni görünüyor, kafası kumda zannediyor ben gizleniyorum. O kadar aleni, o kadar açık ki. Bir tek kafası görünmüyor. Manzara bu. Kaç kişi varsa kafası kumun içinde, bütün vücut ortada. Herkes gözünde bir şekilde hayal etsin.

Şirketleri 2014'ten beri o bölgede döküm yapıyor bu kişinin, bu iş adamının. Yani bizim göreve başladığımızdan 5-6 yıl önce. Cebeci'deki payı Bakanlık ve MAPEG onayıyla edinilmiş. Maden bölgesi komisyonuna üye olarak Valilik tarafından atanmış. Valiyle, diğer yetkililerle onlarca fotoğrafı var sosyal medyada. Geziyorlar, törenler yapıyorlar, açılış törenleri yapıyorlar, o bölge belediyeleriyle fotoğrafları var. Beraber bağış protokolleri yapıyorlar. Yani adam gizli kaçak da yapmıyor yani. Ben söyledim. Vali yardımcısının, Valinin nasıl övgülerle bahsettiğini de anlattım. Ben şahittim, şahit, kulaklarımla dinledim. Vali Mart 2024'te beni bu suç, yani bu suçlamadan 1 yıl önce bu azılı diye tariflenen iş adamının, iş adamıyla protokol imzalamış. O bölgede benim sayemde değil, iktidarla olan bağları sayesinde bulunuyor.

İddianame bu iş insanının 2019'da iflas etmek üzere olduğunu, benim sayemde 2021'den sonra zenginleştiğini yazıyor. Peki 2020'de ne yapıyor? Bu iş insanı, AK Partili Eyüpsultan Belediyesi ile protokol imzalıyor. Arsayı belediye bedelsiz veriyor, üzerine cami, kütüphane, Kur'an kursu ve kültür tesisi yapmayı üstleniyor. Caminin adına da büyükannesinin adı koyuluyor. İflas etmek üzere olan bu iş insanı, 2020'de AK Partili belediyeye 100 milyonlarca liralık yatırım ve bağış yapıyor. İstanbul'daki döküm işinin başlangıcı da aslında buna dayanmıyor. Çiftalan'da, Ağaçlı'da, Şile'de İSTAÇ ile hasılat paylaşımı sözleşmeleri yapıyor 2015'te. AK Partili İBB yönetimi döneminde.

Bu kişinin Cebeci’deki hisse devirleri Enerji Bakanlığı ve MAPEG onaylarıyla tamamlanıyor. Bir belge daha var. AK Parti'nin eski İstanbul İl Başkanı, ismini vermeyeyim, biliyor herkes, bu iş insanının aynı şirkette ortak olduğunu gösteren belge de kamuoyuyla paylaşıldı, muhtemelen dosyaya da verilmiştir. Verilmediyse verir arkadaşlar.

İddianamenin örgüt yöneticisi dediği kişi, AK Parti'sinin İstanbul İl Başkanlığını yapmış bir ismin ticari ortağı. Bu arada ben ticari ortağı diye kimseyi suçlamıyorum, olabilir de yani. Yani öyle kaçmanın, gizlenmenin anlamı yok. Ben ne dedim az önce, Ertan Yıldız'ın ortaklık yaptığı iddia edilen, aynı ofisi kullandı denen kişiyle benim 2004'te arsa ortaklığım var. 2007'de arsa ortaklığım var. Birinde 350 daire yaptık, sonra bir tanesinde yüze yakın daire yapıldı. Beraber inşaat yapmadık ama arsa ortaklığım vardı. Ben gizlemem ki ya, gizleseniz ne olacak zaten açarsınız bulursunuz ortaklıkları yani. Ama bunlar işine gelmedi mi var ya, babasını satar ya. Babasını satar, kardeşini satar.

İstanbul seçimlerinde benim rakibimin kampanyasını yürüten firmaya yaklaşık 41-42 milyon lira. Ama her gün aileme, her gün hakaret eden yayın kuruluşuna milyonlarca lira. Operasyondan sonra bile Cebaci şirketi üzerinden yine milyonlarca lira. Mütevelli heyeti Cumhurbaşkanının oğlu olan vakfa milyonlarca lira. İktidara yakın vakıf ve derneklere milyonlarca lira. İstanbul Valiliğine bağlı bir vakfa 10 milyon lira. AK Parti'nin Trabzon Belediyesine 53 milyon lira. AK Parti yönetiminde Eyüpsultan, Fatih, Esenler, Gaziosmanpaşa, en çok Sultangazi Belediyesine milyonlarca, defalarca milyonlarca lira. Ve bu banka hareketlerinin hiçbirinde CHP'ye, bana, İBB'ye ya da İBB'nin bir vakfına giden tek kuruş yok.

Dosyada unutulmuş bir vergi inceleme raporu bir şey daha ortaya çıkardı. Bu iş insanı, 10 milyonlarca liralık market kartlarını düzenli olarak AK Partili belediyelere, valiliklere, kaymakamlıklara göndermiş. Yetmemiş, bu soruşturmayı başlatan eski başsavcıya az önce ifade ettiğim gibi bugünün bakanına ücretsiz, sıfır alınarak 4 tane aracı tahsis etmiş. 4 tane gayet lüks makam aracı.

Bunlar nasıl bir suç örgütü ya? Yöneticisi, liderinin ne kadar rakibi varsa, kampanyasına ondan desteğine, kartına kadar liderini hakaret eden yayını beslemeye kadar, liderini yargıtalatanlara bedava araç vermeye kadar dünya tarihinde böyle bir örgüt yöneticisi görülmemiştir, düşman başına yani.

Kumpas kendi ayağına dolanmıştır. Gerçek, kendi dosyalarındaki belgeyle ortaya çıkmıştır. Peki, beni bu eyleme gizli ortak olarak bağlayan tek cümle ne? Bir itirafçının savcılıktaki sözü: "Gayriresmi iş ortağıdır." Gayriresmi ama Ekrem İmamoğlu ortada yok. 5 yıl, 6 yıldır ortada yok yani. Devamı… Yarısının Ekrem İmamoğlu olduğunu tahmin ediyormuş. Tahmin ediyormuş yani. Aynı itirafçı İSFALT'ın Cebeci hisselerinin değerinin altında satılmasından benim vazgeçtiğimi de anlatmış. Şirketin zararına bir satıştan da vazgeçen başkan o şirketi zarara sokan gizli ortak nasıl olabilmiş?

Bir tarafta rakibimin kampanyasına giden 40 milyon lira, öbür tarafta kimin adına olduğu bilinmeyen bir hisse, gerçekten can yakıcı bir durumla karşı karşıyayız. Cebeci’de kaçak döküm, bir rezerv kaydı gerçekten varsa hesap sorulacak yer bellidir, tekrar soruyorum. Tekrar hatırlatıyorum, sayın heyet, tekrar sizden bu mahkemenin sağlıklı ilerleyebilmesi için, güven kaybına uğramaması için, kanunen yetkili ve sorumlu olan Bakanlık, MAPEG, Valilik, Sultangazi Belediyesi, Sultangazi Kaymakamlığı ve o paranın gittiği adresler. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bu konuda atfedebilecek en küçük bir sorumluluk yoktur. Ve bu yüzden talebimi tekrar yenilemiş oldu.

Döküm durmadı. Azaldı mı, azalmadı. Tam tersine 19 Mart'tan sonra katlandı. Kamyon kuyrukları uzadı. Kim yönetiyor burayı? Şirkette kayyum var TMSF, valilik orada, MAPEG orada. Kayyum atandıktan sonra 11 Temmuz 2025'te kayyum MAPEG kayyuma yazı yazdı. 2 Şubat 2023 tarihli izne atıf yaparak faaliyetin aynı şekilde devam edebileceğini bildirdi. Aynı kurum, aynı izin, aynı faaliyet, aynı şirket, TMSF yönetiyor ve döküm devam ediyor tam gaz. Yüzlerce, binlerce kamyonun aynı anda döküm yaparken görüntüsü vardı televizyonlarda. Bir hafta, iki hafta gösterdi. Gösteren televizyonları da kapatıyorsunuz zaten ey iktidar.

Dahası var. Şimdi size ben Silivri'deyken Cebeci'de neler yaşandığını resmi belgelerle göstereyim. Bakın 29 Temmuz 2025'te MAPEG bir yazı daha gönderdi. Bu yazı üzerine İstanbul Büyükşehir Belediyesi 31 Temmuz 2025'te ilgili bütün kurumlara Cebeci maden bölgesindeki çalışmaların yapılmaması gerektiğini resmen bildirdi. Yani döküm durdurulmuştu. MAPEG'in yolladığı yazı üzerine bu yazı yazılıyor bakın. Tekrar yetkilinin MAPEG olduğunu hatırlatıyorum tekrar.

Peki döküm durdu mu? İBB'nin çevre denetim ekipleri yazı yazıldığı için denetim yaptı ve 5 Ağustos 2025'te sahaya gitti. Demek ki MAPEG güvenilir kurum olarak İBB'ye yazı yazmış. Tutanağı aynen okuyorum: "Cebeci maden bölgesinde —gösterebiliriz de tutanağı, evet varsa bir sonraki evrak— Cebeci maden bölgesinde ve yayla yolunda yapılan çalışma durdurulmuş olmasına rağmen hafriyat kaynaklı malzeme döküldüğü tespit edilmiştir." Tutanak kimin hakkında? Dökümü yapan şirket. TMSF'nin yönettiği.

Peki ne oldu? İBB, bu tespit üzerine belediyenin izin verdiği yerler dışına hafriyat döküldüğü gerekçesiyle burada 1 milyon 869 bin 726 liralık para cezası kesti. Bir sonraki evrakı da gösterin. Peki ceza üzerine ne oldu? Döküm durduruldu mu, sorumlular hesap mı verdi? Hayır. Hiçbir hesap yok biliyor musunuz? Niye? Çünkü arkasında her şeyi biliyorlar. Vali de biliyor, TMSF de biliyor, şirketi yöneten... Herkes haber haberdar. Sadece İBB'yi toy olarak kullandılar, işte bir ceza kestirdi 1 milyon 800 bin liralık.

Bir sonraki evrakı da gösterebiliriz. 6 gün sonra 11 Ağustos 2025'te MAPEG'den yeni bir yazı geldi. Proje alanındaki 12,05 hektarlık bir bölgenin maden üretim alanları dışında kaldığı, burada nitelikli malzeme ve dolgu ve döküm yapılmasında sakınca bulunmadığı bildirildi bu sefer. Ardından ek bir protokol hazırlandı. Taraflar İBB, valiliğin şirketi İSTAY ve TMSF'nin yönettiği Kuzey İstanbul Gayrimenkul döküm bu kez kayyumun imzasıyla devam ettirilmek istendi.

Bir sonrakini de gösterebiliriz.

Şimdi burada soruyorum. İddianame, 15 Mart 2024 tarihli protokolü ve bu sahadaki dökümü, örgütün kaçak döküm sistemi diye anlatıyor. İddianame 15 Mart 2024 tarihli protokolü, tekrar ediyorum ve bu sahadaki dökümü örgütün kaçak döküm sistemi diye anlatıyor. Peki ben tutukluyken, aynı protokole Valilik ve TMSF'nin kayyumu ek protokol imzalıyorsa o sistem kimin sistemidir? Benim dönemimde Valiliğin imzası ve MAPEG'in izniyle yapılan döküm suç oluyorsa, aynı Valilik, aynı MAPEG ve TMSF'nin kayyumu aynı işi yapınca, kamu hizmeti nasıl oluyor? Ve en önemlisi İBB'nin tutanakla tespit ettiği, cezasını kestiği izinsiz döküm kayyum dönemindedir. Bu dökümden dolayı kayyum hakkında bir soruşturma savcılık tarafından a-çıl-mış mı-dır? TMSF yöneticilerinden bir kişinin dahi ifadesi a-lın-mış mı-dır? Kimse gözaltına alındı mı? Hepsinin cevabı hayır.

Şimdi TMSF'den önce olan döküm suçsa bugünkü döküm nedir? Suçsa dün o suçun sahibi Valilikti, MAPEG'di, Sultangazi Belediyesiydi; bugün ise TMSF'dir, kayyumdur, sahayı yöneten herkestir. Suç değilse dün de suç değildi, bugün de suç değil. Aynı saha, aynı izin, aynı iş ama yargılanan tek Ekrem İmamoğlu ve arkadaşları. Burada yargılanan döküm möküm değildir. Burada yargılanan, 3 defa Beylikdüzü'nde seçim kazanan, 3 defa da İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde seçim kazanan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak, aynı zamanda Cumhurbaşkanı adayı olan Ekrem İmamoğlu'yla siyasette değil, yargı eliyle alt etmenin mücadelesidir.

Krediler kısmına geçiyorum. 2. büyük rakama. Eylem 60. Yurt dışı krediler ve tahviller. 53,5 milyar lira. Sayın Başkan, sayın heyet, aziz milletim; bu trajedinin, komedinin uluslararası boyutu. Bir birisi taş ocağı boyutuydu, birisi Cebeci boyutuydu, bu da uluslararası boyutu. Bu tam bir komedi.

Bunu, bunu anlatması Cebeci'den daha zor. Gerçekten daha zor. Yani şurada bizimle dünyanın en büyük finans kuruluşlarıyla birlikte, en büyük finans kuruluşlarıyla birlikte yaptığımız görüşmelerde oturup Türkiye'yi anlattığımız, Türkiye'nin ufkunu anlattığımız o kurumların dünya çapındaki yöneticilerinden biri olsa rezil kepaze oluruz.

Şu maddeyi onların huzurunda anlatsak milletçe rezil oluruz ve bunun da tek müsebbibi bu rezaleti buraya yazan, o ne yazık ki iddia makamıdır. O kalemi tutan insanlardır.

Bu eylemden yargılanan yol arkadaşlarımın çoğu tutuksuz yargılandığı için, bu eylem salonda neredeyse hiç konuşulmadı. Oysa iddia edilen zararın üçte birine yakını buradan geliyor. Yani dedik ya; 160 milyarlık yolsuzluk, 60 milyarı bu maddeden geliyor. Bu eylem nasıl bir zihniyetle yazıldı şöyle: Bir kamu zararı bulunamıyor, rakamı büyütülmeli, rakam büyütülmeli, krediler üst üste konsun, toplamına zarar densin, bu kadar basit.

İddia şu: Yurt dışından alınan krediler ve ihraç edilen tahviller amacı dışında kullanılmış. Bu yolla kamu kurumu dolandırılmış. Aslında bu eylem, benim için aslında bir fırsata döndü bu arada, onu da söyleyeyim. İBB'nin batmaktan nasıl kurtarıldığını ve İstanbul'a tümüyle kilit vurulmuş 10 tane metro şantiyesini nasıl harekete geçirdiğini tarih yazdığını, arkadaşlarımla birlikte muazzam bir iş başarısı, iş üretme başarısı ortaya koyduğumuzu, yılda 14 kilometre gibi bir önceki dönemin iki katına metro üretimini çıkarttığımızı burada sizlerle paylaşmış olacağım açıkçası.

Bu iddia ve bu rakam nasıl çıkarıldı? 2019-2025 arasında İBB ve İSKİ'ye 69,5 milyar liralık finansman gelmiş. Bunun içinden 4 kalem zarar sayılmış. 13,63 milyar projeyle doğrudan ilişki kurulamayan harcamalar, 19,85 milyar lira yabancı bankalara yapılan geri ödeme, 13,84 milyarı da İBB iştiraklerine yapılan ödemeler. 6,19 milyar da birebir bağlantı kurulamayan kısım.

Devrin başlığında ne var? Yalnızca bir BDDK raporu ve bir MASAK raporu. Bir tek itirafçı yok, bir tek tanık yok, bu eylemde itirafçı cümlesi bile yok. Yalnızca bizim belgelerimiz var ve yine de suç diye yazılmış. Dedim ya, 560 kuruş bulamayınca ya nasıl uydururuz diye bir şey dememiz lazım. 560 milyarlık yolsuzluk dedik, gittik bunu Ankara'da Beştepe'ye de anlattık. 560 milyar dedik, bir şey gösteremezsek bu adam bizi döver.

Bak bakın halk diliyle anlatıyorum ha. Bu aynen böyle değilse adımı değiştiririm ya, üstüne sopayla kovar. Biz o adama dedik büyük yolsuzluk var, 560 milyar dedik, bir şey bulmamız lazım. Cebeci’de 110 milyar, 50 küsur milyar da buradan, hadi bakalım yutturalım millete 160 milyar.

Ondan sonra turbun büyüğü işte. Var ya turbun büyüğü! Ne dedi Yozgatlı amcam? Ne turbunan ne şalgamınan dedi değil mi? Turbunan şaigamınan bu iş olmaz dedi. Ben bu amcamın yanındayım işte.

Bu krediler nasıl alınır? Bir belediye yurt dışından keyfine göre gidip kredi alamaz. Önce proje, kamu yatırım programına alınır. Sonra, bunlar öyle kolay işler değil, kamu yatırım programı için ben 3 yıl, 5 yıl bekledim. Sonra belediye meclisi onay verir. Sonra Hazine’den dış finansman izni alınır. Tahvil içinse SPK’nın onayı gerekir. Her finansman, ödeme planı ve sözleşmesiyle Hazine’ye bildirilir. Bu onaylar olmadan bir kuruş bile yurt dışından bu ülkeye getiremezsiniz.

Bakın, kurumları sayıyorum: Önce proje kamu yatırım programına alınacak. Bu nerede imzalanıyor biliyor musunuz? Cumhurbaşkanlığı'nda. Cumhurbaşkanlığı'nda imzalanıyor. Beylikdüzü metrosu için 5 yıldır hâlâ imza bekliyoruz. Kimi proje için 2 yıl bekledik, kimi proje için 3 yıl bekledik, zar zor imzalandı. Yani projesi hazır, finansmanını bulmuşuz Beylikdüzü’ne; sırf Ekrem İmamoğlu oraya temel atmasın diye, 5 yıldır Sefaköy-Beylikdüzü metrosunun kamu yatırım programına alınmadığı bir ülkede yaşıyoruz.

Belediye meclisi onayı, Hazine dış finansman izni, SPK onayı ve Hazine’ye bildirim. Her kredi için Hazine’den izin alınmış. Bu izinleri iddianame kendisi sayıyor. Ve bu krediler kimden alındı? Dünyanın en büyük bankalarından, kalkınma kuruluşlarından. Ya kim dolandırılmış? "Dolandırıcılık" deniliyor ya. Aldatılan kim? Krediyi veren bankaların hiçbiri şikâyetçi değil. Allah'a şükür, Allah'a şükür tek bir gün, yarım gün bile aksatmadan paramızı ödedik.

Öyle bir kurum yönetiyoruz ki şu zor günlerde bile, hani her gün "Çökecekler" diye konuşuluyor ya İBB’ye, İBB’nin vergi borcu yok biliyor musunuz, iştiraklerinin. Yüz milyonlarca dolarlık vergi borcuyla, SGK borcuyla devraldığımız İBB’nin, iki tane İGDAŞ faturasını ödemeyip o günün parasıyla, bugünün parasıyla 250 milyon dolara yakın İGDAŞ faturasını bile, İGDAŞ faturasını bile BOTAŞ’a, yanlış demedim değil mi, BOTAŞ mıydı, BOTAŞ’a ödemeyen İBB’nin o paralarının hepsini biz ödedik. Şu anda İBB’nin tek bir kamu kurumuna, SGK’ya, vergi dairesine tek kuruş borcu yok. Öyle bir bütçe yönetiyoruz. Bu zor günlerde bile.

Bütün projeleri tıkır tıkır işliyor. Bir de üstüne üstlük daha önce kullanmış olduğu tahvilin Nisan 2028’deki borcunun, 360 milyon dolar civarında olması lazım, 300 milyon doları da kasada. Çökmek istedikleri şey bu, biliyor musunuz? Kasadaki paralara, cebinizdeki paraya, millete ait kurumlara çökmek istedikleri işte bu.

Başarıyı kıskanıyorlar. Ben başarıya, memleketime bir hizmet edecek, ya kim olursa olsun onu kucaklamayan, sarılmayan, ona minnet duymayan namerttir ya.

Krediyi veren bankaların hiçbiri şikayetçi değil, hiçbir dava açmadı, hiçbiri bir ihtar bile göndermedi. Bu bankaların yüzlerce avukatı var, sözleşmelerine en sert maddeleri yazdırdılar. Paranın yalnızca bir projenin hak edişine gitmesini isteselerdi bunu açıkça yazarlardı. Üstelik operasyondan sonra bile kredi vermeye devam ettiler; Ekim 2025'te 75 milyon dolar ve 20 milyon euroluk yeni bir sözleşme, iddianame kamuoyuna açıklandıktan sonra Şubat 2026'da 110 milyon euroluk bir sözleşme daha. Dolandırıldığı söylenen bankalar yeniden para veriyor yahu, dünyanın en tecrübeli bankaları bu suçlamayı, bu vasat iddianameyi, bu kötü iddianameyi yazan iddia makamını ciddiye bile almamış. Savcılık ise o bankaların yerine geçip, onların hukukunu onlardan iyi savunmaya kalkmış; mağdur "Mağdur değilim" diyor, savcılık "Hayır, mağdursun" diye ısrar ediyor. Sözleşme ne diyor; savcılığa göre krediyle gelen para doğrudan o projenin hak edişine gitmediyse suç işlenmiştir.

Bakalım iddianamedeki en büyük tutarlı işleme. Türkiye'nin ilk belediye yeşil tahvili, bunu biz başardık, 2023'te Londra'da ihraç edildi. 5 yıl vadeli, yaklaşık 715 milyon dolar; 200'ü aşkın yatırım kuruluşundan yaklaşık o zor günlerde 2.6 milyar dolarlık talep toplandı. O yıl Türkiye'nin yeşil tahvil hedefinin yarısını tek başına İBB tarafından gerçekleştirildi. Büyük başarıydı bu parayı bulmak o dönemde. Bu tahvilin sözleşmesinde şu madde var: "Net kredi tutarı, ihraççı tarafından portföy bazlı bir yaklaşımla yönetilecektir. Tam tahsis tamamlanana kadar, tahsis edilmemiş tutarlar ihraççının, yani bizim İBB'nin, genel nakit yönetimi politikalarına uygun olarak yönetilecektir." Yani bize veriyor yetkiyi, parayı sana verdim, sen yönet diyor.

Paranın… Kendin “ekonomistim” diye tanıtana anlatıyorum ben bunu şu anda. Paranın genel nakit yönetimi içinde yönetileceği sözleşmede açıkça yazılı. Ve en ilginci ne biliyor musunuz? Bu madde iddianameye savcılığın kendi eliyle yazılmış, sonra bu maddeye uyulduğu için suç isnat edilmiş. Sözleşmeyi oku, sözleşmeyi yaz, sözleşmeye uyanı suçla; hukuk tarihine geçecek bir yöntem bu, bu yöntemi de bu iddia makamı icat etti, tebrik ediyorum.

Başka sözleşmeler de var; bir kalkınma ajansının kredisi yeniden finansmana açıkça izin veriyor, bir başka kalkınma bankasının kredisi öz kaynakla daha önce yapılmış ödemenin krediden geri alınmasına izin veriyor, bunları da iddianame kendisi yazıyor. Krediyle gelen para kurumun kasasına girdiği anda, kurumun mali kaynağı olur. Kamu Haznedarlığı Yönetmeliği bunu söyler, Hazine de böyle çalışır, kamu bankaları da böyle çalışır. Bu mantıkla bakılırsa Hazine de bütün kamu bankaları da her gün kamu zararı yaratıyor demektir.

Yani Alibeyköy-Eminönü tramvayı yapılırken, henüz finansman kaynağı gelmeden biz para harcıyoruz kasamızdan, müteahhide para veriyoruz, iş yürüyor. Sonra finansman kaynağı buluyoruz, yurt dışından paramız geliyor. O para o hesaba yatıyor, o dış krediler hesabına, ama biz daha önce o parayı ödediğimiz için o parayı, o ödediğimiz paranın dış kaynak olarak geldiği zaman itibarıyla o parayı alıp tekrar İBB'nin kasasında kullanıyoruz, işin basit özeti bu.

Şimdi burayı yazan iddia makamının anlayacağı dilden anlatayım. Buzdolabına ihtiyacımız var, tüketici kredisi çekiyorsunuz. Para hesabınıza yatıyor, buzdolabını kredi kartıyla alıyorsunuz, kartın ödemesi ayın 5'inde.

Ayın biri geliyor. Hesaptaki parayla kiranızı ödüyorsunuz. Ayın 5'inde maaşınız yatıyor, kart borcunuzu kapatıyorsunuz. Ev ekonomisi yani. Kredi şimdi kötü mü kullanılıyor? Ay, buzdolabı aldınız, kiranızı ödediniz, kimseyi mağdur etmediniz, ev ekonomisini düzgün çözdünüz.

Yani şey vardı, benim çok takıntılı bir esnaf arkadaşım, daha doğrusu büyüğümüz, Trabzon'da, "Bu cebindeki parayla bir şey ödeyecekse, bu cebindeki parayla başka bir şey öderse ona göre bu cebindekini ona vermez, illa bu cebinden verecek." Az çıktı mı da çarpar ya, nasıl onu az koydun? Ya şuradan tamamla, yok bu niye az? Ya tamamla sonra onu düşünürsün falan, böyle takıntılı bir vatandaştı. Allah selam versin. Aynı kafa. Ama bu kafa hani böyle masumun kafa da değil yani. Bu kafa arızalı. Bize suç isnat edecek yani. Bize 60 milyarla yargılayacak ha, çocuk oyuncak değil bu. 60 milyar, kamu parası! Hatta bu iddianameyi yazanlar da az önce bahsettiğin ev ekonomisini kendi hayatlarında da uyguluyorlardır. Kendi evlerinde de yaptıkları şey, İBB’de yapılınca adı 60 milyarlık dolandırıcılık oluyor yani. Borç borçla kapatılmış.

İddianamede bir cümle daha var.: “Tabiri caizse borç borçla kapatılarak kamu zarara uğratılmıştır.” Şimdi iyi bir şey söyledim ya… Borç borçla kapatılır yani, olur mu? İddianamede “borç borçla kapatılmışsa, kamu zarara uğratılmıştır!” Yani 35 yıllık iş hayatım var benim ve böyle bir rezillik görmedim. Canım zaten yanıyor, üstüme basma.

19 milyar 850 milyon lira yabancı bankalara geri ödenmiş ana paradır, borç ödenmiş. İddianame buna zarar diyor. Bakkalda bilir, esnaf da bilir. Aldığın borcu zamanında ödersen itibarın artar. Nasıl ödediğinin önemi yoktur. Borç alırsın, sermayenden ödersin, başka bir hesapta vardır, oradan alırsın, başka bir şirketin vardır, oradan kullanırsın. Krediyi krediyla kapatırsın. Ne yazık ki Türkiye'nin kriz ortamlarındaki en sıkıntılı halidir bu. Devlet bunu yapıyor.

Kuruşu kuruşuna ödendi. Hiçbir kredide Allah'a şükür, İstanbul Büyükşehir Belediyesi hiçbir tahvilde temerrüde düşmedi. Bakın ne dedim? 2027'deki tahvilin bile parası büyük oranda hazır. O kadar titiz çalışıyoruz. İlk ihraç edilen 580 milyon dolarlık Eurobond da Aralık 2025'te tıkır tıkır ödendi. Bunu buradan tebrik yazısı yazdım yöneticilerimize. Hem de yüzlerce bürokratımız tutukluyken, tek kalemde hiç yapılandırma yapılmadan.

Peki, borcu borçla çevirmek gerçekten suç mu? Değil. 2026'nın ilk üç ayında Türkiye Cumhuriyeti Hazinesi 5,5 milyar dolarlık yabancı para tahvil geri ödemesine karşılık 5.9 milyar dolar geriden borçlandı. Ödediği her 100 dolar için 107 dolar daha borçlandı. Buna finansman ile finansmanı denir. Bütün devletlerin, bütün şirketlerin her gün yaptığı en olağan iştir. Şimdi soruyorum: Bize %20 için zarar yazan anlayış, Hazine’ye %107 için ne yazar?

Mehmet Şimşek. Sayın Bakan’a 2025'in başında gittim. Dedim ki "Zor bir yıla giriyoruz -tabii 19 Mart'ta operasyon yapılacağını bilmiyoruz- zor bir yıla giriyoruz görünüyor, sayın bakan" dedim, "Refinansman ihtiyacımız olabilir. Bizim bu yıl 585 milyon doların geri ödemesi var, 600 küsur milyon dolar yapıyor faiziyle beraber, 640 milyon dolara yakın. Refinansman için bize sizin de yapmış olduğunuz, yaptığınızı biliyorum dedim -çünkü az önce anlattığım 2026'daki finansmanın aynısını 2024'ün sonunda da yaptılar- ihtiyacımız olabilir, sizden onay için destek, bunun için de mi onay almak zorundasınız? Yani yurt dışından gene para bulacağınız için tekrar Hazine onayı vesaire gerekiyor. Destek istedim, bakan yardımcısını görevlendirdi, ismini hatırlamıyorum, "Görüşülsün" dedi ve bana ret cevabı geldi 3 gün sonra. Nereye izni? Başınızın çaresine bakın dedi. Baktı da Allah'a şükür ama onlar bakamadı. 1 sene sonra genele finansman yaptı daha 5.5 milyar dolarlık. Biz baktık başımızın çaresine.

6 milyar 190 milyon lira için iddianame bire bir bağlantı kurulamadı diyor. Sonra bu parayı zarara ekliyor. Bağlantı kuramadığı parayı zarar hanesine nasıl yazarsın? Bir kredi için de paranın oraya gitmiş olabileceği düşünülmektedir yazılıyor. 53 milyar liralık bir suçlama düşünülmektedir diye kurulmaz. 53 milyar lira bu ya! Bir suçlama düşünülmektedir! 53 bin lira da değil. 53 milyar lira için bir suçlama düşünülmektedir diyemezsiniz yani.

Hesabın kendisi de tutmuyor. Aynı tutar iddianamenin bir sayfasında 31.7 milyon, başka bir sayfasında 131.7 milyon. Eylül 2024'te imzalanmış bir kredinin parası 2023'te gelmiş gösteriliyor, para sözleşmeden 1 yıl önce gelmiş. Örgüt finansmanı diye yazılan şirketlerin imzasız iddianame ile imzalı iddianame arasında değişmiş. Örgüt finansmanı… Biz bu parayı birileri geçerlerdi, işte birisi geldi burada tanımayız, etmeyiz. Birkaç defa burada şey verdik, ifade verdik, 7, 7 firma asıl. Hiçbirini tanımıyorum bu arada. Hani diyorum bunlarla ne işimiz var bizim? "İşte bu krediden para İBB'nin kasasından iştirake gitmiş, iştirak de onu bir firmaya ödemiş, İBB'nin kasası diyor ki 'Bu para dış krediden gelen paradır, dolayısıyla örgüt finansmanıdır'. A firması suçlu" diye duygu veriyor ya. İBB'den alacağını al. Hani buzdolabı parasıyla ev kirası meselesi yani. Sayın heyet, siz de dinlediniz mecburen. Kendi kalemlerini toplayamayan bir hesap, benim hakkımda 7 ayrı dolandırıcılık cezası istiyor.

Bu kredilerin hangi şartlarda alındığını da anlatmam gerekir. Çünkü bu eylemin asıl inormasyonu buradadır. Hazineye gönderilen kredi izni talepleri yıllarca bekletildi. Çekmeköy-Sancaktepe-Sultanbeyli metrosu için 75 milyon avroluk ek finansman talebi mecliste tam 10 ay bekledi. O zaman mecliste çoğunluk değiliz. Tam 10 ay. En düşük oyu aldığımız Sultanbeyli'ye metro yapmak için kıvranıyoruz ama AK Partili, belediye meclis üyeleri çoğunluk oldukları mecliste bizi 10 ay beklettiler. Yani o gün imzalansa da 1 ay sonra hesabınıza gelecek onayı biz beklettiler.

Sonra Hazine'de de bir buçuk yıl bekledik. Bazı taleplere, az önce Beylikdüzü örneği verdim, hiç cevap verilmedi. Bakanlıktan para istenmiyor. Finansmanı bulunmuş metrolar için yalnızca izin isteniyordu, o izin bile verilmedi. Kamu bankalarından alınan kredi ne kadar biliyor musunuz? Sıfır.

Ey halkım, İstanbul Büyükşehir Belediyesi kamu kurumu, Türkiye'nin en itibarlı kamu kurumu. Dünyada en itibarlı kredi notuna sahip Türkiye'nin kamu kurumu. Hiç temerrüde düşmemiştir, gününde borcunu ödemiştir ve en kolay borçlanabilen kamu kurumudur ve Türkiye'deki kamu kurumlarından benim dönemimde, altı yıldır aldığı kredi miktarı kocaman bir sıfır, sıfır! Parasının kesinti yapılarak bütçemizden toparlandığı en büyük kesintinin sahibi İstanbul Büyükşehir Belediyesidir. İller Bankasından da aldığı para sıfırdır, sıfır! Ve böyle bir şeyi Türkiye Cumhuriyeti tarihi görmedi.

Peki, almış mıdır? Almıştır. Biz alamadık. Ama ne yaptılar biliyor musunuz, burada hatırlatmak isterim. Aynı kamu bankası VakıfBank, bir yandaş müteahhidin alacağı olan dış kredi hesabımızdan, dış kredi hesabımız da haczedilemez bu arada, haczedilemez, bakın haczedilemez. Usulsüz bir biçimde paramızın haczedilmesine VakıfBank onay verdi. VakıfBank onay verdi, aldığım bilgi ne biliyor musunuz? Orası neresi bilmiyorum, hani diyorlar ya "yukarısı" dedi. Yukarısı talep etti, vermeseydin ne yapardın biliyor musunuz? Benim duyduğum bu. VakıfBank, 50-55 milyon dolar paramızı bir yandaş müteahhidin haczetmesine müsaade etti. Davayı biz kazandık ama parayı alan gitti. Alacağımız var, dava hala devam ediyor. Kazandık, işte gitmişti üst mahkeme falan filan. Üç sene geçti. Kamu bankası bize 0 lira para vermiyor, 1 lira vermiyor ama olan paramızın haczedilmesine usulsüz bir şekilde müsaade ediyor.

Bakanlığın yapıp İBB'ye devrettiği hatlar var İstanbul'da. Kıymetli İstanbullular, geçmişte Bakanlığın yapıp İBB'ye devrettiği hatların bedeli normalde 20 yılda kesiliyordu, 20 yılda. Yani İstanbul'a bir hizmet yapılıyor, Bakanlık "Sen yapamıyorsun, ben yapayım" diyor, bunu yaptı daha önce. Yaptık, bitirdikten sonra da İBB'nin bütçesinden bunu 20 yılda kesiyordu bizden önce. Mesela biz hala 15-20 yıl öncesindeki kesintileri ödüyorduk göreve ilk geldiğimizde bitmiş metroların.

Peki ne oldu? Bir tablo gösterebilir miyiz? Yaklaşık 571 milyon dolar. Yani bize bir kuruş vermeyen kamu bankaları varken Tavşantepe-Sabiha Gökçen Havalimanı metrosunu, Başakşehir-Kayaşehir metro hattı inşaatının ve 5 milyar, diğerini 2,5 milyar, Bakırköy-Bahçelievler... Bu tabii geçmiş yıllara ait, rakamlar gözünüze az gelmesin yani; bugünkü maliyeti 27 milyarı buluyor, 30 milyar liraya yakın. Bakın orada Levent-Hisarüstü metrosu var, yıllar önce bitmiş, aslında daha yıllar sürecek, 329 milyon, hadi bu da var, bunu da hazır alalım... Şu paraların tamamı bizden 20 yılda kesileceğine 10 ayda, 11 ayda pat diye aynı yıl hesabımızdan kesip aldılar, 2023-24 yıllarında, aynı yılda!

Ben onu bir yılda ödeyecek gücüm olsaydı, ki var, ödedik işte; biz yapardık onu, sana niye yaptıralım? Yaptı, bitirdi Bakanlık; bizden çatır çatır 10 ayda, 11 ayda parasını aldı. Nasıl aldı? Hesabıma yatırıp da "Ver" demedi; kaynağından kesti para, öyle geldi hesabımıza. 30 milyar gibi. Neredeyse 600 milyon dolar yani bugünün parasıyla.

Peki biz ne yaptık? Biz ne yaptık? İzin bekleseydi metrolar duracaktı. İstanbullular cezalandırılacaktı, durmadık. Projelere öz kaynakla başladık. Hak edişleri öz kaynakla ödedik. Kredi izni gelince gelen parayı harcanmış öz kaynağın yerine koyduk. Çekmeköy-Sultanbeyli hattı 1.5 yıllık izin sürecinde 1 gün bile durmadı. İşte Doğuş’la konuştuk burada yani. Doğuş firması bile geldi. Evet, Allah razı olsun. Bazen onlar kendi öz kaynaklarından harcadı, bazen biz ödedik falan filan. İdare edin dedik. 3 ay dedik, sonra bir yerden bir paramız geldi, parasını ödedik vesaire. Böyle yürüdük gittik. Niye? İstanbul’a öz kaynak yaratarak metroları yapalım diye.

Bir krediden gelen paranın büyük kısmıyla devlet bankalarından hazine ve kent tahvili alınmış. Kurumun parası enflasyona karşı korunsun diye devletin tahvilini almak da suç sayılmış. Devletin kağıdına güvenmek, devlete karşı suç olmuş. İzin vermeyenler, kredi vermeyenler, 20 yıllık kesintiyi 1 yılda yapanlar şimdi o kredinin nasıl yönetildiğini de suç diye bize yazıyorlar. Ve böyle bir rezalet görülmemiş. Krediler nereye gitti? Genel sekreterimiz hesabı tek cümleyle verdi. Kullanılan kredi yaklaşık 2.9 milyar euro, harcanan para yaklaşık 3.1 milyon euro. Nokta. Nokta yani.

İlkeyi de söyledim, bütçe olmadan ödenek olmaz, ödenek olmadan da ödeme olmaz. Raylı sistemden sorumlu daire başkanımız da aynısını söyledi. Aldığımız yurt dışı kredilerinden daha fazlasını harcayarak 65.1 kilometre raylı sistem hattı açtık. Alınandan fazlası metroya harcandı. 5 yıl sonra Sayıştay bir bulgu yazmadı, tek bir bulgu. Hazine görmedi, bankalar görmedi, bir tek bu tabloyu, mesleği ne bilmiyorum, avukat olduğu kesin ama savcı yazdı. Savcı yazdı.

Her sabah o vagonlara binen milyonlarca İstanbullu, bu iddianamenin kamu zararı dediği şeyin içinde yolculuk ediyor. Bunu yazan ve yazdıranların da aileleri dahil buna. Herkes oradan faydalanıyor. 2019’da İBB’yi devraldığımızda kasada sadece 7 milyon lira vardı. Niye biliyor musunuz? 23 Haziran’da seçim yaptık. Normalde kamu kaynağı, ey halkım, kamu kaynağı her ayın son günü hesabınıza yatar. Tarihte bu nettir. 50 küsur yıllık yerel yönetim tarihinde merkezi idarenin vergilerinden gelen para o ayın son günü hesabınıza geçer. Nettir bu.

Yani bizim haziran ayında kasamıza gelen para da haziran ayının son günü hesabımıza gelecekti. Ama ne oldu biliyor musunuz? 23 Haziran’da seçim var ya, 15 Haziran’da 30 Haziran’da gelecek para hesaba yatırıldı. Niye? Anladılar ki Ekrem seçimi kazanacak. Daha Hüseyin Gün yok ha, seçimi kazandıracağını da bilmiyoruz Hüseyin Gün’ün. Hüseyin Gün daha yok. Daha tanışmamışız yani. Henüz casusluk faaliyetlerine başlamamışız!

Ve 15 Haziran’da parayı yatırıyorlar Vali Bey o zaman görevli Ali Bey, Ali Yerlikaya, yandaş müteahhitlere 100’er milyon, 100’er milyon dağıtıyor. Geldiğimizde sadece maaş parası 350 milyon lira, kasada 7 milyon lira para var. 2019 Haziranı.

Bunu yaşattılar bize. Kayıtları, evrakları orada. Kime ödedikleri de.

Bu arada isminin herkesin çok iyi bildiği, Sayın Cumhurbaşkanının avukatları da dahil, enteresan, bugünün parası 3,5 4 milyon dolarlık, 2,5 milyon dolar avukat paraları da ödendi çatır çatır. 6-7 tane de avukat parası var. Havuz avukatları görmüşlerse söyleyeyim. Buna da dolandırıcılık diyorlar!

Bu iddianameyi uluslararası bankalar okusa, İstanbul'u bölgenin finans merkezi yapma hayali unutulur. Yanından bile geçemeyiz. Bir kişiyi yarıştan almak için bu ülkenin itibarı bu kadar hoyratça, bu kadar acımasızca harcanmış.

Eylem 140. Şimdi üçüncü eyleme geliyorum. Kirazlı-Halkalı metrosu. 22 milyar 460 milyon liralık ihale. Tabii çanı çok yandığı için değerli kardeşim, burada bizimle kaderdaş olan Ceyhun'u defalarca dinlediniz, biliyorum ama bir de benden dinleyin. Sayın heyet, sayın avukatlar kıymetli basın mensupları… Bu eylemi anlamak için önce şunu bilmek gerekiyor: Haziran 2019'da İBB devraldığında toplam uzunluğu 140 kilometreyi bulan 12 raylı sistem projesi devralındı. Finansmanı planlanmamış, bankalarla ön görüşmesi bile yapılmamış bir kısmının projesi bile çizilmemiş hatlardı.

Mesela Esenyurt-Mahmutbey metrosu ihale edilmiş, ama projesi unutulmuştu. Ya ihale edilmiş. 30 kilometreye yakın bir metrodan bahsediyoruz. Projesi yok. Hani ihalelerden yargılanıyoruz ya biz. Aynı gün, öğleden önce 5 metro projesi ihalesi yapılıyor. Öğleden sonra 5 metro projesi ihalesi yapılıyor. İlginç bir şekilde konsorsiyumlarla böyle al gülüm ver gülümle dağılıyor bunlar. Hani yargılanıyoruz ya biz. Onu davet ettim, bunu davet, yok SGK borcu vardı, yok şuydu, yok buydu. Aynı gün. Ama aynı müteahhitler. Bu niye böyle oldu? Siz niye bununla ilgileniyorsunuz da onunla ilgilenmeyin. Ya diyor aslında üç kişi orada görünüyoruz ama bu bana kaldı, ben bununla ilgileniyorum. O orada kaldı, o onunla ilgileniyor. Nasıl dedin? E biz öyle dedi, baştan anlaşmıştık falan. Ya ben bunlar müteahhitlerden dinledim. 2017'de yapılan ihale, tek gün. Aynı gün. Biz bir de ihalelerden yargılanıyoruz. Yatacak yeri yok bunların. Bunu bize yapanların yatacak yeri yok, yatacak yeri yok.

