loading
close
SON DAKİKALAR

Kılıçdaroğlu'ndan AKP'ye; Bu ekonomik soykırım programı kimin işine yarıyor?

Kılıçdaroğlu'ndan AKP'ye; Bu ekonomik soykırım programı kimin işine yarıyor?
Tarih: 11.07.2023 - 13:30
Kategori: Siyaset

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMM'de haftalık grup toplantısında konuştu.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, hayat pahalılığı ile ilgili olarak yaptığı konuşmada, "Hayat pahalılığı, bununla mücadelemiz kararlı bir şekilde sürecek. Maalesef, hırsızlar çok. Bu hırsızlara da gereken hesabı soracağız" diyen Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'a "Vallahi doğru. Sarayda sağına, soluna, önüne, arkana, aynaya bak, kesin göreceksin! Hırsızları temizlemek ve onları ifşa etmek benim görevimdir" diye seslendi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMM'de CHP grubunda konuştu.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu:

-“Zonguldak, Bartın, Bolu, Düzce, Karabük, Kastamonu ve Ordu illerinde afet yaşandı. Dolayısıyla oraya derhal bizim Ankara Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi ve Kırşehir Belediyemiz derhal yardım ekiplerini gönderdiler. 60'ın üzerinde personel, 30 ağır iş makinası, 4 vidanjör ve 10 TIR içme suyu gönderdiler. Dolayısıyla biz Karadeniz'deki vatandaşlarımızın en azından yaralarının sarılması için kısmen de olsa elimizden gelen çabayı gösteriyoruz.”

-“Srebrenitsa Soykırımı... Binlerce insan katledildi. Avrupa uzun süre seyretti bunu. O nedenle Avrupa'nın etik değerlerini sorgulanması lazım. Bunun acısı unutulacak türden değildir ve Türkiye'nin bunu resmileştirmesi lazım; bir soykırım olarak parlamentoya getirip bunu parlamentodan geçirmesi gerekiyor. Madem bir soykırım var ve madem bu soykırımı artık Sırplar da biliyorlar yani soykırımı gerçekleştirenler de bunu itiraf ediyorlar. O zaman Türkiye'nin bu konuda biraz daha cesur olması lazım.”

-“’Asla üye olamazlar’ diye çok açık, çok net ifadeler kullanıldı. İsveç geri adım atmadı, tam tersine İsveç'te bizim kutsal kitabımız Kuran'ı yaktılar. Ona da yeterince tepki göstermedi iktidar kanadı. Sonra ne oldu? Biden telefon etti Erdoğan'a. Erdoğan birdenbire 180 derece döndü, ‘efendim, biz İsveç'in NATO'ya girişine evet diyeceğiz ve Meclis'e getireceğiz’ dedi. Bir devlet böyle yönetilir mi?”

-“Bizi Avrupa Birliği'ne alacak varsa Avrupa Birliği'nin demokratik standartları var. Onları yerine getirmezseniz sizi almazlar. Sayayım: Kendi ülkene demokrasiyi getiriyor musun? Getirirsen tamam. Avrupa Birliği'nin yolu Can Atalay, Osman Kavala, Merdan Yanardağ, Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman, Hakan Altınay... Bunlardan geçiyor. Sen bunları içeri tıktın, sen bunları serbest bırakacak mısın? Avrupa Birliği'nin yolu Selahattin Demirtaş'tan, Emine Şenyaşar'dan, Tweet attı diye gözaltına alınan gencecik çocuklardan geçiyor. Sen bunların gereğini yapacağına bu millete söz verdin mi? Avrupa Birliği'nin yolu Diyarbakır'da tutuklu gazetecilerden ve Cumartesi Annelerinden geçiyor. Sen bunların hakkını teslim edecek misin?”

-“Memleketi borç batağına soktular. Herkes borçlu, borcu olmayan kimse yok. Devlet de gırtlağına kadar borçlu. Satıyorsunuz, dünyanın parasını alıyorsunuz, ayrıca borçlanıyorsunuz, Türkiye'yi borç batağına içine sürüklüyorsunuz. Sonra Düyûn-u Umumiye Kabinesi kuruyorsunuz.”

-“Uluslararası tefeciler Erdoğan'ın kaç kalibrelik birisi olduğunu gayet iyi biliyorlar; neyi, nasıl, ne zaman yapacağını da çok iyi biliyorlar. Hangi koşullarda kendi sözlerinden çıkmayacağını da gayet iyi biliyorlar. Zamanlamayı da ona göre beraber ayarlıyorlar; önce borçlandırdılar, sonra şimdi emir veriyorlar. Bu noktaya geldik.”

-“Türkiye'yi bir şekliyle teslim alan dolar baronları, hükümetin önüne yani var olan tek kişilik hükümetin önüne 85 milyonu mağdur edecek ekonomik soykırım programı koydular. Bu program Türkiye'nin ekonomik anlamda bağımsızlığını büyük ölçüde kaybettiği programdır. Biliyorsunuz, bir ülkenin bağımsızlığının iki ana damarı vardır; siyasal bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık. Ekonomik bağımsızlığınız yoksa siyasal bağımsızlığımız tehlikededir.”

-“85 milyonu bir avuç çeteye hizmet eder hale getirdiler. Bu ekonomik soykırım programı ile yağmur gibi zamlar her taraftan yağmaya başladı; iğneden ipliğe, ekmekten suya kadar her şeye zam geldi.”

-“Bahçeli bugün bir açıklama yapmış, diyor ki, ‘Emekliye seyyanen zam kök ücrete de yansıtılmalı…’ Elinden tutan mı var? Verirsin kanun teklifi, Meclis'ten çıkar. CHP olarak ben söz veriyorum, biz de destekleyeceğiz. Getir bakayım! Getirir mi? Saraydan izin alması lazım. Bakmayın öyle biz ayrı partiyiz falan dediklerine, saraydan izin alması lazım.”

-“Bu ekonomik soykırım programının kimin işine geldiğini ben sayacağım, 5 madde halinde sayacağım. Bir; Erdoğan'dan dolarla ihale alanlar. İki; dolarla gelir garantisi verilenler. Üç; dolarla devlete borç para verenler. Dört; kur korumalı mevduat sahipleri. Beş; yurt dışından borç alıp, aldığı borca devletin hazinesini garanti edenler, garanti gösterenler.”

-“Bayburt'ta Erdoğan konuşmuş, ‘maalesef hırsızlar çok’ demiş. Vallahi billahi doğru. Ben Erdoğan'a şu çağrıyı yapıyorum: Saray'da sağına bak, soluna bak, önüne bak, arkana bak kesin göreceksin; aynaya bak kesin göreceksin!”

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşmada şunları söyledi:

Hepinize yürekten teşekkür ederim. Öncelikle bizleri televizyonları başında, radyolarının başında, sosyal medya hesaplarında dinleyen bütün dostlara, bütün arkadaşlara, bütün vatandaşlara Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan kocaman bir sevgi ve saygı gönderiyoruz.

Vatandaşlarımın zor durumda olduğunu biliyorum, neden sesiniz daha gür çıkmıyor diye sitem ettiklerini de biliyorum. Biz sesimizi çıkaracağız ama 25 milyonu artırmak şartıyla. Yani bugün şikâyet eden, AK Parti'ye oy veren kardeşimi birisinin gidip ziyaret etmesi lazım. Benim değil, ben edeceğim zaten, bu benim görevim ama onun dışında diğer arkadaşımın da ziyaret etmesi lazım, diğer arkadaşımın da konuşması lazım. Vatan sadece benim vatanım değil, hepimizin vatanı. Sıkıntıyı sadece ben çekmiyorum, hepimiz çekiyoruz. O nedenle tarihin bize yüklediği bir sorumluluk var. Vatandaş olarak benim sıkıntım varsa, benden daha zor durumda olan vatandaşın da sıkıntısı var. O zaman o sıkıntıyı bile bile, kendisine verilen sözlere kanarak ve "efendim biz size çok güzel bir Türkiye armağan edeceğiz" diye yola çıkıp bugün bir soykırım ekonomisini uygulayan siyasal iktidara asıl oy verenlerin bir ders vermesi lazım. Bunu bekliyorum, bir ders vermesi lazım, onların biraz seslerini yükseltmeleri lazım, "biz size oy verdik, siz bizi mahvettiniz" demeleri lazım. Ben bunu bekliyorum. Ben şikâyeti zaten yapıyorum, bu benim görevim. Cumhuriyet Halk Partisi'nin il başkanı, ilçe başkanı, kadın kolları, gençlik kolları, milletvekilleri zaten bu şikâyetleri yapıyorlar, zaten bunları değerlendiriyorlar ama AK Parti'ye oy veren kardeşlerimin oturup bir vicdan sorgulaması yapmaları gerekir.

Birazdan anlatacağım. Türkiye'nin egemen güçler tarafından nasıl teslim alındığını anlatacağım. Erdoğan'ın nasıl kullanıcı bir hale geldiğini anlatacağım. Türkiye'nin itibarının nasıl yerle bir edildiğini anlatacağım. Bu benim görevim ama bunu sokaktaki sade vatandaşın da düşünmesi lazım, onun da bilmesi lazım, onun da kendi vicdanında bir sorgulama yapması lazım. Bizim görevimiz bu.

Değerli arkadaşlarım; iklim değişikliğiyle beraber öyle anlaşılıyor ki bu afetler bizi bırakmayacak. Karadeniz'de yaşandı, 1 kişi hayatını kaybetti, Allah'tan rahmet diliyoruz. Zonguldak, Bartın, Bolu, Düzce, Karabük, Kastamonu ve Ordu illerinde afet yaşandı. Dolayısıyla oraya derhal ama bizim Ankara Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi ve Kırşehir Belediyemiz derhal yardım ekiplerini gönderdiler. 60'ın üzerinde personel, 30 ağır iş makinası, 4 vidanjör ve 10 TIR içme suyu gönderdiler. Dolayısıyla biz Karadeniz'deki vatandaşlarımızın en azından yaralarının sarılması için kısmen de olsa elimizden gelen çabayı gösteriyoruz.

Şundan emin olmalarını isterim; bakın bizim partimizin geleneği, kim dara düşerse onun kimliğini, inancını, yaşamını ve siyasal görüşünü sorgulamadan onların yanında oluruz. Bunu bütün vatandaşlarımın bilmesini isterim.

Srebrenitsa Soykırımı bu hafta anılacak, hayatını kaybedenler… Avrupa'nın göbeğinde, yani uygarlığın merkezi dediğimiz yerde bir soykırım gerçekleştirildi, Srebrenitsa Soykırımı... Binlerce insan katledildi. Avrupa uzun süre seyretti bunu. O nedenle Avrupa'nın etik değerlerini sorgulanması lazım. Batı, batı diyoruz, batı uygarlığı diyoruz. Uygarlık ayrı, başımızın üstünde yeri var ama haksızlık karşısında susan bir uygarlığı kabul etmiyoruz. O uygarlık değildir. O bireysel çıkar, ülkesel çıkar peşinde koşmak demektir. Suriye'de kan gövdeyi götürürken seslerini çıkarmıyorlardı, büyük insanlık dramları yaşanırken seslerini çıkarmıyorlardı. Ne zaman ki sığınmacılar Avrupa'ya gittiler, bağırmaya başladılar: "Vay, bunlar buraya niye geliyor?" Sen daha önceden Suriye'de yaşanan dramı sonlandırmak için neden elinden geleni yapmadın? Senin elinden tutan mı vardı? O nedenle Cumhuriyet Halk Partisi'nin çizgisi doğrudur; bir insanlık çizgisidir, bir uygarlık çizgisidir, insanlığa hizmet etme çizgisidir. Asla ve asla ötekileştirme diye bir kavram kendi lügatimizde yer almadı ve asla bundan sonra da yer almayacaktır.

11 Temmuz 1995'te katliam başladı ve bugün, bu hafta anılacak. Bu büyük dramda hayatlarını kaybeden kardeşlerimize, onların yakınlarına geçmiş olsun, hayatlarını kaybedenlere de Allah'tan rahmet diliyoruz. Bunun acısı unutulacak türden değildir ve Türkiye'nin bunu resmileştirmesi lazım; bir soykırım olarak parlamentoya getirip bunu parlamentodan geçirmesi gerekiyor. Madem bir soykırım var ve madem bu soykırımı artık Sırplar da biliyorlar yani soykırımı gerçekleştirenler de bunu itiraf ediyorlar. O zaman Türkiye'nin bu konuda biraz daha cesur olması lazım.

Değerli arkadaşlarım; cezaevleri tıka basa dolu. Gazetecisinden avukatına, doktorundan tut mimarına kadar herkes bir şekliyle cezaevinden geçiyor. Tıka basa dolu olan cezaevinde gücü olanlar, siyasi gücü olanlar adamını bulup hemen çıkabiliyorlar. Hatta katilleri bile serbest bırakıyorlar. Gazeteci yazdıktan sonra "vay bu katili kim serbest bıraktı" diye sorgulamadan, sonra gidip yakalayıp yeniden cezaevine koyuyorlar. Dolayısıyla Hatay Milletvekili Can Atalay hala içerde, son 2 ayı da cezaevinde geçirdi. Merdan Yanardağ, hakkında hiçbir yargılama kararı olmadı. Yani gözaltı değil de tutuklama kararı çıktı ama mahkûmiyet kararı olmamasına karşın o da içerde. Ve RTÜK TELE 1'e ceza yağdırıyor, yağdırdı daha doğrusu. Bunlar aslında hepimizin bildiği, demokrasisi gelişmemiş ya da antidemokratik bir ülkede karşılaştığımız olaylardır. Ama bu olaylar bizi yıldıramayacak, tam tersine bizler bu ülkeye demokrasiyi getirmek için hep beraber, hep birlikte mücadelemizi sürdüreceğiz.

2019'da bunlar parlamentoya adli reform diye bir uygulama getirmişlerdi. Anayasa'ya ve yasalarımıza göre Meclis'ten bir reform çıkaralım demişlerdi ve oradaki temel hedef şuydu. Yargı reformunda şu denmişti: "Haber amacıyla ya da eleştiri maksatlı açıklamalar suç kabul edilemez." Parlamentoda söyleniyor ama bunlar şu anda suç kabul ediliyor. Hiç kimse unutmasın, basın hürdür, sansür edilemez. Dünyanın kabul ettiği, dünyanın bütün demokrasilerinin kabul ettiği temel bir ilkedir ve biz bu temel ilke çerçevesinde sesimizi her ortamda yükselteceğiz.

Diyarbakır'da yine 16 gazeteci 13 aydır hapistelerdi, onlar bugün yargı karşısına çıkacaklar. Hatta bu gazetecilerin bazı haberleri yayınlandı ve haberleri dolayısıyla da ödül aldı bu gazeteciler. Şimdi hâkim huzuruna çıkacaklar. Bakalım nasıl bir sonuç çıkacak?

Değerli arkadaşlarım; Türkiye Cumhuriyeti Devleti pek çok uluslararası kuruluşun da üyesidir. Bunlardan birisi NATO'dur, NATO üyesiyiz. Dolayısıyla NATO'da kararlar oybirliğiyle alınır ve bir ülke NATO'ya üye olmak istiyorsa, NATO'ya üye olan ülkelerin hepsinin kabul oyu vermesi gerekir.

İsveç'in NATO'ya üyeliği dolayısıyla terör örgütü mensuplarını koruduğu, ülkesinde tuttuğu, onlara destek verdiği için Türkiye "hayır, biz İsveç'in NATO'ya üyeliğini kabul etmiyoruz" dediler. Gayet açık, gayet net. Değerli arkadaşlarım, "asla üye olamazlar" diye çok açık, çok net ifadeler kullanıldı. İsveç geri adım atmadı, tam tersine İsveç'te bizim kutsal kitabımız Kuran'ı yaktılar. Ona da yeterince tepki göstermedi iktidar kanadı. Sonra ne oldu? Biden telefon etti Erdoğan'a. Erdoğan birdenbire 180 derece döndü, "efendim, biz İsveç'in NATO'ya girişine evet diyeceğiz ve Meclis'e getireceğiz" dedi.

Değerli arkadaşlarım, bir devlet böyle yönetilir mi? Bizi televizyonları başında izleyen saygıdeğer vatandaşlarım, son seçimlerde AK Parti'ye oy veren saygıdeğer kardeşlerim; bir devleti yöneten bir kişi, üstelik Milli Kurtuluş Savaşını vermiş, onuruyla hayatta kalan, onuruyla varlığını sürdüren, onuruyla büyümesini, demokrasisini geliştirmeye çalışan bir devlet böyle yönetilir mi? Dün söylediğinizi bugün neden yalıyorsunuz? Dün söylediğinizi bugün neden inkâr ediyorsunuz? Biden telefon etti... Eminim derhal ayağa fırlayıp esas duruşa geçip "ne emrediyorsunuz" demiştir. Bir devlet böyle yönetilmez.

Kardeşim, bunlar teröristleri serbest bıraktı mı? Senin dediklerini yaptılar mı? Teröristleri hala koruyorlar mı? Peki, sen dün hayır diyordun, bugün neden evet dedin? Kullanılan cümle şu: "Efendim, bize Avrupa Birliği'nde destek verecekler, İsveç, Avrupa Birliği'nde destek verecek." Dünyadan haberi yok... Ya orası NATO kardeşim, Avrupa Birliği değil. Avrupa Birliği ayrı, NATO ayrı. Avrupa Birliği'ndeki toplantılara seni davet ediyorlar mı? Yıllardır davet etmiyorlar. Seni alacaklarını söylediler mi? Hiç söylemediler. Şu geldiğimiz hale bakın. Yalan üzerine politika, üstelik dış politika oluşturuyorsunuz. Bu kabul edilecek türden bir şey değil arkadaşlarım.

Ben söyleyeyim; bizi Avrupa Birliği'ne alacak varsa Avrupa Birliği'nin demokratik standartları var. Onları yerine getirmezseniz sizi almazlar. Sayayım: 84 milyona demokrasiyi getiriyor musun? Kendi ülkene demokrasiyi getiriyor musun? Getirirsen tamam. Demokrasinin yolu, yani Avrupa Birliği'nin yolu Can Atalay, Osman Kavala, Merdan Yanardağ, Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman, Hakan Altınay... Bunlardan geçiyor. Sen bunları içeri tıktın, sen bunları serbest bırakacak mısın? O zaman kim seni Avrupa Birliği'ne alacak?

Yine Avrupa Birliği'nin yolu Selahattin Demirtaş'tan, Emine Şenyaşar'dan, Tweet attı diye gözaltına alınan gencecik çocuklardan geçiyor. Sen bunların gereğini yapacağına bu millete söz verdin mi? Burada da söz vermedin.

Yine Avrupa Birliği'nin yolu Diyarbakır'da tutuklu gazetecilerden ve Galatasaray Meydanı'nda gidip de evladının, annesinin, babasının, çoluğunun, çocuğunun hakkını ne arayan Cumartesi Annelerinden geçiyor. Sen bunların hakkını teslim edecek misin? Devletsin, bu annelerin çocuklarını katledenlerin yakalayıp adalete teslim edecek misin? Cumartesi Annelerinin yolunu hepimiz gözlemek zorundayız. Hiç kimse böyle bir felaketle karşılaşmak istemez. Hiç kimse evladının faili meçhul bir cinayete kurban edilmesini istemez. Hangi anne ister? Benim gözümde Diyarbakır Anneleri neyse, Cumartesi Anneleri de odur. Anneler annedir, bütün annelerin başımın üstünde yeri vardır.

Memleketi cehenneme döndürüyorsun, telefon geliyor, koşa koşa gidiyorsun, Nas diyorsun, bütün söylediklerini inkâr ediyorsun; ondan sonra da "ben İsveç'in NATO'ya üyeliğini kabul ediyorum, Meclis'e getireceğim" diyorsun. Ben merak ediyorum, Meclis'e ne diyecekler bunlar? Gerçekten merak ediyorum, Meclis'te ne diyecekler?

Efendim devlet yönetimi... Devlet adaletle yönetilir diyoruz. Devletin dini adalettir diyoruz. Adaletin olmadığı bir yerde haksızlıklar, hukuksuzluklar olur diyoruz.

Bunu sadece ben söylemiyorum, tarihte binlerce kişi söylemiş. Bir eski kaynaktan yine yararlanarak ifade edeyim. Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig diye bir kitap yazar 1069 yılında ve Buğra Han'a takdim eder. Kitabında şöyle bir bölüm var: "Kanun su gibidir, zulüm ise ateş gibi her şeyi mahveder. Sen berrak su akıttın ve ateş söndü. Böylece hükümdar memleketini düzenledi ve tanzim etti, halkı zenginleşti. O devirde kurt ile kuzu aynı yerden su içti. Bak dünyaya tam bir saadet kuşağı başladı, kurt ile kuzu bir arada yaşadı" diye kitabından söz eder.

Yine bu kitapta Hakan’ın görevleri sayılır. Üç temel görevi vardır, devleti yönetecek olan kişinin 3 temel görevinden söz eder.

Birincisi; gümüş temiz kalsın, onun ayarını koru. Yani paranın değerini koruyacaksın. Temiz kalacak bu para; değerini koruyacaksın, yani enflasyon olmayacak bugünün diliyle. Yani yabancı paralara tamah etmeyeceksin der.

İkincisi, halkı adil kanunlarla idare et. Birinin diğerine tahakkümüne kalkışmasına meydan verme, onları koru. Yani devleti adaletle yönet diyor. Ne zaman söylüyor? 1069 yılında söylüyor.

Üç; bütün yolları emin tut, yol kesici ve haydutların hepsini ortadan kaldır. Yani harami saltanatına son ver, haramilerden uzak tut devleti diyor. Yusuf Has Hacib söylüyor bunu.

Geliyoruz günümüze değerli arkadaşlarım. Eğer bir Allah'ın kulu çıkıp 85 milyondan "bu memlekette adalet vardır" diyorsa, Allah aşkına bir gelsin beni görsün. Bir gelsin biri görsün, bir beni ikna etsin. Ama adım gibi eminim, bu memlekete adaletin olmadığını herkes biliyor.

Enflasyon, Türk Lirası'nın değeri... Türk Lirası'nın değerinin ne olduğunu hepimiz görüyoruz ve biliyoruz. 1069 yılında Yusuf Has Hacib'in söylediğini 2023 yılında yerine getiremiyoruz. Bir sorunumuz var. İktidar oldular mı? Oldular. Tek başlarına iktidar oldular mı? Tek başlarına iktidar oldular. Tek başlarına iktidar olduklarında devletin hazinesi, devletin maliyesi en azından toparlanmış mıydı? Toparlanmıştı.

Ne yaptılar? Fabrikaları sattılar; çimento fabrikası, gübre fabrikaları, alüminyum fabrikaları, demir-çelik fabrikaları, şeker fabrikaları... Ne varsa, 2000'in üzerinde Cumhuriyetin kurduğu fabrikaları sattılar, bankaları sattılar ve bu paraları ne yaptılar? Bunun hesabını hala veren yok, hala veren yok...

Daha sonra yetmedi memleketi borç batağına soktular. Herkes borçlu, borcu olmayan kimse yok. Devlet de gırtlağına kadar borçlu. Satıyorsunuz, dünyanın parasını alıyorsunuz, ayrıca borçlanıyorsunuz, Türkiye'yi borç batağına içine sürüklüyorsunuz. Sonra Düyûn-u Umumiye Kabinesi kuruyorsunuz. Yani ben borçlarımı ödemek için ne yapmalıyım? Borçlarını ödemek için ne yapacağını yine borç verenler söylüyorlar. "Şunu Hazine ve Maliye Bakanı yapacaksın, şunu Merkez Bankası Başkanı yapacaksın." Teslim mi? Aynen teslim. Onlar yapıldı mı? Aynen yapıldı değerli arkadaşım.

Şimdi satacak bir şey kalmadı. Türk Hava Yolları var, Turkcell var, bunları pazarlamaya çalışıyorlar. Körfez ülkelerine gittiler, para dileniyorlar acaba birileri bize para verir mi diye. Hiçbir uluslararası tefeci böyle bir ülkeye yatırım için gelmez, hiçbir ahlaklı yatırımcı da böyle bir ülkeye yatırım için gelmez. Buraya gelecek yabancı paranın iki aradığı konu vardır. Bir; yüksek faiz olursa gelirim, vurgun vuracağım, gideceğim. İkincisi, eğer çok yüksek kârlı şirketler varsa onları satın alırım. Yani istihdam yaratmam, zaten şirket var. Yeni bir yatırım değil, var olan Türk Havayolları'nın bir kısmını satın alırım, Turkcell'i satın alırım. Hazır kârlı şirketler... Yabancı sermayenin bakış açısı şu anda budur değerli arkadaşlarım. Vurgun için yabancı sermaye, yani bizim uluslararası tefeciler faizin yükselmesini bekliyorlar. Bir miktar yükseldi, yetmiyor o. Bizim istediğimiz orana getirirsen faizi o zaman getiririm paramı, faizimi alırım diyor.

Vatandaşımız şunu söyleyebilir, Özellikle AK Parti'ye oy veren vatandaşımız şöyle şunu söyleyebilir: Efendim Erdoğan “Nas” dedi olur mu? Kur’an'dan söz etti, yeminden söz etti; faiz yükselmez, faizi yükseltmezler. Uluslararası tefecilere teslim oldu ve faizi bir kademe artırdı. Şimdi arkası gelecek, yerel seçimleri bekliyorlar. Yerel seçimlerden sonra faizler de pik yapacak, onu da arttıracaklar.

Uluslararası tefeciler Erdoğan'ın kaç kalibrelik birisi olduğunu gayet iyi biliyorlar; neyi, nasıl, ne zaman yapacağını da çok iyi biliyorlar. Hangi koşullarda kendi sözlerinden çıkmayacağını da gayet iyi biliyorlar. Zamanlamayı da ona göre beraber ayarlıyorlar değerli arkadaşlarım. Önce borçlandırdılar, sonra şimdi emir veriyorlar. Bu noktaya geldik değerli arkadaşlar. Erdoğan'ın çok sık tekrar ettiği, "borç alan emir alır" ve evet şu anda emir alır noktadadır.

Artık dolar baronlarında hepimizin görmesi gereken gerçekler var. Türkiye'yi bir şekliyle teslim alan dolar baronları, hükümetin önüne yani var olan tek kişilik hükümetin önüne ekonomik soykırım programı koydular. 85 milyonu mağdur edecek ekonomik soykırım programı koydular. Bazıları merak eder bu ekonomik soykırım programı nedir diye. Ekonomik soykırım programı, Şili'de bir iktisatçı kullandığı; Şili bizimle aynı koşullardayken bir iktisatçı, aynı zamanda sosyolog ekonomik soykırım programından söz eder. Şili o yüzden hala sırtını düzeltmiş değildir.

Değerli arkadaşlar, bu program Türkiye'nin ekonomik anlamda bağımsızlığını büyük ölçüde kaybettiği programdır. Biliyorsunuz, bir ülkenin bağımsızlığının iki ana damarı vardır; siyasal bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık. Ekonomik bağımsızlığınız yoksa siyasal bağımsızlığımız tehlikededir. Bunu ben söylemiyorum, ülkenin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk söylüyor.

85 milyonu bir avuç çeteye hizmet eder hale getirdiler. Bu ekonomik soykırım programı ile yağmur gibi zamlar her taraftan yağmaya başladı; iğneden ipliğe, ekmekten suya kadar her şeye zam geldi. Bağırıyorlar vatandaşlar: “Bu kadar zam geldi, neden sesiniz çıkmıyor?” Benim değil asıl sizin sesinizin çıkması lazım... Asıl sizin sesinizin çıkması lazım.

Bakın 2019'da bir Renault Clio'nun fiyatı 89 bin 950 lira, 2023'te iPhone cep telefonu fiyatı 87 bin 457 lira. Daha neyi anlatacaksınız? Neyi anlatacaksınız? Hangi gelirle gidip bunu kaç kişi alacak.

Değerli arkadaşlarım; sadece zamlar değil, bu programın bir başka özelliği yağmur gibi vergiler de gelecek. Geldi de zaten; bir taraftan zam, bir taraftan vergiler geldi. Artık öyle bir noktada ki, vergilerin Anayasa'ya uygun veya aykırı olmasına hiç bakmıyorlar. "Ben bu vergiyi çıkaracağım. Nasıl olsa benim parlamentoda kurşun askerlerim var. Biz nasılsa Cumhur İttifakı'yız, seçimler bitti, milleti atın bir köşeye. Artık biz bundan sonra uluslararası sermaye çalışacağız, tefecilere çalışacağız, onların borçlarını ödeyeceğiz" diyor. O konudaki ayrıntıya da biraz sonra geleceğim değerli arkadaşlarım.

Kanun teklifinde diyorlar ki, "deprem dolayısıyla biz bu vergileri alıyoruz." Sen deprem dolayısıyla para topladın mı? Türkiye Tek Yürek diye bir kampanya açtın mı? E peki burada çıktılar, boy boy televizyonlarda konuştular bağış yapacağız diye. Onlar vermedi parayı, niye onların adını açıklamıyorsun? Niye gereğini yapmıyorsun? Gelmiş, beyannamesini vermiş bu kadar vergi vereceğim diye, vergisini vermiyor. Niye ondan vergisini almıyorsun? Elinden tutan mı var? Devlet neden gereğini yapmıyor?

Değerli arkadaşlarım, bu ekonomik soykırım deyimini kullanan Andre Günther bir Alman iktisatçı, sosyolog; onun da altını özenle çizmiş olayım.

Şimdi birinci soru: Uygulanan bu ekonomik soykırım programı kimin işine yarıyor? Şimdi ben bizi dinleyen ev hanımları, çalışan hanımlar, çiftçiler, emekliler, dul-yetimler, sanayiciler, taksi şoförleri, tır şoförleri, apartman görevlileri, ne varsa bütün vatandaşlarıma seslenmek istiyorum. Elinizi vicdanınıza koyun, gelen zamlar ve vergiler kimin işine yarıyor? Emeklinin işine yarıyor mu? Yok. Çiftçinin, besicinin işine yarıyor mu? Yok.

Şimdi Bahçeli bugün bir açıklama yapmış, diyor ki, “Emekliye seyyanen zam kök ücrete de yansıtılmalı…” Elinden tutan mı var? Verirsin kanun teklifi, Meclis'ten çıkar. CHP olarak ben söz veriyorum, biz de destekleyeceğiz. Getir bakayım! Getirir mi, getirir mi? Saraydan izin alması lazım, saraydan izin alması lazım. Bakmayın öyle biz ayrı partiyiz falan dediklerine, saraydan izin alması lazım. Saray verin derse verir, vermeyin derse vermez. Onun için milliyetçilik ayrı bir şeydir, milliyetçilik sıradan bir kavram değildir. Milliyetçilik kendi halkının çıkarlarını savunmaktır. Milliyetçilik beşli çetelere teslim olmamaktır. Milliyetçilik budur. Siz bunu yapıyor musunuz? Yapmıyorsunuz.

Çiftçinin, besicinin işine mi gelir bu ekonomik soykırım programı? Bakın buğday konusunda ton başına 8 bin 250 Türk Lirası ilan ettiler. Tonunu 6 bin 500 liraya buğday satamıyor çiftçi. Niçin? Ekonomik soykırım programı buna izin vermiyor? Buna benzer çok soru var.

İkinci soru: Madem bunların işine yaramıyor, yani çiftçinin, memurun, emeklinin, sağlıkçının, taksi şoförünün, tır şoförünün işine yaramıyor, o zaman kimin işine yarıyor bu ekonomik soykırım programı? Kimin işine yarıyor? Geçen hafta söylemiştim; döviz kurundaki 1 liralık artış, yani 25 liradan 26 liraya çıktığında devlete yükü 145,5 milyar lira. 1 lira arttığında, devlet 145,5 milyar lira borç altına giriyor. Bizim tarihimizde böyle bir şey yok. Onun için Türkiye ekonomik olarak teslim alınmış vaziyette. Şimdi 145,5 milyarı kim ödüyor? 1 lira arttı, kim ödeyecek? 85 milyon ödüyor. Bir avuç hariç 85 milyon, yeni doğan çocuk dâhil olmak üzere hepsi bunu ödüyor.

Bundan kim yararlanıyor? Bu ikinci sorun. Emekli yararlanmıyor, çiftçi yararlanmıyor, memur yaralanmıyor... Kim bundan faydalanıyor? Kimlerin çarkına sürekli olarak su akıyor, dolarlar akıyor, avro olarak akıyor. Kimin çarkına dönüyor bu? Kimin için bu fayda sağlanıyor? Sayayım...

Bir; beni televizyonları başında dinleyen bütün AK Partili, Milliyetçi Hareket Partili kardeşlerime sesleniyorum. Eğer vicdan varsa bu ekonomik soykırım programının kimin işine geldiğini ben sayacağım, 5 madde halinde sayacağım. "Hayır, bunların işine yaramıyor" diyorsan, gel beni bul kardeşim, sana bütün ayrıntıları vereceğim. "İşine yarıyor diyorsan" otur vicdanını sorgula.

1) Erdoğan'dan dolarla ihale alanlar. Bunlar hep kazananlar, biz bunlara beşli çete diyoruz. Dolarla ihale almış zaten, bunların zarar etme şansı sıfır. Hepsi kâr ediyor, hepsi köşeyi dönüyor.

2) Dolarla gelir garantisi verilenler. İşi yaptı dolarla, bir de ona dolarla gelir garantisi veriyorsun. Dolar arttıkça bunun parası artıyor. Bunların da zarar etme şansı yok.

3) Dolarla devlete borç para verenler. Biz buna ilk günah diyorduk. Kendi ülkesinin milli parasını göz ardı edip yabancı parayla, kendi ülkesinden, kendi vatandaşıyla borçlanma. Yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına diyorsun ki: Gel bana dolar dolarla borç ver diyorsun. Ben sana bunun hem faizini dolarla ödeyeceğim, hem paranın bedelini dolarla ödeyeceğim diyor. Bunların da zarar etme şansı yok, bunların da keyifleri yerinde.

4) Kur korumalı mevduat sahipleri, bunlar da dolar garantili. Bir de ayrıca bunlara vergi avantajı da sağlanmış durumda, yani çifte kavrulmuş kâr.

5) Yurt dışından borç alıp, aldığı borca devletin hazinesini garanti edenler, garanti gösterenler. Özel sektör gidiyor, bu beşli çeteler gidiyorlar yurt dışından borç alıyorlar. Yurt dışından borç alırken ben sana güvenmiyorum diyor. Bana güvenmiyorsan ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin hazinesini garantiye ediyorum diyor ve bu garanti veriliyor.

Bu 5 gruba 85 milyon hizmet ediyor. Bu 5 guruba para lazım, dolar lazım, avro lazım, döviz lazım. Kim ödeyecek? Erdoğan cebinden ödeyecek değil, 85 milyona faturayı çıkarıyor. Onun için bu program bir ekonomik soykırım programıdır, 85 milyonu etkileyen bir programdır ve rahatlıkla söyleyebilirim bunlar yani bu 5 grup soykırım ekonomisinin baş aktörleridir bunlar. Bunların hamisi de Recep Tayyip Erdoğan'dır. Hepimizin bilmesi gerekiyor.

Diyeceksiniz ki, hepsi bu kadar mı? Hayır efendim, hayır efendim değil. Boşuna mı ben soykırım ekonomisi diyorum, boşuna mı ekonomistler, sosyologlar bu tür uygulamalara soykırım ekonomisi diyorlar. Diyelim ki dolarla ihale aldınız, sözleşmede şöyle bir hüküm var: Dolarla ihale alıyorsunuz, faizini de dolarla alıyorsunuz ama diyor ki: Ben dolarla nereden aldım, Amerika'dan aldım diyor. O zaman Amerika'daki enflasyonu da bana ödeyeceksiniz... Amerikan ekonomisinin enflasyonunu 85 milyon insanın sırtına yıkıyorlar. Şeytanın aklına gelmez ama bunların aklına gelir. Avro ile aldıysanız borcu, Avrupa'daki enflasyonu 85 milyon insanın sırtına yıkıyorsunuz.

Allah aşkına ya, AK Parti'ye oy veren vicdan sahibi insanlara sesleniyorum; böyle bir soygun düzenine siz nasıl evet dediniz? Ya insan biraz vicdan sorgulaması yapar. Hadi kendini düşünmüyorsun, ya çoluk çocuğunu düşün kardeşim, torunlarını düşün kardeşim. Beraber vurgun yaptılar, sanmayın bu avantajı sadece bunlara verdiler, kendi dünyalıklarını da yaptılar, yurt dışına götürdüler. Bu millete söz vermiştim, o götürdükleri 418 milyar doları kuruşu kuruşuna buraya getireceğim diye. Ama sözümden dönmüş değilim; göreceksiniz tarih o 418 milyar doların Türkiye'ye nasıl getirildiğini görecektir, yazacaktır.

Efendim Bayburt'ta Erdoğan konuşmuş, "maalesef hırsızlar çok" demiş. Vallahi doğru, vallahi billahi doğru. Ben Erdoğan'a şu çağrıyı yapıyorum: Saray'da sağına bak, soluna bak, önüne bak, arkana bak kesin göreceksin; aynaya bak kesin göreceksin!

Hırsızları temizlemek ve onları da ifşa etmek benim görevimdir. Sağ olun.

 

Kaynak : www.istanbulgercegi.com-Ajanslar

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları