Esad politik manevra alanını geniş tutmak için, Arap Birliği’nin toplantısının başlamasına saatler kala ‘Annan Planı’nı kabul ettiğini açıkladı. Böylelikle hem muhaliflerin askeri alanlarını daraltmaya çalışıyor hem de "Suriye içinde hükümete karşı terör faaliyeti yürüttüğü” uyarısını yaparak, askeri saldırılar durmazsa, operasyonların devam edeceği mesajını da veriyor.
rejiminin varlığını bir süre daha devam ettirmesi anlamına geleceğine ikna olmuş durumda. Uluslararası güveni sağlamak için de Annan ile yapılan görüşmelerde ateşkes sürecinin 10 Nisan 2012 tarihinde yürürlüğe girmesi konusunda uzlaşıya varıldı. Annan’ın Güvenlik Konseyi üyelerine, “Suriye için gözlemci gücü oluşturmayı planlamaya başlayın” mesajı, bu süreci doğruluyor. Gözlemci gücünde özellikle
yetkililerin bulunması Esad için politik bir güvence olarak görülmektedir. Ayrıca Kofi Annan,
yönetiminin kendisine, "silahlı muhalif güçler de silahlarını bırakmadıkça, kentlerdeki hükümet birliklerinin ve ağır silahların geri çekilmesine hazır olmadığını” bildirdiğini de açıkladı.
Suriye’deki muhalif güçler arasında ciddi anlaşmazlıkların bulunması, silahlı eylemlerin devam etmesi olasılığının güçlü olması, BM Güvenlik Konseyi karşısında Esad’ı çok daha fazla meşrulaştıracaktır. Ayrıca
Ulusal Konseyi’nin “rejime karşı savaşan isyancı güçlere maaş ödeneceğini, taraf değiştiren askerlere ödeme yapılacağını” açıklaması, aslında muhalefetin yeterli bir güce sahip olmadığını ortaya koyan bir durum. Yapılan bir bakıma ‘paralı asker’ toplama politikası olduğu ortaya çıkmış durumda. Libya’da uygulanan yöntemin bir benzerinin izleneceğini anlaşılıyor. Ancak bunun tahmin edilenden çok daha ters etki yapma olasılığı yüksek.
Türkiye büyük umutlarla oluşturduğu
Suriye politikası iflas ettiğinin farkındadır.
Suriye Dostları Grubu’nu İstanbul’da toplanmasını sağlayarak durumu kurtarmaya çalıştı. Özellikle İran’ı sürece dahil etmek için bu ülkeyi ziyaret eden Erdoğan, Ahmedinejad ile görüştü. Suriye’deki gelişmelerin önemli bir yer tuttuğu görüşmede, Türkiye, İran’ın İstanbul’daki toplantıya katılması için ikna edemedi ve eli boş döndü.
Rusya ve Çin’in de katılması için çok çaba sarf etti ama başarılı olamadı.
Erdoğan’ın yaptığı konuşmada, Suriye’ye yönelik askeri operasyondan vazgeçmediğini de bir biçimiyle ifade etti. Şaşkına dönmüş bir biçimde, “Şam işbirliği yapmazsa BM'nin dur demesi kaçınılmaz olur” ve “Suriye rejiminin hiçbir surette bu planı zaman kazanmak için kullanmasına izin verilmemeli” tehdidine devam etti. “Bugün burada
Suriye yönetimine vereceğimiz mesaj kesin ve net olmalı. Eylem birlikteliğini sağlamalıyız. Suriye'de akan kan derhal durmalı. Suriye'de Kofi Annan'na verilen hiçbir söz tutulmadı. Suriye'deki rejim zaten şimdiye kadar verdiği hiçbir sözü tutmadı. İnanıyorum ki
Suriye halkı kendi kaderini kendisi belirleyecektir” diyen Erdoğan, esasen Annan Planı’nın başarılı olmayacağını ifade ediyor. Türkiye’nin bu plana pek sıcak bakmadığı, ancak BM Güvenlik Konseyi kararı olması nedeniyle kabullenmiş gibi yaptığı biliniyor.
Türkiye’nin ana hedefi Suriye’de askeri krizi derinleştirmektir. Heydemann’ın ifadeleriyle, “farklı miktarlarda olsa da, Suriye'nin tüm sınırlarından içeriye silah akışı sürüyor. Batı'nın muhalefeti silahlandırmadaki isteksizliği bu süreci yavaşlatmayacak. Türkiye sınırlarında silah akışı devam ediyor.”
Suriye sınırları içerisinde çatışmaları derinleştirmek için muhaliflerin silahlandırılmasına devam edeceğine ilişkin yapılan değerlendirmeler, Türkiye’nin Annan Planı’ndan pek hoşnut olmadığını ortaya koymaktadır.
Türkiye’nin olası Suriye’nin işgali planı çöktü. Rusya,
İran ve birçok Arap ülkesiyle olan ilişkilerinin gerilmesi, bölgesel dış politikasının bir bakıma çöküşü anlamına geldi.
Suriye politikasında kendisine vazife çıkartmak isteyen Erdoğan, Güney Kore’ye giderek Obama ile görüştü. Bölgesel dengeleri hesaba katan ABD’nin askeri operasyona karşı olduğunu açıklaması, Türkiye’nin
Suriye politikasına vurulmuş bir darbe olarak algılandı. Dahası Türkiye, kendisini aldatılmış bir pozisyonda görüyor.
Washington Enstitüsü Yakın Doğu Çalışmaları Merkezi'nden Soner Çağatay da, Türkiye'nin kriz boyunca izlediği politikalarda yapmaya çalıştığı değişikliklere dikkat çekiyor: “Türkiye, Beşar Esad'a karşı, ilk olarak Birleşmiş Milletler öncülüğünde bir operasyon arayışına girdi. Bu başarısız olunca, Ankara yönetimi, Arap Birliği'ne ve Suriye'nin Dostları'na döndü ve uluslararası toplum tarafından desteklenen bir ortak
Suriye politikası tesis etmeye çalıştı.” Türkiye içine girdiği bölgesel politik krizden kurtulmak istedi, ancak bunu başaramadı. Uluslararası küresel güçler ve Arap Birliği ülkeleri Türkiye’nin belirlediği politikaları desteklemediler. Özellikle Arap Birliği ülkeleri Türkiye’nin Arap dünyası adına hareket etme girişimlerinde çok açık olarak rahatsız oldu. ABD, bölgesel dengeleri hesaba katarak Türkiye’yi
Suriye politikasını dizayn etmeye çalışmaktadır. Bu bakımdan Türkiye’nin
Suriye politikası esasen çökmüş durumda. Böylelikle Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun ‘sıfır sorunlu’ dış politikasının iflasının somutlaşmış biçimi Suriye’dir.
Türkiye ile ABD’nin Suriye politikasındaki farklılaşma Koç Üniversitesi'nde düzenlenecek bir konferans öncesi değerlendirmede bulunan ABD'nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin Suriye’ye ilişkin yaptığı değerlendirme, Türkiye’nin
Suriye politikası ile farklılıklar taşıdığını ortaya koymaktadır: “Türkiye ve ABD, (Suriye konusunda) askeri müdahalenin en son seçenek, en arzu edilmeyen seçenek olduğuna inanıyor. Bu sorun, uluslararası hukuka uygun, diplomatik bir süreçle çözümlenmeli. Bu, kolay yanıtları olmayan, sihirli bir şekilde ortadan kaybolmayacak, kolay bir çözümü olmayan bir durum. Dolayısıyla bu sorunun çözümü için birlikte çalışıyoruz.” Türkiye’nin askeri müdahaleden yana olduğunu çok açık olarak ifade ediyor. Ricciardone’nin
Suriye konusunda Türkiye ile ortak politikalara sahip olduğunu söylemesine rağmen bunun böyle olmadığını, Türkiye ile farklı düşündüklerini şu cümlelerle ifade ediyor: “Türkiye ile aramızda belli bir derecede farklı bakış açılarının olması doğal. Sonuçta Türkiye'nin
Suriye ile sınırı var.” Türkiye’nin tersine, Ricciardone, ‘Suriye konusunda ayrıca muhalif grupların silahlandırılmasının işe yarayacak bir yöntem olduğuna kesinlikle inanmadıklarını’ belirtti.
İstanbul’da ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, ‘BM Temsilcisi Kofi Annan'ın planına uyulması için Esad üzerindeki diplomatik baskıyı devam ettirmeleri’ uyarısında bulundu. 70’e yakın ülke temsilci göndermesine rağmen Rusya,
Çin ve İran’ın yer almaması, toplantının politik gücünü kırabilecek bir durum yaratacağını fark eden ABD, başka alternatiflerin peşine düşmek yerine ‘Annan Planı’ esas aldı.
Kürtlerin Suriye Politikası oldukça önemlidir Suriye’de Kürtlerin elde edeceği her hangi politik bir statü, Türkiye’yi de çok ciddi oranda tedirgin ediyor. Ayrıca Suriye’nin iç politik dengelerini değiştirebilecek tek örgütlü güç Kürtlerdir.
Suriye’deki her yönlü değişim, Kürtlere yeni olanaklar sunmaktadır. Türkiye ise Kürtler için oluşan yeni pozisyonu engellemeyi hedefliyor. Bunun riskli ama kestirme yolunun da işgalden geçtiğini düşünüyor. Ancak uluslararası ve bölgesel dengeler buna izin vermiyor. Bunun farkında olan Türkiye, Kürtlere yönelik yeni hamleler uygulamaya koymaktadır. Bunun en somut biçimi
Suriye Muhalif Güçlerine yaptırdığı açıklamadır. Suriye’nin ‘Milli Misaki Sınırları içinde demokratikleşme’ olarak yapılan açıklamanın hedefi Kürtlerdir. Böylelikle Kürtlere yönelik politika netleştirilmiş bulunuyor.
Konsey’de politik etkisi pek olmayan birkaç küçük Kürt grubun yer alması, Kürtler bakımından hiçbir politik değeri bulunmuyor. Suriye’de en örgütlü güç Kürtlerdir. Bu bakımdan Kürtler olmaksızın Suriye’de ne politik bir istikrar sağlanır, ne de demokratikleşme süreci tamamlanır. Bu bakımdan Kürtlerin içinde yer almadığı, Kürtlerin politik taleplerini içermeyen girişimlerin Suriye’de başarılı olması son derece zordur. ABD’nin Birleşmiş Milletler temsilcisi Rice, yaptığı konuşmada bu duruma dikkat çekti. Kürtler muhalif harekete katılmadan, Suriye’de başarılı olmanın zor olacağını belirtti. Bunun için Kürtlerle ilişki kurulması gerekliliğine dikkat çekti.
Suriye’de Kürtler için nesnel koşullar tahmin edilenden çok olgunlaşmış bulunuyor. Suriye’de hedeflerine ulaşabilmeleri ve kendi özerk yapılarını korumaları için mevcut olanaklar oldukça gelişmiş durumda. Muhaliflerle Esad arasındaki her çatışma veya rekabet Kürtlerin durumunu güçlendirecektir. Her iki tarafın da Kürtlere ihtiyacı var. Bundan dolayı Kürtler politikalarını belirlerlerken çok boyutlu düşünmek zorundadırlar. Öncelikli olarak askeri müdahaleye karşı çıkmalılar ve Suriye’deki iç dengeleri iyi değerlendirmeliler. Zaman geçirmeden kendi aralarında tam bir birlik oluşturarak ‘Kürt Ulusal Meclisini’ oluşturup, ‘Özerk Yönetimlerini’ ilan etmelidirler. Özellikle kendi askeri güçlerini oluşturup, Kürdistan bölgesini korumaya almalıdırlar. Ayrıca Kürdistan bölgesi dışındaki hiçbir askeri sürece dâhil olmamalıdırlar. Aksi durum, Kürtlerin meşruiyetini tartışma konusu yapacaktır.
Bu bakımdan Kürtler, ortaya çıkan tabloyu iyi okumadıkları takdirde, Türkiye tarafından oluşturulan ‘Milli Misaki’ olarak belirlenen Arap Milliyetçiliği, Kürtlerin tasfiyesi üzerine şekillenecektir.
İstanbul Toplantısı ve Annan Planı 1 Nisan 2012 tarihinde İstanbul’da yapılan
Suriye Dostları grubu toplantısına yaklaşık olarak 70 ülkeden temsilci katılmasına rağmen, aslında beklenilen etkiyi yaratmış değil. Bunun birçok nedeni ortaya çıktı. Birincisi Arap ülkeleri arasında oluşan görüş ayrılıklarıdır. Birkaç ülke dışında ülkelerin önemli bir kısmı,
Suriye Özgür Ordusu’nun silahlandırılmasına karşı çıktı. İkincisi Çin,
Rusya ve İran’ın İstanbul’daki oyuna katılmaması toplantının etkisini çok önemli oranda zayıflattı. Üçüncüsü, muhalefetin
Suriye içinde yeterince güçlü ve örgütle olmaması. Diğer bir başka nokta, toplantının başta Kürtler olmak üzere Suriye’deki bütün politik güçleri kapsamamasıdır.
Suriye'nin Dostları Grubu, Suriye’ye yönelik kuşatmada askeri seçeneği esasen devre dışı tuttu ve daha çok diplomatik, ekonomik ve politik alanlarda yoğunlaştırmayı hedefliyor.
Uluslararası güçlerin üzerinde anlaştığı Annan Planı,
Suriye Dostları Grubu tarafından da kabul edildi. Çünkü bu plan, bir bakıma Suriye’deki denklemin en son halkasıdır. Bu sürecin nasıl işleyeceğini bölgesel ilişkiler ve Suriye’nin iç politik dengeleri belirleyecektir.
Dr. Mustafa Peköz