Ha bu arada bununla ilgili ne yaptınız? Geleceğim oraya. Bununla ilgili suç duyurusunda bulunduk. Ama bakanlık el koydu dosyalarımıza. O 33 dosyanın içinde o dosya işte. Aynı gün yapılan ihalelerin dosyası 33 dosyanın içinde. Onlara geleceğim.

Metro yaptığı için yargılanıyor ya bir insan. Bu eylemi anlamak için önce şunu bilmek gerekiyor. Az önce ifade ettiğim gibi, 2017'si ihalesi yapılan bu 7 hattın inşaatı bir yıl dolmadan bu arada kamu yararı bulunmadığı gerekçesiyle rahmetli Topbaş görevi bırakıp Mevlüt Uysal göreve geldiğindeki ilk hamlesi, üç hat ödeneksizlikten kendiliğinden durmuş, 103 kilometrelik 10 hattan diğerleri de kamu yararı olmadığından dolayı iptal ediliyor.

Yönetime geldiğimizde, bu 105 kilometrelik bu işin tamamına yakın ayağa kaldırıyoruz arkadaşlarımızla. Tamamını. Merkez idare bizde değil. Kamu kamu kaynaklarından bir lira alamadık. Şeffaflığımızla, girişimciliğimizle… Görüştük evet. Yani dünyanın önemli kurumlarıyla, önemli şehirleriyle İstanbul'da brifingler verdik. Bizzat ben sunum yaptım. İngilizcem fena değildir, İngilizce işletme mezunuyum. Bizzat brifing verdik. Hem burada hem yurt dışında. Tamamını ayağa kaldırdık.

Bugün bizim dönemimizde yapılan ve finanse edilen raylı sistem 105 kilometreye ulaşıyor. Açar mısınız bir şeyimiz vardı. 2019-2026 yılının sonu itibariyle, 105 kilometre metroyu yaptık veya parasını ödedik. Gurur duyuyorum. Üstüne de 14 kilometre yaptık. Bir önceki 10 yılın ortalaması 10 yılın 7,5 kilometredir. 2 katına çıktı. Hani hani diyorlar ya merkezi idare, yerel idare aynı olmazsa iş yapamaz. Alın size örneği. Alın size örneği.

Altta da bizim şimdi halen devam eden metrolarımız 4.7 kilometre çatır çatır devam ediyor hala bu zor günlerde. Ve izni gelse 22 kilometrelik Beylikdüzü'nün… Hepsi bu hafızada var, hepsi bunlarla yaşıyorum o 12 metrekarede. Metroyu, Beylikdüzü metrosunu başlatacağız. Yine böyle bekleyen kapıda 2-3 tane metromuz var. Karşıda minibüs yolunu takip eden ta Maltepe'ye Kartal'a kadar uzan tramvay projemiz var, Üsküdar'ı bağlayacak şekilde.

İddianameye göre, bu ihalede az önce bahsettiğim Kirazlı-Halkalı ihalesinde %7 ile 10 arasında rüşvet anlaşması yapılmış. Firmanın SGK borcu gizlenmiş. Yaklaşık maliyet firmaya sızdırılmış. Şimdi bu iddia üzerinden tek tek rahat rahat geçelim. Önce anlaşma, iddianame bu eylemde kendi eliyle şunu yazıyor: Rüşvet anlaşması, örgüt lideri şüpheli İmamoğlu tarafından yapılmamış. Anlaşmayı yapan ben değilim. Bunu ben söylemiyorum, iddianame söylüyor ama ceza yine sana kesiyoruz deniyor. Sözlü dayanak üzerinden hareket edilmeye çalışılıyor. Tek kaynağı ne? Bir itirafçı. Duyum. Duydum diyor. Ne yapsın adam? Çocuğu hapiste. Ne yapsın adam? Çocuğu da hapse atmışlar.

Duruşmada itirafçıya soruldu. Bu eylemi biliyor musunuz? Hayır okumadım. 140 okumadım. İhale komisyonuna soruldu. İhale komisyonu soruldu. Cevap hiçbirini tanımıyorum. Beni bu ihaleye bağlayan o adam o eylemi okumamış. İhaleyi yapanları tanımıyor. Hatla adlarını bile yanlış biliyor. Peki rüşvet kelimesi nereden çıkmış? Kendisi anlattı ifadeden önce böyle biliyorum. Sonra bunların hepsi rüşvetmiş. Nereden öğrenmiş? Basından. Bu da başka bir itirafçı. Önce manşet atıldı, sonra itirafçı manşeti oldu. Sonra manşet ifadeye döndü, sonra ifade iddianameye girdi, daire tamamlandı.

Oranlar da itirafçıdan itirafçıya değişiyor. Birinde %7, birinde %7 ile 10 arası, bir başkanında %7 konuşuldu. %10 diyen itirafçı da duruşmada şunu söyledi: Ben bu işin içerisinde yer almadım. Ve ertesi gün ekledi: Bunlar benim izlenimlerimdir. Bunları ispat edecek halim yok. İspat edecek hali olmayan izlenimler, duyumlar, hattın adı yanlış bir duyum, okunmamış bir eylem; %7'nin bütün dayanağı bu.

Sonra SGK borcu. İddiaya göre firmanın SGK borcu vardı ve gizlendi. Dosyada Sosyal Güvenlik Kurumu resmi yazısı var. Ne yazıyor? Borcu yoktur. Devletin kendi kurumu borcu yok diyor, bilirkişi borcu var diyor. Devletin belgesi bir yanda bilirkişi düşüncesi öbür yanda.

Burada iddia makamının sefilliğinden sonra bize yaşattığı bu rezaletten sonra en büyük rezaleti yaşatan bir başka merci de bilirkişi kuruludur.

Sonra yaklaşık maliyetin sızdırılması… Firma yöneticisi bu iddiaya tek cümleyle tokat gibi cevap verdi: "Resmî Gazete'de yayınlanan rakamın sızdırılmasından söz edilmesi tamamen hatalıdır." Şimdi soruyorum; Resmî Gazete'de ilan edilmiş bir rakam nasıl sızdırılır?

Şimdi bu eylemin en önemli gerçeği: Rüşvetle bağlandı denen bu ihale, 7 Ekim 2024'te yönetimi tarafından iptal edildi. Rekabet yeterli bulunmadı, ihale yeniden yapıldı. Yeni ihalede iş iddianamenin kendi rakamlarıyla yaklaşık 486 milyon lira daha ucuza verildi. Daire başkanımızın hesabıyla kamuya sağlanan toplam fayda 600 milyon lirayı geçmiş bulunuyor. Bir daha söylüyorum; ihale iptal edildi, yeniden yapıldı, kamuya, kamuya yarım milyar para kazandırıldı. Millet kazandı ve o kazanç yüzünden yargılanıyorum. O kazanç yüzünden burada Ceyhun arkadaşım aylarca yattı, hapis yattı. Bizse hâlâ yatıyoruz.

O ihalenin tanıtım toplantısında firmalara ne söylendiğini de hatırlatayım. Ben, ben söyledim. Bir sürü katılımcı vardı. Yıllardır hiç davet edilmemiş, kasten davet edilmemiş herkesi davet ettirdim. "Bakın, hiçbirinizi birbirinizden ayırmayız" dedim. "İyi fiyatı veren, iyi bir firma olan herkes bu işi alır" dedim. O salonda iktidara yakın firmalar da vardı, onlara da aynısı söylendi; başkalarına da aynısı söylendi. İyi fiyatı veren işi aldı.

Peki bu eylemde zarar diye ne yazılmış? 690 milyon lira. Bir başka sayfada 697 milyon lira. Rakamda bile anlaşamamışlar. Bu para nedir? İptal edilen ihalede firmanın yatırdığı geçici teminat. İddianameye göre bu teminat yanmalıydı. Yakılmadığı için zarar. Ama iptal edilen bir ihalede teminat irat kaydedilemez. Kanun iade edilmesini söyler. Kanunun "İade et" dediği para iade edilmiş, iddianame buna zarar diyor. Şimdi bu eylemi baştan sona yan yana koyalım: Benim örgütüm bir ihaleden rüşvet alacakmış, sonra o ihaleyi kendisi iptal etmiş, işi yeniden ihale etmiş, daha ucuza vermiş, kamuya yarım milyar kazandırmış, üstüne bir de kanunun "İade et" dediği teminatı iade etmiş. Böyle bir örgüt dünyada görülmemiştir. Böyle bir suç örgütü dünyada görülmemiştir. Rüşvet alacağı ihaleyi iptal eden bir rüşvet şebekesi!

Metro, maden, kredi... Bu üç eylem bu iddianamenin özüdür. Üçünde de kamunun kasasından kimsenin cebine tek kuruş girmemiştir. Üçünde de kamu kazanmıştır. Üçünde de suçlanan, kamuyu kazandıran olmuştur.

Önümde 155 eylem var. İlk iddianamede 143 eylemdi, yetmedi bir ek iddianameyle 12 eylem daha eklendi. Bu sayı neden bu kadar büyük? Suç çok olduğu için değil; İstanbul'da yaptığımız her iş tek tek suç dosyasına konduğu için. Her ihale bir eylem oldu. Her imar kararı bir eylem oldu. Her konser, her festival, parka dikilen her fidan bir eylem oldu.

Delil var mı? Yok. Belge var mı? Yok. Para izi var mı? Yok. Bana ulaşan tek bir kuruş var mı? Yok. Ne var? İtirafçılar var, beyanları var. Beyan, beyan, beyan... Duyum. Sonucu önceden belli bilirkişi raporları var, tümüyle sipariş. Ama korkutarak ama terfi ettirerek... Ama Sayıştay'a üye yapılarak ama başka bir şey yapılarak... Bunlar her şeyi tarihe yazdı, yazacak. Ve her eylemin sonunda aynı iki kelime: "Örgüt lideri." Delilin yerine bu iki kelime yazılmış. Amaç ispat değil, amaç sayı. Sayı büyüsün ki delil olmadığı görülmesin.

155 eylemin 69'u rüşvetle irtikap. Rüşvet dediler, peki cebine kimin cebine para girdi, kim zenginleşti? Yok. Hangi para hangi hesaba gitti? Yok. Dosyada bunun tek bir belgesi var mı? Yok. Tek bir banka kaydı var mı? Yok. Dosyada ne var? Kreş var, okul var, cami var, yurt var, spor tesisi var, otopark var, cemevi var, kamu binası var, restore edilen tarihi yapılar var, parklar var, eski tarihi yapılar var... Hepsi İstanbul halkına kalır. Hatta Anadolu'nun birçok yerinde kalır. Hiçbiri bir kişinin cebine girmedi.

