loading
Yükleniyor
close
SON DAKİKALAR

Bağ Kurma İhtiyacımız

Asel HD
Tarih: 19.08.2026
Köşe: Eleştirel Deneme
Kaynak: istanbulgercegi.com

Asel HD; Faydasız Bilgi Denizi: Beynimiz ve Ruhumuz.

Bağ Kurma İhtiyacımız

Birbirine geçmiş sayısız bağlantı ağından oluşan bir dünyada yaşıyoruz; peki neden böyle hissettirmiyor? İnsanlar arasında köprü kurması gereken bu araçlara rağmen neden yalnızlık hâlâ baskın çıkıyor? Bazen insanlar eski bir arkadaşını takipten çıkarmaktan, onu toprağa vermiş kadar derin etkilenebiliyor. Elbette bu iki durum aynı şey değil; ancak ekrandaki birkaç tıklama gibi geçici eylemler karşısında hissettiğimiz yoğun duyguların, geri alınamaz kayıplar karşısında hissettiklerimize ne kadar benzeyebildiği dikkat çekici. Dijital dünyanın geçici sınırları içinde yaşanan bu etkileşimler çoğu zaman gerçek hayatın kendisinden bile daha yoğun hissettirebiliyor: Bir mesajlaşma tartışmasının ardından ellerin titremesi, en yakın arkadaşının başkalarıyla paylaştığı bir hikâyeyi görmek, nefret dolu bir online yorumla karşılaşmak ve tüm bunların ardından insanın peşini bırakmayan o derin boşluk hissi…

Bu yazıda öncelikle dijital dünyanın gerçek yaşamla ne kadar iç içe geçtiğini ve bunun insanları en temel düzeyde nasıl etkilediğini inceleyeceğim. Ardından dijital çağın bilgiyi zaman içerisinde nasıl aşındırdığını ve dönüştürdüğünü ele alacağım. Sonuç olarak, gerçekliğin; dolayısıyla hakikatin ve bilginin, tehlikeli derecede değişken hâle geldiğini ve çoğu zaman doğru anda gerçekleştirilen etkiler tarafından şekillendirildiğini savunuyorum. Gelin, bu ikili yapıya karşı nasıl ve gerçekten başkaldırıp başkaldıramayacağımızı birlikte keşfedelim.

Faydasız Bilgi Denizi: Beynimiz ve Ruhumuz

Bugün dünyanın neredeyse tüm bilgisine parmaklarımızın ucundan ulaşabiliyoruz. Bu kadar çok şeye erişebiliyorken neden daha fazlasını yapmıyoruz?

Teknolojik ürünlere ve sosyal medya platformlarına erişim arttıkça, yanlış bilginin algoritmaları da aynı ölçüde güçleniyor. Örneğin, tıklama tuzakları takipçi kazanmanın kolay yollarından biri hâline gelmiş durumda; hatta şanslıysanız bir gecede viral bile olabilirsiniz. Ancak her beğeni ve her kaydırma hareketiyle birlikte, yalnızca mevcut inançlarınızı doğrulayan içeriklerle çevrili bir bilgi adasına biraz daha hapsoluyorsunuz. Farklı kaynakları ve bakış açılarını araştırmak, olayları insanların göstermeye çalıştığı şekliyle değil, olduğu gibi görmek yerine; sizi rahat hissettiren anlatıların içine çekiliyorsunuz.

Sizinle aynı fikirde olan ne kadar çok kişiyi takip ederseniz, farklı düşünceleri keşfetme ihtimaliniz o kadar azalır. Bunun sonucunda gerçeklikten, dolayısıyla hakikatten ve bilgiden uzaklaşırsınız. Bu durumun iletişim, ilişkiler ve insanlar arasındaki bağlar üzerindeki etkilerini artık gerçek zamanlı olarak görüyoruz. Tıpkı domino taşları gibi; biri devrilince diğerleri de peşinden geliyor. Sanal dünyada başlayan etkiler, günlük yaşamımıza taşınıyor.

Yanlış bilgi ve yalnızlık arttıkça platformlar da birer yankı odasına dönüşüyor. Yıllar önceki eğilimler, özellikler ve anılar sürekli yeniden karşımıza çıkıyor. İnsanlar birbirleriyle anlamlı düzeyde iletişim kurmayı bıraktıkça ve dikkatleri sürekli başka şeylere bölündükçe, eleştirel düşünme becerileri zarar görüyor. En kötü senaryoda ise kişi özgünlüğünü ve benlik hissini kaybetmeye başlıyor. Sürekli alaycı etiketlerle, cinsiyet veya ırk temelli kalıp yargılarla ve benzeri sınıflandırmalarla karşı karşıya kalmak, insanın kendisini algılama biçimini değiştiriyor.

Bu sonuçlara yol açan en büyük sorunlardan biri de sonsuz kaydırma alışkanlığıdır. İnsan, uygulamayı neden açtığını bile unutacak kadar kendisini uyuşturur. “Doomscrolling” denilen bu davranış, zararlı olmasaydı neredeyse uyumaya benzetilebilirdi. Ancak uyku zihne, bedene ve ruha katkı sağlarken; burada saatler, hatta günler sessizce kayıp gider. Çoğu zaman bunun farkına ancak iş işten geçtikten sonra varırız.

Ve her seferinde, tüm o yeni bilgiler ve içerik akışına rağmen geriye bir kayıp hissi kalır. Yaşanabilecek deneyimler, kurulabilecek ilişkiler ve edinilebilecek anılar; ekrana bağlı kuklalar gibi geçirdiğimiz zaman uğruna elimizden kayıp gitmiştir.

Little Miss Sunshine (2006) filmi bu durumu hem mizahi hem de bilgece bir şekilde ele alır:

DWAYNE: Bazen on sekiz yaşıma kadar uyuyabilmeyi diliyorum. Liseyi ve bütün bu saçmalıkları atlayıp geçmek istiyorum.

FRANK: Marcel Proust’u hiç duydun mu?

DWAYNE: Dersini anlattığın adam mı?

FRANK: Evet. Fransız bir yazar. Tam bir başarısız gibi görünüyordu. Hiç gerçek bir işi olmadı. Karşılıksız aşklar yaşadı. Yirmi yılını neredeyse kimsenin okumadığı bir kitap yazmaya harcadı. Ama muhtemelen Shakespeare’den sonraki en büyük yazardı. Hayatının sonuna geldiğinde dönüp baktı ve en çok acı çektiği yılların hayatının en iyi yılları olduğuna karar verdi. Çünkü onu o yıllar şekillendirmişti. Düşünmeye, büyümeye ve derinden hissetmeye zorlamıştı. Mutlu olduğu yıllar mı? Tam bir israf. Ondan hiçbir şey öğrenmemişti. Eğer on sekiz yaşına kadar uyursan, kaçıracağın acıları bir düşün. Lise yılları insanın en iyi acı çekme yıllarıdır. Bundan daha iyisini ancak akademide bulabilirsin.

Öte yandan dijital olarak kurgulanmış kimlikler de bu soruna çözüm sunmuyor; aksine onu daha da derinleştiriyor. Muhtemelen siz de bunu hissetmişsinizdir, belki farkında olmadan:

Bu hesabı silsem ne kaybederim?

Aynı kişi olarak kalır mıydım? Kariyerimi, hobilerimi ya da ilişkilerimi etkiler miydi? Kendinizi renk uyumlu fotoğraflardan oluşan bir profil ızgarasında görme imkânınız ortadan kalksa yine aynı hisseder miydiniz?

Yıllar boyunca özenle inşa ettiğiniz dijital benliğiniz için yas tutar mıydınız? Dijital anı arşivinizi kaybettiğiniz için üzülür müydünüz? Ya da sadece o hesap üzerinden sürdürülen ilişkilerin kaybını mı hissederdiniz?

Belki de tam tersine, insanlar sizi yeni gelişmelerden haberdar etmek ve davet etmek için ekstra çaba göstereceğinden daha çok ait hissederdiniz.

Soruların sonu gelmiyor, değil mi?

Teknoloji şirketlerinin de tam olarak hissetmenizi istediği şey bu. Fazla karmaşık, fazla büyük ve fazla yorucu. Düşünmesi zor, açıklaması zor. İçimizde biriken stres, platformların sunduğu yapay dopamin tarafından örtülüyor.

Bu yüzden bırakmıyoruz.

Ve ekran başında geçirdiğimiz her dakika daha da kârlı hâle geliyor.

O rahatsız edici hissin geçmesini umuyoruz. İçten içe bir şeylerin yanlış olduğunu biliyoruz ama adını koyamıyoruz. Kaydırmaya, beğenmeye ve yorum yapmaya devam ediyoruz.

Oysa bir şey değişmediği sürece, hayatınızda da hiçbir şey daha iyiye gitmeyecek.

Boş geçen saatlerin yerini gerçek deneyimler alabilir: hobiler, çalışmalar, eğitim, seyahatler ve insanlar. Elbette dijital dünyanın dışında da kötü günler yaşayacaksınız. Ama tam da bu yüzden iyi günlerin değerini anlayacaksınız.

Hayatın yapbozu karmaşık olabilir. Fakat onu yalnızca bir kez tamamlarsınız. Bittiğinde gerçekten bitmiştir. Tekrar oynatma yoktur. Kaydedilmiş anlara geri dönmek yoktur.

Belki de yaşamı bu kadar değerli yapan şey tam olarak budur.

Kim olduğumuzu bulmak değil; kendimizi kendi ellerimizle yaratmak.

Tüketmek, Üretmek, Bağ Kurmak ve Seçmek

Sonunda başarmıştık. Bir zamanlar antik kütüphanelerin ancak hayalini kurabileceği ölçüde bilgiye erişim ve sınırları aşarak ışık hızında gerçekleşen insan ilişkileri artık elimizin altındaydı. Peki ne uğruna?

Posada’nın “önemsizlik denizi” fikrine (2025) benzer şekilde şu soruyu sormak gerekiyor: Eğer aldığımız bilgi günlük hayatımızı etkilemiyorsa, onun ne anlamı vardı?

Yıllar geçtikçe bu kolaylığın büyüsü yerini dijital olarak var olmanın yarattığı strese bıraktı. “Bedrotting” gibi yeni kavramların ortaya çıkması da bunun bir yansımasıdır. Her şey o kadar hızlı gerçekleşti ki beynimiz sosyal platformlara uyum sağlamakta zorlandı. Yeni özellikler, yeni kavramlar, yeni kelimeler ve sürekli değişen trendlerle birlikte psikolojik mücadeleler ortaya çıktı; tahmin edebileceğimizden çok daha fazla sorunla karşılaştık.

Daha doğrusu, buna ayak uyduramayan bizden çok beynimizdi.

Munir’in belirttiği gibi, aşırı uyarılmanın bilişsel etkileri arasında odaklanma güçlüğü ve hafıza sorunları yer alabiliyor (2024). Belki de bunun nedeni her şeyin tek bir tıklama uzağımızda olmasıdır. Hatırlamak, düşünmek ve zihnimizi meşgul etmek için giderek daha fazla ekranlarımızdaki görüntülere ve kelimelere güveniyoruz. Bunun sonucunda ise hatırlama, düşünme ve kendi bedenlerimizin içinde gerçekten var olma kapasitemiz zarar görüyor.

Eski bir söz der ki: Yuvarlanan taş yosun tutmaz.

Sonunda yalnızca ilişkilerimizi, kimliğimizi veya sağlığımızı kaybetmedik. Hayatımızın büyük bir kısmını da elimizden verdik. Karşılığında ise “daha kolay” ve “ücretsiz” iletişim vaatleri aldık; çoğu zaman gereksiz olsa da son derece erişilebilir bilgiler ve bunlara eşlik eden küçük dikkat dağıtıcılar…

Sosyal platformların ilk dönemlerinde durum bugünkünden farklıydı. Kullanıcı dostuydular ve sosyal bağlantı kurmayı kolaylaştırmaya daha fazla odaklanıyorlardı. Erken dönem YouTube, MySpace ve Tumblr bunun en iyi örnekleriydi. Çünkü bu platformlar kişiselleştirilebiliyor, insanları sinema, müzik, spor ve benzeri ortak ilgi alanları etrafında bir araya getiriyordu.

Aslında bu durum, insanların binlerce yıl boyunca hayatta kalmak ve gelişmek için toplulukları nasıl kullandığının dijital çağdaki doğal bir devamı gibiydi.

Bağ kurma ve yenilik üretme arasındaki bu ilişki yeni değil. Kurzgesagt bunu şu şekilde açıklıyor:

“Araçlar ve silahlar daha karmaşık hâle geldi, kültür ise daha gelişmiş bir yapıya kavuştu. Çünkü insanlar artık çok yönlü bir beyne ve bilgiyi ayrıntılı biçimde aktarabilecek gelişmiş bir dile sahipti. Bu durum çok daha yakın iş birliklerini mümkün kıldı ve bizi Dünya üzerindeki diğer canlılardan ayıran temel unsur da budur. Görece zayıf bedenlerimiz ya da sınırlı duyularımız değil; büyük gruplar hâlinde esnek bir şekilde iş birliği yapabilme yeteneğimizdir. Beynimiz geliştikçe daha önce yaşamın yapamadığı üç şeyi yapabilir hâle geldik: Birincisi, bilgiyi hızla yaymak. İkincisi, nesiller boyunca edinilen bilgiyi korumak. Üçüncüsü ise geçmiş bilginin üzerine yenilerini ekleyerek daha derin içgörüler elde etmek.” (2016)

World Wide Web, bağış kampanyalarının hızla yayılmasından ilham verici insanların tanınmasına kadar pek çok konuda insanlığa katkı sağladı. Yüzyıllar boyunca biriken bilgiyi erişilebilir kıldı ve dünyanın dört bir yanında insanların bu bilgilere ulaşmasını mümkün hâle getirdi.

Fakat iyi bilginin olduğu yerde kötü bilgi de vardı.

Yeme bozukluklarını teşvik eden forumlar, kendine zarar verme yöntemlerini paylaşan topluluklar, Dark Web ve daha niceleri…

İnternet zamanla kendi başına başka bir şeye dönüştü; başlangıçtaki hâlinden tanınmayacak kadar farklı bir yapıya büründü.

Bu içerikler çoğaldıkça ve internet giderek daha kalabalık bir önemsizlik denizine dönüştükçe, sosyal medya platformları da etkileşimi artırmak adına aynı yolu izledi. Yanlış bilgi bir virüs gibi yayıldı. Doğru ağlara, sermayeye ve güce sahip olanlar bu virüsü yönlendirebilir veya kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirebilir hâle geldi.

Algoritmalar üzerinde en fazla güce sahip olanlar, aynı zamanda dünya üzerindeki en büyük etki gücünü de ellerinde tutuyordu.

Siyasetten topluma, kültürden savaşa, ekonomiden feminizme kadar birçok konu; politik ve kapitalist propagandaların etkisi altında şekillenmeye başladı.

Öncelikler değişmişti.

Bireysel ifade özgürlüğü, kıtalar arası ilişkileri kolaylaştırmak veya ücretsiz iletişim sağlamak gibi ilk hedeflerin yerini kâr odaklı amaçlar aldı.

Bilginin üretildiği, paylaşıldığı ve yorumlandığı bu sistemde aslında hiç kimse kazanmıyor.

Her şey çatışmaya, dışlanmaya veya yabancılaşmaya dönüşüyor.

Belki de yalnızca akışa kapılıp gitmek yerine kendimize şu iki temel soruyu sormalıyız:

Sosyal medyanın hayatımda bu kadar büyük bir yer kaplamasını gerçekten istiyor muyum?

Her gün maruz kaldığım ve paylaştığım bilgilerden memnun muyum?

Kolaylık sağlaması gereken bu sözde “sosyal platformlar”, insanlar arasındaki bağı güçlendirmek yerine onu giderek daha fazla bozdu. Aynı anda çok fazla şey yaşanıyor. Bir zamanlar sevdiklerimizle aramızda köprü kurmak için tasarlanan uygulamalar kısa sürede reklam alanlarına ve bambaşka amaçlara dönüştü.

Bugün platformlar çoğu zaman gerçek bağ kurmak veya kendini ifade etmek için kullanılmıyor.

Performans sergilemek için kullanılıyor.

İnsanların birbirlerini anlaması için değil; birbirlerini görmesi için.

Bağ kurmaları için değil; kıskanmaları ve tepki vermeleri için.

Konular çoğaldıkça ve kullanıcı sayıları arttıkça bağlantı kurmanın asıl amacı kayboldu. Ortada yalnızca faydasız bilgi yığınları ve dünyanın her saatinde açık olan devasa bir eğlence hizmeti kaldı.

Bu dijital yaşam ağına yarın neyin ekleneceğini asla bilemeyiz. Hızla değişen trendlerden yeni kimlik anlayışlarına, yeni ilişki kurma biçimlerinden geleceğin kurallarına kadar her şey sürekli dönüşüyor.

Bugün ise neredeyse tüm popüler sosyal medya platformlarının temel amacı tüketim hâline geldi.

Kullanıcılara “üretim” ve “bağlantı” vaat ediyorlar; fakat çoğu zaman bu yalnızca içeri girmek için kullanılan bir yanılsama. İçeri girdikten sonra çıkmak ise giderek zorlaşıyor.

Bu sırada platformlar anlaşmanın kendi tarafını fazlasıyla alıyor:

Para.

Klip çiftlikleri, tartışma yaratmak için üretilen içerikler ve anlamsız hareketler giderek çoğalırken; sosyal medya deneyimi, samimi insan ilişkileriyle şekillenen bir topluluk alanından çok, sürekli çatışmanın yaşandığı dijital bir manzaraya dönüşüyor.

Ve bu çatışmaların sonuçları yalnızca online kalmıyor.

Özellikle azınlık grupları için, gerçek hayatta da son derece ciddi sonuçlar doğurabiliyor.

Dijital Savaşın Satranç Taşlarıyız

Posada’nın ifade ettiği gibi, “her gün dünyanın en değerli kaynağı için görünmez bir savaş veriliyor: dikkatiniz.” (2025)

Bu nedenle sosyal medya platformları artık yalnızca bireysel kullanıma yönelik hizmetler olmaktan çıkmış durumda. Günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası hâline geldiler. Yıllar içerisinde reklamların miktarı, yanlış bilginin yayılması kadar, hatta belki daha da fazla arttı.

Bu süreç yaşanırken ve hâlâ yaşanmaya devam ederken, siyasetçiler de bu platformların siyasi araçlar ve savaş araçları olarak kullanılmasıyla ilgili birçok tartışmanın parçası hâline geldi.

Şiddet içeren içerikleri ve sert dili öne çıkaran algoritmalar, siyasi partiler tarafından sponsorlu içerikler için hedef alınan fenomenler, sosyal medya şirketlerinin yöneticilerinin en üst düzey siyasi çevrelerle kurduğu ilişkiler, sansür uygulamaları ve doğrudan yasaklamalar bu sorunun yalnızca birkaç örneğidir.

Howard Luck Gossage’ın ünlü sözü burada oldukça anlamlıdır:

“Kimse reklam okumaz. İnsanlar ilgilerini çeken şeyleri okurlar; bazen bu bir reklam olur.”

Bu düşünce, sosyal medya algoritmalarının reklamları içeriklerin içine nasıl ustalıkla yerleştirdiğini anlamak için güçlü bir başlangıç noktası sunuyor. Bazen bu entegrasyon o kadar başarılı olur ki bir şey satın almanıza, bir adaya oy vermenize ya da belirli bir konuda görüş bildirmenize neden olabilir.

Ve bir noktada dönüp baktığınızda kendinizi tanıyamaz hâle gelirsiniz.

Çünkü ürün sizsiniz.

Ve tam da planlandığı gibi davranıyorsunuz.

Çoğu zaman sistem sizden daha fazla tüketmenizi, daha fazla satın almanızı ve daha fazla etkileşimde bulunmanızı ister. Sonunda sürekli meşgul kalır, dikkatinizi ve bağımsızlığınızı yavaş yavaş kaybetmeye başlarsınız.

Ashley Embers’ın “How the Algorithms Are Erasing Culture & Ruining Lives” adlı video denemesinde yer verdiği bir kolajda çeşitli insanlar şu görüşleri dile getiriyor:

“Şu anda kelimenin tam anlamıyla dijital bir Rönesans’ın içinde yaşıyoruz. Çünkü internet ve gerçeklik artık birbirinden ayrı iki alan değil. Tükettiğimiz kültür ve medya konusunda aktif seçimler yapan insanlar olmaktan çıktık. Spotify, Apple Music ve Netflix bize neyle ilgilenmemiz gerektiğini söylemeye başladı. Algoritmalar çoğumuz için dışarıdan bakıldığında kapalı bir kutu gibi. Bize videolar önerdiklerini veya reklam gösterdiklerini biliyoruz; peki farkında bile olmadan bizi başka hangi şekillerde etkiliyorlar? Neyi sevdiğinizi nasıl biliyorsunuz? Eğer hayatınız boyunca bir algoritma size neyi sevmeniz, kim olmanız ve başkalarının kim olduğunu söylediyse, kim olduğunuzu nasıl bilebilirsiniz?”

Embers aynı videoda daha sonra şöyle diyor:

“Şu anda hayata dair yaygın bir huzursuzluk hissi var. Sanki bir şeylerin eşiğindeyiz ama bunun ne olduğunu bilmiyoruz. Bu hissin teknolojiyle, özellikle de teknolojinin hayatlarımızla giderek daha fazla bütünleşmesiyle yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum.”

Özetle, dijital deneyim; toplumları bütünüyle etkileyebilecek güç ilişkileriyle örülüdür. Tehlikeli olan nokta da budur: Bu güç ancak kullanmayı seçtiği zaman görünür olur.

Bu durum, yapay zekâ teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte daha da önem kazandı. Artık son derece gerçekçi görseller ve videolar üretilebiliyor. Bunun sonucunda “YZ psikozu” gibi yeni psikolojik kavramlar ortaya çıkıyor; bazı insanlar ciddi ruhsal krizler yaşayabiliyor ve hatta intihara sürüklenebiliyor. Daha geniş ölçekte ise bu teknolojiler çevreye zarar verebiliyor, su kaynaklarını tüketebiliyor ve yaratıcı sektörlerde çalışan insanların geçim kaynaklarını tehdit edebiliyor.

Yanlış bilginin her an kontrolden çıkabilecek bir virüs gibi yayıldığı bir dönemin kıyısında duruyoruz.

Ve eğer bir gün bu sistem tamamen çökerse, farklı ve özgün kaynakları ayırt edebilme becerisine sahip olmanızın pek bir anlamı kalmayabilir. Çünkü ortada ayırt edilecek kaynak kalmamış olabilir.

Birileri bilgiyi, hakikati ve dolayısıyla tarihi değiştirmeye karar verseydi, bunu yapmak dijital çağda geçmişe kıyasla çok daha kolay olurdu. Bilginin fiziksel olarak korunduğu kütüphaneler ve müzeler giderek daha az destekleniyor, kimi zaman gereksiz görülüyor.

En kötü senaryoda, insanlar doğruluğunu araştırmacıların ve uzmanların kanıtlamak zorunda olduğu belgeler yerine, herkesin anında katkı sağlayabildiği interneti tercih edecektir.

Bu konuya Neil Postman da Amusing Ourselves to Death adlı eserinde değinir. Posada’nın aktardığı alıntıda Postman şöyle yazar:

“Orwell, insanların dışarıdan dayatılan bir baskı altında ezileceğinden korkuyordu. Huxley ise insanların düşünme yetilerini ellerinden alan teknolojileri seveceklerinden korkuyordu. Orwell’in korkusu kitapların yasaklanmasıydı. Huxley’in korkusu ise kimsenin kitap okumak istemeyecek olmasıydı. Orwell insanların bilgiden mahrum bırakılacağından korkuyordu. Huxley ise insanlara o kadar çok bilgi verileceğinden korkuyordu ki sonunda pasifliğe ve bencilliğe sürükleneceklerdi. Orwell gerçeğin gizleneceğinden korkuyordu. Huxley ise gerçeğin önemsizlik denizinde boğulacağından.”

Posada’nın da işaret ettiği gibi, günümüz dünyasına baktığımızda Huxley’nin distopyasının Orwell’inkinden daha yakın göründüğünü söylemek mümkün.

İnsanların onlarca yıl önce geleceğe dair yaptığı öngörülerin bugün yaşadığımız gerçeklikle bu kadar örtüşmesi büyüleyici olduğu kadar ürkütücüdür. Kimileri bu sistemden fayda sağlarken, kimileri de onun gündelik şiddetini yaşamak zorunda kalıyor.

Dijital çağın sahip olduğu güç düşünüldüğünde, aslında her iki distopyanın da farklı şekillerde hayat bulduğunu söylemek mümkündür.

Dedikleri gibi, tarih tekerrür eder.

Uzun zamandır bir yankı odasının içinde dönüp duruyoruz ve adını henüz koyamadığımız bir geleceğe doğru sürükleniyoruz. Sosyal medyanın üretici ile tüketici arasındaki güç ilişkileri, yanlış bilgi, propaganda ve giderek güçlenen otoriter anlatılarla birleştiğinde ortaya tuhaf bir karışım çıkıyor.

Ve tüm bunlar, çoğu zaman fark ettirmeden, bizi gerçeklikten biraz daha uzaklaştırıyor.

Denis Villeneuve’ün 2013 yapımı Enemy filmi de eğlence ile iktidar arasındaki ilişkiyi şu sözlerle ele alır:

“Kontrol. Her şey kontrolle ilgilidir. Her diktatörlüğün tek takıntısı budur. Antik Roma’da halka ekmek ve gösteriler veriliyordu. İnsanlar eğlenceyle meşgul tutuluyordu. Diğer diktatörlükler ise fikirleri ve bilgiyi kontrol etmek için farklı yöntemler kullandı. Eğitim seviyesini düşürürler. Kültürü sınırlarlar. Bilgiyi sansürlerler. Bireysel ifade araçlarını bastırırlar. Ve unutmamak gerekir ki bu, tarih boyunca tekrar eden bir örüntüdür.”

Sonuç

Günün sonunda bu sorun karşısında yapabileceklerimiz sınırlı gibi görünebilir. Çünkü mesele artık yalnızca birkaç uygulamadan ibaret değil; hayatımızın neredeyse her alanına işlemiş durumda. Birçok kişi bu araçlara sahip olmayı bir nimet olarak görebilir. Ancak bana göre, bu sistemler “iyi” ya da “eğlenceli” olarak tanımlanamayacak kadar bağımlılık yaratıcı hâle geldi.

Bu konu üzerine düşündüğümde, Mina Le’nin “Why Is Social Media Not Fun Anymore?” adlı videosunda söylediği sözler aklıma geliyor:

“Bence çoğumuz sosyal medyanın beynimizi çürüttüğü konusunda hemfikiriz. Son yıllarda ortaya çıkan dijital detoks üzerine kitapların ve makalelerin sayısı bile bu yorgunluğun ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor.”

Bir şey yapmamanın, bir şey yapmaktan daha iyi görüldüğü bir noktaya geldiysek, ortada ters giden bir şeyler olduğunu kabul etmek gerekir.

Fakat aynı zamanda bu durum bize bir fırsat da sunuyor.

Çünkü insanlar bir konuda ortak bir noktada buluşabildiğinde, gerçek anlamda bağ kurmaya başlayabilirler. Görüşlerimiz üzerinden birbirimizi anlayabilir, daha sağlıklı yaşama biçimleri geliştirebilir ve birbirimizle daha derin ilişkiler kurabiliriz.

Dikkat dağınıklığı çağını aşacak direniş de tam burada başlayacaktır.

Birlikte.

Bu noktaya kadar denemede ortaya koyduğumuz bazı temel gerçekler var:

Dijital dünya ile fiziksel dünya her geçen gün daha fazla iç içe geçiyor. Bilginin her türüne tek bir tıklamayla ulaşabiliyoruz. Ancak bu durum aynı zamanda bilginin kişisel, toplumsal ve siyasi amaçlarla kullanılmasını da son derece kolaylaştırıyor.

Yanlış bilginin yayılması kolaylaştığında ise bunun sonuçları da kaçınılmaz oluyor. İnsanlar gerçeklikten uzaklaşabiliyor, yalnızlaşabiliyor ve sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanabiliyorlar. Zamanlarını kaybedebiliyor, özgünlüklerini yitirebiliyor, benlik duygularını sorgulamaya başlayabiliyor ve gerçek yaşam deneyimlerinden mahrum kalabiliyorlar.

Bu denemede yalnızca dijital çağın bireysel düzeyde yarattığı deneyimleri incelemekle kalmadım; aynı zamanda sosyal medyanın propaganda aracı olarak kullanılabilme potansiyelini ve bunun hakikatle kurduğumuz ilişkiyi nasıl dönüştürdüğünü de ele aldım.

Bu satranç tahtasında dikkatimizi teknoloji şirketleri gelir elde etmek için kullanıyor. Siyasetçiler onu destek toplamak için kullanıyor. Bizler ise çoğu zaman bunun fiziksel ve psikolojik sonuçlarını yaşıyoruz.

Bu düzen aynı şekilde devam ettiği sürece insanlar birbirleri yerine cihazlarını seçmeye devam edecek. Teknoloji şirketleri toplumu değil kârı önceliklendirecek. Hatta kimi zaman gezegenimizin geleceği bile ikinci plana itilecek.

Ve böylece, hakikati ve bilgiyi değiştirme gücüne sahip bir yanlış bilgi salgınıyla karşı karşıya kalacağız.

Görünen o ki karanlık bir sokağa doğru ilerliyoruz.

Bu yüzden durup şu soruyu sormak hayati önem taşıyor:

Buna gerçekten değer mi?

Yine de tüm bunlara rağmen henüz bir distopyada yaşamıyoruz.

Hâlâ kendi hayatlarımızı değiştirme gücüne sahibiz. Hatta belki de başkalarını da aynı şeyi yapmaya teşvik edebiliriz.

Elbette çoğumuz dijital platformları tamamen terk edemeyiz. Sosyalleşmek, çalışmak, üretmek ya da iş yapmak için zaman zaman onlara ihtiyaç duyacağız. Bu araçlar yaşadığımız dünyanın bir parçası hâline geldi ve bir süre daha öyle kalacak gibi görünüyor.

Kimliğimizi şekillendiriyorlar.

Hayatlarımızı etkiliyorlar.

Ve etkileri düşündüğümüzden çok daha derine uzanıyor.

Bugün varoluşumuzun büyük bölümü bu sistemlerle çevrelenmiş durumda. Üstelik hikâye burada da sona ermiyor.

Don’t Look Up filminde iki astronom, Dünya’ya çarpmak üzere olan bir kuyruklu yıldız konusunda insanlığı uyarmaya çalışır. Fakat dikkat dağınıklığı içindeki dünyanın tepkisi büyük ölçüde şu olur: “Eh.”

Film ile gerçeklik arasındaki en önemli fark ise şu:

Neyse ki dünyanın altı ay içinde sona erecek olması gerekmiyor. Hâlâ bazı şeyleri düzeltme şansımız var. Yeter ki ortak bir noktada buluşabilelim.

Bu platformları kullanma biçimimizi değiştirebiliriz. Daha sağlıklı ve bağımlılık yaratmayan uygulamalar geliştirebiliriz. İnsanların birbirleriyle bağ kurmasının yeni yollarını tasarlayabiliriz.

Peki bunu başarabilir miyiz?

Karşı koyabilir miyiz?

Kesinlikle.

Fakat bunun için önce zaman ayırmamız gerekiyor.

Gereksiz uygulamalardan uzaklaşmak, iş veya eğitim amacıyla kullandıklarımıza sınırlar koymak ve bunu çok geç olmadan yapmak zorundayız.

Hayatı yaşamaya, kim olduğumuzu keşfetmeye ve dünyayı anlamaya doğru sabırla ilerlemeliyiz; zihni uyuşturan hizmetlere doğru değil.

Dayanabilmek için yaşamamız gerekir.

Öğrenmemiz gerekir.

Ve bizi tüketen döngüyü kırmamız gerekir.

Bunu yapmanın en etkili yolu ise uygulamalara ya da oyunlara bağlanmak değildir.

Hayata bağlanmaktır.

İnsanlara bağlanmaktır.

Kaynakça

  1. Dayton, J. ve Faris, V. (Yön.). (2006). Little Miss Sunshine [Film]. Fox Searchlight Pictures.
  2. Posada, M. (2025). How Social Media Slowly Ruins Society & What Can You Do [Video]. YouTube.
  3. Munir, M. (24 Temmuz 2024). ADHD & Overstimulation: Managing Sensory Overload. Talkspace.
     https://www.talkspace.com/mental-health/conditions/articles/adhd-overstimulation
  4. Kurzgesagt – In a Nutshell. (23 Haziran 2016). What Happened Before History? Human Origins [Video]. YouTube.
     https://www.youtube.com/watch?v=dGiQaabX3_o
  5. Gossage, H. L. (2006). The Book of Gossage. B. Bendinger ve J. Goodby (Ed.). Copy Workshop.
  6. Embers, A. (17 Aralık 2024). How the Algorithms Are Erasing Culture & Ruining Lives [Video]. YouTube.
     https://www.youtube.com/watch?v=DRCYS21MBoM
  7. Postman, N. (1985). Amusing Ourselves to Death: Public Discourse in the Age of Show Business. Penguin Books.
  8. Villeneuve, D. (Yön.). (2013). Enemy [Film]. A24.
  9. Le, M. (19 Şubat 2025). Why Is Social Media Not Fun Anymore? [Video]. YouTube.
  10. Newport, C. (2019). Digital Minimalism: Choosing a Focused Life in a Noisy World. Penguin Publishing Group.
  11. Odell, J. (2019). How to Do Nothing: Resisting the Attention Economy. Melville House.
  12. Kurzgesagt – In a Nutshell. (28 Haziran 2022). The Last Human – A Glimpse Into the Far Future [Video]. YouTube.
     https://kurzgesagt.org/projects/the-last-human
  13. McKay, A. (Yön.). (2021). Don’t Look Up [Film]. Netflix.
  14. Don’t Look Up. (2021). Letterboxd.
     https://letterboxd.com/film/dont-look-up/

Bu deneme ilk olarak Ağustos 2025’te, Into Hinterland Literary’nin Regarding the Unknown adlı ilk sayısında yayımlanmıştır. Yazının gelişim sürecindeki editöryel katkıları için Vanessa Ladhar’a teşekkür ederim.

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları