loading
Yükleniyor
close
SON DAKİKALAR

Erdoğan’ın El Cezire röportajı ya da malumun ilâmı

Çiğdem Toker
Tarih: 19.08.2026
Kaynak: Çiğdem Toker - T24

AB raporundaki Türkiye eleştirileri, üyelik sürecinin neden donduğu hakkında fikir veriyor. Daha doğrusu, Erdoğan’ın “AB önceliğimiz değil” sözü dolayısıyla yenide hatırlatılmayı ve kimin kimin önceliği olup olmadığı meselesine yeniden bakmayı gerektiriyor.

Söz AB üyeliğinden açıldığında, bütün temel değerlere dair ev ödevlerinin neden yapılmadığı sorusunun, yakın mesafeden sorulamıyor oluşu bile, Türkiye raporunun başka bir versiyonudur...

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın “Bizim önceliğimiz AB üyeliği değil” açıklaması malumun ilâmı (ilanı değil) olmuş.

AB’nin 53 yıldır Türkiye’yi arasına almadığı gibi bundan sonra da düşünmediğini vurgulamış Erdoğan ve üyelik gerçekleşmezse kaybedenin AB olacağını belirtmiş.

Partisinin kuruluşunun 25. yılı dolayısıyla Katar merkezli El Cezire (Al Jazeera) televizyonuna mülakat veren Erdoğan,  “AB üyeliği önceliğimiz değil” sözüyle “de facto” yani fiilen yaşananın adını koymuş aslında.

Resmi olarak halen aday üye olsa dahi Türkiye ile AB arasında tam üyelik müzakerelerinin uzun süredir ilerlemediği, daha yerinde bir sözcükle donduğu bir dönemden geçiliyor. AB’yi AB yapan temel ve evrensel değerlerin değil; Suriyeli sığınmacılara ev sahipliği karşılığında mali kaynak, vize serbestisi gibi karşılıklı menfaatlerin başat olduğu bu dönem, neredeyse de 10 yıldır sürüyor.

Başka bir anlatımla şöyle diyelim:

Türkiye; yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü, yolsuzlukla mücadele gibi üyelik kriterleri açısından, en önde gelen temel alanlarda iyileşme sağlayan değil sürekli gerileyen bir ülke.

AKP ise bu alanlarda ısrarla iyileştirme yapmayan bir iktidar.

Bu tablo zaten AB üyelik perspektifinden, “de facto” yani fiilen zaten vazgeçiş anlamına geliyor.

AB’nin her yıl yayımladığı Türkiye raporunda, kriterlerde sağlanan uyum, gelişme ya da nelerin sağlanmadığına dair ayrıntılı tespitler, bu durumu ortaya koyuyor. Özellikle, AB’nin raporlama sırasında itibar ettiği bu kurum ve kuruluşların hazırladığı farklı başlıklardaki indeks ve karşılıklı değerlendirmeler açısından.

Son ülke raporu bile anlatılıyor

Kasım 2025’te yayımlanan son ülke raporuna göz atalım, Atalım ki, iki taraf arasında, asıl kim kimin önceliği değil ve asıl zaten bu koşullarda üyelik nasıl imkansızdır daha net görelim. Altı ayrı başlık altında önceki yıllarla karşılaştırmalı olarak yapılan değerlendirmelerde, Türkiye’ye nasıl bakıldığı, Türkiye’nin oradan doğru nasıl göründüğü gayet açık.

AB’nin Türkiye 2025 Raporu’nda, “Yargının işleyişi” başlığında, muhalif belediye başkanlarına yönelik davalar “hedef alma” olarak nitelendiriliyor.

Cumhur İttifakı’na dahil iki partinin yönettiği belediye başkan ve bürokratlarına benzer bir eylemde bulunulmadığını şöyle aktarılıyor:

“Yargı, yürütmenin kontrolü altında”

“Yargı, hâlâ yürütmenin kontrolü altında olup bu durum yargı bağımsızlığını etkilemekte ve yargı kararlarının kalitesine gölge düşürmektedir. Yargı, defaatle yanlı davranarak, 4 muhalif figürleri ve seçilmiş yetkilileri hedef almış ancak iktidardaki koalisyonun yetkililerine karşı benzer bir eylemde bulunmaktan kaçınmıştır.

Bu dinamik, adli süreçlerin tarafsızlığı konusunda şüphe yaratmakta olup halkın hukuk sistemine olan güvenini tüm zamanların en düşük seviyesine indirmiştir.

AİHM ve AYM kararları uygulanmıyor

Türkiye 2025 Raporu’nda, bazı AİHM kararlarının uzun süredir uygulanmadığı; bazı mahkemelerin da Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayı reddettiği hatırlatılıyor. Bu durumun bütün sistemin işleyiş ve bütünlüğüne zarar verdiğine dikkat çekiliyor. Rapor’da “gelecek yıl” ifadesi kullanılan 2026, yani içinde bulunduğumuz yıl için kayda geçirilen öneriler şöyle:

“Gelecek yıl, Türkiye'nin özellikle aşağıdaki alanlar üzerinde durarak:

→ yargının, görevlerini bağımsız ve tarafsız şekilde gerçekleştirmesine imkân tanıyan, Avrupa standartlarıyla uyumlu siyasi ve hukuki bir ortam oluşturması; kuvvetler ayrılığı ilkesini güçlendirmesi ve AİHM içtihadına uygun bir biçimde karar alması gereken Anayasa Mahkemesinin kararlarına alt derece mahkemeleri tarafından riayet edilmesini sağlaması;

→ yürütmenin rolünün ve etkisinin sınırlı olması için Hâkimler ve Savcılar Kurulunun (HSK) yapısını ve seçim sürecini değiştirmesi ve HSK’nın veya üst düzey yetkililerin adli süreçlere müdahalesine karşı güvenceler getirmesi;

→ şüpheli ve sanıkların usul yönünden korunmasına ve suç mağdurlarına özel önem verecek şekilde, tüm adli süreçlerde temel hakların gözetilmesini; masumiyet karinesi, cezai sorumluluğun şahsiliği ve hukuki belirlilik, savunma hakkı ile adil yargılanma hakkının usulüne uygun olarak güvence altına alınmasını sağlaması gerekmektedir. “

Bu hepsi birbirinden önemli üç “ödev”in hangisi yapıldı? Hiçbiri…

Yolsuzlukla mücadele

Sıklıkla bu köşede gündeme getirdiğimiz Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO) tavsiyeleri ve BM Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi’ne uygun şekilde yolsuzluğun önlenmesi konusu da irdeleniyor. Ve deniliyor ki:

Türkiye yolsuzlukla mücadele birimleri tesis etmemiştir. Yasal çerçevenin ve kurumsal yapının, yolsuzluk davalarının kovuşturma ve karar aşamalarında usule aykırı biçimde siyasi baskı kurulmasını sınırlandıracak şekilde iyileştirilmesi gerekmektedir. Raporlama döneminde, büyük şehirlerde ve ilçelerde muhalif partilerden seçilmiş belediye başkanlarına karşı üst düzey yolsuzluk davaları açılırken, büyük şehirlerde hâlihazırda veya önceden iktidar partisinden seçilmiş yetkililere karşı hiçbir soruşturma açılmamıştır. Söz konusu seçici soruşturmalar/kovuşturmalar, yetkili makamların yolsuzlukla mücadeledeki etkililiği hususunda güven vermemektedir.

Benzer durum ve eleştiriler elbette ki basın ve ifade özgürlüğü için de geçerli. Bu başlık altında AB’nin Türkiye’ye 2025raporundaki sözü şöyle:

Eleştirel gazetecilere baskı

İfade özgürlüğü Türkiye, bu alanda hâlâ başlangıç düzeyinde hazırlıklıdır ve raporlama döneminde gerileme olmuştur. Milli güvenlik ve terörle mücadeleyle ilgili ceza mevzuatının uygulanışı, ifade özgürlüğünü engelleyerek AİHS’yi ihlal etmeye ve AİHM içtihadından uzaklaşmaya devam etmiştir.

Hükümete karşı eleştirel olan gazetecilere, basına ve diğer seslere karşı yargısal ve idari işlemler artmıştır. Medya ve yayıncılık düzenleme kurumu, neredeyse yalnızca bağımsız ve muhalif medya kuruluşlarını hedef alarak, idari cezaları ve para cezalarını ayrımcı bir şekilde uygulamaya devam etmiştir.

2022'de kabul edilen Dezenformasyon Kanunu gibi yeni kabul edilen Siber Güvenlik Kanunu da, temel haklar ve özgürlükler üzerinde daha fazla kısıtlamaya yol açabilecek muğlak kurallar ve bağımsız denetim eksikliği nedeniyle ciddi endişeler uyandırmaktadır.

***

Buraya kadar özetlediğim AB raporundaki Türkiye eleştirileri, üyelik sürecinin neden donduğu hakkında fikir veriyor. Daha doğrusu, Erdoğan’ın “AB önceliğimiz değil” sözü dolayısıyla yenide hatırlatılmayı ve kimin kimin önceliği olup olmadığı meselesine yeniden bakmayı gerektiriyor.

Tüm bunlarla bağlantılı ve mesleğimizle ilgili son not: Söz AB üyeliğinden açıldığında, bütün bu temel değerlere dair ev ödevlerinin neden yapılmadığı sorusunun, yakın mesafeden sorulamıyor oluşu bile, Türkiye raporunun başka bir versiyonudur.

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları