loading
Yükleniyor
close
SON DAKİKALAR

CHP Sözcüsü Müslim Sarı: Fon vurgununun siyasi ayağı derhal ortaya çıkarılmalı; Adalet Bakanı organize suç şemasını kamuoyuna ilan etmelidir!

CHP Sözcüsü Müslim Sarı: Fon vurgununun siyasi ayağı derhal ortaya çıkarılmalı; Adalet Bakanı organize suç şemasını kamuoyuna ilan etmelidir!
Tarih: 04.11.2026 - 17:25
Kategori: Siyaset

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Parti Sözcüsü Müslim Sarı, parti genel merkezinde gerçekleştirilen Merkez Yönetim Kurulu (MYK) toplantısının ardından basın toplantısı düzenledi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Parti Sözcüsü Müslim Sarı, parti genel merkezinde gerçekleştirilen Merkez Yönetim Kurulu (MYK) toplantısının ardından basın toplantısı düzenledi. MYK değerlendirmelerini kamuoyuyla paylaşan Sarı; Ekim ayı enflasyon rakamlarından 2027 yılı bütçesindeki faiz ödemelerine, Merkez Bankası net rezervlerindeki erimeden borsa ve fon vurgununun siyasi ayağına, Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesi ve Azerbaycan ile ilişkilere, ABD ara seçimlerinden belediyelerdeki meclis ve grup süreçlerine kadar geniş bir yelpazede açıklamalarda bulundu.

CHP Sözcüsü Müslim Sarı’nın açıklamaları şöyle:

Sayın basın mensupları, hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Yine bir MYK toplantısı sonrasında yapılan değerlendirmeleri, toplantı esnasında alınan kararları —bunların bir kısmını— sizlerle paylaşmak üzere karşınızdayım.

Bildiğiniz üzere MYK’mızda hem Türkiye’nin gündemine hem ülkenin gündemine hem de partinin gündemine dair bazı değerlendirmeler yapıldı. Ekonomide ve dış politikada Türkiye’yi etkileyen önemli gündem maddeleri var; bunlarla ilgili görüş alışverişinde bulunuldu. Bununla ilgili düşüncelerimizi sizlerle paylaşmak isterim.

“2027 ENFLASYON HEDEFİNİN TUTMAYACAĞI ŞİMDİDEN KESİNLEŞTİ”

Bir defa bu haftanın en önemli ekonomi verilerinden biri hiç kuşku yok ki enflasyondur. Enflasyon rakamları, Ekim ayı rakamları açıklandı bu hafta; yüzde 2,5’in üzerinde, yüzde 2,58 oranında bir enflasyon açıklandı. Aslında yüzde 2’nin üzerinde bir enflasyonla önümüzdeki süreçte devam edeceğimiz çok aşikârdır. Dolayısıyla yüzde 2’nin üzerinde bir enflasyonla devam ettiğimiz sürece 2027 yılında yüzde 21 olan enflasyon hedefinin tutmayacağını, bunun yakınına bile gelemeyeceğimizi aslında çok net olarak görüyoruz.

Nitekim yıllık bazda yüzde 30’un az altında, yüzde 29,77 olarak gerçekleşmiş olan enflasyonun son 10 aylık kümülatif rakamına baktığımız zaman yüzde 27,5 olduğunu görüyoruz. Yani Ocak ayından Ekim ayının sonuna kadar 27,5’e ulaşmış bir enflasyon var. Kümülatif olarak, daha 2 ay önce açıklanan OVP’de ve daha 15-20 gün önce açıklanan bütçe büyüklüklerinde 2026 yılı için yüzde 28 hedefinin, tahmininin olduğunu görüyoruz. Yani düşünün, 15 gün önce yapılmış olan tahminin 15 gün sonra tutmayacağı neredeyse kesin! Zaten yüzde 27,5 olmuş enflasyon; tahmine sadece yarım puan kalmış ve daha iki tane daha enflasyon rakamı açıklanacak.

Bu aslında hükümetin hiçbir biçimde enflasyon hedefleri konusunda ya da iktisadi büyüklükler konusunda tahminlerinin, beklentilerinin, bakış açılarının ne kadar doğru olmadığını bize açık bir biçimde göstermektedir. Daha bugünden söyleyebiliriz ki 2027 yılı enflasyonunun da yüzde 21 olan tahminin yakınına bile uğramayacak. Bunu bugünden söylememiz mümkündür. Kimse yüzde 21 enflasyon rakamına, hedefine 2027 yılı için inanmıyor. Piyasa beklentilerine baktığımız zaman piyasa ajanları dediğimiz, yani piyasa yapıcıları, piyasa uzmanları bile yüzde 24,2 enflasyon beklerken hane halkının enflasyon beklentisi yüzde 40’ın üzerindedir. Dolayısıyla bu enflasyon rakamları, Ekim ayı enflasyon rakamları hem ekonomide, enflasyonda yapısal bir sorun olduğunu işaret ediyor hem de orta ve uzun vadede enflasyon hedeflerinin asla tutmayacağını bize şimdiden söylüyor.

“ASGARİ ÜCRET EN AZ 52 BİN TL, EN DÜŞÜK EMEKLİ AYLIĞI EN AZ 40 BİN TL OLMALIDIR”

Şimdi enflasyonun kümülatif rakamına baktığımız zaman, az önce söyledim, yüzde 27,5’e ulaşmış olan 10 aylık enflasyon var. Yılbaşından bu yana asgari ücretlinin 7.726 lirası eridi. Yani bu enflasyon rakamlarını biz doğru, rasyonel kabul etsek bile yılbaşından bu yana asgari ücretlinin 7.726 lirasını uçurdunuz! Haziran ayından bu yana da en düşük emekli maaşı için 5.000 liralık bir kayıp var.

Dolayısıyla açlık sınırı Ekim’de 38.000 liraya gelmiş. En düşük emekli aylığı 23.000 TL, asgari ücret 28.000 TL. Geçmiş yıl asgari ücretleriyle açlık sınırı ile ilgili bir karşılaştırma yaptığınız zaman hiç bu kadar farkın açılmadığını da göreceksiniz. Dolayısıyla zam bekleyen geniş kitleler bakımından, geniş toplumsal kesimler bakımından 2027 yılı bütçesi için öngördüğünüz rakamların hiçbir anlam ifade etmediğini bugünden söyleyelim.

Çok açık bir tablo olarak şunu söylemeliyiz ki: 40.000 liranın altında bir aylık, bir maaş o kişiyi açlık sınırının altında tutacaktır. 38.000 liraya gelmiş açlık sınırı 2 ay sonra 40.000 TL olacaktır. 2 ay sonra, 1 Ocak’ta emekliye zam yapacağınız zaman bu zammın en az yüzde 70 seviyesinde olması gerekir! Bizim CHP olarak önerimiz, 23.000 TL olan en düşük emekli maaşının yüzde 70 oranında zamlandırılmasıdır; en az 40.000 TL seviyesine çıkartılmasıdır, hiç kimsenin açlık sınırı altında bırakılmamasıdır. Buna paralel bir biçimde diğer emekli aylıkları da artırılmalıdır, en az yüzde 70 oranında. Ve asgari ücret de buna paralel biçimde artırılmalıdır. Yani asgari ücret en düşük emekli maaşının en az yüzde 30 üzerinde olmalıdır. Bizim teklifimiz bunun 50-52.000 TL seviyesinde olmasıdır.

Bunlar gerçekleşmediği sürece, bunlar verilmediği sürece bu enflasyon oranları karşısında geniş kitlelerin, geniş toplumsal kesimlerin —işçinin, memurun, emeklinin— korunması mümkün değildir.

Cevdet Yılmaz, Cumhurbaşkanı Yardımcısı; 2027 yılında bütçe olanaklarının çok çok üstünde, enflasyonun çok çok üstünde, beklenen enflasyonun çok üstünde emekli maaşı artışları yapacağını söylüyor. Biz de buradan geçen hafta da söylemiştik: Bütçe olanaklarına baktığımız zaman, 2027 yılı bütçe harcamalarındaki artış oranlarına baktığımız zaman bunun hedef enflasyonun 10 puan üzerinden fazla olmasına olanak yoktur. Yani emeklinin 1 Ocak’ta alacağı zam, bütün yıl boyunca alacağı zam mevcut bütçe olanakları içinde yüzde 40’ı geçmeyecektir. "Hedef enflasyon yüzde 21, emekliye veriyorum yüzde 40. Aa ne güzel, reel olarak bunların gelirini artırıyorum" diyemezsiniz! Çünkü yapmış olduğunuz yüzde 40 zam bile geniş emekli kesimlerini açlık sınırının altında tutacaktır. Açlık sınırının üstüne çıkaracak, altından kurtaracak olan zam miktarı yüzde 70’tir. En düşük emekli maaşının en az 40.000 TL olması gerekir 1 Ocak’ta. Ve Haziran’da bu yeniden artırılacaktır.

Dolayısıyla kimse kimseyi kandırmasın; kimse emekliyi kandırmasın, kimse asgari ücretliyi kandırmasın. Bu bütçe olanakları bir siyasal tercihi gösterir. Her bütçe bir hükümet için tercihtir. Bu bütçede de hükümet aslında emekliyi, dar gelirliyi değil faiz rantiyesini korumaktadır. Faizle ilgili rakamları geçen hafta burada anlatmıştık: 2027 yılında tam 4 trilyon lira faiz ödemesi var bütçede. Bu, tüm zamanların en yüksek faiz ödemesidir. Milyar dolar cinsinden baksanız da, yani bunu dolara çevirseniz de 2027 yılında yapılacak faiz ödemeleri tüm zamanların en yüksek faiz ödemesi olacaktır. Milli gelir açısından da bu böyledir. Dolayısıyla bunu buradan açıklıkla ifade etmek isterim.

