Müsavat Dervişoğlu: Fon vurgunu bir kazanın değil, bir çöküşün adıdır ve Meclise getirilen bütçe çöküş bütçesidir!

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, "Meclis'e getirilen bütçe, çöküş bütçesidir. Sözü senet olmaktan çıkmış bir iktidarın bütçesi hükümsüzdür." dedi.
Dervişoğlu, partisinin TBMM Grup Toplantısı'ndaki konuşmasında, dün nerede durdularsa bugün de aynı yerde olduklarını, Türkiye ve Türk milleti söz konusu olduğunda ne bir adım geride duracaklarını ne de yollarından şaşacaklarını söyledi.
Fon soruşturmalarına değinen Dervişoğlu, hükümetin politikalarını eleştirdi.
İktidarın, olayı sanki bir piyasa hareketiymiş gibi gösterdiğini ileri süren Dervişoğlu, şunları kaydetti:
"Hala asrın yolsuzluğu olduğu gerçeğini perdelemeye çalışıyorlar. Hala bu sistemin, kurdukları yağma düzeninin ürünü olduğunu gizlemeye çalışıyorlar. Yangın sadece fonlarla sınırlı kalmadı. Borsada iki ayda 173 milyar dolar buharlaştı. Fabrikalarımızın değeri, işçimizin, esnafımızın emeği buharlaştı. Sigorta şirketleri karşılık ayırıyor, emeklilik fonları sarsılıyor. Bugün hepimiz bu yangının dumanında boğuluyoruz. Bize hala 'bazı uygulamalarda hata edenler olacaktır' diyorlar. Hata mı? Hata bir kere olur. Yıllarca göz göre göre büyüyen şeyin adı hata değil, düzendir."
Sermaye piyasalarındaki manipülatif işlemlerle ilgili uyarılarda bulunduğunu ancak hükümetin uyarılarına kulaklarını tıkadığını iddia eden Dervişoğlu, şöyle konuştu:
"SPK tehlikeyi görmezden geldi, Borsa İstanbul gözetim görevini yapmadı, BDDK sistemdeki riski seyretti. Takasbank koruma kalkanı indirdi ama biliyoruz ki hiçbir kurum siyasi iradenin izni olmadan bu kadar uzun süre gözünü kapatamaz. Bürokrasi seyrettiyse ona 'seyret' diyen de bu iktidardır. Fon fiyatları balon gibi şişerken SPK neredeydi? Offshore hesaplardan para yabancı yatırımcı kılığında ülkeye girerken MASAK neredeydi? Kendi genel başkan yardımcınızın adı karışırken 'istifa etti, bitti' derken vicdanınız neredeydi? Meclis'te araştırma komisyonu istediğimizde 'hayır' diye kalkan o eller kimi koruyordu? İki aydır aklınız neredeydi? Gecikmiş gözaltılar için neyi beklediniz? Listelerden isim mi ayıklıyordunuz? Denetim dosyalarını açın, hangi tarihte hangi risk tespit edildi? Rapor kimin önüne kondu? Hangi işlem yapıldı, yapılmadıysa kim engelledi? Her belgenin tarihini, her kararın imzasını bu millet görecek."
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, "Ekim'de 1 milyon liraya kadar ana para ödemelerine başlanacak" şeklinde açıklama yaptığını aktaran Dervişoğlu, Ekim ayının bittiğini ve en fazla 250 bin lira ödendiğini savundu.
Dervişoğlu, hayatı boyunca dişinden tırnağından artıran insanların kendi alın terlerinin peşinde dilenci durumuna düşürüldüğünü, bu paranın bir lütuf değil, gasbedilen bir hak olduğunu, bu hakkı teslim etmenin de iktidarın namus borcu olduğunu kaydetti.
"Fon vurgunu bir kazanın değil, bir çöküşün adıdır" ifadesini kullanan Dervişoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bu iktidar artık ekonomiyi yönetmiyor, ekonominin enkazını yönetiyor. Dişle tırnakla kurulan fabrikalarımız, işletmelerimiz bu kifayetsiz yönetimin altında gözümüzün önünde eriyor. İstanbul Ticaret Odasının kayıtlarına bakın, üyelerinin önemli bir kısmı aidatını ödeyemediği ya da faaliyetini durdurduğu için askıya alınmış. Oda aidatını ödeyemeyen esnaftan istihdamı nasıl sürdürmesini bekliyorsunuz?"
- "Meclise getirilen bütçe çöküş bütçesidir"
TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülen 2027 yılı bütçesini eleştiren Dervişoğlu, "2027 bütçesindeki rakamlar çürümenin rakamları, Meclis'e getirilen bütçe çöküş bütçesidir. Sözü senet olmaktan çıkmış bir iktidarın bütçesi hükümsüzdür. Bu bütçe millete sefalet, bir avuç rantiyeye servet vaat ediyor. Fon mağdurunun parasını bulamayan, esnafın kredisini çeviremeyen, emeklinin maaşını açlık sınırının altında bırakan bir iktidar, milletin bütçesini yapacak itibara sahip değildir." ifadelerini kullandı.
Türkiye'de bugün farklı alanlarda yaşanan "krizlerin" birbirinden bağımsız olmadığını dile getiren Dervişoğlu, ekonomik kriz ile sosyal çürümenin, sporda yaşanan kriz ile fon krizinin, beyin göçü ile adaletsizlik duygusunun aynı krizin farklı görünümleri olduğunu öne sürdü.
Dervişoğlu, "Bu fon vurgunu, iktidara yakın olanın kamuya hesap vermeyeceği bilindiği için yaşanmıştır. Aynı cezasızlık, daha nice vurgunun da kapısını aralamaktadır. '50-60 vekil, valiler, hakimler, yüksek bürokratlar bu işin içinde' deniyor. Listeler elinizde ise milletten niye saklıyorsunuz? Kimdir bunlar?" dedi.
Dervişoğlu, dünyadaki makamlar için hiç kimseyle pazarlık yapmayacağını, memleket hayrına olduğunu düşündüğü bir konuyu 'birileri rahatsız olur' korkusuyla konuşmaktan vazgeçmeyeceğini belirtti.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, konuşmasının tümünde şunları söyledi;
Aziz milletim,
Değerli milletvekilleri,
Saygıdeğer konuklar,
Kıymetli basın mensupları,
Sevgili gençler.
Grup toplantımıza hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.
Hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.
Biz bu yola,
Parti içinde demokrasi olmadan Türkiye’de demokrasi olmayacağına inanarak çıktık.
Toplumu ikiye ayırıp,
Yüzde 50 artı birin oyunu, her şeyi yapmanın ruhsatı sayan anlayışa karşı durduk.
Milletimizin özgürlüğünü, refahını ve mutluluğunu
Bir kişinin ikbaline bağlayan bu sistemin değişmesi gerektiğini söyledik.
İçeride sosyal ve ekonomik güvenin, asayişin;
Dışarıda barış ve güvenliğin birlikte sağlanmasını savunduk.
Biri için diğerinden, bunların hiçbiri için devletimizin niteliklerinden, milletimizin şan ve şerefinden vazgeçilemeyeceğini söyledik.
Terörle müzakereye, teröristle mübadeleye karşı çıktık.
Öyle olaylar yaşandı ki, siyasete ve siyasetçiye güven her geçen gün daha da aşağıya çekildi.
Ve sonuçta Türk milleti, vekil tayin ettiği siyasete karşı hep tedirgin hep endişeli hâle geldi.
Bunu anlıyorum.
Ve yıllardır da bu gerçeğin altını çiziyorum…
Ancak, bu ülkenin ilkeleriyle, ülküleriyle, değerleriyle yürüyenleri,
Bunca kötülüğün ortasında, sizler gibi bizler gibi iyi kalabilenleri de var.
Dün nerede durduysak bugün de aynı yerdeyiz.
Türkiye ve Türk milleti söz konusu olunca ne bir adım geri durur ne de yolumuzdan şaşarız.
Her şeyi görüyor, biliyor, anlıyorum.
Edebali’nin, Osman Bey’e nasihati kulaklarımda çınlıyor.
Bundan sonra öfke başkalarına, hoşgörmek bana.
Güceniklik başkalarına, gönül almak bana.
Bölmek başkalarına, bütünlemek bana.
Herkes bunu böyle bilsin:
Bütünleyen, kucaklayan olmaya devam edeceğiz.
Aziz milletim ve dava arkadaşlarım müsterih olsun.
Biz var oldukça şu gerçek hep önümüzde duracak.
On üç asra yakın bir zaman önce Orhun vadisinde taşa bir hükmü kazındı.
Bugün o hükmü bu kürsüden, aynı kararlılıkla tekrar ediyorum:
“Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe,
Türk milletinin ilini ve töresini kimse bozamaz!”
Değerli arkadaşlar,
Geçen hafta, yeni emekli olmuş bir öğretmenle konuştum.
Kırk yıl tahtaya “vatan” yazmış, bu millete hayırlı evlatlar yetiştirmiş bir öğretmen.
“İkramiyemi fona yatırdım. Devlet denetliyor dediler, güvendim” dedi.
Sonra gözlerimin içine baktı:
“Devlet beni kimlerin eline bıraktı?” diye sordu.
Arkadaşlar, ben o soruyu duyduğumda bir öğretmenin değil, bir neslin sesini duydum.
Devletine güvenen, kuralına uyan, vergisini ödeyen,
Çocuğuna “dürüst ol, kazanırsın” diye öğüt veren bir neslin sesini.
Bu iktidar o nesle maalesef şunu empoze etti:
“Dürüst olan kaybeder, iktidara yakın olan kazanır!”
O öğretmene Gazi Meclis’in kürsüsünden cevap veriyorum:
“Seni de milyonlarca vatandaşımızı da kimseye bırakmayacağız!”
Haklarınızı son kuruşuna kadar soracağız!
Hala bir piyasa hareketi gibi davranmaya çalışıyorlar.
Hala asrın yolsuzluğu olduğu gerçeğini perdelemeye çalışıyorlar.
Hala bu sistemin, kurdukları yağma düzeninin ürünü olduğunu gizlemeye çalışıyorlar.
Yangın sadece fonlarla sınırlı kalmadı.
Borsada iki ayda 173 milyar dolar buharlaştı.
Fabrikalarımızın değeri, işçimizin, esnafımızın emeği buharlaştı.
Sigorta şirketleri karşılık ayırıyor, emeklilik fonları sarsılıyor.
Bugün hepimiz bu yangının dumanında boğuluyoruz.
Bize hâlâ “bazı uygulamalarda hata edenler olacaktır” diyorlar.
Hata mı? Hata bir kere olur!
Yıllarca göz göre göre büyüyen şeyin adı hata değil, düzendir!
Ve o düzenin mimarı da bekçisi de 25 yıllık Recep Tayyip Erdoğan iktidarıdır!
Biz bu felaketi bugün keşfetmedik.
22 Ekim 2025’te, tam bir yıl önce, bu kürsüden,
“Kamu gücünü kullanarak manipülasyon yapan her kim varsa hesap vermelidir” dedim.
12 Kasım 2025’te Hazine ve Maliye Bakanı ile SPK Başkanı’nı adıyla uyardım:
“Bu suskunluk, suça verilmiş açık bir izindir” dedim.
Kulaklarını tıkadılar…
SPK tehlikeyi görmezden geldi.
Borsa İstanbul gözetim görevini yapmadı.
BDDK sistemdeki riski seyretti.
Takasbank koruma kalkanı indirdi.
Ama biliyoruz ki hiçbir kurum,
Siyasi iradenin izni olmadan bu kadar uzun süre gözünü kapatamaz.
Bürokrasi seyrettiyse, ona seyret diyen de bu iktidardır!
Şimdi soruyorum:
Fon fiyatları balon gibi şişerken SPK neredeydi?
Offshore hesaplardan para yabancı yatırımcı kılığında ülkeye girerken MASAK neredeydi?
Kendi genel başkan yardımcınızın adı karışırken, “istifa etti, bitti” derken vicdanınız neredeydi?
Meclis’te araştırma komisyonu istediğimizde “hayır” diye kalkan o eller kimi koruyordu?
İki aydır aklınız neredeydi?
Gecikmiş gözaltılar için neyi beklediniz?
Listelerden isim mi ayıklıyordunuz?
Denetim dosyalarını açın!
Hangi tarihte hangi risk tespit edildi?
Rapor kimin önüne kondu?
Hangi işlem yapıldı, yapılmadıysa kim engelledi?
Her belgenin tarihini, her kararın imzasını bu millet görecek!
Cumhurbaşkanı Erdoğan kameraların karşısına geçti,
“Ekim’de 1 milyon liraya kadar ana para ödemelerine başlanacak” dedi.
Ekim bitti. Verilen nedir?
En fazla 250 bin lira, ortalama 124 bin lira!
Devletin zirvesinden verilen söz, üç kuruşluk ödemelerle kuşa çevrildi.
Kameraların önünde verilen söz, kameralar kapanınca unutuldu.
Hayatı boyunca dişinden tırnağından artıran insanımız,
Kendi alın terinin peşinde dilenci durumuna düşürüldü.
Bu para bir lütuf değildir; sizin göz yummanızla gasp edilen haktır!
Bu hakkı teslim etmek de iktidarın namus borcudur!
Fon vurgunu bir kazanın değil, bir çöküşün adıdır.
Bu iktidar artık ekonomiyi yönetmiyor; ekonominin enkazını yönetiyor.
Dişle tırnakla kurulan fabrikalarımız, işletmelerimiz;
Bu kifayetsiz yönetimin altında gözümüzün önünde eriyor.
İstanbul Ticaret Odası’nın kayıtlarına bakın:
Üyelerinin önemli bir kısmı,
Aidatını ödeyemediği ya da faaliyetini durdurduğu için askıya alınmış.
Oda aidatını ödeyemeyen esnaftan istihdamı nasıl sürdürmesini bekliyorsunuz?
Zeytinciden tırcıya, tekstilciden küçük imalatçıya kadar bütün sektörlerin nefesi tükenmek üzere.
Geçen bir zeytinciden dinledim.
“Zeytin o kadar ucuzladı ki artık dalından toplamaya bile değmeyecek hale geldi. Tek tesellimiz, zeytinyağı fiyatlarındaki düşüş sonrası sahtesi bile aslından pahalıya mal olacağı için sahtekârlar üretmeye tenezzül etmez.” dedi.
Bu iktidarın bu memlekete kazanımı,
Zeytinyağı üretimindeki sahtekarlığı önlemekten ibaret kaldı (!)
Birileri fonlar üzerinden servet yaparken,
Bu ülkenin üreten insanı işte böyle bir yalnızlığa terk edildi.
Geçen hafta biz söylemiştik.
Bu hafta TÜSİAD Başkanı Ozan Diren de uyardı:
“Türkiye ‘Made in Europe’ düzenlemelerinin dışında kalırsa, otomotivden çeliğe, alüminyumdan bataryaya pazar kaybedecek; yatırım ve üretim zinciri bu ülkeden uzaklaşacak.”
Ekonomi yönetimi topu dış politikaya,
Dış politika da ekonomi yönetimine atarak bu tehlikeyi savuşturamaz.
Fabrikamızı, pazarımızı kaybederken, evlatlarımızı da beyin göçüne kaybediyoruz.
Yetişmiş gençlerimiz geleceğini başka diyarlarda arıyor.
Evladını uğurlayan o anne babaların gözyaşı da bu iktidarın karnesinin mürekkebi oluyor.
O gençler bu ülkeyi sevmedikleri için gitmiyor;
Bu ülkede emeğin, liyakatin, dürüstlüğün karşılık bulmadığını gördükleri için gidiyor.
Gençlerimizi kovan bu ülke değil, bu iktidarın kurduğu liyakatsizlik ve yağma düzenidir!
Milletvekili arkadaşlarımız gece gündüz Plan Bütçe Komisyonunda mücadele ediyor.
Komisyonu’nda görüşülen 2027 bütçesindeki rakamlar çürümenin rakamları, Meclise getirilen bütçe çöküş bütçesidir.
Sözü senet olmaktan çıkmış bir iktidarın bütçesi hükümsüzdür.
Bu bütçe millete sefalet, bir avuç rantiyeye servet vaat ediyor.
Fon mağdurunun parasını bulamayan, esnafın kredisini çeviremeyen, emeklinin maaşını açlık sınırının altında bırakan bir iktidar, milletin bütçesini yapacak itibara sahip değildir.
Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi kuracağız dediniz, yağma düzeni kurdunuz.
Üretenin sırtına basılarak kurulan bu yağma düzeni,
İlk sandıkta bu millet tarafından tarihe gömülecektir!
Değerli milletvekilleri,
Aziz dava arkadaşlarım;
Geçtiğimiz günlerde İmralı’daki terörist başının adada kendisi için yapılan yeni yerine taşındığını öğrendik.
Bu haberi milletimize Adalet Bakanlığı vermedi. İmralı ulaklarından öğrendik.
Bir mahkûmun nerede kaldığını ulaklardan öğreniyorsak orada devlet çürümüş demektir.
Ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış bir hükümlünün cezasını nasıl çekeceğini idare değil, kanun belirler.
Kanunda dayanağı olmayan bir uygulamayı fiilen yaşama geçiren her kim olursa olsun
Bunun bedelini er veya geç ama mutlaka öder.
Hatırlayın bu kürsüden “Utanmazsanız İmralı’da grup toplantısı yapın” demiştim.
Utanmamışlar, meğer salonu çoktan hazırlamışlar, yanına bir de konut yapmışlar!
Bu süreç başından beri milletten saklanarak yürütülüyor.
Komisyon kapalı kapılar ardında toplanıyor,
Kararlar heyetlerin ağzından sızıyor,
Millete ise yalnızca olup biteni görüp kahretmek kalıyor.
Önce “umut hakkı” dediler. Sonra “Meclis’e gelsin, konuşsun” dediler. Sonra “statü” dediler.
Şimdi “yeni yer” diyorlar.
Her adımda bir kapı açılıyor, her kapıda millete “bir şey değişmedi” deniyor.
Adına “Terörsüz Türkiye” dediler ama ortada terörsüz bir Türkiye yok, terörist başının siyasetin merkezine adım adım taşındığı onursuz bir pazarlık var!
Biz Terörsüz Türkiye’nin ne olduğunu şehitlerimizden gazilerimizden biliyoruz.
Şimdi bize terörist başı yeni yerine geçti diyorsunuz. Öyle mi?
Bu fotoğrafa iyi bakın.
Şehit öğretmen Neşe Alten ve babası, hala bu soğuk mezar taşının altında…
Şehit öğretmen Aybüke Yalçın hala bu karanfillerin altında…
Şehit babası evladını özledikçe hala bu taşa sarılıyor.
Şehitlerimizin anaları babaları hala bu sıvasız evlerde yaşam mücadelesi veriyor.
Onların yeri aynı ama katilini müstakil bahçeli eve aldınız, öyle mi?
Yer utanıyor…
Gök utanıyor…
Millet utanıyor ama siz zerre utanmıyorsunuz…
Yazıklar olsun! Yazıklar olsun! Yazıklar olsun!
Şunu bilin ki az kaldı!
Bu millet sizi sandığa; o cani teröristi de İmralı’ya gömecek!
Aziz milletim,
Türkiye’nin bugün hayatın farklı alanlarında yaşadığı birbirinden bağımsız krizleri yoktur.
Ekonomik kriz ile sosyal çürüme,
Sporda yaşanan kriz ile fon krizi,
Beyin göçü ile adaletsizlik duygusu aynı krizin görünümleridir.
Bütün bu yaşananların ise gerçek sebebi bellidir.
Türkiye’nin asıl krizi, tek adam keyfiliğine dayanan yönetim krizidir.
Ekonomiyi, akademiyi, yargıyı, sporu, ahlakı ve hayatın daha nice alanını felç etmektedir.
İYİ Parti’nin meşruiyetini aldığı yer tam olarak burasıdır:
Tek adam yönetimine ve kişiyle özdeşlemiş devlet anlayışına yaptığımız itirazdan şekillenmiştir varlık sebebimiz.
2017 başkanlık referandumuna gösterdiğimiz tepki ile partimizin temellerini attık ve kurulduğumuz günden itibaren de bu perspektifin yılmaz savunuculuğunu yapıyoruz.
İktidar içindeki kliklerin birbirleriyle hesaplaşmasını, kendi mücadelemizin yerine koymayız.
Bize servis edilen haberlerin arkasındaki hesapları sorgular, kimsenin tetikçiliğine soyunmayız.
Biz keyfi ve otoriter tek adam rejiminin bıraktığı kum taneleri arasındaki boşluklarda debelenmeyiz.
Tek ve nihai amacımız gayet açıktır;
İstibdada tevessül eden, ahlak yoksunlarının ve kifayetsiz muhterislerin ikbal kapısı olan bu tek adam rejimini sona erdirmektir.
Türk milletinin layık olduğu yönetim biçimini, toplumsal düzeni ve kişisel hürriyetleri hayata geçirmek için ilk şart budur ve bizim açımızdan pazarlığa açık değildir.
Bunun içindir ki İYİ Parti, bu ülkede tarihin akışına müdahale eden partidir.
İYİ Parti kurulduğu için artık parlamentoda iktidar partisi çoğunluğu kazanamamaktadır.
İYİ Parti kurulduğu için, iktidar kendisini sersemleten 2019 seçim yumruklarını yemiştir.
Ve şimdi de İYİ Parti olduğu için, İmralı’ya peşkeş çekilen imtiyazlar ancak büyük bir gizlilik içinde ve yangından mal kaçırırcasına yapılmaktadır.
İYİ Parti olduğu için ekonomiyi batıran fon vurgunu,
Kişisel ahlaksızlıklar bağlamından çıkmış bir sistem krizi olarak tartışılmaktadır.
Benim genel başkanı olduğum İYİ Parti budur.
Bu milletin oylarıyla taltif edip Meclise soktuğu İYİ Parti budur.
Bundan sonra da böyle olacaktır.
Onların niyetleri belli, bizim ise sözlerimiz ve duruşumuz nettir.
Adımız İYİ bizim…
Herkes dikkatli okusun!
Düz de okunsa, tersten de okunsa her zaman İYİ’yiz!
Siyasi karakterimizi namus bilip, adımıza kazımışız biz!
Dünya döner, biz dönmeyiz yolumuzdan!
Herkes bu tartışılmaz gerçeği zihinlerine kazımalıdır!
Değerli dava arkadaşlarım;
Gerçekleri görecek, yaşadıklarımızı doğru anlayıp, doğru değerlendireceğiz.
Türkiye, tek adamlık cenderesinden geçmektedir.
Bundan sonrası için asıl tehlike ise
Tek adam yönetiminin ürettiği siyasal ve bürokratik kültürün millet iradesinin yerini almasıdır.
Peki, tek adam rejimi nasıl bir kültür üretmiştir?
İlk olarak bu rejim, her şeyden önce kanunları ikiye bölmüş;
İktidara tabi olanlara başka, vatandaşlara başka bir hukuk bahşetmiştir.
İktidara yakın olanlara suç işleme özgürlüğü ve cezasızlık hakkı vermiştir.
Mesela, son fon vurgununun üzerinden neredeyse iki ay geçti.
Bu meselede sorumluluğu olan kamu görevlilerine bakın,
Bu vurgundan payını alan siyasetçilere bakın,
Bu vurgunu aklayıp meşrulaştıran gazetelere, gazetecilere bakın.
Sanki millete karşı bir suç işlememişler de,
Erdoğan’a karşı hadsizlik yapmış, ayıp etmişler gibi muamele görmektedirler.
Bu yüzden cezalarını çekmek yerine, nedamet getirip tövbe etmeleri beklenmektedir.
Bu fon vurgunu, iktidara yakın olanın kamuya hesap vermeyeceği bilindiği için yaşanmıştır. Aynı cezasızlık, daha nice vurgunun da kapısını aralamaktadır.
50-60 vekil, valiler, hakimler, yüksek bürokratlar bu işin içinde deniyor.
Listeler elinizde ise milletten niye saklıyorsunuz?
Kimdir bunlar? Suçtan muaf, cezadan münezzeh olanlar mı?
İkinci olarak bu rejim, artık halka değil, bürokrasiye dayanmaktadır.
Aziz milletim ben size Erdoğan’ın hikayesini hatırlatayım:
Çıraklık dediği ilk döneminde, güya bürokratik oligarşiye karşı mücadele etti.
Kalfalık dediği dönemde, kendi bürokratik oligarşisini yarattı.
Ustalık dediği bu dönemdeyse, kendi yarattığı bürokratik çeteye teslim oldu.
Türkiye’yi artık Erdoğan değil, o bürokratik çete yönetiyor.
Bugüne kadar kral çıplak diyordum...
Bu saatten sonra diyorum ki,
Kral tutsak! Kral tutsak! Kral tutsaktır diyorum.
Demokrasi tüm değerleri ve kazanımları yönüyle aşındırılmaktadır.
Demokratik rekabet, ortadan kaldırılmak istenmektedir.
Muhalefetin muhtemel cumhurbaşkanı adayları ya tutuklanmakta ya da sindirilmekte,
Özgür medya ve iş dünyası üzerinde eşi benzeri görülmemiş bir baskı kurulmakta,
Sivil toplum susturulmaktadır.
Yani Erdoğan için bir sahne hazırlanmakta,
Erdoğan’a seçim kazandırmak için vazifelendirilmiş atanmış bir grubun süreçteki aktörlüğünü öne çıkarmaktadır.
İşte bütün bunlar Erdoğan’ın gözü önünde o bürokratik çete tarafından yapılmaktadır.
Demokrasilerde siyasetçi yetkisini milletten alır, hesabını millete verir.
Kamu görevlisi de kendisini atayanın şahsına değil, hukuka ve kamuya karşı sorumludur.
Oysa bu düzende makama tutunmanın şartı, birbirinin iktidarını korumaktır.
Şimdi soralım, eğer Erdoğan’a seçimi kaybettirecek bütün aktörleri, bürokrasisi teker teker temizliyor ve Erdoğan’ın yolunu açıyorsa;
Erdoğan’ı yeniden cumhurbaşkanı olarak halk mı seçmiş olacak, yoksa bürokrasi mi?
Ve iktidarda kalmasını sağlayan bürokrasinin yolsuzluklarına karşı,
Böyle bir Erdoğan’dan adaletin kılıcını kuşanmasını bekleyeceğiz, öyle mi?
Kamu yetkisini iktidarın devamı için kullanan, bunun karşılığında da kamuya hesap vermekten kurtulan yapıdır zaten bürokratik oligarşi dediğimiz şey…
Siyasetsizleşme dediğimiz şey de budur aslında:
Milletin iradesinin yerine, iktidarı ayakta tutan zümrelerin iradesinin hâkim kılınmasıdır.
Yani vesayetin ta kendisidir.
Tek adam rejiminin bu ülkeye yaptığı en büyük kötülük, sahte zaferler için çiğnenmeyecek kutsal bir değer bırakmamasıdır.
İmralı’daki bebek katiliyle başlatılan süreç, tamamen bu kültürün yansımasıdır.
İktidarın devamına hizmet ediyorsa gerekirse PKK ile savaşılır, gerekirse barışılır samimiyetsizliği adeta gözümüze sokulmaktadır.
İktidar sahiplerinin gözünde savaşın da barışın da kıymeti, koltuklarını korumaya ne kadar yaradığıyla ölçülmektedir.
Şehit kanına ve vatan toprağına, bir makam arabası, bir özel sekreter, bir makam koltuğu kadar değer verilmemektedir.
Askerimiz ha bu ülke için, ha Suud hanedanı için şehit olmuş; onlar için hiç önemi yoktur.
İşte bu sebeple Mehmetçiğin Aramco’nun lejyoneri yapılmasına hayır diyoruz, Mekke anlaşmasına hayır diyoruz.
Doğru ile yanlışın, haysiyetin ve ahlakın ölçüsünü de iktidar sahiplerine koydurtmayız.
Dün ihanet dediklerine bugün fazilet dememiz, dün savunduklarımızı bugün unutmamız istenmektedir.
Çerçeve yasa olarak önümüze getirilen ihanet projesinin belki de en ağır sonucu budur.
Bu öyle bir mankurtluk kültürü yaratır ki, insanlar o yaşa kadar savundukları değerlerden uzaklaşır ve iktidarın eteklerine yapışır.
Son 10 senemize bir bakın.
Ekonominin çöküşüne, Öcalan’ın hapishaneden çıkıp bir villaya yerleşmesine, toplumun aşama aşama çürüyüşüne sebep olan bu rejimi korumak için piyon olmayı kabul edenlere bir bakın.
Siyasi partilere tayin edilmiş kayyumlara bakın.
El birliğiyle, bu cinayete intihar süsü vermek için çırpınan şu adamlara bir bakın ve gerçeği görün.
Bugün, Cumhuriyet’in kanunlarını, milletin iradesini ve insanın haysiyetini kuşatan bir iktidar karşısında mücadele ediyoruz.
Mücadele ettiğimiz kültür budur.
İşte bu çürümüşlüğün karşısında, insanlığını muktedir olmakla değiştiren bu makam müptezelliğine karşı muzaffer olmanın ilk şartı ona benzememektir.
Ne töremizden ne Türklüğümüzden ne de insanlığımızdan vazgeçmeyeceğiz.
Aksi takdirde sağaltacak, kurtarılacak, yükseltilecek, bir biz kalmayacak, Türkiye’nin Türksüzleştirilmesini isteyenler başarıya ulaşacaktır.
Buna izin vermeyeceğim!
Bugün siyaset içinde bir siyaset vardır, yönetim içinde bir yönetim vardır.
İktidar içinde bir iktidar, devlet içinde bir devlet vardır.
Bu kaderin üstünde bir kader değildir.
Bu, Erdoğan’ın düşüşüdür!
Vesayete karşı gelip, daha beter bir vesayet;
Yıkımın üstüne gelip, daha beter bir yıkım;
Krizden sonra gelip, daha beter bir kriz;
Ayrımcılığın üzerine gelip daha beter bir ayrımcılık bıraktılar.
Çareler zehir oldu, alınan mesafe fasit bir daireye döndü.
İktidar kendi kendini yiyor:
Kendi partilisini, kendi bürokratını, kendi seçmenini ve nihayetinde Türkiye’yi tüketiyor.
İşte 25 yılın sonunda geldikleri nokta budur.
Herkes yok olmadan bu düzenek durdurulmalıdır.
Bu bünye kendi içinde iyileşemez.
Siyasetin, bürokrasisin, atanmışın, seçilmişin içinde,
Bu soygunun neresinde kim varsa ortaya çıkarılmalıdır.
Bunun adresi de harp yönetmiş, sulh kararı vermiş, bir devlet kurmuş bu Gazi Meclis’tir!
Bu ülkenin tarihinde bir ders var:
1950 yılında tek parti iktidarı,
Millî meşruiyetini yitirdiğini gördü ve iktidarı sandıkla milletin iradesine teslim etti.
Bugün devletin makamlarında oturanlar o dersi tekrar tekrar okumalıdır.
İktidar sıralarında oturan milletvekiline, gördüğünü bilen ama susan bürokrata sesleniyorum:
Yüklenmeniz gereken sorumluluğu üstlenin!
Yarın tarih bu günleri yazarken, yalnızca soyanların değil, susanların adını da yazacaktır.
Çünkü bu düzenin çıkışı yoktur.
Hayali projeler sizi kurtarmaz.
Sözde uluslararası ittifaklar sizi kurtarmaz.
Türk milletini kendi devletinin gözetiminde soyan bir şebekeyi hiçbir vizyon belgesi kurtaramaz!
Değerli arkadaşlar, söze Orhun’daki o hükümle başladım; o hükümle bitiriyorum.
Milletin alın terine uzanan el töreye uzandı; bozamayacak!
Devletin egemenliğini İmralı’nın kabulüne bağlayan el “il”e uzandı; bozamayacak!
Bu ikisine göz yuman, alkış tutan anlayış milletin gönlünden düştü; geri dönemeyecek!
O emekli öğretmenin hakkını soracak olan biziz!
Şehit anasının evladının kanını pazarlığa düşürtmeyecek olan biziz!
Vurguncular da duysun, İmralı yolcuları da duysun:
Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe Türk milletinin ilini ve töresini kimse bozamaz!
Bozamadılar, bozamayacaklar!
İYİ Parti buradayken bozdurmayacağız!
Herkes iyi bilsin;
Ben, dünya makamları için hiç kimseyle pazarlık yapmadım, yapmam.
Ben, memleket hayrına olduğunun düşündüğüm bir konuyu birileri rahatsız olur korkusuyla konuşmaktan vaz geçmedim, vaz geçmem.
Ben, sonu felaket olan komisyon masalarına, kurdukları düzeni meşrulaştırmak için oturmadım, oturmam.
Ben dijital platformlarda tiyatral yeteneklerini sergileyen bir performans sanatçısı değilim.
Siyaseti bir halkla ilişkiler kampanyası olarak görmüyorum.
Ajansların yönettiği bir ürün olmayı reddediyor,
Türkiye’nin meselelerini ciddiyetle konuşuyorum.
Böyle yapmaya da devam edeceğim.
Hafta sonu 7 Kasım Cumartesi günü Trabzon’da olacağım.
Haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe ve ihanete bayrak açacağız!
Tüm vatandaşlarımızı mitingimize davet ediyorum.
Ayrıca önümüzdeki hafta,
Hem dünyanın hem de ülkemizin her geçen gün daha da yakından hissettiği iklim değişikliği konusu, BM kapsamında COP31 platformuyla bu yıl Antalya’mızda ele alınacak.
COP31 Zirvesi başladığında İYİ Parti iktidarında ülkemizin iklim değişikliğine nasıl hazırlanacağını manifestomuzla kamuoyuna ilan edeceğiz.
Vatandaşlarımız bize kulak verdikçe, İYİ’ki İYİ’ler var diyecek.
İYİ Parti, iklim değişikliği dahil, tüm konularda Türkiye’yi yönetme ve Türk milletini müreffeh bir geleceğe taşımaya hazırdır.
İsteyen, yapay gündemlerle kendine yol açmakla meşgul olabilir.
Biz mücadelemize devam edeceğiz.
Bu mücadeleyi, ta ki bu ülkenin hakiki kurtuluş güneşi bu büyük milleti ısıtana kadar,
Son nefese, son nefere kadar da sürdüreceğiz.
Gayret bizden, Tevfik Allah’tandır.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
ÜYE YORUMLARI
Yorum YapFacebook Yorumları












