loading
close
SON DAKİKALAR

''Din ile ıslah etme politikası da uygulanıyordu''

''Din ile ıslah etme politikası da uygulanıyordu''
Tarih: 31.08.2012 - 10:01
Kategori: Sağlık, Yaşam

Tahir Canan Oda TV'nin yorum köşesinde kendisi hakkında isimsiz yapılan yoruma cevap verdi....

Tahir Canan Oda TV'nin 23 Temmuz 2012 tarihli yorum köşesi'nde kendisi hakkında anti-emperyalist başlığı altında yer alan yazıda yer alan isimsiz yoruma yanıt verdi.

Tahir Canan'ın kendisi hakkında yapılan isimsiz yoruma yönelik cevap niteliğinde yazısı şu şekilde:

Bu yorumda şahsım hedef alınmış, mesnetsiz suçlamalarda bulunulmuş. Yorumcu bey benimle birlikte cezaevinde yattığını, beni çok yakından tanıdığını iddia ederek şöyle demiş; “Tahir Canan inancı olmayan birisiydi. Herkes ezana saygı olsun diye olta atmayı (volta demek istemiş) bıraktığı zaman, hakaret olsun diye kalkar olta atardı. Bu yüzden devamlı kavga çıkardı. Çok dayak yedi. Bir sürü cinayet işleyen birisiydi” (23.07.2012, Oda TV yorum köşesi, Anti-emperyalist) diye buyurmuş! Bravo!


Şimdi, bu bayın yorum ve suçlamalarına yanıt vermeden önce o günün cezaevlerine bakmak gerekir. Yıl 1981-82, cunta karabasanı insanları deliye çevirmiş. İşkenceyle toplumu hizaya getirme, adam etme süreci! Yapılan işkenceler nedeniyle cezaevlerine getirilen insanların kişiliği tarumar olmuş! Cezaevleri Nazi kampları gibi! Tek tip elbise, karıştır-barıştır politikası; yemek duası, İstiklâl Marşı, zorunlu spor gibi uygulamalarla birlikte din ile ıslah etme politikası da uygulanıyordu.

Cezaevindeki faşist unsurlar da cunta yönetimin din politikasına tam uyumlu, ezan okunduğunda volta atan mahkûmun voltasını bırakıp oturmasını istiyorlar. İşkenceden yılmış, sinmiş insanlar da durumu kanıksamış bir halde söylenenlere hiç itiraz etmeden uymuş oluyorlardı. Faşistler özellikle yaz aylarında havalandırmanın bir köşesini cami haline getirip toplu namaz kılma ritüeline başlıyorlardı. Onlar namaz kılıp bitirinceye kadar havalandırma hiç kimse dolaşamazdı! Benim gibi havalandırmanın bir köşesinde volta atan olursa da bu faşist güruhlar idareye gidip şikâyet ederlerdi. Şikâyetleri de tamamen yalana dayanırdı. Bu, biz namaz kılarken havalandırmanın bir köşesinde dolaşıyordu demezler, “namazımızın önünden geçti” derlerdi. Yani din, dışarda faşist cuntanın politik argümanı olduğu gibi içeride de faşist güruhun elinde bir silah haline gelmişti.

Koğuşta yaşayan herkesin yaşamını din üzerinden şekillendirmek için idare ile işbirliği yapıyorlardı. Bu faşist unsurlar kurallarına uymayan mahkûmlarla önce bir kavga çıkarır arkasından da hurra idareye giderek bir sürü yalan sıralayarak insanları şikâyet ediyorlardı.  Kendilerine zorunlu saygı gösterilmesini isterken idarenin uyguladığı işkenceyi arkalarına alıyorlardı. O günlerde insanları sisteme kazandırma politikası (Gaziantep E Tipi Cezaevinde) falakanın gücü ile belirleniyordu. Daha insanlar cezaevinin ne olduğunu anlamadan kapıda işkence ile karşılanır. Başgardiyanlıkta kayıt altına alınırken bir güzel hırpalanır.

İç koridora girdiğinde sağlı-sollu dizilmiş gardiyanların cop yağmuru arasında depoya götürülür. Depoda sivil elbiseler çıkartılır. Tek tip elbise verilir. Tek tip elbiseler giyilir. Sivil elbiseler depoda bırakılır. Depo ile koridor arasında hamam var. Tek tip elbiseleri giymiş olan kişi banyoda güzel bir falakadan geçirilir. Mahkûm dayak faslının bittiğini düşünürken yine koridorda sağlı-sollu dizilmiş coplu gardiyanların arasından geçerek tecrit denilen hücrelere götürülür. Mahkûm, tutuklu iyice yumuşatılmış bir halde hücreye atılır. Uzun süre de bu dayağın etkisi kolay kolay atılamazdı!


O hücrelerin ön bölümünde ranza yerine yükseltilmiş bir beton çıkıntısı ranza işlevini yapar. Mahkûma yatak verilmez. Sadece bir yatak verilerek hücreye atılırdı. 12 Eylül’ün insana bakış açısı; Bunlar suçlu. Suçlular da ıslah edilmesi gereken varlıklardır. Islahçılar da elinde copu olan gardiyanlardır! “Dayak cennetten çıkmadır” geleneksel anlayışı 12 Eylül darbecilerinin temel politikası olarak işlev görüyordu.


12 Eylül politikasının ana omurgasını işkence belirliyordu. Polis göz altısından başlayarak cezaevi sürecinde devam eden işkence yöntemleri kişiyi suçlamanın belirleyici unsuruydu. Bütün bu işkence süreci kişinin hakkında delil toplama ya da delil yaratma evresi olarak tanımlanmaktaydı. Eğer kişi hakkında polise ihbar giderse o bilgilerin doğru olup olmadığı polis değerlendirmesine göre şekillenerek kişi yeniden cezaevinden alınıp işkenceye ya da sorguya götürülebiliyordu. Poliste sorgulanıyordu, savcılık ve mahkemeler de gereğini yapıyordu!


“Bir sürü cinayet işlemiş biriydi” diyen bu bayımıza soralım: O süreçte neden muhbirlik görevini yapmamış acaba? Çünkü 12 Eylül döneminin en değerli mesleği idi.(!) Beni 1979 yılında ihbar edip yakalatan muhbir Cuma Yüce muhbirliğinin ödülü olarak polis yapılmıştı! Bu şahıs muhbirlikten polisliğe terfi ettirilerek milli gururun öz evladı haline getirilmişti. Sahi, yorumcu beyimiz neden o bilgilerini polisle paylaşmamış? Doğrusu muhbirimize çok yazık olmuş! Kim bilir neler neler kaybetmiştir. Çok yazık olmuş. (!)


Hücreleri tanımlamaya devam edelim: Hücrelerin ön bölümü del bent, cağ ya da ızgara olarak tabir edilen demir parmaklıklarla örülü aslan kafesi görünümlü odacıklardı. Hücrenin arkasında bir duvarla ayrışmış ama kapısı olmayan tuvalet bölümü vardı. Kapılar sürekli kapalı, yemekler kapalı kapının deliklerinden verilirdi. Kapının alt bölümünde tabakların geçeceği kadar mazgal delikleri var. Bu delikler aracılığıyla mahkûmların ihtiyaçlarının giderilmesi yöntemi benimsenmiş. Deyim yerindeyse hayvanat bahçesindeki hayvanla mahkûm arasında çok yakın bir ilişki var! Zaten insanla hayvana uygulanan yöntemde ortaklaşan şey vahşinin ehlileştirilmesi üzerine kurgulanmış ve uygulamaya konmuştur. Egemenlerin eğitim anlayışı bu düzlemde olduğu için gerisi ayrıntı oluyor!
1981 yılında Gaziantep E Tipi Cezaevine götürüldüğümde uzun süre bu anlattığım hücrelerde tutuldum. Hatta o tek kişilik hücrelerde biz iki kişi kalıyorduk. Hanifi Çay isminde yaşlı bir tutukluyla aynı hücreyi paylaştık. Hanifi Çay çok konuşan, durmadan hırsızlık maceralarını anlatan biriydi. Adamcağız adeta makinalı tüfek gibiydi, durmadan konuşuyordu. Çok sonradan adamın anlattığına göre benimle onu aynı hücreye koymalarının nedeni benden bilgi alıp idareye vermekmiş! Adam 40 gün sonra böyle patladı: “Hep ben konuştum sen dinledin. Hiçbir şey anlatmadın” dedi. 2-3 günde bir Hanifi Çay’ı hücreden çıkarıp, götürüp, getiriyorlardı. Ben hiçbir şey sormuyordum Hanifi Çay’a. Bu kaşar hırsızın okuma yazması da yok. Ama acayip bir çenesi var. Adam 40 gün hırsızlık anısını anlattı. 

Hırsızlık anısında ikinci baskı yaptığı bölüm nerdeyse istisnaydı. Bütün bu konuşmadaki ana tema: o maceralarını anlattığı için benim de kendi maceralarımı anlatıp çözüleceğim varsayımına dayalı bir planmış. Bu plan tutmamış. Plan tutmadığı için de adam 40 gün sonra patlama noktasına gelmiş.


Bu hücrede kaldığım bir gün akşam oturup askeri cezaevinde olan arkadaşlara gazetelerin haberlerini özetleyen bir mektup yazdım. Askeri cezaevinden E tipine geldiğim için orada hiçbir gazetenin içeri verilmediğini biliyorum. Askeri cezaevinde gazete, radyo yasaktı. Mahkûmların dünya ile ilişkileri sadece ailelerinin arada bir ziyarette aktardığı bilgiler kadardı. Cunta yönetimi içerdeki insanların dünyadaki, ülkedeki gelişmeleri, haberleri izlemelerini istemiyordu. Askeri cezaevinde insanlar bir ranzaya 2 kişi düşüyor. Havalandırmaya çıkmaları çok sınırlı. 

Havalandırma saatlerinde çoğu zaman askeri bilgilere dair ders yapılır ya da Atatürk’ün Nutuk kitabı sesli okutulurdu. Amaç insanlardaki beyin fonksiyonlarının sistemden yana değişmesini gerçekleştirmek olarak belirlenmişti. Ancak bu uygulama zora dayandığı için etkilenecek birileri olsa dahi ona karşı antipati duymaya başlıyordu. İşin özüne bakarsak zaten mahkûmlar eğiticilerden daha birikimli ve bilgiliydi. Hepsi sokak meydanlarında devrim meselesini enine boyuna konuşmuş insanlar. Meydanların politik atmosferi içerisinde tartışa konuşa yığınla kitapla haşır-neşir olmuşlar. Dünyayı değiştirmek istedikleri için içeri atılmışlardı. Niye içeri atıldıklarını biliyorlar. Kendilerine işkence edenlerin niye işkence yaptığını da, onların amaçlarını da biliyorlardı.


O nedenle mümkün olduğu kadar komünal dayanışma içinde yaşamı şekillendiriyorlardı. Kuşyemi kadar verilen yemekleri mümkün olduğu kadar eşit paylaşmaya özen gösteriyorlardı. Kısıtlı verilen su için de aynı ölçüde dikkatli ve düzenli davranıyor, eşitlikçi biçimde kullanıyorlardı. Ben de o yaşam koşullarının içinden çıkıp geldiğim için elime geçen gazete olanağını mektupla onlarla paylaşmak istedim. Mektubu postaya verdikten bir saat sonra beni çağırdılar. Usulen mektubun bana ait olup olmadığını sordular. Bana ait deyince işin rengi belirlendi. Sen gazeteci misin? Sen muhabir misin? Hakaretler birbirini izledi. Askeri cuntanın üzerlerinde bıraktığı galibiyet ruhuyla saldırıya geçtiler. Önce gözümün önünde mektubumu yırtıp attılar. Sonra falakaya çektiler. Ayaklarım ayakkabıya sığmaz olmuştu. Beni tuzlu suda yürüttüler. Sonra da hücreye götürüp attılar.


Hücrelerin bulunduğu yer karşılıklı iki bloktan oluşuyor. Her blokta 40 hücre var.(1) Hücre 4 katlı. Her katta 10 hücre var. Hücrelerin önünde 1 metre genişliğinde balkonumsu bir koridor var. O koridorların kenarında demir ızgaralardan korumalık yapılmış. 2-3-4. katların önü ızgaralı. Alt katın önünde ise 3-5 metre genişliğinde bir boşluk var. Dördüncü katın hizasında boydan boya pencereler var. Mahkûmlar birbirleriyle sesli irtibat kurup konuşabiliyorlar. Alt kat tamamen dolu. Hepsi de idam cezası alacak mahkûmlar. İçlerinde sadece birisi siyasiydi.

Gerisi adi suçtandı. İkinci katta sadece ben siyasiydim. Yan tarafımızda Ankaralı dedikleri adi suçtan yatan, cezaevinde delirtilmiş bir deli vardı. Zaten bu delinin adını kimse söylemezdi. Ankaralı dedin mi herkes bilirdi. Ağzında hiç diş, kalmamış. Hastaneye falan götürürken de kimseye zarar vermemesi için askerler elini ayağını bağlarlar, domuz topu haline getirerek götürüp getirirlerdi. Sabah sayımında bir gün güzel yüzlü, Osmaniyeli ikinci müdür gelmişti. Usulen de olsa bir sorun olup olmadığını sorarak geliyordu. Tam delinin hücresinin önüne geldi.

Deli bir şeyler söylüyor ama biz anlamadık. Ortalık karıştı! Deliyi kargatulumba ettiler, sürükleyerek götürdüler. Deliyi iyi bir falakadan geçirdikten sonra tekrar sürüyerek geri getirdiler. Adamın yalnızca tıslaması duyuluyordu. Hiçbirimizin adama yardım etme şansı da yoktu. Adamı hücreye atıp üzerini kapattılar. Gardiyanlar, deliye bir daha küfür edecek misin diye soruyorlardı. O zaman anladık ki sabah sayımında bir küfür meselesi olmuş. Bu küfürleşmenin aslını yine gardiyanlardan öğrendik ki deli, müdüre ya “beni şeyap” ya da “ben seni şeyapayım” demiş. O sabah ortaya çıkan falaka fırtınasının rengi böylece anlaşılmış oldu. Demek oluyor ki müdür bizim delinin çekim alanında kalmış!


İkinci gün, sabah gardiyanlar sayıma girdiler. Sayım alt kattaydı. Gardiyanlar kalabalık bir şekilde içeri girdiler. Delinin hücresinin hizasına geldiklerinde yukarıdan aşağıya bir şeyler atıldı. Ne oldu falan demeye kalmadı. İşin aslı anlaşıldı. Deli, gardiyanlardan bir gün önce attıkları dayağın intikamını almak için geceden hazırladığı pisliğini gardiyanların üzerine boca etmişti. Deli epeyce düşünmüş! İntikam planını hazırlamış. Geceden gazetenin üzerine çişini yapmış. Gardiyanlar sabah sayıma girince hazırladığı pisliği üzerlerine sallamış! Alt kat pislikle şekil değiştirdi. Gardiyanlar hurra diye ikinci kata koştular. Yine delinin hücresi kalabalık bir gardiyan işgaline sahne oldu. Deliyi sürükleye sürükleye götürdüler. Bir süre sonra kalabalık ayak sesleri eşliğinde deliyi yan hücreye attıklarını gördük.(2] Sonra deli birkaç gün hiç yemek filan almadı. Sadece tıslama sesleri geliyordu. Birkaç gün sonra da deliyi akıl hastanesine götürdüklerini öğrendik.

(1) Bizim karşı blokta Maraş katliamcıları kalıyordu.


(2) Bütün bu uygulamalar bizim yanımızda olmasına rağmen hiç sesimiz çıkmadı. Uygulama kanıksanmıştı. Herkeste birkaç kişilik erozyon yaşanıyordu.


Örnekte de görüldüğü gibi bu devlet herkese suçlu gözüyle baktığı için deli-akıllık ayırt etmeden herkesi copla ıslah etme yöntemini benimsiyor.  Kendisini eğitimci sanıp adalet bekçiliğine soyunan bazı eli coplu zevatların ise ne kadar eğitime ihtiyaçları olduğu çok açıktır. Bu güruh dönemin ruhuna uygun terör estiriyordu.


Gaziantep E Tipi Cezaevinde işkence yapmada uzmanlaşmış birisi vardı. Bu adam iyi işkence yaptığı için bir unvan sahibi olmuştu!  Gerçek adı unutulmuş. Herkes ona doktor diyordu. Bu adam normal izin günlerini dahi evinde çoluk çocuğuyla geçirmez, cezaevine gelirdi. 12 Eylül süreci insanları zavallılaştırmış ve insan olma kimliğinden uzaklaştırmıştır. Kaç tane insan cezaevinde gördüğü işkence sonucu öldü! Kaç tane insan cezaevinde gördüğü işkenceler sonucu sakat kaldı! Kaç tane insanın cezaevinde ırkçı, dinci kışkırtmalar nedeniyle boğazı kesilmek istendi! Boğazı kesilmek istenirken yaralı kurtulanlar oldu! Belki de hala o izlerle yaşıyorlar. Kim bilir!


D-7, D-8, D-9 koğuş sakinleri aynı havalandırmaya çıkarlardı. D-9 çatı katı, aslında plana göre iş yurdu! Sonradan koğuşa dönüştürülmüş. 12 Eylül tutuklamaları karşısında cezaevleri yetersiz kalmış. Bütün koğuşlarda kapasitesinin üzerinde insan yatıyordu. Çoğu yatakta iki kişi birlikte yattığı gibi bazıları da iki yatakta üç kişi yatıyordu. Onun içim iş yurtları filan koğuş haline getirilmişti.  Cezaevleri tıka-basa doluydu.


D-8 koğuşunda (şimdi ismini netleştiremediğim biri) bir mahkûm hastalanır. Mide ağrısı demişlerdi. Revire götürdüler. Revirde bir iğne yapıyorlar, tekrar koğuşa gönderiyorlar. Adam koğuşa geldiğinde daha da kötüleşti. Hastaneye götürmeleri için uğraştık götürmediler. Adam gözümüzün önünde göz göre göre öldü. Biz de idarenin uygulamasını, duyarsızlığını protesto ettik.  Kapılara barikat kurup savcılığı istedik. Bunun üzerine savcı geldi durumu anlattık. Ölen arkadaşın ölüm nedeninin araştırılmasını istedi.


Bu tutumla birlikte ilk defa bulunduğumuz cezaevinde mahkûmlar bir arkadaşlarına sahip çıkıp onun için eylem yapmış oldular.


Ama ikinci gün sabah sayımında gardiyanlar daha kalabalık geldiler. Eylemin elebaşı olarak mimledikleri 10 kişiyi kitleden ayırdılar. Ara koridora çıkardılar. (Burada şu detayı atlamamak gerekiyor; Bütün sayımlara gardiyanlarla askerler birlikte giriyorlardı. Neredeyse gardiyan kadar da asker oluyordu.) Bu kalabalık cunta güçleri seçtikleri 10 kişiyi ara koridora alır almaz hakaret, küfür birbirine karıştı. Ağızlarından çıkan en dikkat çekici sözler ise: “Siz kim oluyorsunuz da idareye kafa tutuyorsunuz? Burayı siz mi yönetiyorsunuz biz mi? Savcı istersiniz ha! Otopsi istersiniz ha!” Gerisi küfür harmanlaması eşliğinde copların hareketiydi. Tam bu hengâme içerisinde benim dilim çözüldü! Kahrolsun faşizm. Faşizme ölüm, halka hürriyet sözü yankılandı. Ondan sonrası için ayaklarımın yerden kesildiğini hatırlıyorum. Yapılan işkencelerde bayılmışım! Hepimizi dayaktan geçirdikten sonra kargatulumba hücrelere doldurmuşlar. On kişi tanınmaz hale gelmişiz. O saldırıda benim kaburgalarım kırılmıştı. Arkadaşlarda kırık yoktu ama hepsinin her tarafı simsiyah olmuş. Ayaklar davul gibi şişmiş. Hiç kimsenin ayakkabısını giyme şansı yok. Ayaklar ayakkabıya sığmıyordu.


Kendimize geldiğimde kısa süreli açlık grevine başladık. Eylem değerlendirmesi yaptık. Eylem değerlendirmesinde bir arkadaş “Sen slogan atmasaydın biz bu kadar dayak yemezdik” dedi. Dayak yiyeceğimizi kabul ediyor ama daha fazlasına itiraz ediyordu. Bunun üzerine herkes konuştu. Dayak yiyeceğimiz kesindi. İdare planlı gelmişti. Saldırı da planlıydı…


Slogan ve dayağın dozajını herkes farklı yorumladı… Dayağın üzerine bir de 15 günlük hücre cezası aldık. Disiplin suçu işlediğimizi iddia ettiler ve cezayı uyguladılar!


Anlaşılan devlet mantığı hep tersten işliyor. Adamın ölümüne neden olan kendileri, dayağı yiyen biz! Hücre cezası alan da bizdik! Cezaevinde bu minvalde uygulama o kadar çok ki saymakla bitecek gibi değil. Normal günlük gazetelerin bazıları cezaevi yönetimin anlayışına uymadığı için getirilmezdi. Cumhuriyet, Milliyet gazeteleri yasaktı. 1986 yılında bu gazetelerin üzerindeki yasak 9 günlük açlık grevi eylemiyle son bulmuştu. Milliyet, Cumhuriyet gazeteleri, Nokta ve Gündem, Saçak dergileri cezaevine girmişti.


Tekrar şu namaz ritüeline dönelim: Yorumcumuzun “ezana saygı” diye belirttiği şey aslında faşistlerin kopuş sakinleri üzerinde namaz gerekçesiyle kurduğu baskı idi. Koğuşun bahçesinde-havalandırmasında kılınan toplu namaza hem koğuştaki faşistler hem de tecritte kalan Maraş katliamının idamlık sanıkları toplu olarak katılır. Havalandırmada çıt çıkmadan sessizce, oturarak onların ayininin bitmesini beklenmesini isterlerdi.  Benim volta atmamda uygulanan o baskıya karşı tepki idi. Onlar havalandırmanın bir köşesinde namaz kılarken ben de diğer köşesinde voltamı atıyordum. Bu dini bütün adamlar namazdan sonra bana saldırdılar. Sonra da idareye gidip “Tahir Canan bizim namazımızın önünden geçti” diye şikâyet ettiler. Bu şikâyet üzerine idare beni alıp götürerek görüş yerinde falakaya yatırdı. İdareye faşistlerin yalan söylediğini anlatsam da inanmak istemediler.  Ellerine geçen fırsatı değerlendirdiler.  Beni ezerek istediklerini yaptıracaklarını sandılar. Falakadan sonra beni tekrar getirip faşistlerin arasına bıraktılar. Faşistler zevkten dört köşe olmuşlar. Bana işkence yaptırmanın mutluluğunu yaşıyorlardı. Akşam sayım vakti geldi. Ben sayıma çıkmadım. Bunun üzerine beni kargatulumba hücreye götürdüler.


İdare bir gün sonra aynı koğuşa gidip olayın nasıl olduğunu araştırıyor. Olayın nasıl olduğunu adi suçtan yatanlara ve diğer siyasi mahkûmlara soruyorlar. Onlar da benim havalandırmada volta attığım yeri, diğerlerinin namaz kıldığı yeri uygulamalı biçimde gösteriyorlar.


Tatbikat sonrasında faşistlerin yalan söyledikleri idare nezdinde netleşmiş oluyor. Bunun üzerine koğuşun tamamını hücreye getirdiler. Tek sıra halinde dizdiler. Koğuşta dayak yemeyenler yalnızca olayın gerçeğini anlatanlardı. Onların dışında herkes dayaktan geçirildi. Onlar dayak yerken bana da izle dediler. Neyi izleyeyim! İşkence yapmadan önce söylediklerimi dikkate alıp yerinde araştırsaydınız kimse işkence görmeyecekti.  Bunların da namaz üzerinden nasıl politika yaptıklarını da görecektiniz dedim. “Ezana saygı” dediği, benim de volta attığım olay bu! İdarenin adalet anlayışı tam da anlattığım gibi herkese işkence uygulamaktı!


Yorumcunun benim “bir sürü cinayet işlediğim” iddiasına gelince bunu aptallığın daniskası olarak özetleyebilirim. Bildiği şeyleri adli mercilere anlatmasını öneririm. Belki o saçma sapan iddiasıyla benim aklamama vesile olur! Çünkü sorgulayan savcılar, polisler benim cinayet işlediğime ikna olmamışlar. Ortada askeri mahkemenin kararı olmasına rağmen savcılık dosyayı açık tutmuş.  1999 yılında Abdullah Öcalan yakalanınca benim üzerime isnat edilen cinayetten de sorgulanmış! Daha önce de bazı PKK’liler hakkında aynı cinayet nedeniyle iddianame hazırlanmıştı. Zaten benim de hiçbir dönem cinayetle uzaktan yakından ilişkim olmadı.  Devlet namusu kurtarma uğruna failini bulamadığı cinayetleri benim üzerime yıkma yöntemini seçmiştir. Daha önce basına yaptığım açıklamalarda işlemediğim cinayetlerin nasıl faili haline getirildiğimi belirtmiştim. Yalnız ülkemiz açısından çok sorunlu olan bir yargı sistemi olduğu da yaşanan sürecin eksisi olarak karşımıza çıkmakta.


Bir olay farklı insanlara ihale edilmekte! Olayların aydınlanmasında delilden çok yargılayanların niyeti belirleyici olarak öne çıkıyordu! Sanırım asıl sıkıntı da bu, niyetçi yargılamanın kendisi sorunludur!


07.08.2012
Tahir CANAN

ÜYE YORUMLARI

Yorum Yap

Facebook Yorumları