Kreş yaptıran rüşvetçi! Böyle bir rüşvet dünyada görülmüş müdür? Bu dosyada rüşvet diye anlatılan şey kentin kazanımı; kişisel menfaat yok, kamu yararı var. İrtikap dediler, irtikap bir kamu görevlisinin zorlamasıdır, korkutmasıdır. Telefonda para topluyorlar; "Hadi sen şuraya şunu yap, sen de şuraya şunu gönder" deniyor, bunda hiçbir şey yok. Ekrem İmamoğlu bir kalemde bir proje yapılırken 5.400 metre, 55-60 milyon euroluk gayrimenkul kazanıyor, o irtikap! Öbürü helal, Ekrem kazandırınca kamuya haram! Özeti bu! Özeti bu! Oraya onu ver, buraya bunu ver... Ben o kadar çok şey biliyorum ki! Bunun adı Ekrem yapınca haram, adı irtikap; başkası yapınca helal. Ses tonumuz aynı bizim.

Bu dosyada belediyenin zorladığı tek bir kişi var mı? Yok. Koşup savcılığa mı, şikayet mi etti? Yok. Peki bu dosyada zorlanan hiç kimse yok mu? Var. Ama zorlayan belediye değil. Zorlama bu davanın içinde yapılıyor, bu soruşturma sürecinde yapılıyor. Milletin anasını ağlattılar. Firmasına göz koydular, parasına göz koydular, çocuğuna göz koydular, ailesine, yuvasına. Evini 1 defa basmadılar, yetmedi 3 defa bastılar, 5 defa bastılar. Hepsi kayıtlı. Hepsi evraklı. Hepsi belgeli.

Bu salonda sırf bana hakkını helal ettiği için bir sanığa tutuklama talep edildi. Adamın kemiklerim eridi ya. Yıkılacak gibi hissettim ya. “Hakkını helal et” dedim de “helal olsun” dedi diye ya. Rengi benzi gitti, kalp hastası, biliyorum yani. Sonra başka bir davadan bir daha tutuklanmış, öyle gitti. Allah yardımcısı olsun. Gözdağı verildi yani. Biz bunları bilmiyor muyuz, cahil miyiz biz ya? Allah’a şükür iyiyim yani bu konularda, hiç unutmam.

Bu salonda dava sürerken görüşmeye çağrılıp, ifadenin arkasında dur denilenler var. Biz bunları biliyoruz. Durmazsan ha denilenler var. Bunları çok iyi biliyoruz yani. Devletin aklı vardır, bunları kaydeder yani, tarih bunları yazar. Menfaatçiler, makam… Makam düşünenler, mevki düşünenler. Avukatını değiştir denilenler var. Bak oraya o avukatınla gelirsen ha diyenler var. Bunları biz biliyoruz yani, bunlar konuşulmuyor mu? Sayın heyet siz de duyun.

Korkutmak, baskı yapmak, istediğini zorla söyletmek; zorlama buysa, sadece bu dosyada zorlama var. Vallahi ondan önce biz milletimizle kucaklaştık, açılışlar yaptık, törenler yaptık, bir arada olduk. Hiçbir sorun yok yani. Hiç hiçbir sorun yok. Allah'ıma bin şükür. Vatan, millet adına ne yapıldıysa yapıldı Sayın Başkan, Sayın Heyet. Ama adresi belediye değil, adresi bu iddianameyi yazanlardır korkutmanın, zorlamanın.

155 ihalenin 65'i ihale Kültür A.Ş'den 37, Medya A.Ş'den 17, Ağaç A.Ş'den 8, İsfalt'tan 3. Bunlar ne? Bunlar; konserler, festivaller, bayram kutlamaları, reklam panoları, parklara dikilen fidanlar, kışla mücadele. Yani İstanbul'un gündelik hayatı, bu şirketleri zarar ederken devraldık. Bugün kar ediyorlar.

SGK borcu olduğu için 13 firma, İBB'nin bile ihalesine giremiyordu. Hani itirafçı olup işine gelince kibirli övgüsünü yapıp, işine gelmeyince kaçamak yapan Ertan dedi ya burada; şu şirketi biz ilk 500'e soktuk vesaire. Doğru. Biz gerçekten tarihi sayıya ulaştırdık 500'e giren iştirak sayımızı. Başarıyla. Her biri bir başarı öyküsü. Halk Ekmek ayrı bir başarı öyküsü. Hamidiye Su ayrı bir başarı öyküsü. Her biri… İsfalt'ı, Ağaç A.Ş'si, Medya A.Ş'si, Kültür A.Ş'si her bir kurumsal liyakat adına. Çünkü ne partizanlık, ne kayırmacılık… İşte Pınar Hanım burada; biz birbirimizi tanımayız. Ama burada dedim ya arkadaşlarımız da dahil bu memleketin hazinesini emanet ederiz, gözümüz arkada kalmaz, hazinesini. Ne içine fon vurguncusu girebilir, ne bir başkası girebilir. Ama ahbap çavuş işine dönerse, işte böyle olur. Eş, dost, akraba kontenjanına dönerse o kurullar, o zaman bu fon vurgunu da olur, her tür vurgunu da yaşarsınız.

Biz bizim kurduğumuz düzen budur. Kamunun zarar etmediği, kazandığı bir düzen. Peki bu dosyada kamu zararı nereden çıktı? Bilirkişi raporlarında. Benim bilirkişi raporlarım çok iyi. Yani bilirkişi raporlarıyla nasıl alt üst edilmeye çalışıldığını ben yaşadım. İşte bir bilirkişi raporu üzerinden hakkında açılan Satılmış Büyükcanayakın isimli bir bilirkişinin, her bir kişi ihtiyacı olduğunda böyle kapıda bekleyen kişi gibi, adı Ekrem İmamoğlu, adı CHP'li belediyeyse, yani katrilyonda bir ihtimali bile yetmiyor yani. Bir bakıyorsun o bilirkişi oluyor. Hazır yani. Tanıdık herhalde. Ne deniliyorsa yazıyor çünkü. Onun için ben biliyorum bilirkişi meselesini.

Bu raporlar, gerçeği bulmak için yazılmadı. Önceden verilmiş bir karara kılıf olsun diye yazıldı. Suç dedikleri yöntem, bizden önce de aynen uygulanıyordu. Aynı usul, aynı şartname, aynı iştirak. Dün olağandı. Dün, dün. Yani 2019'da seçimi kazandığımızdan bir hafta önceki olağandı, bir hafta sonraki suç! Diyorlar ki bunları geri götürün. Niye? 2019 31 Mart öncesi veya 2019 Haziran öncesi. Bütün şartname, her şey seçim öncesi hazırlanmış. Sadece ihale 2019, bizden sonra yapılmış. Oradakiler suç, öbüründe görünmüyor. Yok, yok. Ya bu kadar ayan beyan olur mu ya? Ya bu kadar kör köze parmak sokulur mu ya? Ya aynı millete sahibiz. Aynı tavadan, aynı tavadaki balığız biz ya. Aynı tastan çorba içen insanlarız biz. Aynı ekmeği kırıp yiyen insanlarız biz. Yarıdan kesip bölüşen insanlarız biz ya. Kimiz biz? Bu memleket ne zaman bu hale düştü?

155 eylemin 9'u aklama. Hangi suçtan gelen hangi para aklamışım? Tek bir dosyada yok. Kendi şirketimizin çalışanlarına ev satmışız, ev aklaması de! Ben en az 40'a yakın insana çalışanına ev verdim kendi şirketimde. 1992'den 2026'ya kadar en az 40'a yakın çalışanıma ev verdi. Evet, daha ucuz verdim. Ödeme kolaylığı yaptım falan filan. 40'a yakın. Kızcağız burada sanık diye yargılanıyor. Neymiş? Para aklamışız! Şantiyelerimizle uğraşıyorlar. Evlerimizi mezur mezurayla ölçüyorlar santim santim. Kaçak katı mı var? Yeni Şafak gazetesi gibi Topkapı'da yeşil alana bina mı yapmışım ben? Sonra 23 Haziran seçimlerine 20 gün kala yapı kayıt belgesi çıkarıp bakanlıktan, bak gene Hüseyin Gün yok o zaman da. Hüseyin Gün daha yok yani. Seçimi garantiye almamışız! Ama Yeni Şafak gazetesine garanti diye alacak belge düzenleniyor. Niye? Ekrem İmamoğlu’na çünkü 7 yıl boyunca manşet atacak. Benim yeşil alana yapılmış binam yok.

Sahiplerini de tanırım yani. Trabzonspor seçimlerinde destekte verdiğim bir insan olmuştur. Tanırım. Ne zaman? Bunlar ne zaman bu hale düştüler yani? Bu rezillik nedir? Kepazelik nedir? Benim ailemle ilgili manşet atıyor Sabah gazetesi: Ekrem İmamoğlu şov yapmış! Evimle ilgili, yuvamla ilgili manşet atıyor. Sen git evinde kendi evinle uğraş. Kendi evini de anlat. Benim evimin belli adresi, tapusu belli. Benim gizli yaşamım yok. Her şeyim ayan beyan. Ben herkesin ciğerini biliyorum. Ama o işlerin yeri adliye, yani burası, gazeteler değil yani. Öyle bir dünya yok. Ben kabul etmiyorum böyle bir dünyayı.

Ben şerefim, namusum, haysiyetim için yaşıyorum. Bu milletin şerefi, haysiyeti ve namusu için yaşıyorum. Bu memleketi, bu insanların ayırt etmiyorum da yani o parti, bu parti. Benim ailemde her parti vardı, ben öyle büyüdüm. Amcam başkaydı, dayım başkaydı, dedemin biri başkaydı, öbürü başkaydı. Hiç fark etmez yani. Biz böyle gördük, görmedik yani. Bu nasıl bir rezillik ya? Noterden, tapudan bedel ödeyerek aldığımız evrakı belli, eve aklama deniyor. Herkesin gözü önünde resmi kayıtlı yapılan alım satım aklama. Bizim elimizde tapu var, noter var, dekont var, onların elinde birtakım aklama diye bir söz var. Başka hiçbir şey yok. Arkadaşlarımızın evi basılıyor. Çoluğunu çocuğunun yanında evleri basılıyor, hala bilmem nerelerde para aramalar, bilmem neler.

“Deli gizledi” dediler, delil çıkmadı. 155 eylemin dördü suç delillerini gizleme. Hangi delili gizlemişim? Nasıl gizlemişim? Belli değil. Avukatımın gitmediği bir toplantıya delil gizleme toplantısı dediler. Dosyaya kendi koydukları baz kayıtları avukatımın orada olmadığını gösteriyor. Yalanı kendi delilleri ortaya çıkardı.

Kullanmadığım eski telefonuma gizlenen delil dediler ya. Bir şeye döndü iş yani. Burada insanlar bir telefon yüzünden aylarca hapis yattı. Bir telefon ya! Savcılık makamı alıp da bu telefonla ilgili bir bevrak yollamadı şuraya yani. Bu insanlar boşuna yatmasın, ya bunda bu incelendi ne nane varsa içinde çıkmıştır yani. Anlattık ya bunu, yazık değil mi insanlara? Ne varmış benim telefonumda? Yalan konuşan bir avukat buraya geldi. İşte şeyini verdi, falan filan, fotoğrafı, şusu busu. Yalan, yalan! Yalancı avukat muhtemel benim hakkımı savunan avukat hapiste. Yalancı avukat!

Geçen köşe yazısında okudum yani, benim işim avukatlarla uğraşmak değil. Ama 16.000.000 euro'luk bir hesabı serbest bırakmak için iş çeviriyor, Cumhuriyet gazetesinde yazılıyor; hiçbir şey yok, tık yok, geziyor insanlar yani. Bu nasıl iş ya? Biz kime güveneceğiz biz yani? Kime güveneceğiz biz? Millet sırtını buraya dayamak istiyor, size yaslanmak istiyor. Size yaslanmak istiyor bu millet. Başka bir yeri yok, bunu söyleyeyim. Ama öyle olmazsa millet olarak döneceğiz, birbirimize sırt vereceğiz. Millet birbirine sırt verecek o zaman. Çözüm bulunur.

Benim gözaltındayken yaşanan bir olay bile bana yazıldı. Gözaltındaki adam delil gizliyor. Ve gerisi; kişisel verileri ele geçirmişim, ortaya ne çıktı, hiç kullanımıma geçmemiş bir uygulama. Metro ve tramvay için alınan krediyle dolandırıcılık olmuş. O raylarda bugün milyonlarca İstanbullu yolculuk ediyor. Devletin izniyle, valilik protokolüyle işleyen bir maden sahası milyarlarca liralık suç geliri olmuş. Dezenformasyon demişler, tek bir talimatım yok. Şüpheli olmadığım bir eylemde 155'in içine konmuşum.

İşte böyle bir şekilde 155 tane eylem oluşuyor. 155 eylem tek bir amaç: Rüşvet, irtikap, ihaleye fesat, aklama, dolandırıcılık, delil gizleme, kişisel veri, Orman Kanununa, Maden Kanununa muhalefet. Orman Kanunu’na muhalefet, Allah'ım ya! En komiği, nezarethanenin en fazla tiye alınan kısmı bu: Orman Kanunu’na muhalefet. Ve dezenformasyon.

Ceza Kanununda adı olan neredeyse her suç bu dosyaya konmuş. Bir belediye başkanına bu kadar çok, bu kadar farklı suçlama neden yöneltilir? Bunun hukuki bir açıklaması yok, açıklaması net olarak siyasidir. Burada yargılanan benim eylemlerim değil, İstanbul'un seçtiği yönetimin bütün icraatıdır. O yönetimi seçen milletin iradesidir. Bu dosyada sayı çok, delil yok, belge yok, ispat yok. Rapor burada.

Ayağa kaldırılan şirketler var. Resmen suç yazılan büyük bir başarı var. Şimdi eylem diye önümüze konan iddiaları bir de şirket şirket, kategori kategori biraz toparlayayım. Çünkü bu dosyanın en büyük bölümü İBB'nin şirketleri üzerine kurulu. Ağaç A.Ş., İSFALT, KİPTAŞ, Kültür A.Ş., Medya A.Ş... Bu şirketlerin yöneticileri bu salonda tek tek dinlendi. Her biri kendi kurumunu, kendi imzasını, kendi alın terini anlattı.

Önce şunu söyleyeyim; bu şirketlerin yöneticilerinin nasıl seçildiğini bu salonda herkes gördü, herkes dinledi, siz de dinlediniz. Profesyonel geçmişine, sektördeki yetkinliğine, insanlığına, yurdum insanı olmasına, anasına, babasına, siyasi geçmişine, yöresine, kimliğine, etnik kökenine bakmadan görev verdik. Her pozisyona o işi en iyi yapacak insan getirmeye gayret edildi. Önceki dönemden gelen deneyimli çalışanlar yerlerinde kaldı, kurum kültürü korundu, yanlış giden ne varsa düzeltildi.

Dikkat ettim, hiç kadın yönetici yoktu, sıfırdı, sıfır. Ama kadın yönetici %30’lara tırmandı. Çünkü benim annem var, benim eşim var, benim kız kardeşim var, biricik kızım var. Nasıl bakarım yüzlerine yani? Kadın yoktu yönetici, kadın. İSPARK'ta 2500 kişi çalışıyordu, kadın çalışan kaçtır biliyor musunuz? Sıfır. Sıfır. Bunun gibi bir sürü daha iştirak söylerim. Sen sadece bu ayrıcalığı yaptık yani. Ayrıcalık değil, hakkını vermeye gayret etmek, yeterli değil.

Bizim anlayışımız insanı ötekileştiren, kurumu güçlendiren bir anlayıştır. Bir avuç insanı değil, 16 milyon İstanbulluyu düşünerek hareket ettik. Peki bu şirketin bugünkü hali ne? İddianame bir suç örgütünü araçlarını anlatıyor, rakamlar ise ayağa kaldırılmış kurumları anlatıyor. Ağaç A.Ş. 412 milyondan 9.7 milyara tırmanan bir bütçeye erişti. Ağaç A.Ş. içinde önümüzde 12 tane eylem kondu. Bu 12 eylemin her birini şirketin yöneticileri bu salonda tek tek çürüttü. MASAK raporlarında açık hesaplama hataları gösterildi. Birbirine zorla bağlanan telefon kayıtlarının HTS yorumlarının nasıl kurulduğu gösterildi. Bir şirketin yıl sonunda borcunu azaltmak için yaptığı olan ödemeler bile suç takdimi gibi sunuldu. Bunların yanına da sonradan vaatlerle değiştirilmiş etkin pişmanlık beyanları kondu.

Ama belgeler başka bir şey söylüyor. 2019'da cirosu 412 milyon lira olan bir şirket 9.7 milyara çıktı. Sayıştay denetimlerinden tertemiz geçti. Türkiye'nin en büyük 500 şirketi arasına girdi. Aktif tedarikçi sayısını arttırdı, rekabeti büyüttü, kurumsal kapasitesini katladı. Bir suç örgütü kullandığı şirketi batırır, biz Ağaç A.Ş.'yi Türkiye'nin ilk 500'ü kar eden bir şirket haline getirdik.

İSFALT ve yol bakım. Kışın ortasında yolda kalmayan bir şehir. İSFALT'ta ve yol bakım birimlerimizde siyasi aidiyetine bakmaksızın, yalnızca liyakati ve onca yıllık belediyecilik tecrübesi için göreve çağırdığımız uzman kadrolarla çalıştık. Bu kadrolar, dünyanın en zor kışla mücadele operasyonlarında birini eksiksiz yönetti. 16 milyon İstanbullu kışın ortasında yollarda mağdur edilmedi. Bu bürokratlar en ufak bir aksaklıkta yüklenici firmalara milyonlarca lira ceza kesti. Kamunun hakkını kuruşu kuruşuna kurdu. İhaleler Sayıştay denetiminden geçti. Ortada tıkır tıkır işlemiş bir hizmet var. Yükleniciye ceza kesen bir idare var ama karşımıza kamu zararı ve örgüt iftirasıyla çıkıldı. Yükleniciye ceza kesen örgüt belli ki burada cezalandırılmak istenen İstanbul'un tek bir kuruşunu yedirmeyen belediyecilik anlayışıdır.

Bugün sabah aşağıda onu konuştuk. Bakın bugün gerçekten çok büyük bir yağmur, su baskını, sel tarihine baktığınızda çok önemli bir yağmur sabahleyin anlattık. Bakın orada bir bilirkişi şeyi var, diyor ki işte şu şu işlemleri yan yana getirdin, işi ayırmadın birbirinden, kamu zararı var. Mazgalların temizlenmesi meselesi konuşuldu. Hatta siz de yani bu bilirkişiler karayollarında, yanlış hatırlamıyorsam karayollarında bilirkişiler siz de yargıladınız, sorguladınız yani, dediniz ki ya niye bunu yapıyorlar. Burada kim cevap vermiş ona? Seyfullah Bey size cevap verdi yani. Dedi ki ya bu mazgal işini mazgal temizleme işini kış hazırlığından birbirinden ayıramazsınız dedi. Yani ne kadar önemli olduğunu yaşıyoruz aslında.

KİPTAŞ, net olarak batmış bir şirketten noter huzurundan kurayla insanlara ev dağıtmaya taşınmış şeffaf bir kuruma döndü. 2019'da KİPTAŞ'ı nasıl devraldık? Genel müdürlük binası, kamu bankalarına ve vergi dairesine olan borçları yüzünden ipotekli. Piyasaya o günün parasıyla 1.2 milyar lira borcu vardı. İhalelere giremiyordu, projelerini teslim edemiyordu. Adeta batmış bir şirketti. Bir yıl içinde bütün borçları ödendi. Kasasında 1 milyar liralık nakit, 3 milyar alacağı olan güçlü bir şirket haline geldi. Ama asıl değişen rakamlar değildi, anlayıştı. 25 yıllık tarihte ilk kez gayrimenkul değerleme birimi kuruldu. Keyfi uygulamaların rayiç altı fiyatlandırmaların önüne geçildi. Tek imza yerine çoklu onay mekanizması getirildi. Bir projenin parası başka bir işte eritilemez oldu. Eş, dost, akrabaya dağıtılan ihaleler yerine işin ehli insanlarla iş birliği yapıldı.

KİPTAŞ'ta ilk kez halka açık canlı yayınlanan müzayedeler yapıldı. Sosyal konut kuraları noter huzurunda canlı yayınla çekildi. Bizzat ben hepsine katıldım. İstanbul Yenileniyor platformu kuruldu. KİPTAŞ'la çalışmak isteyen herkes referansla değil eşit şartlarda başvurabilir oldu.

İstanbul Yenileniyor kampanyasıyla sokak içlerine girdik ve onlarca binayı dönüştürerek bu yükü İstanbul'daki deprem korkusuna 1 liralık kamu bankasından konut kredisi dahi kullanamazken, iş başaran bir kuruma dönüştü. Kurayı noter huzurunda çeken, müzayedeyi canlı yayınlayan bir örgüt… Dünyada böyle bir suç örgütü yoktur.

Ve rakamların ötesinde insan hayatına dokunan işler yapıldı. 3 ilçede, 25 ayrı bölgede 2519 riskli yapı dönüştürüldü. Yaklaşık 11.000 insanın hayatına doğrudan dokunuldu. KİPTAŞ'ın önceki 25 yılında sınırlı kalan kentsel dönüşüm bizim dönemimizde 44 projeye çıktı. 18.258 bağımsız bölümün inşaatı yürütüldü. 11.705 bağımsız bölüm hak sahiplerine teslim edildi. Bir deprem şehrinde 11.000 insanı riskli binadan çıkartıp, aileyi riskli binadan çıkartıp güvenli evine kavuşturmanın suçuysa, o suçu her gün işleriz.

Kültür AŞ'ye, Medya AŞ'ye zarar eden şirketten kâr eden şirkete. Kamuyu zararı iddialarında en yüksek üçüncü rakam, Kültür AŞ ve Medya AŞ ihalelerinde yazıldı. Aylarca manşetlere taşındı. Günlerce üzerinde tepinildi. Yol arkadaşım lekelendi ve ne yazık ki lekelenmeme hakkı, masumiyet karinesi yerle bir edildi. Aileleriyle birlikte saldırılara uğradılar. Ve sonunda ne görüldü? İhalelerin usulüne uygun yapıldığı görüldü. AK Parti döneminde zarar eden bu iki şirketin ayağa kaldırıldığı, kâr eden kurumlar haline geldiği görüldü. Gerçekleşmiş, yerine getirilmiş, konser verilmiş, kıraathanesi kurulmuş işlerin toplam bedelinin kamu zararı diye görüldüğü, kamu zararı diye yazıldığı görüldü.

Bu yaklaşım bu salonda kabul görmedi. Zarar oluşmadığı ortaya çıkınca arkadaşlarımıza hep savunma hakkı verildi. Aylarca konuşulan iddiaların gerçek dışı olduğu ortaya çıktı. Çünkü gerçekler öyledir. Ne kadar üzerini örterseniz örtün, ne kadar tekrar ederseniz edin, sonunda ortaya çıkar. Elbette ben reklam, vesaire, işte kazanç elde edilen işler, gelir getiren işler vesaire bu detaylara hakim olmam mümkün değil. Ama bakıyoruz şirket kâr etmiş. Bakıyoruz hiç olmayan bir iş üretilmiş ve büyük bir kâr marjıyla para kazanılmış. Ve bu işler öyle 20 yıl, 30 yıllığına verilmemiş, 3 yıllığına verilmiş. Yani gelir getiren işler en kısa sürede gelir getirilen statüye evrilmiş.

Ve aynı işi yapan insanlar, aynı statüde yargılanan insanlar, aynı statüde gözaltına alınan insanlar, aynı statüde, aynı statüde tutuklanan insanlar, iddianamede ismi bile yok. Birileri uydurdu diye burada birkaç firmayı cezalandırmak, ya bu hangi vicdana sığar ya? Bu esir almaktır. Sayın Başkan, Sayın Heyet, bu esir almaktır.

Ve ben siparişi göstereyim size. Bir evrak açabilir miyiz? 1994 yılında, 1994 yılında önemli bir hikayeyi anlatacağım size.

Bu iddianame, İstanbul'daki billboard'ların, yani büyük reklam panolarının Kültür AŞ, işte Medya AŞ tarafından işletilmesi bir suç gibi anlatılıyor. Oysa billboard'ların Kültür AŞ ile eliyle işletilmesi yeni bir şey değil. 1994'ten beri var olan bir şey. Yeni olan, bizim dönemimizde bu işin nasıl yapıldığıdır. Çünkü bizden önce bu iş çok şüpheli bir modelle yürütülüyordu.

Yıl 1994, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan. Billboard ve Infoboard'ların işletilmesi için bir ihale yapılıyor. İhale belgelerine bir gerekçe yazılıyor. Aynen okuyorum: Özel kişi ya da şirketlere işletilmesi halinde keyfi uygulamaların olabileceği adı geçen billboard ve Infoboard'ların işletilmesi özellik arz ettiği belediye şirketlerimizden birisinin işletici olması durumunda ise ihalenin yararının olacağı göz önüne alınarak ileride istenildiği anda tahliye açılmadan boşaltılabilmesi mümkün olduğunda,

Yani gerekçe şu: Özel şirkete verirse keyfilik olur. Belediye şirketi işletsin ki ihalenin yararı olsun. İşte biz bunu yaptık diye yargılamıyoruz. Yani 30 yıldır böyle yapılıyor, ama biz yaptık diye yargılanıyoruz!

Bakın ilginç ama; bu gerekçeyle ihaleye yalnızca 3 belediye şirketi davet ediliyor. İSPARK, BELBİM ve Kültür A.Ş. Evrakları burada. Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın da imzası altında. 3'ü davet ediliyor. Başka hiç kimse çağrılmıyor. Burada duralım. Bu dosyada bazı arkadaşlarım, ihalede rekabeti sınırlamak iddiasıyla 1,5 yıldır cezaevinde. 1,5 yıl! Bu iş ise 94'te başlamış, biz görevi alana kadar da aynı şekilde yapılmış. Başlatan da Sayın Recep Tayyip Erdoğan.

94'te ise ihaleye yalnızca belediye şirketlerinin girebildiği bir model kuruluyor. Rekabet de yok. Sadece davet var. İhalenin muhammen bedeli nasıl belirlenmiş? Bir piyasa araştırması da yok, bir emsal de yok. Başkanlık değerlendirme komisyonunun matbu bir yazısı var, sadece o kadar. İhaleye teklif geliyor Kültür A.Ş. Ve Kültür A.Ş. bu işi alıyor. Ve asıl hikaye şimdi başlıyor. Kültür A.Ş. ihaleyi alır almaz, hiçbir açık ihale yapılmadan, billboardları bir özel şirkete alt kiralamayla veriyor. İlbak Grubu’nun şirketi İnterpak. Bu dosyada adı bir anda iddianameden çıkartılan İlbak Grubu’na veriliyor. Yıl 94.

Hem de o şüpheli muhammen bedelin üzerine ne kadar fark koyuyor biliyor musunuz? %1! Bakın, %1! %1 farkla İlbak Grubu’na veriliyor, evrakları burada.

Hem de 94'ün Ağustos aylarında dediğiniz zaman nasıl bir zaman biliyor musunuz? Yani 5 Nisan olmuş. Ben o günleri dün gibi hatırlıyorum. %500-600 gecelik faizin olduğu bir dönemde, %110-120 faizin, enflasyonun olduğu bir dönemde %1'le Interpan firmasına iş devrediliyor. Kar değil bu, bedava devirdir bedava. Hatta yani her gün, her ay, zaman geçtikçe enflasyon da eriyen de bir bedeldir. Çünkü ciro yok, bir şey yok, sabit bir kira bedeli alıyorsunuz.

Kağıt üstünde belediye şirketi, sahada Interpan diye bir firma, İlbak grubuna ait. Özel şirkete verilirse keyfilik olur denilerek belediye şirketine verilen iş, ertesi gün %1 farkla özel şirkete geçiyor. Özünde fiilen Erdoğan'ın o dönem İBB yönetimi, Billboard'ları ihale yapmadan özel bir şirkete vermiştir.

Şimdi biz %30'la %40'la kar marjıyla devreden bir kurumun yöneticilerini hapiste tutuyorsunuz. İştirak şirketinin yöneticilerini hapiste tutuyorsunuz, alan firmaları hapiste tutuyorsunuz. Bu nasıl bir iş ya?

Hikaye burada bitmiyor. Bu uygulama yargıya taşınıyor ve yargı zoruyla 1998'de yeniden ihale yapılıyor. Yani bu 98'e kadar böyle gidiyor 4 sene. Bu kez ilk defa gerçek bir rekabet oluşuyor. Gürsan-Alma konsorsiyumu ihaleye gidiyor. İlbakların ödediği bedelin kat kat üstünde bir teklif veriyor ve ihaleyi kazanıyor. Bu teklif tek başına bir ispattır. 94 ile 98 arasında Billboard'ların bu kişilere ne kadar ucuza, kamunun ne kadar zararına verildiğinin ispatı.

Peki sonra ne oluyor? Dönemin İBB başkanı Sayın Erdoğan ihaleyi onaylamıyor. Onaydan imtina ediyor. Ne zamana kadar? Daha önce işi alan Interpan şirketi yani İlbaklar ihaleyi kazanan konsorsiyuma eklemlenene kadar onaylanmıyor. Eklemledikten sonra onay veriliyor. İhaleyi kazanan firmaya kaybeden firma ortak olarak eklemlenmeden onay verilmiyor. Bu dosyayı yazan savcılar bunu nasıl adlandırır gerçekten merak ediyorum.

Ama benim merak ettiğim aslında şu; onların ne hissedeceği ya da ne yazacağı değil. Acaba birileri kendi yaptıklarını, “ya aynısını da Ekrem yaptırmıştır” diye acaba bunu yazdırmakla bir iftiranname mi düzenlediler diye düşünmeden edemiyorum.

Bu dosyada kültür ve medya bölümünde kamu zararı diye gösterilen rakamların büyük kısmında kimler var biliyor musunuz? İktidarayakın şirketler var. Az önce bahsettiğim şirket. Mesela Bacacılar. Bacacılar 2018'de 20 yıllık, bakın biz göreve almadan 20 yıllık ihale almış. Bu dosyada esameleri bile okunmuyor. 20 yıl! Şaka değil 20 yıl. Biz ise az karla verdiniz dediğiniz işleri 3 yıl'la vermişiz. 3 yıl. Daha fazla vermemişiz yetkimiz olmasına rağmen. Niye? Kurumun malına biz kendimizi ömür billah yetkili görmemişiz. Yani mülk sahibi değiliz biz.

Ama dosyada bu bahsettiğim 20 yıllık ihaleyi alanlar sanık değiller, tanık değiller, adları bile geçmiyor. Bizden önce haklar %1 gibi marjinal karlarla 20 yıllığına özel şirketlere devredilirken biz bu düzeni bitirdik. Bizim dönemimizde yalnız ve yalnız kamu zararı gözetildi. Ancak önceki dönemden gelen mevzuata uygun kurumsallaşmış uygulamalar korundu. Bilgi ve tecrübesiyle kuruma katkı veren personel yerinde kaldı. Ama yanlış olan düzeltildi.

Şunu net olarak söyleyeyim. Bizim dönemimizde böyle bir usulsüzlük yoktur. Kamu malına bu şekilde bir peşkeş yöntemi yoktur. Kamu yararı ve kamunun daha fazla kâr etmesi düşünülmüştür. %1'lik peşkeşi çekenler bu dosyada yok, kâr eden belediye şirketini yönetenler ise 1,5 yıldır cezaevinde. Sayın Başkan, eğer uygun görürseniz yarın devam etmeyi isterim. Yarın kaldığımız yerden uygun görürseniz devam.

Hakim: Tamamdır

Ekrem İmamoğlu: Peki, teşekkür ederim.

Kaynak : istanbulgercegi.com

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları