Barış Tınay, Bu davayı ve sonuçlarını anlayabilmek için bazı gerçekleri yeniden vurgulamamız ve bu gerçeklere göre politikalar belirlememiz gerekmektedir...
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 67'si tutuklu 275 sanığın yargılandığı Ergenekon davasında karar açıklandı. Musrafa Balbay 34 yıl 8 ay, Mehmet Haberal 12 yıl 6 ay, Sinan Aygün 13 yıl 6 ay, Fatih Hilmioğlu 23 yıl, Tuncay Özkan Ağırlaştırılmış Müeebbet, İlker Başbuğ Müebbet, Hurşit Tolon 129 yıl, Hasan Iğsız Müebbet, Şener Eruygun Müebbet, Doğu Perinçek 114 yıl ve diğer yurtseverlere verilen ağır cezalar.
Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Adalet karşısında hangi düşünceden, ırktan, inançtan, ideolojiden olursak olalım, hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemek, uygulamak ve sahip çıkmak durumundayız. Hukukun gerektirdiğini hiçbir ayrımcılık yapmadan, evrensel hukuk normlarını koruyarak uygulamak zorundayız.
Teröristlerin gizli tanık olduğu, sahte belgelerin, cdlerin delil olarak sunulduğu, evrensel hukuk normlarının hiçe sayıldığı Ergenekon davasında, özel yetkili mahkemelerin aldığı kararları, verdiği cezaları bir yurtsever olarak kabul etmek, onaylamak ne vicdanen, ne ahlaken ne de hukuken mümkün değildir.
Bu davayı ve sonuçlarını anlayabilmek için bazı gerçekleri yeniden vurgulamamız ve bu gerçeklere göre politikalar belirlememiz gerekmektedir. İlk olarak şu
gerçeği kabul edelim; Türkiye, 18 Şubat 1952 tarihinde NATO’ya resmen üye olduğu andan itibaren, bağımsızlığını kaybetmiştir. Çünkü NATO ile birlikte bu ülkede Kontrgerilla kurulmuş ve dış güçlere bağlı bir derin devlet yapısı yaratılmıştır. 50’li yıllarda Adnan Menderes ve ekibinin, Türkiye’yi küçük Amerika yapma sevdası hem kendilerine hem de bu millete çok pahalıya patlamıştır. Bugün yaşanılan bu hukuk katliamının temeli aslında bağımsızlığını kaybetmiş bir milletin görülmeyen bağımsızlık savaşıdır.
Bu mücadelenin başlangıcı ise 90’lı yıllara dayansa da, domino etkisi yaratan tarih 2001 yılıdır. NATO’dan yolu geçmeyenin yükselemediği, ABD ile pekiyi ilişkilerin olmasına itina gösteren TSK’nın komuta kademeleri; Irak savaşı sürecinde tezkere konusunda yeterli çabayı gösterememiştir. ABD, 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinin faturasını ise sanıldığının aksine AKP’ye değil, TSK’ya ve CHP’ye kesmiştir. Nitekim kısa süre içerisinde bu iki kurumda da ciddi değişiklikler, çeşitli komplolarla meydana getirilmiştir.
2003 yılında yaşanan “Çuval Olayı” ise Türk-Amerikan ilişkilerinde tezkere sonrası ilk kurşun etkisi yaratmış ve savaşı resmen başlatmıştır. Bu olayı gururuna yediremeyen Mustafa Kemal’in askerleri karşı hamlede bulunmak istemiş fakat Genelkurmay’ın komuta kademeleri tarafından engellenmiştir. Nitekim dönemin Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld de Kuzey Irak’ta faaliyette bulunan Türk askerlerinin, Irak’taki koalisyon güçlerine karşı Genel Kurmay’dan bağımsız olarak komplo hazırlığında olduğunu iddia etmiştir. Karşı hamlede bulunmak isteyen subayların bugün Ergenekon’dan ağır cezalara çarptırıldığını belirtmemize de gerek yoktur diye düşünüyorum.
ABD ile Türkiye’nin bölge coğrafyasında artık ortak çıkarları bulunmamakta hatta çıkarları çatışmaktadır. Bunun farkında olan TSK içerisindeki yurtseverler, farklı stratejiler ile ABD boyunduruğundan kurtulmak istemiştir. Hatırlarsanız aynı dönemlerde TSK içerisindeki bazı subayların İran, Rusya ve Çin üzerinden yeni stratejiler geliştirdiği yandaş medyanın manşetlerini süslemişti. İşte o yurtsever subaylardan her daim rahatsız olan ve rahatsız da olması gereken AKP Hükümeti, her zaman olduğu gibi ABD’nin taşeronluğunu üstlenerek Ergenekon, Balyoz gibi uydurma davalarla TSK’yı kendince şekillendirmiştir. İşte o Amerika karşıtı subaylar Ergenekon ile birlikte Silivri zindanlarında çürütülmeye mahkûm edilmişlerdir.
Anlamamız gereken en önemli şey Türkiye Cumhuriyeti’nin, tarihinin en organize karşı devrim hareketi ile karşı karşıya olduğu gerçeğidir. ABD, AB merkezli dış destek ve içerideki işbirlikçiler AKP’yi 11 yıldır iktidarda tutmaktadır. Savaşla girilemeyen bu topraklar, AKP taşeronuyla yabancılara peşkeş çekilmiştir. Ordusu, yargısı, medyası tamamen yandaşlaştırılmış, Amerikanlaştırılmıştır. Çözüm süreci altında Amerika’nın her daim tetikçilerinden PKK meşrulaştırılmış, terörist başı Apo barış elçisi, haline getirilmiştir. Ergenekon ile İlker Başbuğ da terörist ilan edilip, müebbet ile cezalandırılınca, genel bir af için bir zemin de hazırlanmış olmuştur.
Ergenekon sürecinde vurgulamamız gereken bir nokta da AKP’nin algı yönetimindeki başarısıdır. Dava sanıkları içerisine yerleştirilen devlet güdümlü 3-5 faşist, bizim tatlı su solcusu, sözde devrimci özde liberal, yetmez ama evetçi, ikinci cumhuriyetçi güruh üzerinde epey bir etkili olmuştur. Yetiştirdikleri ve piyasaya sürdükleri Ali Kemaller aracılığı ile televizyonlarda, gazetelerde hiç durmadan Ergenekon’a ve ona sahip çıkan yurtseverlere faşist, darbeci, ırkçı yaftası yapıştıran bu güruh, kamuoyunun algısını değiştirmeyi kısmen de olsa başarabilmiştir. Nitekim Ergenekon’a karşı yükselen yurtsever tepkiler, ne yazık ki bu algı sebebiyle organize olamamış ve gerekli etkiyi yaratamamıştır. Bu sürece destek noktasında çekingenlik hali hiç değişmeyen CHP ise, sürükleyici değil aksine dengeleyici bir rol üstlenmiştir. Hatta kimi zamanlarda bazı CHP’liler ikinci cumhuriyetçileri arattırmıştır.
Artık millet olarak düşünmemiz gereken şey, bundan sonra ne yapılmalıdır sorusudur. Sağduyu çağrıları, adil yargılama, itiraz hakkı vb. tatlı açıklamalar ile bu işler yürümemektedir. Karşı devrim süreci hızla ilerliyor ve bizler müdahele etmediğimiz takdirde de durmayacaktır. Artık karşı devrimden de salt islami bir yönetim şekline dönüş olarak bahsedemeyiz. Karşı devrim artık gerici ve bölücü iç güçlerin, yabancı sermaye ile birleşerek, bu toprakları bölme, parçalama ve Sevr’i geri getirme gayesidir. Karşı devrim de sadece AKP değildir. Sadece AKP ile yapılan mücadele, eksik kalmaktadır. Çünkü altmış senedir iktidarların değişmesine rağmen, iktidarların zihniyeti hep aynı kalmıştır. Yani Recep Tayyip Erdoğan’ın devrilmesi bir çözüm olmayacaktır çünkü sistem alternatifini hemen yaratacaktır. Önemli olan bu köhnemiş sorunu kökünden çözebilmek ve sistemi değiştirebilmektir. Sistemi değiştirmenin de yegâne yolu, Amerikan ve NATO uzantılarını bu topraklardan temizleyebilmektir.
Uğur Mumcu’nun dediği gibi “Cesur bir kez, korkak bin kez ölür.”
Tam bağımsız Türkiye için, yurtseverlerin bir kez daha cesur olma zamanı.
Barış Tınay
CHP Beyoğlu İlçe Başkan Yardımcısı
Kadro Hareketi Dönem Sözcüsü