Tahir Canan kendisi hakkında yazı yazan Yeni Akit yazarı Ali Karahasanoğlu'na cevap verdi...
Ali Karahasanoğlu derin araştırmalar sonunda benim ismimi bulmuş! Gerçekten bravo! Araştırmacı gazetecilik buna denir! Şıppadak
gerçeği yakalamış, yargısını belirtmiş. 12 Eylül darbesi yargılamasından hiçbir solcu içerde kalmamış. Solcuların hepsi özgürmüş. Yalnız benim gibi suç işlemeyi amaç edinen iflah olmazlar yeni suçlarından dolayı infazları alındığı için cezaevindeymişler! "Solcuların suç işleme özgürlüğü mü var" diye de soruyor. Solcuların suç işlemeden içeri atıldığını unutuyor kadımız! Karşıtları, bir çırpıda aynılaştırıyor.
Yeni Akit yazarı köşesine oturmuş bir kadı edasıyla herkesi yargılıyor, yalancılıkla suçluyor. 3. Yargı paketinin ne kadar eşitlikçi bir düzenleme olduğunu savunuyor. 3713 sayılı meşhur terörle mücadele yasasıyla getirilen 5/1 uygulamasından ülkücülerin yararlandırılmadığı yalanını gerçek gibi anlatıyor.
İşin garip tarafı ise yazdığı yazıda çok basit mantık hataları yapıyor. Bu mantık hatalarının birincisi; 12 Eylül darbe mahkemelerinin yargısını normal bir hukuk gibi sunarak, geçerli, adil hukuk olarak kabul etmesidir. İkinci mantık hatası; devrimcilerle faşistleri yargı karşısında aynılaştırmasıdır. Üçüncü mantık hatası ise; faşistlerin 3713 sayılı yasadan yararlandırılmadığı yalanına başvurmasıdır. Dördüncüsü ise ha "7" ha "2" diyerek hukuka matematiksel dehasını yerleştirmesidir. Beşincisi ise eskiden beri, darbe öncesi, darbe dönemi ve darbeden sonra uygulanan Türk Ceza Yasası'nın norm bozukluğunun suçlusu olarak CHP'li Adalet Bakanlarını göstermesidir.
Anlaşılan Ali Karahasanoğlu yazısında sapla samanı karıştırarak hukuktan anlamayanlara hukuk dersi vermeye kalkmış. Bu hukuk dersinde yöntem faşist katliamcı sanıkları aklamaktır. Onun için de kırk dereden su getirme yöntemi seçilmiş.
Biz öncelikle bir devrimci açısından konuya değinelim. Devrimci bir insanın sermaye dünyasında herhangi bir suç işleyip işlememesi hiç önemli değildir. Çünkü o kişi devrimci olmakla en büyük suçu işlemiş olarak kabul edilir. Devrimcilik ilericilik ise, devrimcilik halkçılık ise, devrimcilik yenilik ise zaten geleneksel devler ilişkilerinin karşısında konumlanmış oluyor. Bu aynı zamanda devrimci kişinin devletin yanında değil geniş emekçi kitlelerin yanında olmasıdır. Kitlelerle birlikte yan yana olan her devrimci devlet için tehlikelidir. Devletin sermaye güdümlü politikalarına karşı halkı uyandıran devrimci devlet için en tehlikeli olandır. Böyle bir devrimcinin kitleler içerisinde olması devlet için kabul edilmez olur. O tehlikeyi bertaraf etmek için o devrimcinin kitlelerle bağını kesmek devlet açısından elzem hale gelir. O yüzden devlet devrimci militanları kitlelerden yalıtmak için birçok yöntem, biçim kullanır. O devrimcinin önü mutlak suretle kesilmek istenir. Bazen o devrimcilerin kafalarına birer kurşun sıkılarak imha edilir ve kenara atılır. Buna en seçkin örneklerden birisi Sabahattin Ali'dir. Bazen de devrimci militanlar uzaktan yakından bağıntısı olmayan suçlarla yüz yüze kalır! Kişi suçlamaların altında iyice ezilip hırpalanarak bir biçimde davasına ihanet etmesi için baskı uygulanır. O devrimci kişinin devrimciliği bitirilerek nedamet getirmesi istenir! Kişi nedamet getirmediğinde devletin ağır yumrukları o kişinin kafasına inmeye devam eder. O şekliyle o devrimci kitlelerin dışına çıkarılmış olur. Hiç alakası olmasa da çeşitli eylemlerden sorumlu tutulur ve polis tezgâhlarında işkence, yalancı tanık derken cezalandırmanın altyapısı oluşturulur, mahkemeler de sürecin tamamlayıcı yumruğunu indirir. Bu da Tahir Canan ya da benzeri durumda olanlardır. Durum bu minvalde olduğu için devrimci ile faşistin suçlanması ya da cezalandırılması matematiksel ölçülere sığmaz, matematiksel birliği de asla kurulamaz. Devrimcinin sistem içerisinde konumlanışı dahi sistem için tehlike sayılır.
Hele insanlık tarihi incelendiğinde bütün sol düşüncenin ezilenden yana bir politika olduğu görülür. Sol düşünce devrimciliktir. Sol düşünce ilericiliktir. Sol düşünce ilericiliktir. Sol düşünce eşitlikçidir. Sol düşünce toplumsal gerçekliğin ve adaletin ta kendisidir. Sol düşünce eşitlikçi, komünaldir. İnsanlar arasındaki ayrımcılığı yadsır, insanlar arasında eşitliği temel politika olarak kabul eder. Yaşamın içerisindeki bütün ayrımcı ilişkileri yadsıyarak toplumsal bölüşümü, komünal yaşamı temel politika alarak benimser ve uygular. Toplumsal adaleti, mülk sahibi sınıfların mülkiyetini kamulaştırarak mülkiyet ayrıcalığının yarattığı sorunları çözer. Toplumsal adalet sağlanmış olur. Sol düşünce komünin, komünizmin eşitlik olduğunu pratik yaşamda toplumsal bilinçte gösterir. O nedenle her sol, sosyalist, devrimci düşünce, eylem, mülk sahibi sınıflar için bir karabasan haline gelir! Mülk sahibi sınıflar devrimden de devrimciden de korkarlar. Komünizm sözcüğünü duyduklarında nevirleri döner, ruh halleri değişir, allak bullak olurlar. Bütün korkuları mülkiyetleri ellerinden alındığında ayrıcalıklarının ortadan kalkmasıdır. Mülk sahibi sınıflarında mülkiyetsiz sıradan insanlar haline gelmesinin verdiği korku hali onları saldırganlaştırır. Mülkiyetlerini, ayrıcalıklarını korumak için yığınla yalan söyler, kitleleri kandırmaya çalışırlar. Kitleleri korkutup yalanlarıyla devrimcileri mücadelenin gelişmesini engellemeye çalışırlar. Yığınların uyanışını geciktirmeye özel önem verirler. O nedenle de her devrimci mülk sahibi sınıflar nezdinde her zaman "suçlu" kabul edilir! Tahir Canan da bir devrimci olarak mülk sahibi sınıflar ve onları kalem erbapları tarafından "suçlu" kabul edilmesinin bu temel sınıf perspektifi üzerinden şekillendiği görülecektir. Yani Tahir Canan devrimci olmaktan dolayı egemen sınıflar nezdinde suçludur! Ama egemen sınıfların mahkemesi tarafından kurulan hüküm bağlamında herhangi bir cinayet işlemiş değilim. Yargılamanın bütün sürecinde cinayet işlemediğimi, cinayetle uzaktan yakından hiçbir alakam olmadığını hep yineledim. Buna rağmen egemen sınıfların darbe mahkemeleri Tahir Canan'ı cinayetten suçlu buldu. Gıyabında 36 yıl hükmü kuruldu! Yazarın dediği gibi ya da sandığı gibi "sol kafanın suç işleme özgürlüğü" yoktur. Yazarın anladığı anlamda pek kadere de inanmadığım için "o sol kafa" cezaevinden firar etmişti. Firar ettiğim için de düz mantıklı mahkeme sanık suçsuzsa niye firar etmiştir serzenişinde bulunarak gıyapta cezayı basmıştı. Yazarın anlayacağı anlamda anlatırsak kadere boyun eğmemiş, biat kültürünü reddetmiş olduğum için firar ettim. Firar suçunu işledim! Bu "suç da" egemen sınıfların mahkemesinde delil dayanağı oldu. "Suçsuz ise niye firar etmiş" diye cezayı basmışlar. Oysa bir devrimci için cezaevinden firar etmek ana sütü gibi doğal bir haktır. Fırsat oluştuğunda her devrimci bu hakkı kullanır. Ben de firar hakkımı kullandım.
Yalnız bana ceza veren mahkemenin önünde çok önemli bir ayrıntı vardı. O ayrıntı da bir başka örgüt bana isnat edilen cinayeti kabul etmiş, biz işledik diyordu. Örgüt elemanlarının bu sözleri de büyük gazetelerin manşetlerini süslemişti. Büyük gazetelerinin birçoğunun bu manşet haberi idi. Askeri mahkeme de Yeni Akit yazarı gibi önyargılarla donandığı için meselenin aslını hiç araştırmadan, araştırmaya hiç ihtiyaç duymadan cezayı basmış!
Ama bu gelişmelerden 20 yıl sonra çok garip bir durum daha yaşanıyor: Bana isnat edilen cinayetten 1999 yılında Abdullah Öcalan'da yargılanıyor. Abdullah Öcalan'ın idam cezası alma hükmünün içinde benim üzerime yıkılmak istenen cinayet de var! Hadi buyurun! Şimdi benim nasıl bir yargılanma ile nasıl cezalandırıldığımı izah edin. Ortada birçok şaibeli yargı kararı olmasına rağmen "benim suç işleme özgürlüğümden" bahsedin!
Yazar gazetelerden 3-5 haber karıştırmış, dosyanın içeriğine hiç bakmadan, önyargısının engin gücüyle vermiş veriştirmiş. Devletin derin katliamcı katil canileriyle beni eşitleme gibi bir yola girmiş. Ha "iki" ha "yedi" teranesini seslendirmiş.
Nereden anlayacak zavallı yazarımız benim devletin benim cinayet işlemediğimi bildiğini! Faili meçhul bir cinayetten savcılığın her önüne çıkan sol düşünceli insana dava açtığını bilemezdi yazar. Çünkü konuyu bilmiyordu. Hiç araştırmamıştı ama masanın başına oturup bilmediği konu hakkında yazı yazmıştı! Yazı yazmasındaki amacı faşist katilleri aklamak, AKP politikalarının ne kadar toplumcu, eşitlikçi olduğunu sergilemekti. Bu gidişle her şey berbatlaşacak, yaptığı şey bomba gibi elinde patlayacak. Nereden bilecekti ki Tahir Canan'ın yıllar önce hangi gerekçeyle suçlandığını! Ya da Tahir Canan'ı suçlayanların asıl amacının ne olduğunu bilemezdi. Bilgisizliğin esareti, önyargının yüce gücü ile verdi veriştirdi. Yazı yazanları yalancılıkla suçladı. Belki de iktidar olmanın şımarıklığına kapıldı. Nasıl olsa bütün iktidar elimizde dedi yazar. Onun için serbest atış alanı buldu. Kara çalmaktan kim ölmüş dercesine verdi veriştirdi.
Demek oluyor ki 1999 yılında Abdullah Öcalan'a aynı suç kapsamında savcılık dava açtığına göre, Tahir Canan'ın adam öldürdüğüne savcılık hiçbir zaman inanmamış. Zaten Tahir Canan'ın adam öldürdüğüne savcılık inanmış olsaydı ne başka bir örgüt elemanı aynı cinayetten sorgulanırdı ne de Abdullah Öcalan aynı suç nedeniyle suçlanıp yargılanırdı! Demek ki Tahir Canan'ın cinayetle suçlanmasında asıl mesele Tahir Canan'ı kenara itip etkisizleştirmekmiş! Bu netlik kazanıyor.
Gelelim Akit yazarının savunduğu faşist-kontra güruha: Bu kontra-gerilla güruhu o dönem emekçi halkın aydınlanma mücadelesini, örgütlenmesini baltalamak, mücadelesini bastırmak için sermaye kamplarında eğitildiler, silahlandırılıp emekçi halkın üzerine sürüldüler! Dönemin başbakanı Demirel'in deyimiyle "sağcılar suç işlemezdi"! Sağcılar devletin yarı resmi kolluk güçleri gibi çalışıyorlardı! Bu faşist güruhların her eyleminde resmi polisler açıkça destek oluyorlardı. Bunları sermaye besleyip koruyordu. Birçok işçi eyleminde bu faşistler grev kırıcı olarak işçilere saldırırdı. Grev kırıcılığı yaptılar! Sermayeyi koruyan kontra-gerilla örgüt elemanları olarak aydınlara, yazarlara, öğretim üyelerine, ilerici savcılara, sendikacılara, işçilere, devrimcilere saldırıp, öldürme timi olarak çalışıyorlardı. Türkiye'nin dört bir yanında faşist komandoların terörü devlet korumasında gerçekleşiyordu. Faşist komandoların işlediği cinayetler çoğu zaman devlet birimlerince faili meçhul sayılıp kaotik bir ortam yaratılarak kitlelere korku salıyorlardı. Polis fırsat yarattığı ölçüde faşistlerin cinayetlerinden sol düşünceli insanları sorgulama tutumuna giriyordu. O faili meçhul cinayetleri sol düşünceli insanların üzerine yıkmaya çalışıyorlardı. Bugün ortaya çıkan bilgiler ışığında değerlendirdiğimizde işlenen cinayetlerin darbeye hazırlık için olduğunu söyleyebiliyoruz! Çok sık tekrarlanan bir cümleye göre: Bir silah hem sağcının hem de solcunun öldürülmesinde kullanılmış! Bu ne anlama gelir? Darbe hazırlığında olan devlet güçleri hem sağcıları vurmuşlar hem de solcuları! Amaç kaos yaratmak. Kitlelerin güvensiz ortamdan bıkarak askerlerin darbe yapmasına onay vermesini sağlamak! Yani devlet adına kolluk gücü görevi yapan militarist güçler hem sağcıyı hem solcuyu öldürerek, sağ-sol çatışması havasını vererek kitleleri yedekleme taktiği izlemişlerdir. Yoksa bir silah nasıl olur da hem solcuların hem de sağcıların öldürülmesinde kullanılabilir? Çünkü çatışan grupların birbirinden silah alıp-verme imkânı yok. Birbirlerinden silah alıp-verecek kadar yakın ilişkileri olsa zaten birbirlerini öldürmezler.
O dönemde emek ile sermaye arasındaki mücadele çok keskin. Emekçilerin ekonomik, politik talepleri çok yüksek. Emek, sınıfsal temelde örgütlendikçe ekonomik, politik talepli eylemler artıyor. Sınıfın gündeminde dayanışma eylemleri yerini alıyor. Sermaye sınıfı işçilerin politik uyanışından çok rahatsız. İşçilerin uyanışının, örgütlenmesinin önüne geçmek istiyorlar. Emekçilerin uyanış hareketini bastırıp sindirmek istiyorlar. Zaten sermayenin bu sınıfsal talebi üzerine ülkü ocakları örgütlenmesi şekillendi. Ülkücü militanlar grevde işçilere saldırdı. İşçileri öldürdü.
Ülkücü militanlar kendilerini polisin yedek gücü olarak lanse etti. Polisle birlikte çalıştılar. Ülkücü militanlar polisle birlikte devrimcileri katlettiler. İstanbul Üniversitesi öğrenci katliamı ülkücü-polis ortaklaşmasında gerçekleşti. Esas itibariyle de Türkiye'deki toplumsal kıyımların yapısallığını emek ile sermaye arasındaki sınıf mücadelesinde görmek gerekir. Sermaye örgütlerinin şu ya da bu kılıkta saldırması işin özünü değiştirmiyor.
Belki de bu yalın
gerçeği en net dile getirenlerden birisi Halit Narin'di. Halit Narin darbeye, darbecilere selam çakarken "Bu zamana kadar bizim anamız ağladı. Bundan sonra da işçilerin anası ağlayacak" demişti. Bu sözlerle birlikte darbecilerin "kardeşkanı dökülmesinin önüne geçme" palavrası bütün çıplaklığıyla anlamsızlaştı. Herhalde "Fikrimiz iktidarda, biz mahpustayız" diyen Türkeş, Halit Narin'in sözüyle titreyip kendine döndüğünü pek bilmiyoruz. Sadece bilinen bu zevatlar ortaklaşarak emekçi uyanışını baltalamışlardır.
Ülkü ocakları gençlerinin çok büyük bir bölümü kirli eylemleri nedeniyle cezaevine atıldı. Bunlardan bazıları idam da edildi. Sermaye görüntüyü kotarmak için kendi çocuklarını yemekten çekinmedi. Buna rağmen ülkü ocaklarına bağlı gençler cezaevinde devletin kadrolu elemanı gibi çalıştılar. Zaman zaman işkenceden şikâyet etseler de pratikte devletle bağlarını hep canlı tuttular.
Kontra-gerillanın has elemanları dışarda devlet görevini sürdürdüler. Abdullah Çatlı, Ünal Osmanoğlu gibi adamlar kırmızı bültenle aranırken devlet ofislerinde kadrolu eleman olarak çalışıyorlardı. İbrahim Çiftçi gibi katiller ise idam cezalarının soğuk yüzüyle tanıştıklarında hemen kontra-gerilla elemanı olduklarını darbeci basına açıklıyorlardı. Kirli işlerin görev adamları cunta döneminde de aktif görevlerini yapmaya devam ettiler.
İbrahim Çiftçi, Şule Çizmeci'ye verdiği bir açıklamada şunları ifade etmiş: "Devleti yönetenler, sistemin açmazında ülkücüleri silahlı eylemlere itti. Bizi kullanıp ya da göz yumup kendileri için sıkıntı olmaya başladığımızda dışladılar. 12 Eylül öncesi örtülü harp dediğimiz dönemden geçerek bugüne gelen devlet, ülkücülere teşekkür edeceğine kendisini yıkmak isteyen güçlerle aynı kefeye koydu. Kırgınız." (Milliyet, Can Dündar, 20 Temmuz 2012) Sanırım İbrahim Çiftçi'nin bu açıklaması hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde devlet-ülkücü ilişkilerini anlatıyor. Adamlar daha ne desinler ki! Karşılık bekliyorlar, öpülmek istiyorlar. AKP'nin öpücüğü de 3. Yargı paketinden çıktı!
Ülkücü gençlik denen faşist güruhun devletin kirli işlerinde baş aktör olarak çalıştığı birçok yerde birçok kişi tarafından dillendirildi. Abdullah Çatlı'nın cenazesinde yaşanan manzaralar hatırlansa dahi adamların devlete neler yaptığını tehdit pozisyonunda dile getirip, devlete kırıldıklarını açıklıyorlardı. Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı vb. adamlar JİTEM' ile, MİT ile, polis ile çalıştıkları, bir yığın fotoğraf görüntüleri, düğün merasimler, âlem sofralarında, iş ilişkilerinden yansıdı ve de bu adamlar ilgili devlet birimleriyle komünist, Kürt öldürmede birlikte çalıştıklarını çeşitli yerlerde dile getirdiler. Susurluk olayından sonra ülkücü-devlet ilişkisinin kiri ortaya boca edildi. Bu adamların o kirli kimlik övünçlerinin karşısın birçok insan "vay be" demekten kendini alamadı. İtiraflarla birlikte devletin kimliğiyle ülkücü katillerin kimliği bütünleşti. Yani 7 TİP'li gencin öldürülmesinin de, İstanbul Üniversitesi katliamının da, Maraş, Çorum, Sivas kıyımlarının da ülkücü görünümlü devlet işi olduğu hafızalara iyice yerleştiği gibi bütün çıplaklığıyla da ortaya çıktı! Ülkücülerin halkın çıkarına bir örgüt olmadığına dair kitlesel gösterilerin adresi "sürekli aydınlık için bir dakikalık karanlık eyleminde" kitle tepkisini verdi. Devlet ile ülkücüler arasındaki kirli ilişkiler, kirli ortaklıkla deşifre edildi.
Devletin bu kirli ilişkilerine Türk Hizbullah'ını da eklemek gerekir. Çünkü bu Hizbi-kontra örgütü insanları kaçırıp domuz bağıyla bağlayarak işkencede öldürürken dönemin MİT Başkanı Teoman Koman bunlar bizim Müslüman çocuklar diyordu. O Müslüman çocuklardan bazıları da Sivas Madımak Oteli'nde aydınları, yazarları yakıyorlardı.
"Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık" eyleminde kitleler ülkücü-devlet ilişkisindeki çeteleşmeyi teşhir ederken, devletin o dönemdeki Başbakanı Erbakan halkın tepkisini "gulu gulu dansı" olarak lanse ederken Adalet Bakanı Şevket Kazan'da bunlar "mum söndü" oynuyorlar diyecek kadar patavatsızlık içerisinde açıklamalar yapıyordu.
Sadece bu açıklamalardan baksak dahi halka karşı suç işleyen çetelerin hamiliğini doğrudan devletin üstlendiğini söyleyebiliriz. Suç şebekesi çetelerin ülkücü ya da Hizbullahçı olması hiç önemli değil, önemli olan bu çetelerin devlet çeperinde örgütlü olarak görev yapmalarıdır. Zaten bu örgütler de devletin derininde görev aldıklarını, çalıştıklarını hiç gizlemiyorlar. Bu örgütlerin karakteristik özellikleri sadece görünürde, hamaset düzleminde sivil, milliyetçi ya da dindardır. Eylemsel olarak yarı resmi devlet örgütü ya da devlet katilleri olarak çalıştıkları gizlenemez biçimde ortaya çıktı!
Bu bağlamda, bu türden zevatlarla benim ismimin yan yana getirilerek özgürlük ya da adalet isteminin haksızlık olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunların her birisi tarihsel ve toplumsal olarak devletin güdümlü mermisi gibi çalışmış halk düşmanlarıdır. Aynı ölçüde uluslararası tekelci sermayenin dostları, faşist devletin yarı resmi milis güçleridir. Bunlar hep NATO kontrolünde kontra-gerilla örgütsel güruhudur. Devletin bunları savunması da koruması da doğaldır. Bunlar için devletin özel yasalar çıkarması ya da bunları ödüllendirmesine sürecin kirli ilişkilerinin diyeti olarak kabul edilmelidir!
Benim kabul edemediğim, doğal bulmadığım şey mevcut burjuva yasalarına göre bile beni suçlayan bir zemin, hukuki durum olmadığı halde, keyfi hukuk yorumlarıyla, keyfi olarak beni içerde tutmalarıdır. Yığınla insan benimle aynı durumda olmasına rağmen serbest bırakılmış. Bu durumda hukuksal eşitlik yerine adamına göre hukuk normu şekillenmiş. Ben hukuksuzluğun sahte ve çakmasını görmüş, yaşamış birisi olarak bu kadar aptalcasına isyan ediyorum. Çünkü ortada hiçbir ceza yok ama ben cezaevinde tutuluyorum.
Bana isnat edilen suç örgüt üyeliği suçu idi. Bu suçtan gelen ceza eski infazın geri alınmasının da nedeni idi. Bu ceza 2003 yılının 21 Ekim'inde bütün sonuçlarıyla kaldırıldı. Ceza verilmesine yer yok kararı çıktı. Bu bağlamda ceza adli sicilden de çıkarıldı, silindi. Kamusal haklarım iade edildi. Yani beni hukuki bağlamda suçlayan herhangi bir isnat kalmamış. Ama ben keyfi hukuk yorumuna göre içerde tutulup ceza infaz ettiriliyor. Oysa beni içerde tutacak hiçbir hukuk zemini yok. Görünen o ki bu devlet beni vatandaş hukukuna göre değil de düşman hukukuna göre içerde tutuyor. Zaten bu durum başka türlü ne açıklanabilir ne de mantık olarak yorumlanıp izah edilebilir. Mantığın, hukukun bittiği noktada düşman hukuku devreye girer. Ben sadece düşman hukuku uygulamasından vazgeçilmesini istiyorum. Mesele bu kadar açık ve nettir.
Yeni Akit gazetesinin köşe yazarı Ali Karahasanoğlu'nun iddia ettiği gibi ya da sandığı, anladığı anlamda benim suç işleme ayrıcalığım da özgürlüğüm de yoktur. Bugün beni içerde tutacak gerçek bir hukuksal karşılık da yok. Çünkü ceza bütün sonuçlarıyla 2003 yılında kaldırılmış. Yazar köşesine oturmuş bilmediği bir mesele hakkında ahkâm kesmiş. Bilmediği gerçekler üzerine kalem oynatmış. Kendi düz mantığı içinde toplama-çıkarma, eksiltme-arttırma yapmış.
Ama dosyadaki hiçbir bilgiye bakmadan suçlayıcı bir üslupla "suç işleme konusunda sizin bir ayrıcalığınız mı var?" diye gürlemiş. Siz bırakın bizim suç işleme ayrıcalığımızı, biz işlemediğimiz suçların bedelini ödüyoruz bu devlete. Biz senelerdir kendi hukukunuz çalışsın diye uğraşıp durduk. Hukuk çalışsın diye bütün hukuk normlarını kullandık. Hukuku çalıştıramadığımız için de bütün dosyayı kamuya açarak süreci kamu ile paylaştık. Kamuoyu da sizin anlamak istemediğiniz bütün bu gerçekleri dillendiriyor. Siz katilleri savunma güzellemesi yazarken biz üzerimize bocaladığınız karanın günışığında aklanması peşindeyiz. Yani zalimlerin masumları zalimlikle suçladığı bir dönemde biz masumluğumuzu bütün kamuya ispat etmek istiyoruz. Siz egemen olmanın mağrurluğu ile katilleri mazlum gibi gösterirken biz, "sizin onlardan farkınız ne?" diye soruyoruz. Velhasıl sizin mağrurluğunuzu anıyoruz ama laf salatasına hiç aldırmıyoruz. Öyle kendinizi yüksekten sallayarak sağa-sola "kekelediler", "çekindiler" demekle kimseyi kandıramayacağınızı da anlayın. Yandaşlarınızı aklamak için "saçı kan" göstermeye benzemez bu. Başkasını sahtekârlıkla suçlamadan önce aynanın önüne geçin, oradan gül cemalinize iyice bakın, yazdığınız yazılarla yüzleşin, orada gerçekle yalanı ayırt edeceksiniz! Bir de Müslüman geçiniyorsunuz. Müslüman inancında yalanın, iftiranın yeri var mı? Doğrusu sizin bu yaptığınızın hangi inanç kategorisinde açıklaması olabileceğini de anlamıyorum. Çünkü yazdığınız yazı yalanların daniskası olarak şekillenmiş. Devlet güdümlü, katliamcı, katilleri savunmak için kırk dereden su getirmişsiniz. Devletin derinliklerine inmek için derin sularda yüzmek gerekir ki o derinlikte buluşasınız. Derin politikalarda buluşmanız hayırlı olsun diyelim. Aman ha, sakın başkalarını kirletmeyin.
Son söz olarak şunu belirteyim;
Tahir Canan'ın örgüt üyeliği cezası bütün sonuçlarıyla kalktığı halde keyfi hukuk yorumuyla cezaevinde tutuluyor. Bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kalkan bu ceza, 12 Eylül artığı olarak kalan infazın da geri alınma nedeniydi. Bu nedenle ortadan kalktığında infazın geri alınma mantığının da kalmadığını anlarsın herhalde!
Ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkmış.
Ceza verilmesine yer olmadığına denmiş.
Adli sicilden de çıkarılmış.
Biz, sol düşünceli insanlar böyle absürt suçlamalarla yıllarca cezaevinde tutuluyoruz bay yazar. Bu aritmetik hesap yapmaya benzemez. Tel boğmalı, domuz bağcı, toplu kıyımcı canilerinizle sizi baş başa bırakıyorum. Derinlerde yüzmeye devam edin. Unutmayın Müslüman inancında yalan söylemek olmadığının altı kalınca çizilir.
28 Temmuz 2012
Tahir CANAN