Müsavat Dervişoğlu: Otorite boşluğu yalnız İran'da değil, bütün bölgede parçalanma dinamiklerine yol açar!

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, "Türkiye'nin savunması gereken tez, her hal ve şartta İran'ın toprak bütünlüğünün ve üniter devlet yapısının muhafaza edilmesi olmalıdır." dedi.
Hükümetin eğitim politikalarını eleştiren Dervişoğlu, okullarda rehberlik öğretmeni ve güvenlik görevlisi sayısının yetersiz olduğunu, okul giriş kapılarının ya nöbetçi öğrencilere ya da maaşları okul aile birlikleri tarafından ödenen özel güvenlik şirketlerine emanet edildiğini savundu.
ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarına değinen Dervişoğlu, İran'da rejim değişikliği bahanesiyle bölgesel egemenlik mühendisliği faaliyetlerinin işletildiğini belirtti.
Dervişoğlu, dünyada belirsizliklerin arttığını, bilinçli bir anarşinin ortaya çıkartıldığını ifade ederek, Batılı ülkelerin hem ahlaken hem de kurumsal olarak ön ayak oldukları uluslararası hukuk sisteminin bugün lağvedilmesi için yarıştığını söyledi.
Irak'ın işgalinden beri sürekli artan ikiyüzlülüğün, artık bambaşka bir noktaya geldiğine dikkati çeken Dervişoğlu, "Bir yanda kendi kişisel iktidarının güvenliğini, siyonizmin sapkın emelleriyle birleştiren Netanyahu var ki bunun için de insanlığa dair her ne varsa, kana ve ateşe boğmayı kendisine misyon edinmiştir. Diğer yanda da aynı saiklerle onun hem koruyucusu hem de emir eri olan Trump var. Hemen arkasından da başlarını kuma gömerek bu katliamlara alkış tutarak ayakta kalacaklarını düşünen gaflet kuyusunun dibine düşmüş bir Batı dünyası izliyoruz. Sözde Müslüman Körfez emirlikleri de bu katliamların taşeronluğunu yapıyor." diye konuştu.
Uluslararası hukukun, insanlığın ortak ahlaki ve vicdani birikimiyle oluştuğunu dile getiren Dervişoğlu, "Başkentlere bombalar yağdırıp, devlet başkanlarını kaçırıp, siyasi veya dini liderlere suikast düzenliyorlar. İster yozlaşmış ister otoriter her ne olursa olsun böylesi bir hoyratlık meşrulaştırılamaz, meşrulaştırılmamalıdır. Bugün İsrail Haşhaşilere, Trump ise Roma'nın deli imparatorlarına özeniyor. Ne kadar uzarsa uzasın, eşkıyanın sonu hep aynı olacaktır." ifadelerini kullandı.
Yaklaşık iki buçuk senedir İsrail'in, kendi güvenliği adına İran ve onun uydu aktörlerini etkisizleştirmeye dönük operasyonunu izlediklerini belirten Dervişoğlu, İran'ın izlediği politikaları da eleştirdi.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, konuşmasında şunları söyledi:
"Aziz milletim,
Değerli dava arkadaşlarım,
Saygıdeğer milletvekilleri,
Biliyorum ki,
Dünyada birçok acı ve ölüm var ama,
Ufukta olanlara bakmaya çalışırken,
Burnumuzun ucunu görmekten aciz olmamalıyız.
Pazartesi günü yine bir cinayet işlendi.
Yer gök inlemeliydi ama maalesef sorumlu kimsenin umurunda değil.
İstanbul’da Fatma Nur Çelik öğretmenimiz, öğrencisi tarafından öldürüldü.
Bir öğretmenimiz de yaralandı.
Merhumeye rahmet, tüm eğitim camiasına da başsağlığı diliyorum.
Hadiseye, münferit demek isterdim ama münferit değil.
Çünkü okullarımızda,
Gerek akran zorbalığının ve gerekse öğretmenlere karşı şiddetin,
İstisna olmaktan çıkarak, alelade bir olaya dönüşmesi, son birkaç senede oldu.
Bunun da AKP’nin 9. Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e denk gelmesi tesadüf değildir.
“Neredeyse dünya savaşı çıkacak, adamın dert ettiği şeye bak” diyenler olacaktır, biliyorum.
Yusuf Tekin de zaten tam onu diyenlerin bakanı.
Kendisi, Türk milli maarifini yönetmekle değil,
Milli manevi değerler kisvesine sığınarak,
Okullarımızı rant şebekelerine paylaştırmakla meşhur.
Milletvekillerimiz, Meclis’te verdikleri önergelerle ve yaptıkları konuşmalarla
Konuyla ilgili söylenmesi gereken ne varsa dile getiriyorlar.
Ama maalesef duyan yok.
İstanbul’un bir ilçesinde,
1450 öğrenciye yalnızca bir rehberlik öğretmeni düşüyor.
Okulların kapısında devlet tarafından vazifelendirilmiş bir tek resmi güvenlik görevlisi yok.
Okul giriş kapıları,
Ya nöbetçi öğrencilere ya da maaşları okul aile birlikleri tarafından ödenen
Özel güvenlik şirketlerine emanet edilmiş durumda.
25 senede,
Öğretmeni, öğrenciyi, milli, yaygın ve parasız eğitimi tarumar ettiler.
Atanamayan öğretmen rezaleti,
Paralel milli eğitim akademisi,
Taşımalı eğitim denen ve köy-taşra okullarını yok eden uygulamaları bunlar hayata geçirdiler.
Bunlar milli eğitimi baştan aşağıya katlettiler.
Milli eğitimi bu duruma getirmiş olmaları tesadüf değildir.
Cumhuriyete ve Türk milli kimliğine karşı olan kinlerini
Bu sahada yarattıkları yıkımla eyleme geçirdiler.
O sebepledir ki,
Eğitim sistemimizi yeniden bize yaraşır hale getirmek
Parlamenter sistemi yeniden inşa etmekle aynı önem ve aciliyettedir.
Maalesef, son dönemde birçok konuşmama,
Dünyada yaşanan çatışmalardan dem vurarak başlıyorum.
Bir tarafta, hem de Ramazan ayında,
Halkı Müslüman ve kendilerini de İslam devleti olarak tanımlayan iki ülke,
Afganistan ve Pakistan savaşıyor,
Diğer yanda da İran’da rejim değişikliği bahanesiyle
Bölgesel egemenlik mühendisliği faaliyeti işletiliyor.
Evet, dünyada belirsizlik artıyor, çatışmalar artıyor,
Masum ve mazlumların gördükleri zararlar artıyor.
Ancak artan daha önemli bir şey var.
Bir zamanlar küreselleşmeye mal edilen
Kültürel, ekonomik ve sosyal etkileşim,
Artık yerini,
İkiyüzlülük, riyakarlık, sahtekarlık etkileşimine bırakıyor.
Bilinçli bir anarşi ortaya çıkartılıyor.
Hem ahlaken hem de kurumsal olarak
Ön ayak oldukları uluslararası hukuk sisteminin,
Bugün adeta lağvedilmesi için yarışan Batılı ülkelerden bahsediyorum.
Daha önce, Venezüella Devlet Başkanı Maduro’nun
Trump tarafından kaçırılmasıyla ilgili olarak yaşananlar,
19’uncu yüzyıl emperyalizminin,
“Ya dediğimi yaparsın ya da bedelini ödersin” hoyratlığı ve haydutluğudur demiştim.
Bunun, 21’inci yüzyılda yeni tekniklerle yürürlüğe konulmasıdır diye de eklemiştim.
1990’ların başında Bosna’daki katliamlardan ve soykırımlardan başlayarak,
Son 30 yıla damga vuran nice olay sayabiliriz.
Ancak 2003 yılındaki Irak işgalinden beri sürekli artan ikiyüzlülük,
Bugün artık bambaşka bir noktaya gelmiş durumdadır.
Bir yanda,
Kendi kişisel iktidarının güvenliğini,
Siyonizmin sapkın emelleriyle birleştiren Netanyahu var.
Ki bunun için de insanlığa dair her ne varsa,
Kana ve ateşe boğmayı kendisine misyon edinmiştir.
Diğer yanda da aynı saiklerle,
Onun hem koruyucusu hem de emir erliği olan Trump var.
Hemen arkasından da,
Başlarını kuma gömerek, bu katliamlara alkış tutarak,
Ayakta kalacaklarını düşünen
Gaflet kuyusunun dibine düşmüş bir batı dünyası izliyoruz.
Sözde Müslüman körfez emirlikleri de bu katliamların taşeronluğunu yapıyor.
İsrail, saldırılara adeta bir ayin yapar gibi,
Bir kız ilkokulundan başlayarak, 165 tane masumu öldürüyor.
Bu ucubelerse lafa İran’ı kınayarak başlıyorlar.
Erdoğan ise çok şey söylediğini düşünmemizi istiyor.
Ama her zaman olduğu gibi,
Hiçbir şekilde kadim dostu Trump’a tek laf edemiyor.
Bırakın çatışmalarda ölen ve ölecek olan nice masumu düşünmelerini,
Bu çatışmalara körükle giden,
Ve tam da bu sebeple ortaya çıkan ve çıkacak olan mülteci akınlarını,
Küçük rüşvetlerle bertaraf edeceklerini zanneden zavallı bir güruh.
Uluslararası hukuk dediğimiz şey,
İnsanlığın ortak ahlaki ve vicdani birikimidir.
Bu şekilde yapılan her haydutluk ve her katliamda
O ortak beşeriyet birikimini öldürülmektedir.
Bu sebeple o birikime sahip çıkmak,
Kimse çıkmasa bile Türk milleti için ona yakışan bir sorumluluktur.
Ülke başkentlerine bombalar yağdırıp,
Devlet başkanlarını kaçırıp,
Siyasi veya dini liderlere suikast düzenliyorlar.
İster yozlaşmış ister otoriter, her ne olursa olsun
Böylesi bir hoyratlık meşrulaştırılamaz.
Meşrulaştırılmamalıdır.
Bugün İsrail Haşhaşilere,
Trump ise Roma’nın deli imparatorlarına özeniyor.
Ne kadar uzarsa uzasın,
Eşkıyanın sonu hep aynı olacaktır.
Değerli dava arkadaşlarım,
28 Şubat gününden beri Birleşmiş Milletler sisteminin
Kalan son duvarlarının da yıkılışına şahit oluyoruz.
Ancak bu sürecin hızlandığı an 7 Ekim saldırılarıdır.
Nasıl ki 11 Eylül, Ortadoğu ve dünya için bir milatsa,
7 Ekim saldırıları da benzer şekilde değerlendirilebilir.
İsrail bir yandan Gazze’de kanlı bir işgal süreci başlatmış;
Maliyetini ise Hamas’tan ziyade sivillere ödetmiştir.
Diğer yandan da Ortadoğu’daki İran merkezli
Şii direniş eksenini hedef alan geniş bir stratejiyi adım adım hayata geçirmiştir.
Bu stratejinin ilk halkalarında;
Lübnan’da Hizbullah’ın kapasitesinin zayıflatılması,
Lider kadrolarının tasfiyesi,
Suriye’de dengelerin altüst oluşu;
Yemen’de Husilere dönük operasyonlarla
Bölgesel taşeronların oyun dışına itilmesi,
Son halkada ise İran’ın bizzat hedefe yerleştirilmesi vardır.
Yaklaşık iki buçuk senedir,
İsrail’in “kendi güvenliği” adına,
İran ve onun uydu aktörlerini etkisizleştirmeye dönük bu operasyonu izliyoruz.
Ve bugün gelinen noktada, bunun İran’a kadar uzandığını;
Üst düzey kadroların ve rejimin kalbini hedef alan hamlelerle,
Savaşın niteliğinin değiştiğini görüyoruz.
Şunu da açıkça söylemek gerekir:
İran yıllar boyunca Ortadoğu’yu kendi uzantılarıyla istikrarsızlaştıran bir aktör olmuştur.
Mollaların kurduğu yozlaşmış ve insan haysiyetine saygı duymayan rejim,
İçeride iktidarını sürdürmek için dışarıda kriz üretmekten imtina etmemiştir.
İhtiyaç duyduğunda terör örgütleriyle dahi ilişki kurmaktan kaçınmamış;
Bölgedeki gerilimleri kendi iç konsolidasyonunun yakıtı haline getirmiştir.
Buna PKK da dahildir…
Ne var ki,
İsrail’in İran’a karşı açtığı bu savaşın istikrarsızlık üreteceğini biliyoruz.
Gelinen noktada devlet egemenliği kavramı ağırlığını yitirmiş,
Uluslararası hukuk bir teferruata indirgenmiştir.
Petrol fiyatları yükselmekte,
Dünya genelinde bir baskı ortamı oluşmakta;
Bunun maliyetini de yine insanlar,
Yani hepimiz ödemekteyiz.
Bugüne kadar,
Ne İran’ın rejim güvenliği adına uyguladığı strateji,
Ne İsrail’in ulusal güvenlik paranoyasıyla yürüttüğü hamleler,
Ortadoğu’yu ve dünyayı daha güvenli bir hale getirmiştir.
Tam tersine,
Kendi uluslarına ve kendi yargı kurumlarına hesap vermek istemeyen yönetimler,
Güvenlik söylemiyle iktidarlarını tahkim ederken,
Bölgeyi ateşe, insanı enkaza çevirmişlerdir.
Geldiğimiz nokta bunun sonucudur.
İYİ Parti,
Ülkemizde yürüttüğü demokrasi ve haysiyet mücadelesini yalnızca Türk milleti için değil,
Bütün insanlık için arzu etmektedir.
“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesinden anladığımız budur.
Sen sınırıma saygı duyarsan, ben de senin sınırına
Kendiminki gibi saygı duyarım demektir.
Bu sınırlar hem maddi hem de manevidir.
Manevi sınırlar, insanın temel hak ve hürriyetleridir.
Elbette ki İran’daki yozlaşmış rejimlerin idaresi altında ezilen İranlılarla
Duygu ve fikir birliği içindeyiz.
Öte yandan evrensel insani değerlerin,
Sömürgeci, saldırgan ve hesap vermekten kaçan liderler tarafından
İstismar edilmesine de karşıyız.
Çünkü mollaların alternatifi kuklalar olamaz.
İran, mollaların yozlaşmış düzeninin devrilip,
Yerine dışarıdan bir kuklanın monte edilebileceği bir ülke değildir.
İran halkı da ne bunu kabullenir ne de buna layıktır.
Bu yüzden İran’ın geleceğine
Yalnız İranlıların karar vermesi gerektiğini söyledik;
Söylemeye de devam edeceğiz.
Dışarıdan yapılan müdahalelerle gerçekleşen rejim değişikliklerinin
Sonuçlarını çok iyi biliyoruz.
Bunu yakın tarihimizde, Irak’ta gördük.
Irak’ı gözlerimizin önünde 3’e böldüler.
Lübnan yine böyledir.
Suriye’de 15 yıldır yaşananlar ortadadır.
Emperyalistlerin özgürlük diye tarif ve servis ettikleri,
Merkezi iktidarların, kimlik zehriyle zayıflatılmasıdır.
Onların küresel çarkına göbekten bağlı yozlaşmış rejimlerin kurulması ve tahkim edilmesidir.
Şimdi bunlar, İran’da bir kere daha tekrar etmemelidir.
Bizim açımızdan İran’ın ve komşularımızın toprak bütünlüğü,
Kendi ülkemizin toprak bütünlüğü kadar önemlidir.
Bu yüzden hem İran halkına
Hem İran’ı yöneten elitlere tarihi bir çağrı yapmak istiyorum:
Bu kuşatmayı, bu ablukayı, bu saldırıyı ancak siz durdurabilirsiniz.
Bu düğümü de ancak siz çözebilirsiniz.
Tahran’da yaşanacak bir geçiş süreci olacaksa,
Bu, İranlıların yabancılar yerine birbirleriyle konuşmasıyla olacaktır.
Konuşabilecekleri bir siyaset imkanının tesis edilmesi şarttır.
Ortadoğu’nun en büyük imtihanı budur.
Yozlaşmış tiranlar bu coğrafyaya reva değildir.
Bu yozlaşmanın maliyetini
Ne vurulan okul binasının enkazı altında kalan kız öğrenciler,
Ne sokaklarda hürriyetleri için gösteri yapan İran’ın gençleri, kadınları ödememelidir.
Ne de bir başka ülkenin “jeopolitik oyun planı” uğruna yeni nesiller ateşe sürülmemelidir.
Değerli arkadaşlar,
Şimdi bir başka başlığa geliyorum.
İsrail ve ABD’nin İran’a düzenlediği ortak operasyonun ardından,
Gerek İsrail’den gerek ABD’deki neo-con çevrelerden,
Gerekse ülkemizdeki bazı isimlerden aynı sözleri duyuyoruz:
“İsrail’in bir sonraki hedefi Türkiye.”
Hiç lafı uzatmadan söyleyeceğim:
Bu bir tespit değil, bir temenni cümlesidir.
Ancak daha acı olan şey,
Bu temenninin sahipleri sadece Siyonistler ve onlara bağlı birtakım aktörler değildir.
Çünkü böyle bir durumdan nemalanmaya fazlasıyla hazır olan,
Türkiye’de çok fazla odak vardır, etki ajanı vardır.
Unutulmamalıdır ki,
Netanyahu ve Likud çevresindeki şahin kanadın dört gözle beklediği şey tam olarak budur.
Türkiye’nin İran ile aynı rotayı benimsemesidir.
Türkiye’nin teokratik bir yönetime sürüklenmesidir.
Laiklik ilkesinden vazgeçmesidir.
İhvancı bir ideolojinin hamiliğine soyunmasıdır.
Aynı İran gibi yozlaşmış bir diktatörlüğe dönüşmesi,
Etnik ve dini bölünmelere daha da kırılgan hale gelmesidir.
Çünkü böyle bir Türkiye’yi,
Hem uluslararası sistemden hem de Ortadoğu sisteminden izole etmek,
Marjinalize etmek kolay olacaktır.
Böylece güvenlik söylemi üzerinden iktidar kuranların yeni “ötekisi” Türkiye olur.
Türkiye’de, İsrail’i bir sopa olarak gösterip, milleti terbiye etmeyi,
Her türlü akla ziyan kararı alırken bunu “İsrail tehdidi”nin arkasına gizlemeyi bir strateji haline getirenler vardır.
Dikkat ederseniz bunun en canlı örneklerini son iki yıldır yaşıyoruz.
İktidarın ömrünü uzatmak ve Türkiye’yi bir hanedan düzenine teslim etmek isteyenler,
Terörist başıyla oturdukları pazarlık masasına meşruluk devşiriyorlar.
İlk günden beri,
“İsrail geliyor” diye anlatıyorlar.
İsrail geliyor?
Peki, tamam, ne yapalım o zaman?
PKK ile Öcalan ile iş tutalım.
Niye?
İsrail Türkiye’yi bölmek istiyor ya,
O terör örgütünü kullanacaklar ya,
Buna müsaade etmeyelim.
Etmeyelim elbette!
O zaman öncelikle şu gerçeği kabul edelim.
PKK ile muhatap olmak, İmralı canisiyle iş tutmak, İsrail’le iş tutmanın ta kendisidir.
Hukuk devleti ilkelerini çiğneyen ne kadar aktör varsa,
Yurttaşlıkla, Türk milletinin mana ve varlığıyla derdi olan ne kadar aktör varsa,
“Türkiye hedefte” yaygarası koparıyor.
Anlaşılan o ki, bir tahterevalli kurulmak istenmektedir.
Türkiye bir sonraki İran değildir.
Ama Netanyahu bölgede yeni bir İran yaratmak,
En azından Türkiye’yi yeni bir İran gibi konumlandırmak istemektedir.
Buna teşne olanlar ise,
İran gibi olmaktan gocunmamakta;
İktidara sahip olmak uğruna kendilerine biçilen elbiseyi hevesle giymeye talip olmaktadırlar.
Türkiye eğer kuruluş kodlarına sadık kalırsa
Cumhuriyet’in alelade bir sıfat olmadığını idrak ederse,
Ve gerçek vatanseverler tarafından yönetilirse, yeni bir İran elbette olmayacaktır.
Eğer bugün, İran’ın düştüğü durumu anlamak istiyorsak,
Meselenin bu tarafını konuşmak zorundayız.
İran otokratik bir din devletidir.
Toplumu temsil eden siyasi partiler yoktur.
Devlet adına fikir ve ifade hürriyetini kısıtlanmış, her eleştiri “vatan hainliği” sayılmıştır.
İmtiyazlı bir azınlık hem bürokrasiyi hem de ticareti tekeline almıştır.
Böylece, korku ve açlık sarmalı içine alınmış bir koskoca bir halk,
Kendi ülkesine yabancılaştırılmıştır.
Bu sebepledir ki ısrar ettiğimiz şey, parlamenter sistemdir
Hukuk devletidir.
İmtiyazların değil, eşitliğin düzenidir.
Tesis edilmiş bir Cumhuriyet,
Partizan olmayan, liyakate dayalı bir bürokrasi,
Türk milletinin ortak, kapsayıcı bir kimlik olarak korunmasıdır.
Eğer bunlar olmazsa, Türkiye zayıflar.
Türkiye zayıflarsa da
Etraftaki akbabaların senaryolarının yaşama geçirilmesi kolaylaştırılır.
Aziz milletim,
Bu noktada, ülkemizde yürütülen kimi siyasal tercihlerin;
Türkiye’nin ulusal kimliğini zayıflatma riskini de ciddiyetle konuşmak zorundayız.
İnsan ve insanlık kasabı katil Netanyahu’nun
Saldırı başlattığı sıralarda yayınladığı videoya
Ve o videoda kullandığı dile bakın ne diyor?
“Farslar, Kürtler, Azeriler, Beluçlar ve Ahvazlıların,
Tiranlığın boyunduruğundan kurtulup, özgür ve barış arayan bir İran kurmasının zamanı geldi.”
Manidar değil mi?
İran ulusuna değil; etnik kimliklere sesleniyor!
Polemik aramıyorum, polemik de yaratmıyorum.
Bu hakikati ısrarla kavrayamamak,
Hele de Cumhuriyet devletini yönetirken
Bunun sürekli aksi istikametinde gitmek nedir diye soruyorum!
Şimdi yine aynı davulu çalacaklar:
Başından beri zaten İsrail’in bir yerlere saldırmasını bekliyorlar.
Bu arada onlarla aynı kelimelerle konuşuyor,
Onlar adına büyük İsrail yolunu açıyorlar.
Şimdi anladınız mı, niye İmralı canisiyle iş tutulduğunu?
Şimdi anladınız mı, ona neden “kurucu önder” denildiğini?
Şimdi anladınız mı, Meclis’in onun ayağına ne amaçla götürüldüğünü?
Anladın mı, bana ‘Anladın mı’ diye soran adam?
Tüm bu yaptıklarınızın ABD-İsrail ajandasının bir parçası olduğunu yeterince anladık.
15 yıllık Suriye maceranızın ne olduğunu da yeterince gördük.
Dostları Trump, dostları Maduro’yu kaçırıyor:
İşte Terörsüz Türkiye hedefimiz diyorlar.
Afrika’da darbe oluyor,
“Terörsüz Bölge” hedefimizi gerçekleştiriyoruz diyorlar.
Kutuplarda penguen dağa yürüyor,
Bunlar “Nasıl da doğru yapıyoruz” diye bağırıyorlar.
Çaresizlik mi? Zavallılık mı? Şuursuzluk mu?
Dün vefat yıldönümüydü, Allah gani gani rahmet eylesin.
Müslüm babanın dediği gibi: “Adını sen koy!”
Bize iç cephe diye muhayyel bir şeyden bahsediyorlar.
Aynı insanlar, Türkiye’nin ne kadar tartışılmazı varsa, tartıştırıyorlar.
Her gün, her vesileyle millet içinde ikilik yaratıyorlar.
Bu ikiliğin olduğu yerde,
Birlik ve beraberlik olur mu?
Bu mu iç cepheniz?
Bu mu sözde savaş hazırlığınız?
Daha dün Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ı tutukladılar.
Dünya kadar siyasetçi, belediye başkanı içeridedir.
Böyle mi kuracaksınız Terörsüz Türkiye’yi?
Böyle mi tahkim edeceksiniz iç cepheyi?
Bunların cephe dedikleri yerde,
Yanlarına aldıkları silah arkadaşlarına bir bakın,
Orada neyin amaçlandığını görürsünüz zaten.
PKK’lılar o cephededir.
Domuz bağcılar o cephededir.
Mankurtlar o cephededir.
Ne kadar Cumhuriyet düşmanı varsa o cephededir.
İmralı canisinin teşekkür mektubu da bu yüzdendir.
Teşekkür ediyor çünkü artık, 40 yılda silahla yapamadığını,
Bugün siyasetle yapabileceğini düşünüyor.
Peki bunu ona düşündürten nedir?
25 yıllık çürümüş düzen ve 8 yıllık Cumhurbaşkanlığı sistemidir.
O da görüyor ki,
Artık bu devleti yöneten iktidar,
O iktidara açık veya gizli ortak olarak omuz verenler,
Türk milletinin hürriyet ve istiklal haklarına düşmandır.
O da işte bu yüzden umutlu ve müteşekkir.
İmralı’dan mektup yazıp, önüne gelene teşekkür etmekte.
Allah’a bin şükürler olsun ki,
Teşekkür edilenler listesinde ismimiz yoktur.
İsmimiz, büyük Türk millerinin yanında anılmaktadır.
Türkiye açısından en kritik risklerden biri şudur:
İran’ın batı ve kuzeybatı kuşağıyla Irak sınır hattında,
Kandil–Zagros silsilesi boyunca etkinleşen bir yapılanmanın,
Suriye’deki hatla entegre olup genişlemesi…
Yani devlet otoritelerinden bağımsız bir PKK/KCK yapılanması fotoğrafının ortaya çıkması…
Bu sebeple Türkiye’nin savunması gereken tez;
Her hal ve şartta İran’ın toprak bütünlüğünün ve üniter devlet yapısının muhafaza edilmesi olmalıdır.
İran’ın ani çöküşü, istikrarsızlaşması ve otorite boşluğu;
Yalnız İran’ı değil, bütün bölgeyi parçalanma dinamiklerine açar.
Ve o parçalanmanın dalgaları, en sert biçimde Türkiye’ye vurur.
Bir de göç meselesi vardır.
Türkiye, Suriye’den gelen göçün ekonomik ve sosyal yükünü hâlâ taşımaktadır.
Suriye 25 milyon civarında bir ülkeydi.
İran ise 90 milyondan fazladır.
İran kaynaklı bir sarsıntının tetikleyeceği göç baskısı,
Türkiye açısından çok daha ağır sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir.
Üstelik son yıllarda İran sınır hattında mayınlı arazilerin temizlenmesiyle,
Sınır güvenliğinin fiziki yapısında değişimler yaşandı.
Fiili ama bilinçli açık kapı politikası buna dahildir.
Yani “göç dalgası” bir ihtimal değil, müstakbel bir felakettir.
Türkiye yeni bir düzensiz, plansız ve hazırlıksız göç dalgasını kaldıramaz.
Zaten neye hazırlıklılar ki?
Bugüne kadar neye hazırlanmışlar ki?
Deprem olur, hazırlık yok.
Eski ortakları FETÖ darbe yapmaya kalkar, hazırlıksızlar.
Madende göçük olur, hazırlıksızlar,
Orman yanar, hazırlıksızlar.
Neden biliyor musunuz?
Çünkü bunlar risk analizi yaparken,
Risklere değil, fırsatlara bakıyorlar.
Baktıkları fırsat da kendi iktidarlarının devam fırsatı.
Bu iktidarın devamı için, ne kadar rant elde edebiliriz fırsatı.
Bir kere, Allah için bir kere de Türk milletinin menfaatini düşünün,
Bir kere de feda ettiğiniz şey, kendi çıkarınız olsun, şahsi faydanız olsun.
Değerli arkadaşlar,
Şimdi gelelim ekonomi eksenine…
İran’daki savaş, öncelikle güvenlik, jeopolitik ve insani bir meseledir.
Ama etkileri ekonomi üzerinden de çok hızlı gelir.
Üç temel başlıktan konuşmak mümkündür:
Birincisi, finansal piyasalardır.
Artan belirsizlik güvenli liman arayışını tetikler.
TL üzerinde değer kaybı baskısı oluşabilir.
Savaş uzadıkça enflasyonist beklentiler artar;
Beklenen faiz indirimi ertelenebilir.
Daha önemlisi;
Risk arttıkça borçlanma maliyetimiz yükselir.
Dış borcun çevrilmesi, yalnız Hazine’nin meselesi değildir;
Reel sektörün, bankacılık sisteminin, yatırımın, üretimin meselesidir.
Vadesine bir yıl veya daha az kalmış dış borç yükünün büyüklüğü,
Yüz milyarlarca dolarla ölçülüyor.
Risk priminde küçük görünen bir artışın bile maliyeti, milyar dolar seviyesinde hissedilir.
Döviz kurundaki her sıçrama, evdeki tencereye, pazardaki etikete,
Sanayicinin maliyetine, işçinin ücretine yani hayatın kendisine yansır.
Kriz anlarında “ödeme–tahsilat” düğümü ortaya çıkar.
Bu süreçte, bankacılık sistemindeki tıkanıklıklarını aşacak
Güvenli ve şeffaf ödeme mekanizmaları derhal kurulmalıdır.
Rusya-Ukrayna savaşında bunu gördük.
Hatalarda ve tedbirsizlikte ısrar etmenin anlamı yoktur.
İkinci etki enerjidir…
Türkiye’nin enerji ithalatı 62 milyar doların üzerindedir.
Dış ticaret açığının büyük kısmı enerji ithalatından kaynaklanmaktadır.
Petrol fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış,
Cari açığı yıllık bazda yaklaşık 2,6 milyar dolar yukarı çekebilmektedir.
İran, doğalgazda Türkiye’nin tedarik zincirinde önemli bir yer tutmaktadır.
Bir kesinti senaryosu; sanayi ve elektrik piyasasında gerilim yaratır.
Depolama kapasitesinin belli bir ölçüde tampon oluşturabileceği doğrudur.
Ancak kesinti riskini hafife alınmamalı,
Üretim ve istihdam bile bile tehlikeye atılmamalıdır.
Dünya petrol ticaretinin dörtte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kilitlenmesi,
İşte bu yüzden hayati bir risktir.
Petrolün 90 dolar seviyelerinde kalıcılaşması halinde,
Yıllık cari açıkta çok ciddi bir artış görülebilir.
Bu artış; akaryakıt fiyatlarını, dolayısıyla enflasyonu tetikler.
Tam da bunun için bir öneride bulunduk, yani şikayetle yetinmedik.
Nasıl yapılacağını söyledik, hesabını kitabını da yaptık:
Dedik ki,
Petrol fiyatı artışını, hemen akaryakıta yansıtmayın.
ÖTV’den bir miktar fedakârlık edin ve pompadaki fiyatı tutun.
Vatandaşa ilave yük binmesin, enflasyon beklentisi daha da bozulmasın.
Maliyetini de söyledik.
Peki hükümet ne yaptı?
Gözünü bile kırpmadan, mazota zam yapmaya kalktı.
Daha savaş kapıyı çalmadan,
Bunlar milletin rızkından çalmaya niyetlendi.
Uyarılarımız ve yol göstermemiz neticesinde,
Zammı tepkiden çekinip son anda durdurdular ama
Biliyoruz ki bahane arıyorlar.
“Türkiye, zengin ülkelerin arasına girmiş” diyorlar.
Kişi başına gelirimiz, 18 bin dolarmış!
Kendileri için çerez parası da,
Ben bu ülkede, 18 bin doları hayatında görmemiş on milyonlarca vatandaş biliyorum.
Aynı gün, grup başkanları çıkıp, emekli ikramiyesi açıklıyor.
Geçen senenin aynısı olacakmış,
100 dolar bile değil…
Maliye Bakanları zengin ülkeler arasına girdik diye müjde veriyor,
Bu muhteremler emekli ikramiyesine zam yapmaya ekonomi müsait değil diyorlar.
Böylesine bir yüzsüz, böylesine milletten kopuklar.
İşte aramızdaki fark budur.
Onların derdi kendileri,
Bizim derdimiz ise Türk milletidir.
İran’da yaşananların ekonomimize etkisinin üçüncüsü, ticaret ve tedarik zinciridir…
İran ile ticaret hacmimiz dengeli bir büyüklüktedir.
Ama lojistik ve bölgesel ticaret açısından önemi rakamlardan yüksektir.
Hürmüz Boğazı kilitlenirse sigorta primleri ve navlun maliyetleri artar.
Çin’den Avrupa Birliği’ne uzanan konteyner taşımacılığı darbe alır.
Bu, Türkiye’nin üretim zincirlerini dolaylı yoldan etkiler.
Tam da bu nedenle,
“Gümrük Birliği’nin güncellenmesi” dosyası yeniden açılmalıdır.
Yani Türkiye bu krizi, doğru bir akılla,
Sanayi ve ticaret konumunu güçlendirecek hamlelere çevirmelidir.
Ama bunun için günü kurtaran hamle değil, strateji gerekir.
Yani Avrupa Birliği ile sadece göçmen pazarlığı yapmak zorunda değilsiniz.
Türkiye’nin çıkarları için bir müzakerenin içinde olmanız mümkündür.
Bu çerçevede;
Türkiye’yi Azerbaycan’a ve Türk dünyasının kalbine bağlayan stratejik hatlar
En kısa zamanda devreye alınmalıdır.
Zengezur bunların başındadır.
Bu, dış ticaretimizi tek rotanın prangalarından kurtarır ve masada elimizi güçlendirir.
Taşımacılığı dar koridorlara hapsetmemek,
Kesintisiz raylı projelerle darboğazları aşmak stratejik zorunluluktur.
Van–Kapıköy demir yolu hattının kapasitesi arttırılmalıdır.
Orta koridoru temenni olmaktan çıkarıp
Bakü–Tiflis–Kars hattını tam kapasite çalıştıran bir lojistik devrime dönüştürmek zorundayız.
Böylece Hazar geçişlerini hızlandırmazsak, limanlarımızı bütünleştirmezsek,
İhracatçımızın geleceğini başka ülkelerin insafına terk etmiş oluruz.
Sınırlarımızı çok kanallı ekonomik güç merkezlerine çevirmeli,
Tek bir güzergaha mahkûm olma riskini ortadan kaldırmalıyız.
Örneğin,
Irak üzerinden Basra’yı Türkiye’ye bağlayan alternatif projeler,
Zamanında tamamlanmış olsaydı;
Hürmüz kilitlendiğinde Basra’ya inen yükler,
Türkiye üzerinden Avrupa’ya akabilirdi.
Demek ki mesele, “konuşmak” değil; “bitirmek” meselesidir.
O sebeple de iktidarı değiştirmenin zamanı gelmişti.
Kıymetli dava arkadaşlarım;
Şimdi bu dış şoku, içerideki kırılganlıklarımızla birlikte düşünün.
Bakınız, daha dün enflasyon verileri açıklandı.
İki aylık enflasyon yüzde 8, yıllık enflasyon ise yüzde 31,5.
Bu, yıllık hedefin yarısını iki ayda yedik demek.
Yıllık hedeften iki kat sapıldı demek.
Vatandaşın 12 aylık maaşının 1 ayı şimdiden gitti demektir.
Rasyonel dedikleri programın cebimizdeki 100 TL’yi 35 TL yapmış olması demektir.
Soruyorum, Türk milleti de soruyor:
O sözde program “çalışıyor” diyecek misiniz?
Cevabınız evetse, o program kimin için çalışıyor?
Londra bankerleri için mi yoksa Türk milleti için mi?
Ben cevabı biliyorum, Türk milleti için olmadığı kesin!
Sadece bir ayda
516 bin vatandaşımız işinden, aşından, ekmeğinden oldu.
Bu bir istatistik değil, yarım milyon ailenin sofrasına çöken kara buluttur.
Üstelik geniş tanımlı işsizlik dediğinizde, gerçek işsizlik oranı yüzde 30’lara dayanıyorsa,
Her üç kişiden biri işsizliğin gölgesindeyse,
Dışarıdaki bir savaşın yarattığı ekonomik dalga, içerideki bu kırılganlığı büyütür.
İnsanlar çalışmaktan değil, iş bulamamaktan yorulmuştur.
Güven kırılmışsa, dış şoklar sadece ekonomiyi değil, toplumun psikolojisini de sarsar.
İşte bu yüzden, jeopolitik riskleri konuşurken
Onun ekonomiyle olan bağını koparamazsınız.
“Dışarıda savaş var” deyip içerideki sefalet düzenini saklayamazsınız.
Tam tersine, dışarıdaki savaş, içerideki kötü yönetimin bedelini daha görünür hale getirir.
Değerli arkadaşlar,
Konuyla ilgili son bir söz daha…
İran’daki savaş,
“Devlet aklı” iddiasıyla konuşanların jeopolitik körlüğünü de bir kez daha göstermiştir.
Çok değil altı ay önce,
Türkiye’nin Rusya ve Çin’le yakınlaşması gerektiğini söyleyenler,
İran’ın yalnızlığı karşısında acaba bir ders alacaklar mıdır?
Müttefiklerini yüzeysel açıklamalarla geçiştiren ve yalnız bırakanların,
Türkiye için “stratejik seçenek” diye pazarlanması ne kadar gerçekçidir?
Türk dış politikasını,
Birbirinin kaynaklarını ve çaresizliklerini sömürmek üzerine kuranlar,
Bizim için güvenli bir rota olabilir mi?
İYİ Parti olarak bizim rotamız net, pusulamız bellidir.
Uluslararası hukukun yanında duracağız.
Savaşların büyümesini önleyecek, diplomasiye ağırlık vereceğiz.
İran halkının iradesine saygı duyacağız, kukla senaryolarına karşı duracağız.
Türkiye’nin ulusal bütünlüğünü, vatandaşlık bilincini ve Cumhuriyetin temel niteliklerini güçlendireceğiz.
Laikliği; inançlara ve yaşam tarzlarına hürriyetin güvencesi olarak koruyacağız.
Liyakati, devletin sigortası olarak tesis edeceğiz.
Ekonomide kırılganlıkları azaltacak, dış şoklara karşı dayanıklılığı artıracağız.
Çünkü şunu biliyoruz:
Bir ülke dışarıdan gelen fırtınalara,
Ancak içeride sağlam bir çatıyla ayakta durabilir.
O çatı; hukuktur, kurumdur, Cumhuriyet’tir, haysiyettir.
İç cephe kılıfına sokulan hanedancılık, cuntacılık ve tiranlık değildir.
Aziz milletime sesleniyorum:
Türkiye, bir sonraki İran değildir.
Ama Türkiye’nin, İranlaştırılmasına heves edenler vardır.
Iraklaşmasına, Lübnanlaşmasına, Latin Amerikalılaşmasına heves edenler vardır.
Biz, tüm bu hevesleri kursaklarda bırakacağız.
Bizim mücadelemiz; demokrasi, hürriyet ve istiklal mücadelesidir.
Mücadelemiz milletimizin hür ve onurlu yaşaması içindir.
Herkes iyi bilmelidir ki;
Biz bu toprakların misafiri ve dışardan geleni değiliz.
Binlerce yıldır bu kadim coğrafyanın sahibiyiz.
Kimsenin toprağında gözümüz yok amma velakin,
Küçülmeye rıza göstermeyi, stratejik zenginlik gibi sunanlara da karnımız toktur.
Satır aralarına gizlenen mesajları görüyor, biliyor ve kaydediyoruz.
Beni anlayan anlamıştır diye de ümit ediyorum.
Değerli dava arkadaşlarım;
Buradan Sayın Cumhurbaşkanı’na çağrıda bulunuyorum:
Ağzı olanın konuştuğu bir dönemdeyiz.
İran operasyonu başlayınca, sırada Türkiye var diye sevinen alçakları dikkatle izliyoruz.
Dile gelen başa gelir mi bilmem.
Bölgemizdeki gelişmeler bizi iç cepheyi güçlendirmeye mecbur bırakıyor diyorsunuz.
Ancak iç cephe sadece slogan atarak güçlendirilemez.
İç cephe, toplumsal huzur sağlanarak güçlenir.
Devletin milletle, iktidarın muhalefetle omuz omuza vermesiyle güçlenir.
Yasaklar ve yolsuzluklarla boğulan bir millet, bir arada duramaz.
Anti demokratik adımlara son verin.
Milletimizi ayrıştırmayın.
Hukuku ayaklar altına alan operasyonlarınıza son verin.
Devlete olan güveni daha fazla sarsmayın.
Dış tehdide karşı en büyük güç, milletin birliğidir.
Bunu sağlayabilmek için de,
Kişisel siyasi hesapları çöpe atarak, birliği ve beraberliği perçinlemek lazımdır.
Bölgemizde olağanüstü olaylar yaşanıyor.
Türkiye Büyük Millet Meclisi konuyla ilgili yeteri kadar bilgilendirilmiyor.
Herkes açık kaynaklardan bilgi toplamak mecburiyetinde bırakılıyor.
TBMM’de grubu olan bir siyasi partinin genel başkanıyım.
Bölgedeki büyük tehlikeler, hükümet yetkilileri tarafından anlatılıyor.
Yaşanan gelişmelere dair öngörüler kamuoyuyla paylaşılıyor.
Böylesine kritik bir süreçte önemli adımları da atmak gerekmektedir.
Meclis’te grubu bulunan siyasi partileri bilgilendirmek ve onlarla ayrı ayrı veya topluca bir zirve yapmak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aklına ne zaman gelecek merak ediyorum.
Aklına gelmezse, ben buradan çağrımı yapıyorum.
Zaman kaybetmeden Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin bilgilendirilmesi için
Doğru adımların atılmasına bizzat kendisinin öncülük etmesini istiyorum.
Bakın Sayın Erdoğan,
Siz iltifatları çok seviyorsunuz.
Övüldüğünüzde de beklenmeyen işler yapıyorsunuz.
Beyaz Saray’da övüyorlar,
Senet imzalayıp dönüyorsunuz.
Avrupalılar övüyor,
Türkiye’yi göç hendeğine çeviriyorsunuz.
Ortağınız övüyor, çiçek yolluyor,
Siz İmralı’dan iktidar devşirmeye teşne oluyorsunuz.
Övülünce hep yanlış işler yapıyorsunuz.
Ben bugün kürsüye doğru işler yaptırmak için geldim.
Bakınız,
Gazi Meclisimiz, 106 yaşında.
Size 106 gül gönderiyorum…
Bu parlamentoyu eski gücüne kavuşturun ve parlamenter sisteme dönüşün önünü açın.
Cumhuriyetimiz 103 yaşında.
Size 103 gül gönderiyorum.
Cumhuriyet’in ilke ve değerlerine geri dönün.
Kurumlarına ve hukukuna sahip çıkın.
Cumhuriyet nizamına hasar veren işleri bırakın artık!
Size 99 gül daha gönderiyorum.
Bu mübarek Ramazan ayında, Allah’ın isimlerinin hürmetine,
Türk milletinin tarihiyle, kodlarıyla, tanımlarıyla oynamayın.
Oynatanlara müsaade etmeyin!
Sözlerime son verirken
Türkiye’yi ve Türk milletini başkalarıyla karıştıranlara bir kere daha hatırlatmak isterim.
Devlet geleneklerimiz ve anti-emperyalist ilk istiklal zaferinin kahramanı milletimizle,
Biz başka milletlere asla benzemeyiz.
Vatanımıza ve bayrağımıza göz dikilirse,
86 milyonluk bir ordu ile karşı karşıya kalırsınız.
İşbirlikçilerinize hiç güvenmeyin.
Türk milleti onları,
Bir kaşık suda boğmasını çok iyi bilir.
Türk milletinin istiklal damarı,
İçimize iliştirdiğiniz tüm sızıntıları koparıp atar.
Ve tarih hiçbir kuşkuya yer yoktur ki bunun örnekleriyle doludur.
Ergenekon’dan çıktığı günden beri,
Anadolu kapılarında ay ve yıldız şehit kanıyla buluşup bayrak olduğundan beri,
Ulubatlı Hasan sancağı surlara diktiğinden beri,
Sarışın mavi gözlü Bozkurt Mustafa Kemal Atatürk, “Ya istiklal ya ölüm” dediğinden beri fıtrat aynıdır.
Ne diyor vatan şairi Namık Kemal;
"Ecdâdımızın heybeti ma'rûf-i cihândır.
Fıtrat değişir sanma, bu kan yine o kandır."
Hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.
Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun.
ÜYE YORUMLARI
Yorum YapFacebook Yorumları