“MERKEZ BANKASI 45 GÜNDE 21 MİLYAR DOLAR REZERV YAKTI”

Öte yandan önemli bir problemimiz daha var. Her ne kadar temel iktisadi meseleleri konuşurken bu bir teknik mesele gibi görünüyorsa da orta ve uzun vadede baktığımız zaman Türkiye ekonomisi açısından tehlike çanlarının çaldığını gösteren bir gösterge… Ne o? Merkez Bankası rezervleri. Şimdi Merkez Bankası rezervleri, arkadaşlar, 30 Ekim tarihi itibarıyla brütte 158 milyar dolara geriledi. Ancak bu 158 milyar dolar brüt rezervler. Bunların nete dönüşmüş hali daha kıymetlidir; çünkü net rezervlerin iktisadi olarak daha fazla anlam ifade ettiğini biliyoruz. Aslında net rezervler piyasaya müdahale edilebilir gerçek hareket alanını gösteriyor. Bu ne kadar biliyor musunuz arkadaşlar? Net uluslararası rezervler 37,9 milyar dolar. Bunların içinde swaplar da var. Yani Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın başka ülkelerin merkez bankalarıyla yapmış olduğu swap anlaşmaları, yani para değiş tokuşu anlaşmaları da var. Aslında onlar da Merkez Bankası’nın hareket alanı içinde değildir. Onları da çıkarttığımız zaman bu rakamın sadece 24,2 milyar dolara indiğini görüyoruz!

Bakınız, 1,7 trilyon dolarlık bir ekonominin Merkez Bankası’nın swap hariç net uluslararası rezervleri sadece ve sadece 24 milyar dolar. Şimdi bu inanılmaz derecede kötü bir rakamdır ve Merkez Bankası rezervlerinin bu seviyeye gerilemiş olması Türkiye’yi takip eden, Türkiye’ye yatırım yapan, Türkiye’ye ilişkin fikri olan bütün yabancı yatırımcılar açısından özenle izlenen, takip edilen ve bu gelmiş olduğu seviye açısından da alarm zilleri çalan bir veridir bu.

Bu 24 milyar dolar ne ifade eder biliyor musunuz arkadaşlar? Size bir tek örnek vereyim, bu örnek üzerinden bir karşılaştırma yapın: Bakın, 15 Eylül’de bir fon vurgunu başladı biliyorsunuz. Aslında bunun tarihini biraz daha geriye çekebiliriz ama 15 Eylül’de başlatalım. 15 Eylül’den 30 Ekim’e kadar, yani kabaca 45 günde Merkez Bankası rezervlerindeki azalma 21 milyar dolardır! Yani biz 45 günde 21 milyar dolar rezervi yaktık Merkez Bankası’nda! Merkez Bankası’nın net rezervi kaç? 24 milyar dolar. Dolayısıyla bu 24 milyar doların ne kadar devede kulak olduğunu, Türkiye ekonomisinin kırılganlıklarını tamir etmek açısından ne kadar anlamsız, ne kadar küçük kaldığını gösteren en iyi göstergelerden biridir.

“FON VURGUNUNUN SİYASİ AYAĞI NEREDE, SUÇ ŞEMASI NEDEN AÇIKLANMIYOR?”

Yine bizim bu hafta ve her hafta takip ettiğimiz konulardan biri bildiğiniz üzere fon vurgunudur; fon vurgununun boyutları, geldiği yer. Bununla ilgili hem bir koordinasyon kurulumuz var çalışıyor, hem uzmanlardan sürekli görüş alıyoruz hem de kendimiz takip ediyoruz bu süreci.

Biz başından beri şunu söyledik: Dedik ki bu fon vurgununun üç tane ayağı var arkadaşlar. Bu üç ayak çıkartılmadığı sürece, bu üç ayağın üzerine gidilmediği sürece bu iş eksik kalır, bunu söyledik. Bu ayaklar ne? 1. Manipülatörler… Yani manipülatörlere dönük kovuşturmalar, cezai hükümler ve cezai süreçler. 2. Kurumsal sorumluluk… Yani denetim yapması gereken firmaların, kurumların sorumluluğu. 3.’sü de siyasi sorumluluk… Bu işin siyasi ayağı. Bu üç ayak eş zamanlı bir biçimde üzerine gidilmesi gereken ayaklardır. Bunlar olmadığı sürece bu iş eksik bırakılır.

Bir de dedik ki bu işin iki tane temel zemini var: Birincisi bu fonlar tasfiye edilirken kamu kaynağı kullanılmayacak, ikincisi de bu örgütlü suçlar kapsamında değerlendirilecek. Şimdi bizim kırmızı çizgilerimiz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu. Şimdi burada neredeyiz? Her hafta buranın neresine geldiğimizi değerlendiriyoruz. Bunun neresindeyiz?

Birinci ayak açısından bakalım: Sayın Gürlek açıklama yapmış, demiş ki "433 şüpheli, 112 tutuklu, 186 adli kontrol, 38 firari, 30 milyar liralık gönüllü iade, 247 bin yatırımcıya da 97 milyar ödeme." Şimdi manipülatörlerin üzerine gidilmesi konusunda, bunların tutuklanması konusunda, gözaltına alınması konusunda, hukuki soruşturmaya ve kovuşturmaya tabi tutulmaları konusunda, bunların mal varlıklarına el konulması konusunda, bunlardan elde edilen, bunların elde etmiş olduğu paraların geri alınması konusunda bir sürecin işlediğini anlıyoruz buradan.

Bu mesele bir yana, ikinci konuyla, ikinci aşamayla ilgili de bazı gelişmeler olduğunu görüyoruz: İşte Sermaye Piyasası Kurulu, Borsa İstanbul yöneticileri, BDDK’dan bazı yöneticiler... Tamam, bunlarla ilgili bir sürecin de ufak ufak başladığını görüyoruz.

Ancak üçüncü ayaktan hiç ses yok! Yani bu denetim kurumlarının denetim yapmalarını engelleyen, buna göz yuman kim ne, siyasi ayak ne? Bununla ilgili hiçbir gelişme yok. Sayın Gürlek bununla ilgili açıklamalar yaparken siyasetçinin bu konunun hiçbir yerinde olmadığını varsaydığını görüyoruz. Bütün denetleyici kurumların yöneticilerini görevden alsanız da, hepsini hapse atsanız da onların denetim görevlerini yerine getirmesini engelleyen siyasetçilere dönük bir işlem yapmadığınız sürece bu meseleyi çözmüş olmuyorsunuz.

Dolayısıyla bunun arkasındaki siyasi motivasyonu, siyasi ayağı mutlaka ve mutlaka ortaya çıkartmak gerekir. Buradan Sayın Bakana sesleniyorum: Bu siyasi ayağın üzerine gitmediğiniz sürece görevinizi yerine getirmiş olmazsınız. Televizyonun karşısına çıkıp "Şu kadar manipülatörü tutukladık, şu kadarını gözaltına aldık, şu kadardan şu kadar para aldık" demek yetmez! "Sermaye Piyasası Kurulu, Borsa İstanbul, BDDK, Maliye bürokratları ile ilgili işlemler yaptık" demek sizi kurtarmaz! Bunların arkasındaki siyasi motivasyonu çıkartacaksınız; bunların arkasında hangi siyasetçilerin olduğunu, kimlerin buna rıza gösterdiğini, kimlerin göz yumduğunu, kimlerin teşvik ettiğini çıkartacaksınız. Bunu yapmadığınız sürece görevinizi yerine getirmiş olmazsınız.

Bir başka şey daha söyledi Sayın Bakan. Dedi ki: "Burada organize bazı işler var", yani burada bir örgütlü suç olabilir demeye getirdi. Evet, doğru! Biz başından beri bunu söylüyoruz: Burada bir örgütlü suç var ve örgütlü suç kapsamında değerlendirilmesi gereken bir işlemdir bu. E ama şimdi siz böyle örgüt şemaları çizmeyi seviyorsunuz ya; şimdi benim de buradan soracağım sorular var: Bu örgütün adı ne? Burada bir örgütlü suç varsa bu örgütün lideri kim? Bu örgütün yöneticileri kim? Bu örgütün şeması nerede?

Dolayısıyla Sayın Bakandan —belediyelerle ilgili örgütlü suç kapsamında şemaları görmeye alışkın olan bu topluma— herhalde bu fon süreciyle ilgili, bu fon vurgunu ve yolsuzluğuyla ilgili de bir şema göstermesini bekleriz. Burada bir örgüt varsa bu örgütün liderinin, yöneticilerinin, şemasının, bu örgütün adının, hani böyle adlar dolaşıyor ya, bu örgütün adının ne olduğunu da ilan etmesini bekleriz. Kimse sorumluluktan kaçmasın. Adalet Bakanı bunları yapmadığı sürece, bu sürecin üzerine gitmediği sürece işini eksik bırakmış olur. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bunu sonuna kadar izleyeceğiz ve takip edeceğiz.

“TÜRK DEVLETLERİ TEŞKİLATI ZİRVESİ VE AZERBAYCAN İLE İLİŞKİLER TELAFİ EDİLMELİDİR”

Şimdi yine bizim MYK’mızın gündeminde olan konulardan biri kuşkusuz, her hafta olduğu gibi, dış politikadaki gelişmelerdir. Bu konuyla ilgili biliyorsunuz geçtiğimiz günlerde 13’üncüsü düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı Ankara Zirvesi gerçekleşti. Biz bu zirvenin önemini, Türkiye Cumhuriyeti’nin Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Türkî Cumhuriyetleriyle kurduğu ilişkinin iktisadi boyutuyla, enerji boyutuyla, ulaşım boyutuyla, siyasi ve kültürel boyutuyla derinleştirilmesinin önemli olduğunu ve bu süreci desteklediğimizi hep söyledik.

Türk dünyası jeopolitiği açısından bu son derece önemlidir. Orta Koridor açısından son derece önemlidir. Avrasya’nın her iki yakasını birleştiren Hazar geçişli ulaşım güzergâhları açısından son derece önemlidir. Dolayısıyla soydaşlarımızla, kardeş ülkelerimizle tarihi, kültürel bağların iktisadi bağlarla ve enerji bağlarıyla daha da birbirine bağlanmasının, derinleşmesinin önemli olduğunu söylüyoruz ve bunu destekliyoruz.

Ancak burada iki eksiği de söylemek gerekir: Birincisi, tabii burada bir katılım eksiği oldu. Bildiğiniz üzere iki ülkenin —ki bunlardan biri kurucu kardeş Azerbaycan’ın— devlet başkanı düzeyinde değil de Dışişleri Bakanı düzeyinde bir katılım yaptığını gördük. Öte yandan Macaristan’ın da buraya katılmadığını, temsilci bile göndermediğini gördük. Macaristan’da yapılan seçimlerden sonra iktidarı kaybeden yapının yerine gelen siyasal iktidarın yönünü yeniden Avrupa’ya, Batı’ya döndüğünü ve Türk dünyasıyla, tarihi kökleriyle çok ilgilenmediğini, ilgilenmeyeceğini buradan anlıyoruz.

Ancak Azerbaycan’la ilgili konunun biraz üzerinde durmakta fayda var. 2021 yılındaki Şuşa Beyannamesi’nden beri zirveye ulaşan askerî, siyasi ve iktisadi iş birliğimizden bir ivme kaybına doğru gittiğimizi, ilişkilerimizin biraz zedelendiğini, bir gerilim oluştuğunu görüyoruz. Şimdi biz bunun bir an önce telafi edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Azerbaycan Türkiye için çok önemli bir ülkedir. Sadece kardeşlik bağlarıyla bağlı olduğumuz, ortak tarihe ve ortak kültüre sahip ülke değildir Azerbaycan; Azerbaycan aynı zamanda hem Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı hem TANAP açısından önemli bir enerji partnerimizdir. Aynı zamanda Azerbaycan, karşılıklı olarak milyar dolarları, onlarca milyar dolara ulaşan yatırım yaptığımız bir kardeş ülkemizdir. Yani onların burada çok ciddi yatırımları var, bizim o ülkede çok ciddi yatırımlarımız var. Aynı zamanda Azerbaycan bizim için Kuşak-Yol güzergâhında olan ve bizi Orta Asya’ya ve oradan Asya-Pasifik’e Orta Koridor ile bağlayan yol üzerindeki çok önemli bir ülkedir. Zengezur Geçidi'nden tutun Hazar geçişine kadar çok önem verdiğimiz bir ülkedir. Ve Azerbaycan bütün bunlara ek olarak Güney Kafkasya’da İran ile Rusya arasındaki nüfuzun dengelenmesi, Türk dünyası açısından bir denge unsuru oluşturması açısından da son derece önemlidir. Dolayısıyla Azerbaycan’la olan ilişkilerimizi daha hassas bir dengede götürmeye, bu konuda daha dikkatli olmaya, varsa yanlış anlamaları ortadan gideren bir çerçeveyi bir an önce önümüze koymakta fayda vardır diye düşünüyoruz.

“ABD SEÇİMLERİ VE KURUMSAL GÜÇLER AYRILIĞININ ÖNEMİ”

Öte yandan dün geceden beri biliyorsunuz Amerikan seçimleri gündemin önemli konularından birini oluşturuyor. Öyle anlaşılıyor ki Trump 'topal ördek' durumuna düşmüştür. En az 6 yıl boyunca Amerika’daki Kongre ve Senato seçimlerinin —Temsilciler Meclisi seçimlerinin 2 yılda bir üçte birinin yenileneceğini düşünecek olursak— oluşan ağırlık en az 6 yıl boyunca Demokratların bu parlamentonun her iki kanadında ciddi bir ağırlık oluşturacağını bize gösteriyor. Dolayısıyla 2028’de yapılması söz konusu olan başkanlık seçimleri bakımından da bir ipucu veriyor. Trump’ın son iki yılda Amerika’yı bugüne kadar olduğu rahatlıkta yönetemeyeceğini de bize söylüyor.

Öte yandan bu seçimin bize söylediği iki tane şey daha var: Birincisi, savaşın ve gerilimin hiç kimseye bir fayda getirmediğidir. Biz bunu yıllarca söylüyoruz, kendi coğrafyamızda bunu çok yaşadık. İran’la ortaya çıkan gerilim ve savaş Amerika’da ciddi bir iç huzursuzluk yaratmış durumdadır. Bunun hem sosyolojik olarak hem de iktisadi sonuçları vardır ve bunların da bu seçimleri ciddi şekilde etkilediğini görüyoruz.

Öte yandan bir başka ders daha var burada: O da Amerika’nın yüzlerce yıl boyunca oluşmuş olan ve güçler dengesine, güçler ayrılığına dayalı olan kurumsal, güçlü anayasal sisteminin aslında bir kişinin kişisel hırslarıyla, o kişinin siyasal bakış açısıyla aşındırılamayacağı, ortadan kaldırılamayacağı; bunun bir müddet sonra tepkiyle karşılanacağı, bu kurumların aslında bu ülkede bir denge yarattığı ve bu dengeyi çok fazla zorladığınızda da ciddi sıkıntıların ortaya çıkabileceğini de başta Amerika’ya, oradan da belki bize göstermiştir diye düşünüyoruz, değerlendiriyoruz. Önümüzdeki günler bu konu daha çok su kaldıracaktır. Kongre ile Trump arasındaki gerilimler, karşılıklı vetolaşmalar dış politikaya da yansıyacaktır, ülkemize de yansıyabilir. Bu konuyu biz yakından takip ediyoruz ve izliyoruz. Önümüzdeki günlerde bununla ilgili daha ayrıntılı değerlendirmeler yaparız.

“BELEDİYE BAŞKAN VEKİLLİĞİ SEÇİMLERİ VE YEREL YÖNETİM SÜREÇLERİ”

Şimdi bildiğiniz üzere, değerli basın mensupları, bizim her zaman olduğu gibi bir yerel yönetim gündemimiz oluyor. Cumhuriyet Halk Partili belediyelere ciddi operasyonlar söz konusu olduğu için bu operasyonlar sonrasında da belediye başkanlığı ve başkan vekilliği seçimleri oluyor. Bu bizim önemli gündem maddelerimizden biridir.

Geçtiğimiz hafta iki tane belediyede böyle bir süreç yaşandı: Bunlardan biri Çukurova Belediyesi, diğeri ise daha dün sonuçlanan Milas Belediyesi başkan vekilliği seçimleriydi. Bu seçimlerin her ikisinde de biz bu belediyelerin Cumhuriyet Halk Partisi'nde ve esas olarak da muhalefet belediyelerinde kalmasını sağlayacak siyasal stratejiyle hareket ettik.

Bildiğiniz üzere Çukurova’da biz kendi adayımızı çıkardık. Başka partiler de kendi adaylarını çıkardılar ve 4’üncü turda Cumhuriyet Halk Partisi adayı ipi göğüsledi. Şimdi bunun üzerinden tabii bazı spekülasyonlar yapıldı: "Cumhur İttifakı ile ittifak yaptınız, iş birliği yaptınız" denildi. Böyle bir şey söz konusu değildir! Biz hiç kimseyle iş birliği ya da ittifak yapmadık. Adayımızı çıkardık, kimseyle pazarlık yapmadık; adayımıza oy verdiler ya da vermediler. Neticede YENİ Parti adayının 14 belediye meclis üyesi vardı, 17 oy aldı; demek ki 3 oyu Cumhur İttifakı’ndan almış. Bizim de 13 belediye meclis üyemiz vardı, 19 oy aldık; demek ki 6 oyu Cumhur İttifakı’ndan almışız. Yani "Cumhur İttifakı blok olarak Cumhuriyet Halk Partisi adaylarını destekledi, siz de burada iş birliği yaptınız" söylemi zinhar yanlış bir söylemdir, hiçbir maddi karşılığı ve temeli yoktur; bunu ifade etmek isterim.

Yine mesela Milas’ta bir seçim gerçekleştirdik. Milas’ta gerçekleştirdiğimiz seçimde bir geçersiz oya karşı —ki biz o geçersiz oyun geçersizliğini kabul etmiyoruz ve mahkemeye başvuracağız önümüzdeki günlerde— son tura Cumhuriyet Halk Partisi adayı katılmadı; ama Cumhuriyet Halk Partili belediye meclis üyeleri, AKP ile Yeni Parti arasında yapılan yarışta o belediye AKP’ye gitmesin diye YENİ Partili adaya oy verdiler. Dolayısıyla en azından mesela biz Cumhuriyet Halk Partili meclis üyeleri YENİ Parti’yi destekledi diye YENİ Parti'nin CHP’ye bir teşekkür etmesini beklerdik; ama Cumhuriyet Halk Partisi’nin adını bile ağzına almak istemeyen bir yapı ile karşı karşıyayız. Ama hiçbir şekilde haksızlıkları da kabul etmiyoruz, etmeyeceğiz. Önümüzdeki günlerde İBB ile ilgili de bazı süreçler önümüze gelebilir, bunları da yakından takip ediyoruz.

Benim bu basın toplantısında sizlerle paylaşacağım konular özet olarak bunlardır. Soru-cevaplarda da mümkün olduğunca sorularınızı cevaplandırmaya çalışayım. Buyurun.

SORU: Sayın Sözcüm, YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in TBMM grup toplantısında kendi partisinin sürecine ilişkin bazı notları, sarf ettiği sözler oldu. Cumhuriyet Halk Partisi’nden henüz ayrılmamışlarken butlan kararının çıkmasının ardından partide niçin kalmadıklarını gerekçelendirdi ve şöyle bir ifadesi oldu: "O dönemde kurultaya gitmek gibi bir niyetleri yoktu, bir tarih verildiğini" söyledi. Ancak bugüne bakıldığında da CHP yönetiminin bir kurultay takvimini işletmek gibi bir niyeti olmadığını ifade etti. Bu sözlere ne söylersiniz?

MÜSLİM SARI: Şimdi o günleri hep beraber hatırlayalım arkadaşlar, sizler de buradaydınız. Ve ben her hafta basın toplantısıyla kurultay ve kongre süreçleriyle ilgili sizleri bilgilendirdim. Her şey çok şeffaf ve açık bir şekilde yürüdü.

Biz o günlerde şunu söyledik: Bir olağanüstü kurultay yapamıyoruz; çünkü mahkeme kararı var. Mahkeme bize diyor ki: "Sizin yapmış olduğunuz kurultayı ben geçersiz sayıyorum, bunu yeniden yapacaksınız. Ancak buna tedbir koyuyorum ve tedbir koyduğum için de kurultay yapamazsınız." Şimdi olağanüstü kurultay yapma şansımız yok; ama parti bir cenderenin içinde ve bu cendereden çıkabilmek, bu kaotik ortamdan çıkabilmek için de bizler dedik ki örgütümüze danışmalıyız, örgütün fikrini almalıyız. Bu işten çıkmanın yolu kurultay yapmaktır; ancak kurultay yapamıyorsak kongreleri yapmaya başlayalım. Dolayısıyla dedik ki biz Eylül ayında bir kongre takvimi ilan edeceğiz. En başından beri, Haziran ayından beri biz bunu söyledik. Dediler ki: "Niye Eylül ayında ilan ediyorsunuz, niye şimdi ilan etmiyorsunuz?" Şimdi ilan edemiyoruz; çünkü il yöneticilerimiz ve ilçe yöneticilerimiz bize "Siz butlansınız, biz sizi tanımıyoruz" diyorlar. Şimdi il başkanım, ilçe başkanım beni tanımazken seçim kurulu ile olağan kongre takvimini nasıl yöneteceğim? O zaman biz mecburen partiyi olağan kongre süreçleri içine sokabilmek için bir hazırlık yapmak zorunda kaldık ve o hazırlığı da yaz ayları boyunca tamamladık. Hepinizin bildiği üzere 74 ilimizde düzenleme yapıldı, bu süreçler tamamlandı ve ilk başta söz verdiğimiz gibi Eylül ayında bir kongre takvimi ilan ettik. Kongre takviminde Ekim ayının sonunda, yani 28’inde üyelikler askıya çıkacaktı ve en geç 14 Şubat’ta biz kongrelerimizi tamamlayacaktık. Şimdi bir hukuki ihtilaf oluşmasın diye —ki bu konuyla ilgili farklı hukukçular farklı düşünüyor bu tedbir kararı karşısında— ilgili yargı birimleri tarafından bir tartışmaya neden olmamak için başlangıç sürecini 15 gün ötelemiş olduk. Ama 14 Şubat’ta yine biz kongrelerimizi bitiriyoruz.

Ve biz o gün dedik ki —arkadaşlarımız diyordu ki Özgür Özel’in arkasında %90 halk desteği var— biz de o gün diyorduk ki: Arkanızda %90 halk desteği varsa partiyi bırakıp gitmeyin, partiyi bölmeyin! Gelin, kalın; kongrelerimizi yapıyoruz, kongrelerimizde yarışalım, yine siz kazanırsınız. Yani bu kadar bir halk desteğiniz varsa yine siz kazanırsınız. Neticede Cumhuriyet Halk Partisi kongrelerinde oy kullanacak olan kişiler Cumhuriyet Halk Partisi’nin üyeleridir. Cumhuriyet Halk Partisi üyelerinde de herhalde %90 desteğiniz vardır. Yani halk nezdinde %90 desteğiniz varsa, halk sizin arkanızdaysa herhalde üyeler de sizin arkanızdadır. Dolayısıyla bırakıp gitmenin anlamı nedir, ayrılıp gitmenin anlamı nedir? Gelin burada birlikte bir siyasal mücadele yapalım. Ancak arkadaşlarımız onu tercih etmediler, başka bir siyasal yolculuğa çıktılar. Şimdi bunun karşısında şunu sormak gerekir: Neden? Neden Cumhuriyet Halk Partisi’ni böldünüz? Neden Mustafa Kemal Atatürk’ün partisini bölerek kendinize başka bir parti inşa ettiniz? Soruyoruz arkadaşlara: Sizin ideolojik ve politik olarak Altı Ok’tan ne farkınız var? Bizim programımızdan ne farkınız var? Hiçbir politik fark göremiyoruz, bence onlar da göremiyor. Peki bu bir siyasal ayrışma değilse, burada yapay bir ayrışma söz konusuysa o zaman başka bir partiye niye gittiniz, niye başka bir parti kurdunuz? Bunun tek açıklaması var: Kendinize koltuklar inşa etmek istiyorsunuz, koltuk arıyorsunuz kendinize! Burada bir siyasal mücadele yapmak yerine size bir parti gerekiyordu ve siz o partiyi kurdunuz ve Cumhuriyet Halk Partisi’ni de parçalamak ve bölmek istediniz. Dolayısıyla mesele bu kadar açıktır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin kongreleri ve kurultay takvimini işletmemesi ile ilgili bir mesele değildir bu; bu mesele çok açık bir biçimde arkadaşlarımızın Cumhuriyet Halk Partisi’ne ilişkin arkadaşlarımızın bakış açısıyla ilgilidir. Bu çok açık ve nettir.

SORU: Efendim, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde bir sandalye değişimi söz konusuyken, başkan vekili seçimi durumunda belediye meclis üyeleriyle görüşmeniz olacak mı?

MÜSLİM SARI: Evet. Şimdi arkadaşlar, bildiğiniz üzere biz belediye meclislerindeki ve belediye başkanlıklarındaki ayrışmada, özellikle İstanbul’da ayrışmanın tarafı olmak istemiyoruz. Biz bir arada kalmak, bir arada olmak, AKP’ye karşı İBB’de birlikte omuz omuza olmak istiyoruz. En başından beri biz bunu söyledik. Çünkü İBB’de Cumhur İttifakı’nın belediye meclis üyesi sayısı ile YENİ Parti ve CHP’nin —yani muhalefetin, ki buna DEM’i de katalım— belediye meclis üyeleri sayısı arasındaki fark bir hayli azalmış durumdadır. Şimdi böyle bir zamanda bildiğiniz üzere hem DEM kendi grubunu kurmak istedi ve ayrıştı bu sürecin içinde; ama kent uzlaşısıyla ilgili kurdukları dayanışmanın içinde kaldıklarını belirttiler. Bu kendi tercihleridir, takdirleridir. Yani Cumhuriyet Halk Partisi ile beraber hareket ederler, YENİ Parti ile beraber hareket ederler; ben buradan öyle bir siyasal sonuç çıkartıyorum ama kendi grupları olacak artık. Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi’nin grubu da "YENİ Parti" ve "CHP grubu" diye ayrışmasın istedik. Hatta bakın, biz çok büyük fedakârlıklar da yaptık bu konuda. Neydi o fedakârlıklarımız? Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurumsal kimliğinin zedelenmesini, örselenmesini bile sineye çektik! Ya düşünebiliyor musunuz, bir belediye meclis üyesi, Cumhuriyet Halk Partisi’nin belediye meclis üyesi, kendi ilçesinde Cumhuriyet Halk Partisi üyelerini arayıp istifa etmelerini ve başka bir partiye katılmalarını istiyor! Başka bir partinin siyasal aktivitesine katılıyor, başka bir partinin genel başkanını kendi odasında ağırlıyor ya da "Ben Cumhuriyet Halk Partili belediye meclis üyesiyim ama benim liderim Özgür Özel’dir" diyor! Şimdi bütün bunların hepsini biz gördük, yaşadık, not ettik, kaydettik. Ve bu ayrışmanın tarafı olmayalım diye, İstanbul’da ortaya çıkabilecek olası bir seçime karşı birlikte olalım, birlikte hareket edelim, bir ayrışma oluşmasın diye bunların bir kısmını sineye çektik. Ama bu artık sürdürülemez noktaya geldi.

Bildiğiniz üzere geçen haftalarda iki arkadaşımızı ihraç etmek zorunda kaldık. Şimdi önümüzdeki günlerde istifalarımız oldu. Biliyorsunuz, Cumhuriyet Halk Partisi’nden ayrılarak YENİ Parti kendi grubunu kurdu. Ayrışan taraf onlar, biz değiliz; partiden ayrılan, istifa edenler onlar, biz değiliz; kendi yollarına giden onlar, biz değiliz! Biz bütün bunlara rağmen yine de Cumhuriyet Halk Partisi olarak AKP’ye İstanbul’u kaybettirmemek için işbirliğine açık olduğumuzu, birlikte olduğumuzu, birlikte davranacağımızı ilan ediyoruz.

Önümüzdeki günlerde bu konuda İstanbul’da toplantılar olacak. Hem belediye başkanlarımızla hem belediye meclis üyelerimizle İstanbul il örgütünde bir çalışma yürüteceğiz ve hafta sonu boyunca bu toplantılarımız devam edecek. Bu toplantılarımız sonucunda da bir noktaya, bir karara ulaşmış olacağız.

SORU: Sayın Sözcü, Trump’ın Kongre seçimlerinde aldığı yenilgiyi Türkiye açısından değerlendirirken stratejik, diplomatik ve ekonomik olarak nasıl bir yansıma olacağını öngörüyorsunuz? İkinci bir sorum da Türkiye siyasetinden olacak: Saadet Partisi Sayın Şerafettin Kılınç’ın bir çağrısı oldu; altılı masa yerine yeni bir masa kurduklarını ve bu masanın herkese açık olduğunu dile getirdi. CHP’ye de açık olduğunu ifade etti. CHP; Saadet Partisi, DEVA Partisi, YENİ Parti ve Yeniden Refah Partisi’nin masasına oturur mu sizce, nasıl değerlendirirsiniz?

MÜSLİM SARI: Şimdi Trump meselesi ile ilgili düşüncelerimi az önce söylemiştim, onun üzerine ekleyecek fazla bir şeyim yok. Yani 6 yıl boyunca devam edecek bir Demokrat Parti ağırlığı olacak ve bu Demokrat Parti’nin dış politikasının Türkiye’nin dış politikasıyla ne kadar uyumlu ya da uyumsuz olduğunu geçmiş dönemlerde Biden döneminde yaşadık. Yani gerilimler, bazı savunma sanayisi anlaşmalarındaki problemler, F-35 vesaire bunlar yeniden önümüze gelebilir. Tabii Trump’ın iki yılı daha var; yani bu iki yıl içerisinde de kendi siyasetini izlemeye devam edecektir. Çok geri adım atacağını düşünmüyorum ama Amerika’daki dengeler bakımından bunu ne kadar yapacak, soru işareti. Bu gerilimler Amerika’nın dış politikasını ve bizi etkileyecek, önümüzdeki günlerde konu bazlı olarak bunları göreceğiz.

İttifaklarla ilgili ise arkadaşlar, süreç için henüz erkendir. Yani biz henüz bir değerlendirme yapmış değiliz bu konuyla ilgili; seçime daha bir yıla yakın bir zaman var. Dolayısıyla cumhurbaşkanlığı adaylığı, milletvekilliği listeleri ve ittifaklarla ilgili süreçlerde biraz daha mesafe katedilmesi gerekiyor.

İttifaklara ilişkin bakış açımız 'ilkeli ittifaklardır'. Uzlaşılan konular, asgari müştereklerde uzlaşılan konular ve kırmızı çizgiler; bunlarla ilgili duruma uygun partilerle biz tabii ki bir araya geleceğiz. Neticede %50+1’e ihtiyacımız var, her partinin %50+1’e ihtiyacı var. Hiçbir parti tek başına %50+1’e ulaşamadığına göre tabii ki öncelik Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendi oylarını artıracak siyaseti kurması ve üretmesidir. Ancak seçim zamanı geldiğinde de buna ulaşılamayacağı görüldüğü zaman ittifaklar yapılacaktır. Her partiyle konuşuruz; ama o günün konusu bugün için bir değerlendirme yapmak açısından erkendir, henüz öyle bir süreçte değiliz.

Kaynak : istanbulgercegi.com

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları